Kuran ve Sünnet

2.3.38

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

2.3.38

 

Râfizînin;

“Muaviye ashab-ı Kiramdan bir cemaatı öldürmüştür” şeklindeki iddiasına karşı şöyle diyoruz:

Her iki tarafta da ashab-ı kiram vardı. Bunlar, onlardan; Onlar da bunlardan öldürmüştür. Her iki taraftan da gerçekten savaşı isteyenlerin çoğu ise ne Ali'yi (r.a.) ve ne de Muaviye'yi (r.a.) dinliyorlardı. Kaldı ki, Ali (r.a.) ve Muaviye (r.a.) hepsinden daha fazla savaşı istemiyorlardı. Fakat ve maalesef vuku bulan fitne karşısında çaresiz kalmışlardı. Çünkü fitne tutuşunca hükemâ onun ateşini söndürmekten âciz kalırlar. Her iki orduda da Ester en-Nahaî, Haşim b. Utbe, Abdurrahman b. Hâlid b. Velid, Ebul A'ver ve benzeri zatlar vardı. Savaşa teşvik eden daha bir kısım insanlar vardı ki, bunların bir kısmı Osman'ı (r.a.) desteklerken bir kısmı ondan nefret ediyorlardı. Bir kısmı Ali'ye (r.a.) desteklerken bir kısmı da ondan nefret ediyorlardı. Ondan sonra Muaviye (r.a.) ile beraber savaşanlar, husûsî onun için değil, aksine başka sebeplerden dolayı savaşıyorlardı. Bu sebeplerin en önemlisi Osman'ı (r.a.) şehid edenlerin kanını talep etmelerİdir. Tabiî ki fitne savaşına karışanların istek ve zanlarını zabtetmek oldukça zordur.

Ali'nin (r.a.) (hâşâ!) lanetlendiğine dair iddiana gelince şöyle diyoruz:

Lanetleme meselesi maalesef her iki taraftan da olmuştur. Her iki taraf da yaptıkları dualarda karşı tarafın reislerini tel'in ediyorlardı. Muaviye (r.a.) ve taraftarları Ali'yi (r.a.) tekfir etmemişlerdir. Ali'yi (r.a.) ancak dinden sapan haricîler tekfir etmişlerdir. Halbuki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiram hakkında şöyle buyuruyorlar:

“Ashabıma sebbetmeyiniz! Nefsimi elinde tutan (Allah)'a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların iki avuç veya yarısı kadar infak ettiklerinin (sevabına) nail olamazlar.” ( Buhari Fedail: 5, Müslim Fedail: 221,222)

 Râfizînin:

“Muaviye, (r.a.) Hasan'ı (r.a.) zehirlemiştir” şeklindeki iddiası boş bir sözden ibarettir.

Böyle bir şey asla sabit değildir. Hasan'ı (r.a.) ailesi zehirlemiştir. Zehirleme sebebini de Allah bilir. Bazıları, Hasan'ı (r.a.) zehirlemesi için kayınpederi Eşa's b. Kays’ın  kızına emir verdiğini söylüyorlar. Çünkü Eşa's b. Kays, gizliden Ali (r.a.) ve Hasan'dan (r.a.) ayrılmakla itham ediliyordu. Bu işi Muaviye'nin (r.a.) Eşa's b. Kays'a öğrettiğini iddia ediyorlarsa da bu iddia zandan başka bir şey değildir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'de:

“Zandan kaçınınız! Çünkü zan sözlerin en çok yalan olanıdır” buyuruyorlar. ( Buhari Mezalim: 14, Müslim Birr: 28)

Hülâsa zan ifade eden haberler hakkında şer'an hüküm verilemiyeceği hususunda bütün müslumanlar müttefiktirler.

Binaenaleyh böyle bir habere, ne medih ve ne de zemm terettüp eder. Bazıları Eşa's b. Kays'ın hicrî kırk bazıları da kırkbirde vefat ettiğini söyleyerek, bu sebeple Muaviye (r.a.) ile Hasan (r.a.) arasında “Cemaat senesi” denilen yâni hicrî kırkbirde meydana gelen sulhta onun adını zikretmemiştir.

