Kuran ve Sünnet

PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ SUYUTİ

BİRİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YARATILIŞTA İLK PEYGAMBER OLUŞU, O'NUN PEYGAMBERLİĞİNİN DİĞER  PEYGAMBERLERDEN ÖNCE OLUŞU VE BUNUN ÜZERİNE PEYGAMBERLERDEN MİSAK (SÖZ VE İKRAR) ALINDIĞI

 

Allah Teâlâ'mn: [1]

"Biz, peygamberlerden mîsâklaruıı aldığımız zaman..." [2]

âyetiyle ilgili olarak îbn-i Ebî Hatim Tefsîr'înde, Hafız Ebû Nuaym Delâil'inde Katâde'den Hz. Peygamberin hadîsini nakleder:

"Ben, hakikatte peygamberlerin ilki, bîsette ise sonuncusuyum..." [3]

Ebû Sehl bin Kattan "Emâlî"sinin bir cüz'ünde şöyle demiştir: "Ben, Ebû Cafer Muhammed bin Ali'ye sordum: "Ya îmam! Peygamberimiz en son gönderildiği halde, O'nun bütün peygamberlerin önüne geçmiş olması nasıl oluyor?" Bana şu cevâbı verdi: "Cenab-ı Hakk, ruhlar âleminde Ademoğullarından mîsâk alıp ve onları öz varlıkları üzerine şahit tutup: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu zaman [4]Muhammed (s.a.v.) ilk olarak: "Evet, Sen bizim Rabbimizsin!" cevâbını vermiştir. Böylece O, bütün peygamberlerin önüne geçmiştir..."

îmam-ı Akmed'in Buhârî'nin Târih'inde, Taberanî, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym'in Meyseratü'l-Fecr'den rivayet ettiklerine göre, o demiştir ki: "Ben ey Allah'ın Resulü, sen ne zaman peygamber oldun?" diye sordum. Peygamberimiz de buyurdular ki: "Adem ruh ile cesed arasında iken, ben peygamber idim." [5]

Yine îmam-ı Ahmed ile Hâkim ve Beyhakî Irbâz bin Suriye'den şöyle rivayet ederler: "Ben, Peygamber (s.a.v.)'in bizzat şöyle buyurduk­larını duydum: "Gerçekten ben, Allah indinde Üromül Kitab'da bütün peygamberlerin sonuncusu olarak yazıldığım zaman, Adem,»onun yaratılışına esas olan çamur parçası içinde mayası çalınmak üzere yatmakta idi!"

Ayrıca Hâkim, Beyhakl ve Ebû Nuaym, yine Ebû Hüreyre (r.a.)'in şöyle dediğini rivayet ederler: "Bir defasında Peygamber (s.a.v.)'e şöyle soruldu: "Ya Resûlallâh, Peygamberlik sizin için ne zaman vacip oldu?" Efendimiz de: "Babamız Adem'in topraktan yaratılması île kendisine rûh üflenmesi arasında..." buyurdu.

Bezzâr, el-Evsat'ında Taberanî ve Ebu Nuaym, eş-Şa'bî tankından o da îbn-i Abbâs (r.a.)'dan şöyle rivayet etmişlerdir: "Peygamberimiz'e "Ey Allah'ın Resulü, sen ne zaman peygamer oldun?" diye soruldu. Peygamberimiz de: "Adem ruh ile cesed arasında iken" buyurdu.

Ebû Nuaym'in es-Senabihı'den rivayet ettiğine göre, bir gün Ömer (r.a.): "Yâ Resûlallâh, siz ne zaman peygamber kılındınız?" diye sormuş. Peygamberimiz ise: "Adem, yaratılışının mayası olan çamurda yatar iken" demiştir... -Haber verelim ki, bu rivayet mürseldir-

îbn-i Sa'd'in rivayetine göre de, İbnü Ebi'l-Ced'â şöyle demiştir: "Ben, ey Allah'ın Resulü, sen ne zaman peygamber oldun?" diye sorduğumda; aldığım cevap şöyle olmuştur: "Ben, Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber oldum."

Yine îbn-i Sa'd, Mutarrif bin Abdullah bin el-Şihhir'den şöyle rivayet etmektedir: "Adamın biri, Peygamber'e (s.a.v.): "Sen, ne zaman peygamber oldun?" diye sordu. O da cevabında şöyle buyurdu: "Adem ruh ile çamur arasında iken."

