Kuran ve Sünnet

Kabirler Üzerine Mescit Yapmanın Haram Kılınma Sebebi

Kabirler Üzerine Mescit Yapmanın Haram Kılınma Sebebi

 

Dinde sabittir ki, insanlar, ilk dönemlerinden beri, ger­çek tevhid inancına sahip bir tek ümmettiler. Sonra başlarına şirk denen şey geldi. Bunun temel dayanağı yüce Allah'ın şu sözüdür: "İnsanlar bir tek ümmetti. Allah, Peygamberleri, müjdeleyici ve uyarıcılar olarak gönderdi. " (Bakara, 2/213)

İbn Abbas (radıyallahu anhu) şöyle demiştir: 'Nuh ile Adem'in arasında on nesil vardı. Bunların hepsi de hak olan bir şeriat üzerindeydiler. Sonradan aralarında anlaşmazlık çıktı. Bunun üzerine Allah, Peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcılar olarak gönderdi.'[1]

Ibn Urve Hanbelî, el-Kevâkib'te (VI/212/1) şöyle de­miştir:

'İşte bu, Ehli Kitap tarihçilerinden, Kabil ile oğulları­nın ateşe taptıklarını iddia edenlerin görüşünü reddeder/

Ben de derim ki: Bunda aynı zamanda, insanda asıl o-lan şirktir, tevhid ise sonradan ortaya çıkmıştır diye iddiada bulunan bazı felsefeci ve inançsızlara cevap vardır.

Bunu geçersiz hale getirip yukarıdaki ayeti destekle­yen iki sahih hadis vardır:

1- Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Yüce Rabbinden aktardığı şu sözü: 'Ben kullarımın hepsini haııifler (doğru inanç sahipleri) olarak yarattım. Şeytan­lar gelerek onları dinlerinden uzaklaştırdılar.[2] Kendile­rine helal kıldığım şeyleri onlara haram kıldılar. Hak­kında bir delil indirmediğim şeyleri bana şirk (ortak) koşmalarını emrettiler.'[3]

2- Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellenı)'in şu sözü: 'Her doğan, mutlaka fıtrat üzere doğar. Bundan sonra, anne ve babası (Yahudî ise) onu Yahudi yaparlar; (Hristiyan ise) onu Hristiyan yaparlar, (Mecusî ise) onu Mecusî yaparlar. Tıpkı bir hayvanın, tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi. Siz o yavruda herhangi bir eksiklik his­sediyor musunuz?' Bundan sonra Ebû Hureyre şöyle dedi: 'İsterseniz: "Allah 'in yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah 'in yaratması değiştirilemez'1 (Rum, 30/30) ayetini okuyun.'[4]

Bu, açıklığa kavuştuğuna göre, Müslümanm, daha ön­ce muvahhid iken, şirkin müminlerin başına nasıl çıkıp gel­diğini bilmesi çok önemlidir.

Yüce Allah'ın, Nuh'un kavmi hakkındaki "İlahlarınızı bırakmayın. Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr 'i bırakmayın, dediler. " (Nuh, 71/23) sözünün tefsiri hakkında Selefe men­sup bazı kimselerden birçok rivayet gelmiştir. Bu beş kişi yani Vedd ve onunla birlikte anılan kimseler salih kullardı. Bunlar ölünce, şeytan, onların kavimlerine, bunların kabirle­rinin başında beklemelerini ve daha sonra gelen nesle onla­rın heykellerini yapmalarını ilham etti. Bunu onlara, önceki­leri hatırlamaya dolayısıyla onların salih amellerini örnek almaya en iyi sevk edici olarak gösterdi. Üçüncü nesle, Yüce Allah'a değil de bunlara ibadet etmelerini ilham etti ve onla­ra atalarının böyle yaptıkları zannını verdi. Bunun üzerine Yüce Allah, tek olan Allah'a ibadet etmeyi onlara emretmek üzere, Nuh (aleyhi selam)'ı gönderdi. Pek azı hariç, kimse onun bu çağrısını kabul etmedi. Yüce Allah Nuh sûresinde, Nuh (aleyhi selam)'m onlarla olan kıssasını bize anlatmıştır.

Buhârî Sahihimde (VIII/543) İbn Abbas'm şu rivaye­tini aktarmıştır:

'Bu beş isim, Nuh'un kavminden olan bazı salih kişile­rin isimleridir. Bu salih kişiler öldüklerinde, şeytan onların kavimlerine, bunların hayattayken oturdukları yerlere, bazı putlar dikin ve onlara bu kişilerin adlarını verin diye ilham etmiştir. Onlar da putları dikmişler ve onlara o iyi kimselerin adlarını vermişlerdir. Bu putlara ilkin tapilmarmştir. Bunları diken nesiller vefat edince ve bunlarla ilgili bilgiler unutu­lunca, bunlara tapılmıştır.'

Bunun benzeri bir rivayet de İbn Cerir'in Tefsirinde ve onun dışında Seleften (Allah onlardan razı olsun) birçok kişinin tefsirinde geçmektedir.

ed-Durru 'l-Mensûr, (VI/269)'da şöyle denilmiştir: Abd b. Humeyd, Ebû Mutahhar'dan şunu rivayet etti: "Ebû Ca'fer (Bâkır)'m yanında Yezid b. Muhelleb'ten bahsedildi. Ebû Ca'fer de şöyle dedi: 'O, Allah'tan başkası­na ibadet edilen ilk yerde öldürüldü!' Sonra Vedd hakkında şunları söyledi:

