Kuran ve Sünnet

2.1.18

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

2.1.18

 

Sen ey Râfizî!

Mânâlarını bilmediğin ve kullanılacak yerlerini tayin etmediğin lâfızlarla konuşuyorsun. Sen kendi kendine bir şeyler uydurarak müşebbiheden -Allahu âlem- başkasını değil Bağdad ve Irak'ta bulunan Hanbelileri kasdediyorsun. Bu da cahilliğinden kaynaklanır.

Çünkü Hanbelilerin Ehl-i Sünet ve'l-Cemaattan ayrı, başlı başına iddia ettikleri bir fikirleri yoktur.

Onların bütün dedikleri sair ehl-i sünnet ve'l-Cemaatın dedikleridir.

 

Ehl-i Sünnet vel-Cemaatın mezhebi; bilinen eski bir mezheb olup; Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel -Allah onlardan razı olsun- yaratılmadan önce vardı.

Bu sahabelerin Allah Rasulü'nden almış oldukları mezheptir.

Bu mezhebe aykırı hareket eden ehi-i sünnet ve'l Cemaat yanında bid'atçıdır. (ehl-i bid'atten sayılır)

Ehl-i Sünnet sahabe icmâının hüccet (hak) olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Ama onlardan sonra gelenlerin icmaları hususunda ihtilaf etmişlerdir. (sonrakilerin icmaının tartışılabileceği görüşündedirler.)

 

İmam Ahmed bin Hanbel sünnette imam olması ve zorluklara tahammülü hususunda meşhur olmuşsa bu onun başlı başına bir fikri ortaya koymasından değildir. Aksine sünnete sarılması, müslümanları ona davet etmesi ve sünnetten ayrılmamak için uğradığı zorluklara tahammül etmesindendir. Daha önceki imamlar ise bu fitneler doğmadan önce vefat etmişlerdi.

Hicri üçüncü asrın başlarında Halife Me'mun ve kardeşi Mu'tasım ve daha sonra gelen El-Vâsık zamanında sıfatları inkâr eden Cehmiyye fitnesi zuhur edip, bu sapık mezhep mensupları insanları Allah (c.c.)'ın sıfatlarını inkâr etmeye çağırınca -ki bu mezhep sonradan râfizîlerin mezhebi olmuştur- ve bu mezhebe bazı Âmirleri de sokunca Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat bu durumlarını nazarı dikkate alarak onlara muvafakat etmemişlerdir. Hatta bunun üzerine ehl-i sünet âlimlerini ölümle tehdit etmişlerdir. Bazılarını tehdit ederken, fitne çıkarmak için diğer bazılarına mükafaat vadetmişlerdir. Ahmed b. Hanbel bütün bu musibetlere sabretmiştir. Hatta bir müddet onu hapsetmişler, sonra onu âlimleriyle münazaraya çağırmışlar, bunun neticesinde de âlimleri günbegün yenilgiye uğrayarak ondan kaçmışlardır. Onu ilzam edecek deliller getiremeyince ve İmam Ahmed de onların hatalarını birer birer ortaya koyunca, Basra ve diğer şehirlerden Ebu İsa Muhammed b. İsa ve benzerleri olan kelâmcıları çağırdılar. Münazara yalnız mutezilelerle değil, Cehmiyyenin cinsinden olan Neccariyye, Darariyye ve Murcienin her çeşidiyle yapılıyordu. Her Mutezile Cehmîdir, fakat her Cehmî, Mutezilî değildir. Ama Cehmîler daha inkarcıdır. Çünkü isim ve sıfatları da inkâr ediyorlar. Mutezile ise yalnız sıfatları kabul etmiyorlar. Bişr'ul Müreysî Cehmîlerin büyüklerinden ve Murcieden sayılırdı. Bununla beraber Mutezilî değildi.

İmam Ahmed b. Hanbel'in başına gelen bu musibetlerle ilgili olarak bir çok tedkik ve araştırmalar yapılmıştır. Allah (c.c.) Ahmed (r.a.) ve tabîlerinin şerefini yüceltsin.

Ama Râfizî kanaatince onları usûl ve fürûdan çıkaracak şekilde her guruba saldırarak, yalnız kendi gurubunun hatadan âri olduğunu iddia ediyor. Akıllı olan bütün müslümanlar, râfizînın gurubundan daha cahil, sapık, yalancı, bidatçı, her türlü kötülüğe yakın ve her türlü iyilikten de uzak hiçbir gurup olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun içindir ki El-Eş'arî “El-Mekalat” adlı eserini te'lif ederken önce bu sapıkların iddialarını zikretmiş, sonra ehl-i sünnet ve hadis alimlerinin sözleriyle kitabını bitirmiştir. En sonra da El-Eş' arî; fikrinin ehl-i sünnet ve hadisin fikri olduğunu ayrıca belirtmiştir.