îbn-i Sa'd'in, Amir'den olan rivayeti de şöyledir: "Adamın biri Peygamber (s.a.v.)'e: "Siz ne zaman nebi oldunuz?" diye sormuştu. Efendimizin verdikleri cevap da şöyle olmuştur: "Benden misâk alındığı ve Adem'in ruh ile cesed arasında bulunduğu zaman."

Taberani ve Ebû Nuaym, Meryem el-Gassani'den şöyle rivayet etmektedirler: "Bir arâbi Peygamber (s.a.v.)'e: "Ey Allah'ın resulü, senin Peygamberliğinde ilk şey nedir?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Allah diğer bütün peygamberlerden misâk aldığı gibi, benden de misâk aldı. Aynı zamanda bu hususta, peygamberler babası İbrahim (a.s.)'ın duası, îsâ (a.s.)'ın müjdesi vardır. Bir de anamın bir rü'yası vardır ki o da şöyledir: Anam, bu rü'yasmda, iki ayağı arasından bir kandilin çıktığım ve bu kandilin Şam saraylarını aydınlattığım görmüştür..."[6]

 

Peygamber Efendimiz'in Risaletinin Bütün İnsanlığa Şamil Olması, Bütün Peygamberlerin Ve Ümmetlerinin Onun Ümmeti Olması:

 

Bu hususu gayet ilmi bir şekilde açıklayan Şeyh Takıyyuddin es-Sübki, "Et-Ta'zim ue'l-Minneh" adlı kitabında diyor ki: "Canâb-ı Hakk, Kitâb-ı Kerim'inde peygamberlere hitaben: "...Mutlaka O'na inanacak ve mutlaka O'na yardım edeceksiniz" [7] diye buyurmuştur. Kurân'ın bu ayetinde, peygamber (s.a.v.)'in makamının yüksekliği ve kadrinin yüceliğine işaret edildiği, asla gizli değildir. Yine aynı ayette O'nun, onların zamanlarında gönderilmiş olması -veya onların ömürlerinin uzun olup da O'nun zamanına yetişmiş olmaları- halinde, onların dahi peygamberi olacağına da işaret edilmiş olmaktadır. Denıekki O'nun nübüvvet ve risâleti, Adem (a.s.) zamanından tâ kıyamete kadar umûm halka şâmil bulunmakta, bütün peygamberler ve onların ümmetleri de O'nun ümmetinden sayılmaktadır. Ve O'nun: "Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim!" [8] hadisi de, yalnız kendi zamanından kıyamete kadar gelecek olanlara değil, aynı zamanda kendinden önceki insanlara da şamil bulunmaktadır. Böylece, hem Peygamberimizin bu büyük özelliği, hem de diğer bir hadislerindeki: "Adem, ruh ile cesed arasında iken ben peygamber idim" [9] beyânı da güzelce anlaşılmış olur.

Bu hususu sırf Allah'ın ilmi nokta-i nazarından açıklamak isteyenlere gelince: Onlar, bizim burada anlatmaya çalıştığımız bu önemli inceliği kavrayamamış olan kimselerdir. Zira Allah'ın ilmi, her şeyi ihata etmiştir. Peygamberimiz'in tâ o vakitte nübüvvet ile vasıflanmış olması ise; kendisi için peygamberliğin tâ o zaman dahi sabit bir emir olduğunu ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki Adem fa.s.) O'nun adının, Arş üzerinde: "Muhammed Allah'ın Resulüdür!" şeklinde yazılı olarak görmüştür. İşte bunun, tâ o zaman sabit bir hakikât olması gerekir. Eğer bunu; sırf ileride peygamber olacağının bilinmiş olması manasına alacak olursak, bu taktirde O'nun, "Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber oluşunun" bir hususiyeti kalmamış olur.

Zira, diğer peygamberlerin peygamberlikleri de, her zaman için Allah tarafından bilinmekte olan bir şeydir. Halbuki, bizim peygamberimiz1 in bu hadisleri ile biz ümmetine haber verdikleri böyle bir hususiyetin sabit olduğu; muhakkak bulunmaktadır. Müslümanlar O'nu, bu hususiyeti ile de tanıyıp Allah indinde O'nun kadrinin ne kadar yüce oluşuna hakkıyle arif olurlar da bu sebeble, nice iyilik ve faziletler elde ederler.[10]

SORU:

Eğer dersen ki: "Ben, bu fazilet ve Özelliği iyice anlamak istiyorum. Zira peygamberlik bir vasıftır ve bununla vasıflanacak olan zatın, aynı zamanda mevcud olması gerekir. Bu ise ancak, kendisine peygamberlik verilecek olan zâtın kırk yaşına baliğ olmasından sonra olur. Bir peygamber, henüz kendisi mevcut değilken ve peygamber olarak da gönderilmiş değilken, nasıl olur da peygamberlik ile vesıflandırılabilir? Eğer bu, haddizatında sahih ise, başkası için de sahih olması gerekmez mi?" [11]

CEVAP:

Bilesin ki, bize, Allah Teâlâ'nın ruhları cesedlerden evvel yaratmış olduğuna dair hakikatli haberler gelmiştir. Peygamber Efendim iz1 in: "Ben, Adem ruh ile cesed arasında iken nebi idim" sözleri ile; bizzat kendi hakikatine veya rûh-u şerifine işaret etmiş olmaları mümkündür. Bizim gibiler mücerred akılları ile hakikatleri kavramakta kusur edebilirler. Hakikatleri ancak, onların ve her şeyin yaratıcısı olan ve yaratılmışlara ilâhi nuru ile imdad buyuran Yüce Allah bilir. Sonra, sânı yüce Allah'ın, bu hakikatlerden dilediğini dilediği zaman meydana getirmesi de mümkindir. Peygamberimizin hakikatine gelince: Demek ki Cenâb-ı Hakk, O'nun hakikatma daha Adem yaratılmadan peygamberlik vasfını vermiş, O'nu buna layık bir şekilde hazırlamış ve O'nun üzerine bu vasfı ifâza buyurmuştur. O da, tâ o vakitten beri peygamber olmuş, adı da "Muhammed Allah'ın Resulüdür!" diye Arş üzerine yazılmıştır. Cenâb-ı Hakk da O'ndan Resul diye haber vermiştir. Tâ ki, ins ü cin ve bütün melekler O'nun Allah indindeki kadr ü kıymetini, üstün kerametini hakkiyle bilsinler. Bilsinler de bu yüzden nice derece ve faziletlere ersinler.

Evet, O'nun hakikati tâ o zamandan beri mevcuttur, her ne kadar yüce Allah'ın kendisine ifâza ve imdâd buyuracağı nice şerefli vasıflar ile sıfatlanacak olan cesid-i şerifinin mevcudiyeti gecikmiş olsa bile... Hiç şüphesiz gecikme bundadır. Yâni O'nun fânî vücûdunun tekevvününde, O'nun peygamber olarak gönderilmesinde, "tebliğ"dedir. Yoksa O'nun hakikatinde değil...

Diğer keramet (nübüvvet) ehline gelince: Yüce Allah'ın böyle bir kerameti (nübüvveti), ona sahib olan zâta ifâza ve imdâd buyurması ise; o zâtın vücûdunun tekevvün etmesinden bir müddet sonra olmaktadır...

Her vücûda geleni yüce Allah'ın ezelde bilmiş olmasında ise, asla şüphe yoktur. Bunun böyle olduğu, aklî ve şer'î kesin deliller ile sabittir... İnsanların Allah'ın ezelde bilmiş olduğu bir şeyi bilmeleri ise, o şey zuhur edip de kendilerine vâsıl olduktan sonra olmaktadır... Daha önce bilmeleri, mümkün olmamaktadır... Nitekim Sevgili Peygamberimizin peygamberliğini de, Cebrâîl (a.s.)'m kendisine gelip Kur'ân'dan âyetler getirdiği zaman bildikleri gibi...

Cenâb-ı Hakk'ın malûmatı -ezelde bildikleri- cümlesinden olan bir şey; aynı zamanda O'nun fiillerinden bir fiildir; O'nun kudretinin ve irâdesinin eserlerinden bir eserdir... Ve bu eser, kendisiyle vasıflanan özel bir mahalde zuhur eder... Yâni burada iki mertebe söz konusudur. Birincisi: Sâdece delîl ve bürhân ile bilinmektedir, ikincisi: Gözle görülecek şekilde zuhur etmektedir... Bu iki mertebe arasında ise Allah'm irâde ve ihtiyarı ile zuhura gelecek olan birtakım vasıtalar bulunmaktadır. Bunlar, Allah'ın fiilleri olan öyle vasıtalardır ki, bazısı özel bir mahalde zuhur eder... Bazısı ise, özel bir mahal içip haddizatında hâsıl olmakla beraber* hiç bir kimse için zahir ve malûm olmayabilir... 'Yâni, husûsî bir mahalde zuhur eden bir kemâl ve keramet (nübüvvet); yâ bu mahallin yaratıldığı andan itibaren ona mukârin olarak mevcut bulunur, yahut da bir müddet sonra vücûda gelir... Böyle olmakla beraber, eğer "muhbir-i sâdik"m haber vermesi olmasa, bizim bu hususta hiç bir bilgimiz olamaz...