'Vedd, Müslüman'dı ve kavmi tarafından seviliyordu. O Ölünce, Babil topraklarında, kabrinin etrafında toplandılar ve onun ölümüne üzüldüler. İblis, onların Vedd'e üzüldükle­rini görünce, insan kılığına girip şöyle dedi: Sizin buna çok üzüldüğünüzü görüyorum. Sizin için onun bir suretini yapmamı ister misiniz? Böylece o sizin toplandığınız yerde olacak ve onun sayesinde Vedd'i hatırlayacaksınız. Onlar da: Tamam, olur, dediler. İblis onlara, Vedd'in bir suretini yaptı. Onlar da o sureti toplandıkları yere koydular ve onu hatırlamaya başladılar. Onların Vedd'i hatırladıklarını gö­rünce, bu defa şöyle dedi: Sizin her birinizin evinde, böyle bir heykel yapmama ne dersiniz? Böylece bundan hepinizin evinde olacak ve onu hatırlayacaksınız. Buna da: Tamam, olur, dediler. Her ev halkına, onun gibi bir heykel yaptı. Onlar da bu heykele yöneldiler. Heykel vasıtasıyla Vedd'i hatırlamaya başladılar. Derken bunlann çocukları yetişti. Babalarının bu heykele nasıl davrandıklarını gördüler. Nesil­ler çoğaldı. Onu hatırlama meselesi unutulup gitti. Sonunda onu, Allah'tan başka ilah haline getirdiler.[5] İşte yer yüzün­de, Allah'tan başkasına ibadet edilen ilk şey, Vedd'in adı verilen Vedd putudur.'[6]

Yüce Allah, hikmeti gereği, Peygamberlerin sonuncu­su Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'i göndermiş ve onun şeriatını da şeriâtlann sonuncusu yapmışken, bir süre sonra olsa bile, insanların, büyük günahların en büyüğü olan şirke düşmelerine sebep olacağından korkulan bütün vasıtaları yasaklamıştır.   Bundan  dolayı,  kabirlerin  üzerine  mescit yapmayı yasaklamıştır. Ayrıca bu yerlere gitmek üzere bi­neklere yüklerin vurulmasını, buraların bayram yerleri edi­nilmesini,  [7]  kabir sahipleri adına yemin etmeyi yasaklamış­tır. Çünkü bunların hepsi, kabirler konusunda aşırılığa kaç­ma, Yüce Allah'ın dışında onlara ibadet etmeye sebep olur. Özellikle bu; ilim söndüğünde, cahillik çoğalıp öğüt verenler azaldığında, cin ve insan şeytanları, insanları saptırma ve Yüce Allah'a ibadetten uzaklaştırmada birbirleriyle yardım-laştıklannda olur.

Şu çok açıktır: Biz Müslümanlar, üç vakitte namaz kılmanın yasaklanma sebebi, o vakitlerde güneşe tapan müş­riklere benzememek ve buna giden yolu kapatmak olduğunu kabul ettiğimize göre, kabirler üzerine mescit yapma ve oralarda namaz kılmak suretiyle onlara benzeme vasıtasının varlığı çok güçlü ve açıktır. Bu gün bile, namaz kılınması yasak olan bu vakitlerde bazılarının namaz kılmalarının, herhangi bir kötü tesirini görmemekteyiz. Halbuki kabirler üzerine yapılmış mescit ve türbelerde namaz kılmanın onlara el sürme, sahiplerinden yardım isteme, onlara adakta bulun­ma onlar adına yemin etme, hatta onlara secde etme ve başka sapıklıklar şeklinde en kötü tesirlerini görüyoruz.[8] Nitekim bunlar görülmekte ve bilinmektedir. Yüce Allah hikmeti gereği, bunların hepsini haram kılmıştır ki tek olan Yüce Allah'a ibadet edilsin ve ona hiçbir şey ortak koşulma­sın. Böylece O'nun "Şüphesiz ki mescitler Allah 'a mahsus­tur. Öyleyse Allah ile birlikte bir başkasına dua etmeyin" (Cin, 72/18) buyruğundaki sözkonusu edilen yalnızca O'na dua etmek emri gerçekleşsin.

Temiz kalpli her Müslümanın üzüldüğü şeylerden biri­si de, birçok Müslümanın, tevhidi lekeyen her şeyden durma esasını getiren, Peygamberlerin efendisinin şeriatına aykırı davrandığını görmektir. Niyetlerinin iyi olduğu iddia­sıyla, bir kaç veya birçok şeyhin Müslümanların bu aykırı davranışlarına ses çıkarmadıklarım görünce, Müslümanın üzüntüsü daha da artar. Halbuki Allah şahit, onların birço­ğunun niyeti bozulmuştur ve böyle şeyhlerin susmaları, hatta bu asılsız iddia sebebiyle onların şirk görüntülerini olumlu karşılamaları sebebiyle, şirk onlara baskın hale gelmiştir.[9]

Bir sıkıntıya düştüklerinde, salih olduğunu kabul ettik­leri bir ölüye giderek, Allah'a değil de ona dua edip ondan yardım istemeleri; ondan afiyet, şifa ve buna benzer ancak Allah'tan istenen ve Allah'tan başka, kimsenin güç yetire-meyeceği şeyleri isteyen bu gibi insanların iyi niyeti nerde, Allah aşkına! Hatta böylelerinin, bindikleri hayvanın ayağı tökezlese: Ya Allah! ya Baz! diye seslenirler. Halbuki bu şeyh ve hocalar, bir gün, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabından birinin kendisine: 'Allah ve sen diler­sen,' dediğini duyunca onun: 'Sen beni Allah'a denk mi tuttun?'[10] demiş olduğunu çok iyi biliyorlar. Şirkten kaç­mak için, kendisine iman eden kimseye, Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tepkisi böyle olduğuna göre, bu şeyhler, niye insanların 'ya Allah! ya Baz!' demelerine itiraz ederek tepki göstermiyorlar. Oysa bu ifadelerin şirke delalet ettiği 'Allah ve sen dilersen' sözünden daha açıktır. Niçin avamın hiç çekinmeden: 'Biz Allah'a ve sana tevekkül ettik,' 'Al­lah'tan ve senden başka kimsemiz yok' dediklerini görebili­yoruz.  Çünkü bu  şeyhler ya sapıklıkta onlar gibidirler, kendilerinde  olmayanı nasıl versinler ki!  Ya da onlara müdara yapıyorlar (dost geçiniyorlar) hatta görevlerine ve maaşlarına son verdirecek bazı damgalan yememek için onlara  yağ  çekiyorlar.  Tabi,  bunları  yaparken  Allah'ın "indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah  lanet eder,   hem  bütün  lanet edenler lanet eder" (Bakara, 2/159) sözüne aldırmazlar.