Râfizînin “Eser” ehlini ve Allah (c.c.)'ın sıfatlarını isbat edenleri “Müşebbihe” diye isimlendirmesi, yine onların ilk üç halifenin hilafetini kabul edeni “Nasibi” diye isimlendirmeleri gibidir.

(Ehlûl Eser: Eser ehli, yani Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan sahih olarak gelen hadislere sımsıkı sarılan kimseler demektir. Çünkü Rasûlullah insanlara iyiliği öğreten öğretmen, Allah tarafından hak din ile gönderilen bir elçidir. Allah (c.c.)'ın sıfatlarını olduğu gibi kabul edenlere de “isbat ehli” denilir. Bunlar ğayb ile ilgili olarak Rasûlullah'tan gelen herşeyi olduğu gibi kabul ederler. Allah (c.c.)'ın sıfatları gibi. Bu sıfatlara nass'da vârid olduğu şekilde inanırlar. Onları te'vil etmezler ve değiştirmezler)

Yine râfizîlerin itikadına göre Ali (r.a.) ilk üç halifeden alâkasını tamamen kesmediği müddetçe velayet hakkına sahip değildir. Nâsibilik de ehl-i beyte düşmanlık etmektir.

(Ehl-i beyte en büyük düşmanlık, onlara iftira ederek, cedleri olan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in risaletine zıt olan bir mezhebi dinin içine uydurup sokmaktır. Ondan sonra da Muhammed ümmetinden ve onun mümtaz dostları ve Ali'nin (r.a.) kardeşleri olan Ashab-i Kirama küfretmek ve hakaret etmektir. İşte bu nevî zulüm eskiden beri Râfizlerde vardır ve hâlen de devam etmektedir. Zaman geçtikçe de bu yoldaki sapıklıkları artmaktadır. Bütün bunları bu kitapta görmeniz mümkündür. Hatta “Nehcül Belâğa” Ali (r.a.) adına ashaba zem eden sözlerle doludur.)

Kitap ve sünnette ne “Nasibe”, ne “Müşebbihe”, ne “Haşviyye” ve ne de “Râfizî” kelimeleri vardır. Biz “Râfizîler” diyorsak bu ismi ta'rif için kullanıyoruz. Nass ile zemmedilen her şeyin bu ismin kapsamına girdiğini belirtmek için.

Böylece “Rafızîlik” kelimesi doğruluk ve iyiliği idam eden bu câhillerin işareti olmuş oldu.

Ey Râfizî! “Davud et-Tâî” diye bahsettiğin kimse, aslında bu zât değildir. Belki “Davud el-Cevâribî”dir.

El-Eş'arî şöyle diyor :

Davud el-Cevâribî ve Mukâtil b. Süleyman:

Allah (c.c.) için, O cisimdir, cüssedir, uzuvları vardır, insan sûretindedir, et, kan ve kemikten ibarettir. O -bütün bunlara rağmen- hiçbir şeye benzemez, dediler. Hişam b. Salim el-Cevâlikî  de: ( Şiî âlim ve liderlerindendir. Daha önce hakkında bilgi verilmiştir.)

Allah (c.c.) (Hâşâ!) İnsan sûretindedir, diyor. Ama et ve kandan olmasını reddederek, onun parlayan bir nur ve beş duyu organına sahip olduğunu iddia ediyor. İşitmesi görmesinden ayrıdır. Diğer organları da böyledir. El, ayak, göz, ağız, burun ve uzunca bir saçı vardır, diyor.

Dedim ki: (Ş. İslâm İbn-i Teymiye)

Ey Râfizî!

Eş'arî bu sözleri Mu'tezile kitaplarından naklediyor. Sözlerinde Mukatil bin Süleyman'a nisbet edilenler vardır. Bu sözlerde ziyadelikler olduğu kabul edilebilir. Mukatilin bu dereceye varmasını zannetmiyorum.

Çünkü, İmam-ı Şafiî şöyle diyor:

Tefsir yapmak isteyen Mukatil bir Süleyman'a, fıkhı isteyen Ebu Hanife'ye muhtaçtır.

Davud et-Tâî  ise fakiri, zâhid, âbid idi. (Ebu Süleyman Davud b. Nusayr olup 110 da vefat etmiştir. Fakih, âbid, ve zâhid idi. Ebu Hanife, Seyri, Şüreyk ve İbn-i ebî Leylâ'nın muasırıdır. Hepsinden ilim almıştır. Onun hakkında “Eğer bu zat geçmiş ümmetlerden olsaydı Allah ondan bahsedecekti” denilmiştir. Râfizînin Davut et-Tâî'yi, Davud el-Cevâlikî yerine zikretmesi ne büyük bir cehalettir!)

O, bu sapık sözlerden bir şey söylememiş ve bu sapıklığa girmemiştir.