Hiç şüphesiz Peygamberimiz (s.a.v.), bütün yaratılmışların en hayırlısıdır. Hiçbir kimse için, O'nun kemâl ve kerametinden daha büyük bir kemâl ve keramet olamaz! Yine O'nun husûsî mahal ve makamından daha şerefli bir makam da bulunamaz! îşte biz, böyle bir kemâl ve kerametin Adem yaratılmadan önce Peygamberimiz için sabit olduğunu, sahîh haber ile, yâni O'nun bize haber vermesi ile bilmiş bulunuyoruz. Şüphesiz bu keramet ve hususiyet O'na, Allah (c.c.) tarafından verilmiş ve Allah O'nu, tâ o vakitte peygamber kılmıştır. Sonra, bu hususta diğer peygamberlerden "mîsâk" almış ve O'nun, kendilerine mukaddem olduğunu, hepsinin nebisi ve resulü bulunduğunu da onlara bildirmiştir." [12]

 

Diğer Peygamberlerden "Misak" Alınmış Olmasındaki İncelik Ve Hikmet

 

Sânı yüce Allah, Peygamberimiz'e ve diğer peygamberlere salât ü selâm eylesin, gerçekten bizim Peygamberimiz için diğer Peygamber­lerden mîsâk alıfimış olmasında büyük bir hikmet ve incelik   bulun-maktadır... Sanki bu, halîfelerin tebeasından bîat yemini almasına benzemektedir... îhtimal ki halîfelerin halkından kendilerine itaat edeceklerine dair aldıkları bu bîat yemîni de, diğer Peygamberlerden bizim Peygamberimiz'e itaat edeceklerine dair alınmış bulunan bu mîsâk olayına dayanmaktadır... işte bu inceliği nazar-ı itibâra alarak Cenâb-ı Hakk'm, sevgili Peygamberimiz'in kadrini ne kadar yüceltmiş olduğunu güzelce anlamaya çalış... Bunu anladığın zaman, sevgili peygamberimizin peygamberler peygamberi olduğunu da anlamış ve kabul etmiş olursun... O, peygamberler peygamberi olduğu içindir ki, yarın ahîrette bütün peygamberler O'nun Livâü'1-Hamd sancağı altında toplanacaklardır. Ve O, daha dünyamız da iken de Leyle-i Mîrâc'da Peygamberlerin önüne geçip onlara namaz kıldırmıştır...

İşte bunun içindir ki, eğer O'nun gelişi Adem, Nûh, Ibrâhîm, Mûsâ veya İsâ peygamberlerden (Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun!) herhangi birinin zamanına rastlamış olsaydı, onlara ve onların ümmetlerine O'na imân etmeleri ve O'na destek olmaları farz olurdu. Çünkü sânı yüce Allah, onlardan bu hususta mîsâk almıştır...

Demek ki, O, manen bütün peygamberlerin ve onların ümmetlerinin dahî nebîsi ve resulü bulunmaktadır. Sadece iş, O'nun onlarla birlikte bulunmasına, onların zamanında mevcut olup-olmama-sına kalmaktadır... Yâni işin gecikmesi; onların vücutları ile ilgili bulunmaktadır. Yoksa onların bu ilâhî ve manevi hikmetin iktizâsı ile vasıflanmamış olmalarından değil... Unutmamamız lâzımdır ki, husûsî bir mahallin bir fi'li (veya vasfı) henüz kabul etmemiş olması ile, kabul edecek olanın kabul etme ehliyetinin olup-olinaması arasında fark vardır... Bahsimizde ise, hem failin ehliyeti bakımından, hem de Peygamber Efendimizin zâtı cihetinden bir tavakkuf, gecikme (veya) ehliyetsizlik söz konusu değildir. Gecikme sadece vücût itibariyle olup buna şümülû ve ilgisi bulunan zamanın gelip gelmeme sindedir. Yani eğer O, onların asrında mevcut olsa, hiç şüphesiz onların da O'na uymaları gerekir. İşte bu yüzdendir ki Isâ peygamber, âhir zamanda geldiği zaman O'nun şeriati üzerinde bulunacaktır. Halbuki kendisi de kerem sahibi bir peygamberdir... Yoksa bazı kimselerin zannettikleri gibi, Hz. tsâ, bu ümmetten bir ferd olarak gelecek değildir. Evet, Hz. îsâ da yukarıda anlattığımız manâda, bu ümmetten biri sayılır... O, ancak Peygamberimiz'in şerîati ile, kitap ve sünnet ile amel edilmesini emredecektir. Kitap ve sünnetteki bütün emir ve nehiyler, diğer bütün peygamberleri ilgilendirdiği gibi, Hz. İsa'yı da ilgilendirmektedir. Bu onun peygamberlik kerem ve sânından da hiçbir şey eksiltmeyecektir. Bu böyle olduğu gibi, şayet Peygamber Efendimiz onun zamanında veya Hz. Musa'nın zamanında, ibrahim veya Nuh'un zamanlarında gönde­rilmiş olsaydı, bu peygamberler kendi ümmetlerinin peygamberleri oldukları gibi, aynı zamanda Peygamberimiz de onların üzerinde onların Peygamberi olacaktı; hepsinin nebîsi ve resulü bulunacaktı. Demek ki bizim Peygamberimiz'in peygamberliği, bütün peygamberle-rinkinden daha şümullü, daha umûmî, daha büyük bulunmaktadır. Aynı zamanda O, onların şerîatleriyle de "usûl" '{temel esaslar) bakımından müttefik bulunmaktadır. Çünkü şeriatleıv&sûl bakımından birbirinden farklı değildir...