Yazık bu Müslümanlara! Aslında onların bütün insan­ları, tevhid dinine davet eden kimseler olmaları gerekirdi. İnsanları, putperestlikten ve onun pisliklerinden kurtarma vasıtası olmalıydılar. Fakat onların dinlerini bilmemeleri, nevalarına (keyiflerine)  göre hareket etmeleri  sebebiyle, bizzat müşrikler tarafından putperestliğe örnek verilir hale geldiler. Müşrikler onları, kabirlerin üzerine mescit yapmada Yahudîler gibi olmakla nitelendirmeye başladılar. Üstad Abdurrahman Vekîl'in (Allah rahmet eylesin) Davetu 'l-Hak adlı kitabı (sy. 176-177)'de şunlar yer almaktadır:

"Müslümanlar hakkında bu putperestliği, alçak İngiliz müsteşrik (oryantalist) Edward Lane, Modern Mısırlılar adlı kitabı (sy. 167-181)'de kaydederek şunları söylemiştir:

'Müslümanlar özellikle Mısırlılar, mezhepleri farklı olmasına rağmen, ancak Vahhabîler hariç ölen velilere karşı büyük saygı gösterirler ve onları kutsallaştırırlar. Bu konuda, Kur'ân'dan veya hadisten dayanakları yoktur. Onların ölmüş velilere gösterdikleri saygı, sağ olanlara gösterdiklerinden daha fazladır. Ünlü velilerin çoğunun kabirlerinin üzerine, büyük ve güzel mescitler inşa ederler. Ünü daha az olanların kabirlerinin üzerine de, kireçle badana edilmiş, üstünde kubbe bulunan, küçük bir bina yaparlar. Doğrudan kabrin üzerinde taş yada kiremitlerden uzunlamasına bir yapı bulu­nur ve buna 'terkibe' adı verilir yahutta bu ahşaptan yapılır ve buna 'tabut' denilir. Bu üzeri, genellikle Kur'ân ayetleriy-le işlenmiş ipek veya ketenle örtülüdür. Etrafını parmaklıklar veya ahşaptan bir sütre (engel) çevirir ve buna 'maksura' adı verilir. Mısırdaki evliya kabirlerinin çoğu, birtakım gömül­müş şahıslara aittir. Şu kadar var ki, onların çoğunda da bu şahıslara ait çok az eserler bulunur. Hatta bazıları da bomboş kabirlerden başka bir şey de değildir. Bunlar ölüyü anmak ] için yapılmışlardır. Müslümanlar, Yahudîlerin yaptığı gibi, | evliya kabirlerini yenileyip beyaz renkle boyalar, süslerler, zaman zaman terkibe veya tabutun örtüsünü yenilerler. Çoğu bunları, Yahudîlerin yaptığı gibi gösteriş için[11] yaparlar.'"

Batılı inkarcılar, birçok Müslümanın, özellikle Şia'nın cine düştüğü bu sapıklığı öğrenmişler ve emperyalist amaç-annı   gerçekleştirmek   için   bile   kullanmışlardır.   Üstad Ahmed Hasen Bakûrî, kabirlerin süslenmesi, üzerine kubbe ve mescit yapmanın yasak olduğuna dair verdiği bir fetva­sında şöyle demiştir:

"Bu vesileyle şunu hatırlıyorum: Doğulu büyüklerden birisi bana, Asya'daki emperyalist yöntemlerin birisi hak­kında şunları anlatmıştı: Asya'da, Hindistan'dan Bağdat'a kadar gelen kafilelerin bu geniş bölgede katettikleri yolun yeni bir yön takip etmesi isteniyordu. Emperyalistlerin bun­da özel bir amaçlan vardı. Kafilelerin böyle bir yolu seçme­leri için herhangi bir propaganda vasıtası da fayda verme­mişti.

Sonunda, bu yol üzerinde, birbirine yakın mesafelerde birçok yatır ve kubbe oluşturma çaresini buldular.

Çok geçmedi ortalık oralardaki veliler ve onların görü-en kerametleriyle ilgili sözlerle sarsıldı. Sonunda o yollar insanlarla dolup taşan, özellikle istenen ve mamur yollar haline geldi.

Şimdi ben, dünyanın her yerindeki Müslümanlara, Al­lah rızası için, samimi bir söz söylemek istiyorum: 'Müslü-manlar, kabirleri yükseltmekten vazgeçmelidirler. Çünkü kabrin yükseltilmesi, kişi için gururlanma, bencilliğe ve doğunun ruhunu öldüren nefret edilen aristokrasiye çağrı demektir. Onlar, ölüsüyle, dirisiyle bütün insanları eşit sayan dinin kucağına dönmelidirler.

