Kuran ve Sünnet

2.3.37

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

2.3.37

 

Ey Râfizî!

“Osman müslümanlar tarafından tasvip edilmeyen işler yapmıştır” diyecek olursan;

“Ali (r.a.) de öyle işler yapmış ki bazı müslümanların kendisine bîat etmemelerine sebep olmuştur.” denilecektir. Fakat her şeye rağmen Allah (c.c.) her ikisinden de razı olmuştur.

Ali (r.a.) hilafete geçtikten sonra Muaviye'nin (r.a.) azline acele etti. Halbuki Muaviye'nin (r.a.) valiliğinde bir beis olmadığı gibi maiyetindekiler de onu seviyorlardı. Üstelik Ali (r.a.), Muaviye'den dûn olanları görevlendirmiştir.

Şüphesiz ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali'den (r.a.) üstün idi. Buna rağmen Ebu Süfyan'ı Necran'a emîr olarak tayin etmiş, Rasulullah'ın vefatı sırasında da Necran emirliğine devam ediyordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın tayin ettiği bir çok kimseler Ümeyye oğullarından idi. Nitekim Huneyn gazvesine giderken Attab b. Useyd b. Ebi'l Âs b. Umeyye'yi Mekke'ye, Hâlid b. Saîd b. El-Âs ve Ebân b. Saîd b. El-Âs'ı çeşitli yerlere tayin etmiştir.

Muaviye'yi (r.a.) Şam'a vali olarak görevlendiren de Ömer (r.a.)'dir. Muaviye (r.a.) ne diyanetinde ve ne de siyasetinde itham edilemeyen bir zâttır.

Nitekim Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“İdare adamlarınızın hayırlısı, sizi seven ve sizin tarafınızdan sevilenlerdir. Siz onlara dua edersiniz, onlar da size dua ederler. İdare adamlarınızın kötüsü, sizi sevmeyen ve sizin tarafınızdan sevilmeyen, size lâ'net eden, sizin de kendilerine la'net ettiğiniz kimselerdir” buyurmuşlardır. ( Müslim İmaret: 17)

Âlimler; “Muaviye (r.a.) maiyetindekilerini sevdiği gibi, onlar da kendisini seviyorlardı. Onlar Ona dua ettikleri gibi, kendisi de onlara dua ediyordu” demişlerdir.

Buharî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ümmetimden daima hak üzere gâlib bulunan, muhaliflerinden kendilerine zarar ulaşamayan bir taife hiç eksik olmayacaktır.” buyurmuşlardır. ( Buhari İtisam: 10, Müslim İman: 247)

Mâlik b. Yuhâmir, Muaz (r.a.)'ın:

Onlar Şam'dadır, dediğini işittim diyor. Bazıları; bunların (r.a.) Muaviye'nin askerleri olduklarını söylemişlerdir. Bazı âlimler de:

Muaviye (r.a.), Ali (r.a.) tarafından görevlendirilen birçok validen iyi idi. Binaenaleyh azledilmeye müstahak değildi. Siyasette ondan geri olanları tayin etmesine de luzum yoktu. Keşke Ali (r.a.) Muaviye (r.a.) ile ülfet edip Onu Şam'da bıraksaydı da kan akıtılmasaydı, demişlerdir.

“Ali (r.a.) bu meselede ictihad etmişti” denilecek olursa, “Osman (r.a.) da yaptıkları işlerde ictihad etmiştir.” denilecektir.

Müslümanlardan bazılarını velayet, emaret veya maaş bağlama hususundaki içtihad ile müslümanların kan akıtmasına sebebiyet veren ictihad bir midir?

Ali'nin (r.a.) Muaviye'yi (r.a.) azli ile ilgili içtihadından sonra müslümanlar; birbirine girmişler, bunun neticesi olarak da kâfirlere karşı gelmekten âciz kalmışlar, öyle ki kâfirler müslümanların topraklarına göz dikmişlerdir. Şüphesiz ki  Ali (r.a.) ile Muaviye (r.a.) arasında savaş olmasaydı veya her ikisi de maiyetindekilere kendi siyasetini uygulasaydı, savaşmakla meydana gelen zarardan daha az bir zarar meydana gelecekti.

Nitekim fitne savaşla devam etti ve bir imam üzerine de ittifak edemediler. Aksine kanlar aktı, kin ve nefretler şiddetlendi, hakka daha yakın olan Ali (r.a.) taraftarları zayıfladı ve karşı taraftan barış istemeye başladılar ki, karşı tarafta olanlar, aynı şeyi daha önce istiyorlardı.

Bilindiği gibi iyiliği kötülüğünden fazla olan bir şeyi işlemek onun zıddını işlemekten hayırlıdır. Burada da durum böyledir. Yani savaşla her hangi bir maslahat meydana gelmiş değildir. Aksine savaştan önceki durum savaştan sonraki durumdan daha iyi ve daha maslahatlı idi. Böyle bir içtihadı -Ali'nin (r.a.) savaş kararı- yapan zat affa mazhar olacağına- göre Osman'ın (r.a.) yaptığı -Ve hata diye nitelenen ictihadları- ictihadlardan dolayı affa mazhar olması elbette daha evlâdır. Muaviye (r.a.) ve taraftarlarına gelince onlar da:

Canlarımızı ve memleketimizi müdafaa etmek için (r.a.) Ali'ye karşı savaştık. Nitekim (r.a.) Ali savaşa başladıktan sonra kendimizi müdafaa etmeye başladık. Bizler savaşa başlamadığımız gibi hakkına da tecavüz etmedik, diyorlar. Râfizîler Onlara:

“İmam Ali (r.a.) idi. Ona bîat edip itaat etmeniz ve müslümanların gücünü bölmemeniz farzdır” diyecek olursa:

Biz kendisine itaatin vacip olduğu bir imam olduğunu bilmiyorduk. Çünkü bu durum şiîlere göre nass ile bilinir. Halbuki Ali'nin (r.a.) imametine ve Ona itaat etmenin vücûbuna dair Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bize bir nass gelmiş değildir, diyecekler. Şüphesiz ki bunların bu noktadaki - açık nass - itirazları yerindedir.

İmâmîlerin iddia ettikleri açık nass'ın hak olduğu kabul edilecek olursa; mezkûr nass'ın Ebubekir, Ömer ve Osman'ın (r.a.) devirlerinde gizlenmiş olması lâzımdır.

Binaenaleyh Muaviye (r.a.) ve taraftarlarının kendilerine gizli kalmış bir nassla amel etmeleri vacip değildir. Ne yazık ki böyle bir nass'ın varlığı kesinlikle yalandır.