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in şerîatinin, teferruata âit hükümler bakımından diğer şeriatlerden üstün olmasına gelince: Bu, yâ tahsis ya da nesih yoluyla olmaktadır... Yahut da bunların her ikisi de olmaz, fakat diğer peygamberlerin kendi zamanlarında kendi ümmetlerine getirdikleri bir hüküme nisbetle, bizim Pey gamb erimi z'in şu zamanda getirdiği bir hükmün arasındaki (zamanlar ve şahıslar bakımından) görülmesi kaçınılmaz olan fark itibariyle olur... Biz, burada izahına çalıştığımız böyle bir hikmet ve inceliğin mevcudiyetine vâkıf olduktan sonradır ki, aşağıda ki iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur...

Halbuki daha önce her iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur... Halbuki daha önce her iki hadisin gerçek manaları tarafımızdan iyice anlaşılamamıştı...

Bu iki hadisten birincisi:

hadisi olup ikincisi de:

hadîs-i şerifidir.

Biz önceleri, "Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderil­dim!" mealindeki birinci hadîsi, "O, kendi zamanından tâ kıyamete kadar ki zamanın peygamberidir" şeklinde anlıyorduk. Halbuki hadîsin esas manâsı: "O, Adem'den tâ kıyamete kadar bütün insanların ve bütün zamanların peygamberidir!" şeklinde olmalıdır. İkinci hadisi de önceleri: "O'nun tekaddümü, Allah tarafından malûm ve mukadderdir" diye anlıyorduk. Halbuki esas manâ, bundan çok farklı ve fazla imiş... Nitekim yukarıdan beri izahına çalıştık. Bu izahın özeti ise: O, diğer peygamberlerin herhangi birinin zamanında peygamber olarak gönderilmesi halinde, onlar ve onların ümmetleri mutlaka O'na uyacaklar ve O'na destek olup yardım edeceklerdir!... O, böyle bir vazife ve vasıf için ehliyetli, onlar da buna me'mûr ve mükelleftir... Mesele, bir hükmün, şartına talik edilmesi kabîlindendir. Hükümler, şartlarına ta'lik edilir. Fakat bu ta'lik, bazan tasarrufu kabul edecek olan mahal itibariyle olur... Bazen de o mahalde tasarruf edecek olan fail itibariyle olur. Bahsimizle ilgili olan ta'lik ise, sadece tasarrufu kabul edecek olan mahal itibariyledir. Burada bu mahal; kendilerine peygamber gönderilecek olan kimselerdir ve onların bunu dinleyip kabul etmeleridir... Onlara hitap edecek olan zât-ı şerifin maddeden mevcut olması ise, bir temsil ile şuna benzemektedir:

Bir aile reisi, yâni baba; kendi kızını evlendirivermesi için bir adama vekalet verir... O adama hitaben der ki: "Kızımı, kendisinin dengini bulduğun zaman evlendirebilirsin. Sana bu hususta vekâlet veriyorum!" işte bu babanın o adama bu şartla vekâlet vermesi sahih olmuştur ve o adamın vekâlet ehliyeti de böylece sabit olmuştur... Şimdi o adam bu vekâleti,«kendisine vekâlet verenin kızının dengini bulduğu zaman kullanacaktır. Üzerinde taşıdığı vekâlet sıfatını da, o zaman tasarruf edecektir. Bakarsınız kızın dengini bulmakta hayli gecikmiş olabilir... Fakat bu gecikme yüzünden ne vekâletine bir zarar gelir, ne de vekâletin sıhhatinde bir eksilme olur...