İnsanların birbiri üzerinde, takva esası ve dünyada i-ken Allah için, ihlâsla işleyip, gönderdiği ameller dışında hiçbir üstünlüğü yoktur.'[12]

Güçlü yazar, ünlü tarihçi, araştırmacı, Üstad Refik Azm Bey, Eşheru Meşâhîri'l-İslâm  adlı  kitabında,  Ebû Ubeyde  (radiyallahu anhu)'nun  biyografisinin  sonunda  (sy. 521-524) 'kabirler hakkında birkaç söz' başlığı altında şun­ları söylemiştir: 'Bu başlıkla, (Hristiyanlann içine ölü koy­dukları taş) tabut, piramit ve bunlara benzeyen putperestliğin ilk özellikleri gibi kabirlerin tarihini araştırmak istemiyoruz. Ancak biz bununla, okuyucunun da, bu koca ülkeleri fethe­den, bu güzel Özelliklere sahip olan, erdemli olma, nezaket, takva ve doğrulukta, öncekilerden ve sonrakilerden hiç kim­senin ulaşamadığı bir noktaya ulaşan diğer sahabelerin ka­birlerini belirlemede görüş ayrılığına düşüldüğü gibi, tarihçi­lerin Ebû Ubeyde'nin kabrinin yeri hakkındaki görüş ayrılı­ğım düşünmesini istiyoruz.

Tarihçiler, bu büyük şahsiyetlerin haberlerini detaylı bir şekilde anlattılar, onların çeşitli ülkeleri ve bölgeleri fetihlerindeki büyük etkilerini tespite itina gösterdiler, öyle ki zihinlerin, daha fazla yazmış olsalardı diye düşünmesine fırsat bırakmadılar.  Millete ve dine yaptıkları  hizmet ne kadar güzel.'

Okuyucu bu durum üzerinde dikkatle düşünecek olur­sa hemen kısa bir süre sonra hayrete düşer. Çünkü bu büyük şahsiyetlerin kabirleri kaybolmuştur. Bu kabirlerin bulundu­ğu yerler, bize onların haberlerini nakledenlerin ve onlara dair olayları tedvin edenlerin gözünden kaçmıştır. Oysa bu kabir sahipleri üstün değerli kimselerdir. Ünleri dört bir yanı kuşatmıştır. İnsanların içleri, onlann üstün değerlerinin büyüklüğü ile onlara karşı saygıyla dolup taşmakta ve yine insanlar, onlann kendilerinden önce iman etmiş olmak ve Kur'ân'm davetini yaymak faziletlerini de itiraf etmektedir.

Bunu düşündüğünde, okuyucunun aklından, en azın­dan şu geçer: Bu kişilerin, kabirlerinin belirlenmesi, kabirle­rinin üzerine, sütunîu, yüksek kubbeler yapılması gerekirdi. İyi olmak, mûttakilik, samimi iman ve Peygamber (sallaîlahu aleyhi ve sellem)'le sohbet etmek (sahabe olma) ile ün kazan­malarından dolayı olmasa bile, büyük kişilerin yapamadıkla­rı, büyük işlerden dolayı kabirlerinin böyle olması gerekirdi. Öyleyse onlann kabirleri tarihçilerin gözünden nasıl kaçtı? Büyük sahabe ve tabiîleri, kucaklayan mezarlar nasıl silinip gitti? Öyle ki onlann yerlerini belirlemede biyografilerini yazanlar ihtilafa düştüler. Çoğunun izi bile kalmadı. Ancak daha sonra tahmin ve sezgiyle, bazılanni öğrenmişler, sonra da üzerine bir bina yaparak, o kabrin kalıntısını ortaya çı­karmışlardır. Halbuki Müslümanlarda görülen, ölenlerin kabirlerine özen göstermeleridir. Bu özen, onlan yükseltme, üzerlerine kubbe yapma ve yanlarına mescit yapmada son derece titiz ve hassas davranmaya kadar varmıştır. Özellikle, İslâm'da teşekkür edilmeye değer bir rolü görülmemiş, za­lim idarecilerin ve çoğu, imanın hükümlerini bilmeyen şeyh bozuntuları ve yalancıların kabirlerine bu Özen gösterilmiş­tir. Ancak onlarla, dini daha başlangıcmdayken öğrenen, -  takva ve faziletle üstün bir makama ulaşan, Ebû Ubeyde (radıyallahu anhu) ve kardeşleri büyük sahabeler arasında hiç­bir ilişki yoktur.

Buna verilecek cevap şudur: Sahabeler ve tabiîn, kendi zamanlarında, aralarında sivrilmiş ünlü kahramanların ve ümmetin iyilerine değer verme ve onların şanını yüceltmede pek geride kalmıyorlardı. Ancak onlar, ölülerin kabirlerini yükseltmeyi ve çürümüş kemikleri yüceltmeyi kabul etmi­yorlardı. Çünkü onlar, bu yüce şeriatın ve doğruluk dininin . sahibinin, bu konudaki açık yasağını kesinlikle biliyorlardı. Bu din, putperestliği kökünden kazımak, çürümüş kemikleri yüceltmenin izlerini silmek veya ölülerin kabirlerinin başın­da beklemeyi kaldırmak için gelmiştir. Onlara göre en hayır­lı kabirler, izi, eseri kalmamış kabirlerdir.[13]

En şerefli nam, en şerefli amellerdedir. Bundan dolayı, onların neslinden sonra gelenler, büyük sahabelerin ve bü­yük mücahitlerin kabirlerini birkaçı dışında bulamamışlardır. Daha sonra haberleri nakledenler, ravilerin ihtilaf etmesi ve haber nakledenlerin zanlarınm farklı olması sebebiyle kabir­lerin yerlerinin belirlenmesinde anlaşmazlığa düştüler.