Eşa's, Hasan'ın (r.a.) kayınpederi idi. Eğer bu sulhta olsaydı muhakkak ondan bahsedilecekti. Hasan'dan (r.a.) on sene öncesine kadar vefat etmişse Hasan'ı (r.a.) zehirlemesi için nasıl kızına emir vermiş olabilir.

Nakilcilerin ittifakına göre: Yezid, Hüseyin'i (r.a.) katli emretmemiştir. Fakat Irak valiliğinden O'nu vazgeçirmesi için İbn-i Ziyad'a mektup yazmıştır.

Hüseyin (r.a.) ise Irak ehlinin kendisine yardımcı olacaklarını ve Ona verdikleri sözü yerine getireceklerini zannediyordu. Irak ehli ve hasseten şiîler halifeliğine biat ettiklerini kendisine yazmışlardı. Bunun üzerine Hüseyin (r.a.), amcasının oğlu Müslim b. Akîl'i Kûfe'ye gönderdi. Arkasından da kendisi yola çıktı. Fakat Küfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'ın kuvvetleri Müslim b. Akîl'i öldürüp. Küfe ehli de İbn-i Ziyad'a biat edince, Hüseyin (r.a.) geriye dönmek istedi. Ne yazık ki zâlim bir askeri seriyye Ona yetişmişti. Hüseyin (r.a.), onlardan ya Yezid'e gitmek veya memleketine gitmek için kendisine müsaade etmelerini istedi. Fakat bu zâlimler, her iki isteğini de reddederek teslim olmasını istediler. Lâkin Hüseyin (r.a.) kendilerine teslim olup Ubeydullah b. Ziyad'ın hükmüne tevdi edilmesini reddederek, onlara karşı savaştı. Nihayet mazlum olarak şehid edildi. Allah ondan razı olsun.

Yezid bu facianın haberini alınca müteessir olmuş ve evinde oturup ağlamıştır. Yezîd asla onları esir etmemiştir. Aksine onları techiz ettikten sonra ihtiyaçlarını karşılamış ve memleketlerine göndermiştir. Çünkü, Muaviye (r.a.), Yezid'e Hüseyin'in (r.a.), hukukuna riayet etmesi ve yüceliğine hürmet göstermesi için tavsiyede bulunmuştu.

 Râfizî'nin:

“Ebu Süfyân, Rasulullah'ın dişini kırmıştır” şeklindeki iddiası da uydurmadır.

Çünkü Utbe b. Ebi Vakkas Rasulullah’ın dişini kırmıştır. Hind de Hamza'nın (r.a.) ciğerini yememiştir. Aksine onu çiğnedikten sonra dışarıya atmıştır. Bilahare Allah (c.c.) Ona İslâm nimetini nasib kılmıştır. Rasulullah da Ona hürmet etmiştir, çünkü Onun kayın validesi idi.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“İnkâr edenlere, eğer savaştan vazgeçerlerse, geçmişlerinin bağışlanacağını ve tekrar başlarlarsa evvelkilerin hükmünün uygulanacağını, söyle.” (Enfâl: 8/38)

Amr b. Âs (r.a.)'dan rivayet edilen ve Müslim'de bulunan bir hadiste, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“İslâm, kendinden öncekileri yıkar” buyururlar. (Yani kişi İslama girdikten sonra girmeden önce işlediği küfür ve isyanlar affedilir.)

Buhari'de bulunan bir başka rivayette Muaviye'nin (r.a.) annesi Hind müslüman olunca şöyle demiştir:

“Yâ Rasulullah! Yeryüzünde senin maiyetinde bulunanlardan daha fazla zillete uğramasını arzuladığım hiçbir topluluk yoktu. Bugün ise yeryüzünde senin ashabından daha fazla aziz (güçlü ve galip) olmasını arzuladığım hiçbir topluluk yoktur.”