İslâm'ın ilk dönemlerinde, kabirlerin yüceltilmesi, ü-zerlerine kubbe ve mescit yapmak suretiyle, ölülerin yerleri­nin korunmasına dair bir rivayet olsaydı, bu ihtilaf olmaz, o değerli sahabelerin kabirleri şu ana kadar tarafımızdan nere­de oldukları bilinmez hale gelmezdi. Onlar, ilk dönemlerden sonra bid'atçı Müslümanların ortaya çıkardığı, bu yalancı ve şeyhlik taslayanların kabirlerinin kaybolmadığı gibi kay­bolmazlardı. Bu bid'atçılar bunu yaparak ashaba ve tabiîne de muhalefet ettiler. Şimdi o yalancıların kabirlerindeki kubbelerin çoğu, öncekilerin heykellerini temsil etmektedir. Bu kubbeler en çirkin türleriyle, haktan en uzak ve şirke en yakın amaçlarıyla putperestlik hayatım tekrarlamaktadır. Müslümanlar daha sonra, bu dini kendilerinden aldıkları, Allah'ın İslâm'a kendileriyle yardım ettiği sahabelerin kabir­lerinin gizli kalıp bilinmemesinden ibret alsalardı; kabirlerin üzerine kubbe yapma, aklın ve dinin kabul etmeyeceği şe­kilde ölüleri yüceltmede bulunma cüretini göstermezlerdi. Bütün bu konularda, bize Peygamberlerinin emanetini ulaştı­ran -fakat bizim kaybettiğimiz onun şeriatının sırlarını bize veren ama bizim oyuncağa çevirdiğimiz- sahabe ve tabiîne karşı çıkmazlardı.

Sizlere, Müslim'in, Sahihinde, kabirler hakkındaki ri­vayetini sunuyorum. Ebû'l-Heyyâc Esedî'nin rivayet ettiğine göre, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahu anhu) şöyle dedi:

'Seni, Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve seliem)'in beni gön­derdiği  görevin aynısına göndereyim mi? Yok etmediğin heykel bırakma, dümdüz etmediğin yükseltilmiş kabir bırakma. '

Yine Müslim'in Sahih'inde Sumâme b. Şufey'in şöyle bir rivayeti vardır: 'Fudâle b. Ubeyd ile birlikte, Rum diya-nndaki Rodos adasındaydık. Bir arkadaşımız vefat etti. Fudâle'nin emri üzerine kabri dümdüz yapıldı. Sonra o şöyle dedi: Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kabirlerin düzel­tilmesini emrettiğini duydum.' [14]

Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve sellem)'in emanetini bize ulaştıranlar, bize böylece tebliğde bulundular. Sonra, emane­ti yerine getirdiklerini vurgulamak için, Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve sellem)'in emrettiği her şeyi bizzat kendileri yapmaya başladılar ki biz de onların yolundan gidelim ve Peygamber­lerini rehber edinelim. Fakat akıllarımız, bu detayları anla­yamadı, kabirleri yükseltmekten sakınma hakkındaki ilahi hikmet ve nebevî emri (Peygamberin emrini) bilemedi. Bun­dan maksadın putperestliğin basamaklarında yükselmekten sakınmak olduğunu kavrayamadı. Biz bu hikmete aldırış etmedik. Kısır akıllarımızla şeriat hakkında hüküm verdik. Böyle   tali   meseleler   için,   kabirlerin   yükseltilmesinin müstehab olarak caiz olduğu hükmünü verdik.  Sonunda bunlar külli (bütün ve umuma ait) meseleler haline geldi.

Dini kurallar çiğnendi ve tevhid inancı bozuldu. Basamak­larda yükselmeye devam ederek sonunda, kabirlerin üzerine mescitler yaptık, oradaki çürümüş kemiklere adaklarda bu­lunduk ve kurbanlar kestik. Daha sonra, dinin, kendisi sebe­biyle kabirlerin ortadan kaldınlmasmı emrettiği sakıncanın içine duştuk.[15]

Bütün bunlara rağmen, biz hala, dinin bunu getirme-sindeki hikmetten habersiziz. Biz hakla çatışma halindeyiz. Bu gidişle sonunda biz de helak olanlarla birlikte helak olup gideceğiz."

Ben derim ki: Bazılan, özellikle çağdaş kültüre sahip olanlar, şirkin yok olduğunu, ilim ve fennin yaygınlığı, akıl-lann da ilim ve fenle aydınlanması sebebiyle, artık onun dönemeyeceğini zannedebilirler.

Bu, asılsız ve geçersiz bir zandır. Çünkü gerçekler bu­na aykırıdır. Görülen şu ki, şirk, farklı tür ve görüntülerine rağmen, dünyanın çoğu yerindedir. Özellikle, Peygamberle­re, azizlere, putlara, maddeye, büyük adam ve kahramanlara tapılan küfür diyan batı ülkelerinde hükmünü sürdürmekte­dir. Bu konuda en belirgin olgu, oralarda heykellerin yaygın olmasıdır. Üzüntü veren şeylerden birisi de, bu olgunun, islâm alimlerinden herhangi bir tepki görmeden, yavaş yavaş bazı islâm ülkelerinde de yayılmaya başlamasıdır.

Okuyucuları niye uzağa götürüyoruz ki? İşte birçok Müslüman ülkede, özellikle Şiî olanlarda; kabirlere secde etme, etraflarında dönme, namaz ve secdede onlara yönelme, Yüce Allah'a değil de, onlara dua etme ve yukarda geçtiği üzere bunlardan başkası gibi, şirk ve putperestliğin birçok görüntüsü vardır.

Ancak biz, yer yüzünün farklı türleriyle birlikte, şirk ve putperestliğin pisliklerinden temizlendiğini farz etsek bile, şirke götüreceğinden endişe edilen vasıtaları kullanma­yı mubah görmemiz caiz değildir. Çünkü bu vasıtaların bazı Müslümanları şirke götürmeyeceğinden emin değiliz. Hatta şunu kesin olarak, söyleyebiliriz. Şirk, ahir zamanda -şu ana kadar çıkmamışsa- bu ümmetin içinde ortaya çıkacaktır. Durumun farkında olmamız için, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bununla ilgili bazı hadislerini sunuyorum:

1- 'Devs kadınlarının kalçaları Zulhalasa putu"[16] et­rafında     sallanmadıkça,     kıyamet     kopmayacaktır.'

Zulhalasa, Cahiliye döneminde, Tebâle denilen yerde, Devs kabilesinin taptığı bir puttu.[17]

2-   'Lat'Ia Uzza'ya tapılmadıkça, geceyle gündüz gitmeyecektir.' Âişe şöyle demiştir: Allah'ın Rasûlü! Ben, Yüce Allah "Allah 'a ortak koşanlar istemese de, hak dini bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. " (Saf, 61/9) sözünü indirince, artık bu işin tamam olacağını zannetmiştim. Peygamber buna şöyle cevap verdi: 'Bundan Yüce Allah'ın dilediği kadarı Şerçekleşecektir.[18] Sonra Yüce Allah hoş bir esinti gönderecek, kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan herkes vefat edecek, hayırsız kimseler kalacak, bunlar da atalarının dinlerine döneceklerdir.'[19]

3- 'Ümmetimden bazı kabileler müşriklere katıl­madıkça ve ümmetimden bazı kabileler putlara tapma-dıkça kıyamet kopmayacaktır.'[20]

4- "Kıyamet, yer yüzünde: 'Allah, Allah' denilme-yinceye kadar kopmaz." Bir rivayette de: "La ilahe illal­lah denilmeyinceye kadar, kıyamet kopmaz."[21]

Bu hadislerde, şirkin, bu ümmet içinde ortaya çıkaca­ğına kesin bir delâlet vardır. Durum böyle olduğuna göre, Müslümanların, kendilerinden birini şirke götürebilecek, bütün vasıta ve sebeplerden uzak durmaları gerekir. Mesela, su anda konumuz olan kabirler üzerine mescit yapmak, daha önce açıklaması yapılan, Rasûlüllâh (sallailahu aleyhi ve sellem)'in haram kılıp ümmetim sakındırdığı meseleler, uzak durulması gereken şeyler arasındadır.

Hiç kimse çağdaş kültüre aldanmasın. Çünkü o, hiçbir sapığı doğruya ulaştıramaz. Allah'ın dilediğinin dışında, müminin hidayetini artıramaz. Hidayet ve nur ancak, Rasûlüllâh (sallailahu aleyhi ve sellem)'in getirdiklerindedir. Yüce Allah'ın şu sözü ne kadar doğrudur: "Size Allah 'tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah, rızasının pe­şinde gidenleri esenlik yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir. " (Mâide, 5/15-16) [22]

 



[1] Ibn Cerîr, Tefsir, IV/275, Ahmed Şakir'in (Allah rahmet etsini tahkikiyle; Hâkim, 11/546. O şöyle demiştir: 'Buhârî'nin şartına göre sahihtir. Zehebî ona muvafakat etmiştir (onaylamıştır).'

Ben de derim ki: İbn Urve Hanbelî bunu Buhârî'nin Sahihime nispet etmiştir. Ancak bu bir hatadır. Avfî'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiği: 'İnsanlar, bir tek ümmettiler' yani onlar kafirdiler. 'Bunun üzerine Allah, Peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcılar olarak gönderdi' ifadesi, İbn Abbas hakkında doğru değildir. Çünkü Avff, zayıftır ve o delil gösteri­lemez. Fahruddin Râzî ve diğer tefsircilerin, suskun kalarak (herhangi bir görüş belirtmeden) bu sözü İbn Abbas'tan nakletmeleri yanlıştır. Bundan dolayı, Hafız İbn Kesîr şöyle demiştir (1/250): 'İbn Abbas'tan nakledilen ilk görüş, hem sened hem de mana yönünden daha doğrudur. Çünkü insanlar putlara tapıncaya kadar Adem'in dini üzereydiler. Allah

onlara Nuh (aleyhi selam)'i gönderdi ve o, Allah'ın yer yüzündekilere gönderdiği ilk Rasûl oldu.'

İbnu'MCayyım'ın fğâselu'l-Lehfâtı'da (U/205) doğru kabul ettiği bu görüştür.

[2] Yani şeytanlar onları hafife alarak, sapıklıkta onları istedikleri tarafa çektiler.

[3] Müslim, V1I1/159; Ahmed, İV/162; Harbî, el-Garib, 5/24/2; Beğavî. Hadisu Hudbe b. Halid, I/25I/2; İbn Asâkir, XV/328/l.

[4] Buharı, XI/418; Müslim, XVIH/52; Dûlâbî, 1/98 vb. Ben bunu, et-îrvâ, no: 1220'de açıkladım.

[5] el-Kevâkib'te, İbn Ebî Hâtim'in rivayetinde, 'çocuklarının çocukları' ilavesi vardır.

[6] Ben  de  derim  ki:  Bunu,  İbn  Urve  Hanbelî'nin  (VI/112/2)  el-Kevâkibu'd-DerârPsinde olduğu gibi, İbn Ebî Hatim de rivayet etmiştir. Senedini de belirtmiştir. Rivayet, burada adı geçen Ebû'l-Mutahhar'a kadar hasendir. Bu zatın kim olduğunu öğrenemedim. Dûlâbî, el-Kuna ve'l-Esma'âa, Müslim, el-Kuna'da ve başkaları ondan bahsetmemişler­dir. Belki o, Şia'dandır. Tusî de Fihristu Ricali'ş-Şia'nm el-Kuna, bölü­münde ondan söz etmemiştir.

[7] Dimaşk, Zahirîyye kütüphanesin (genel-3656)'da ki, Nevevî'ye ait ei yazması olan Menâsiku 'l-Hac adlı kitabın, Peygamber (Saliallahu aleyhi ve selkmj'in Kabrim ziyaret etme Adabında (69/2) şöyJe denilmektedir: "Malik (Allah rahmet etsin) Medineli birinin her girip çıktığında kabrin yanında durmasını mekruh görmüş ve şöyJe demiştir; 'Bu sadece, yaban­cılar içindir. Yolculuktan dönen ve yolculuğa çıkacak olan birisinin, Peygamber (Sailailafıu aleyhi ve seliem)'in kabrinin yanında durup ona safât getirmesinde, onun için. Ebû Bekir ve Ömer için dua etmesinde bir sakınca yoktur.' Bâcî, şöyle demiştir: 'Malik, Medinelilerle yabancıları birbirinden ayırmıştır. Çünkü yabancılar bunun için gelmişlerdir. Medi-neliler orada İkamet etmektedirler. Peygamber {saiiailahu aleyhi ve seiiem) şöyle buyurmuştur: 'Allah'ım! kabrimi, tapılan bir put haline getir­me.'"

[8] Nevevî, Menâsiku'l-Hac adlı kitabında (68/2) şöyle demektedir: "Peygamber (saliallahu aleyhi ve sellem)'in kabrinin etrafını tavaf etmek caiz değildir. Göğsü ve sırtı, kabrin duvarlarına yapıştırmak mekruhtur. Bunu Halîmî ve başkaları söylemiştir. Kabre el sürülmesi ve öpüîmesi de mekruhtur. Hatta edebe uygun olan, bundan uzak durmaktır. Doğru olan da budur. Âlimlerin söyleyip ittifak ettikleri budur. Avamdan birçok kimsenin buna aykırı davranmasına aldanmamak gerekir. Çünkü-uymak ve uygulamak, ancak ilim adamlarının görüşleriyle olur. Avamın sonra­dan uydurduklarına ve cahilliklerine itibar edilmez. Muhterem Ebû Ali Fudayl b. İyâd'm bunu ifade eden şu sözü ne kadar güzeldir: 'Sen hida­yet yollarını takip et. O yolda gidenlerin azlığı sana zarar vermez. Sapık­lık yollarında yürümekten sakın. Helak olanların çokluğuna da aldanma.' El sürme ve benzeri şeyleri yapmanın berekette daha etkili olacağını düşünmesi, kişinin cahillik ve gafletinden ileri gelir. Çünkü bereket ancak, dine ve âlimlerin görüşlerine uygun olan davranışlardadır. Doğru olana aykırı davranarak iyi ve üstün olan nasıl istenir?" Ben de derim ki: Allah, İmam Nevevî'ye rahmet etsin. O bu sözleriyle, bilfiil kabirlere el süren veya bunun iyi olduğunu söyleyen şeyhleri hak ettikleri yere getirmiştir. Böylece onları, cahilliklerine itibar edilmesi caiz olmayan avamın arasına yerleştirmiştir! (Acaba öğüt olan olur mu?).

[9] Bu kitabı yazdıktan birkaç yıl sonra, Cuma günü, hatiplerden birisiyle, evinde, Allah'tan başkasından yardım ve imdat dileme konusunda uzun bir tartışma yaptık. Hatip, yardım isteyen kimsenin, ölünün zarar ve fayda veremediğini bildiğini bahane ederek, bunun caiz olduğunu söyle­di. Ben de ona şöyle dedim: Madem Öyle, o zaman niye ona sesleniyor­sunuz? O da, o bir vasıtadır, dedi. Ben de; Allah-u Ekber! başkalarının "Biz bunlara,

sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz" (Zümer, 39/3) dedikleri gibi dediniz, dedim ve şunu İlave ettim: Siz gerçekten onların (avamın), ölülerin fayda ve zararlarının olmadığına inandıklarına inanıyorsanız,   Allah'tan  başkasından  yardım   isteyen  kimsenin,  var olduğunu iddia ettiğin inancım 'Ey Baz! Ey zarar ve fayda vermeyen, yetiş imdadıma' Sözüyle açıklamasında bir sakınca görür müsün? Sana göre böyle bir seslenme caiz midir? O: Evet, caizdir, dedi. Ben de: İşte bu, avamdan önce, asıl senin onlara seslenmekte bir fayda gördüğüne en büyük delildir. Değilse, onlara seslenmekle cansız varlıklara, taşlara, hatta putlara seslenmek arasında fark görmezdin. Fayda ve zarar verme­yecekleri gerekçesiyle, sizin onlara seslenmeyi caiz göreceğinizi zan­netmiyorum. Şaşkınlığından cevap veremedi. (Ey akıl sahipleri ibret alın!).

[10] Sahih hadistir. el-Ehâdîsu's-Sahiha, (139)'da açıklamasını görebilir­siniz.

[11] Ben de derim ki: Bu gösterişi, onlardan bazıları yaparlar. Öbürleri ise, kendi zanlarına göre, ibadet ve Allah'a yaklaşmak için yaparlar.

[12] Mııhammed Gazâlî, Leyse mine'l-İslâm, sy. 174.

[13] Ben de derim ki: Bu hadis değildir. Sünnet olan, kabrin yerden bir karış kadar yükseltilmesidir. Bunun açıklaması, Ahkâmu'l-Cenâiz ve Bid'auha, (sy. 208-209, el-Mektebu'l İslâmî baskısı) adlı kitabımdadır. [Bu kitap yayın evimiz tarafından yayma hazırlanmaktadır. (Y. Evi)]

[14] Kabirleri yükseltmenin, onları yüceltmenin yasak olduğunu, kabirleri mescide çevirenlere ve onlara adakta bulunanların lanetlendiğine dair hadisler çoktur. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım vb. bid'atları düzeltmeye çalışan birçok imam, bu konuda geniş açıklama­larda bulunmuşlardır. e}-Vâsita, İğâsetu'l-Lehfân vb. gibi, bu konuların yer aldığı kitaplara başvurulmalıdır. Ben derim ki: Bunun için. bizim Ahkârmt l-Cenâiz adlı kitabımıza da baş vurulabilir.

[15] Bir önceki yorumumuza bakın.

[16] Zulhalasa, Yemen'de bir yerdir. 'Hacılar için Tebâle'den daha önem­sizdir'   darbı   meselinde  geçen   Tebâle   değildir.   Çünkü   o   Tebâle, Taif tedir. (Nevevî)    "

[17] Buhârî, XIH/64; Müslim, VIII/182; Ahmed, 11/271.

[18] Bu hadiste, ayette sözü geçen üstün gelmenin tamamen gerçekleşme­diği ifade edilmektedir. Ancak bu, gelecekte gerçekleşecektir. Şunda kuşku yoktur ki üstünlüğün çerçevesi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve scilcm)'in vefatından sonra, Hulefa-i Raşidirf'm zamanında ve onlardan sonra genişlemiştir. Bunun tamama ermesi ancak

İslâm'ın bütün dünya­ya egemen olmasıyla gerçekleşecektir.  Rasûlüllâh (sallallahu aleyhi ve seiiem)'İn haber vermesi sebebiyle, bu kesinlikle gerçekleşecektir. Onun şöyle dediği sabittir: 'Bu iş, geceyle gündüzün ulaştığı yere mutlaka ulaşacaktır. Allah, ister göçebe, ister yerleşik olsun, bu dinin girme­diği ev bırakmayacaktır. Bunu, ya aziz (güçlü, üstün) kimsenin gücüyle, ya da zelil (düşük) kimsenin zilletiyle (düşüklüğüyle) yapa­caktır. Öyle bir izzet ki, Allah onunla İslâm'ı aziz kdacaktır. Öyle bir ki zillet ki, Allah onunla küfrü zelil kılacaktır/ Ahmed, VI/103; İbn Beşran, ei-Emali, 60/1; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebir,   1/126; İbn Mende,  Kitâbu'l-Iman,   102/1; Hafız Abdu'1-Gani Makdisî, Zikru'l-İslâm, 166/1. O şöyle demiştir: 'Hasen sahih hadistir;' Hâkim,  IV7430-431.  Hâkim,  şöyle  demiştir:  'Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahihtir.' Zehebî de onu muvafık görmüştür. Ancak bu hadis, sadece Müslim'in şartına göredir.

Bu hadisin, hem Müslim'de, hem İbn Mende'de, Mikdad b. Esved'in rivayetiyle bir şahidi bulunmaktadır. Bu da Müslim'in şartına göredir. Bu hadis, âyeti kerimeyi tefsir etmektedir. Onun ışığında, geniş ve kapsamlı manasıyla sözü edilen âyeti tefsir etmemiz gerekir. Âyetin cüziyatından ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hadisinden anla­şıldığına göre, Müslümanlar Kostantiniyye'yi (İstanbul'u) fethettikten sonra papalığın başkenti Roma şehrini de fethedeceklerdir. Birinci fetih gerçekleşmiştir. İkinci fetih de mutlaka gerçekleşecektir. (Onunla ilgili haberlerin doğru olduğunu bir süre sonra gayet iyi anlayacaksınız).

(Fetih hadisi ve tahrici için el-Ehâdîsu's-Sahîha, no: 4'e bakınız). O halde Müslümanların, Rablerine dönmek, Rablerinin kitabını uygula­mak, Peygamberinin sünnetine uymak, haram kıldıklarından sakınmak, onu hoşnut edecek şeylerde birleşmek suretiyle, kendilerini buna hazır­lamaları gerekir. Ufukta, Müslümanların, buna doğru yürümeye başla­dıklarını müjdeleyen şeyler var. Yüce Allah umutlarımızı gerçekleşirsin.

[19] Müslim, VIII/182; Ahmed, el-Kevâkib'te (130/2, Tefsir, 555) belirtil­diği üzere, o: 'Senedi sahihtir' demiştir. Bende derim ki: Ebû Ya'Ia, Müsned, (k. 216/2); Hâkim, (IV/446-447 ve 549). Müslim'e istidrak ettiğini (Müslim'in şartına uygun olmakla birlikte, onu kitabına almadı­ğını) belirtmekle birlikte bu konuda yanılmıştır.

[20] Ebû Dâvud, 11/202; Tirmizî, III/227; Hâkim, (VI/448, 449) sahih, olduğunu söylemiştir; Tayâlisî, no. 991; Ahmed, V/284; Harbî, el-Garîb, (V/167/1), Sevbân'ın hadisinden merfu olarak. Hâkim şöyle demiştir: 'Buhâri ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir,' Zehebî onu muvafık görmüştür. Ancak, sadece Müslim'in şartına göredir. Bu hadisin aslını Sahih'inde (VIII/171) rivayet etmiştir. Tayâlisî'de (2501) bunun, Ebû Hureyre'nin hadisinden şahidi vardır.

[21] Müslim, 1/91; Tirmizî, TU/224, hasen olduğunu söylemiştir; Hâkim, IV/494-495; Ahmed, 111/107, 259, 268; Ibn Mende, et-Tevhid, 49/1; Yusuf b. Ömer Kavvas, Hadîs, 68/1. İkinci rivayet ona aittir. Bu, Ahmed'le Hâkim "in rivayetidir. Hâkim: 'Müslim'in şartına göre sahih­tir' demiştir. Onun dediği gibidir. Hâkim'de, İbn Mes'ud'un hadisinden şahidi vardır. Hâkim onun, Buharı ile Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir. Zehebî de onu muvafık görmüştür.

[22] Muhammed Nasiruddin Albani, İslam’da Kabirciliğin Sakıncaları, Hadis Yayınları: 115-135.