(Muhterem okuyucu, Allâme Sübkî'nin bahsimizle ilgili izahı, burada sona ermiştir. Her şeyi, yüceler yücesi Allah daha iyi bilir) (Süyûtî). [13]

 

Peygamberimiz'in Adının Arşı Alâ Üzerine Ve Meleküt Alemindeki Diğer Yerlere Allah Teala’nın Adı Île Birlikte Yazılması

 

Hâkim, Beyhâkî, Taberânî (el-Sağir'inde), Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr, Ömer (r.a.)'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Resûlüllah Efendimiz şöyle buyurdular: "Adem (a.s.) Cennette malûm hatayı işlediği zaman, "Yâ Rabbi! Beni, has kulun Muhammed hürmetine bağışla!" diye duâ etti. Allah da kendisine: "Yâ Adem, Muhammed'i nasıl tamdın?" diye sordu. Adem şöyle cevap verdi: "Yâ Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana üflediğin zaman, başımı kaldırıp yukarı bakmıştım, işte o sırada Arş'm sütunları üzerinde: "Lâ ilahe illallah! Muhammedün Resûlüllah" diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, kendi adının yanma ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın." Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Evet yâ Adem, doğru söyledin. Eğer Muhammed olmasaydı, Ben seni yaratmazdım..." diye buyurdu. [14]

îbn-i Adiy ve îbn-i Asâkîr Enes'ten şu rivayeti naklederler. O şöyle demiştir: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: Ben, mîrac gecesinde arş'm sakında; "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür ve ben O'nu Ali ile te'yîd eyledim" diye yazılı olduğunu gördüm."

Yine îbn-i Asâkîr Ali'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Resûlüllah buyurdu: Ben mîrâc gecesinde Arş'm üzerinde; "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür! Ebû Bekir gerçekten sıddîktir, Ömer fâruktur, Osman da iki nûr sahibidir!" şeklinde yazılı olduğunu gördüm."

Ebû Yâ'lâ, Taberanî, îbn-i Asâkîr ve Hasan bin Arafa Ebû Hüreyre'den şunu naklederler. O demiştir ki: "Resûlüllah buyurdular ki: "Ben mîrac gecesi semaya .çıktığımda her semâda adımın "Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazılı olduğunu gördüm. Benden sonra halîfe Ebû Bekir olacağını da..."

Hafız Bezzâr ise, îbn-i Ömer tarîkinden şu mealde bir rivayet sevketmiştir: "Resûlüllah buyurdu: Ben mîrac gecesi semâlara çıktığımda, her bir semâda adımın "Muhammed Allah'ın resulüdür!" diye yazılı olduğunu görmüşümdür."

Darekutnî, Hatıb ve İbn-i Asâkîr Ebu'd-Derdâ'dan şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Ben mîrac gecesi Arş'ta bir yeşil yaygı gördüm, üzerinde beyaz bir nur halinde şöyle yazılı idi: "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür! Kbû Bekir sıddîktır. Ömer de fâruktur!"

İbn-i Asâkîr Câbir'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Cennetin kapısında: Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlüllâh!" yazılı olduğu bir hadislerinde Resûlüllâh tarafından bildirilmiştir.

Ebû Nuaym'in Hılye'sinde îbn-i Abbâs'tan rivayet ettiğine göre de, Resûlüllâh şöyle buyurmuştur: "Cennette mevcut her bir ağacın her yaprağında: Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlüllâh" diye yazılıdır."

Hakim, sahihtir kaydiyle îbn-i Abbâs'tan rivayet eder. O demiştir ki: "Allah Teâlâ îsâ (a.s.)'a şöyle vahyetmiş: "Muhammed'e imân et ve ümmetinden her kim O'na yetişecek olursa, O'na imân etmelerini de kendilerine emret! Eğer Muhammed olmasaydı, ne Adem'i yaratırdım, ne cenneti ne de cehennemi... Ben arşı yarattığım zaman o su üzerinde izdırâb etti... Ben de, üzerine "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazdım, bunun üzerine arş sakin oldu..."

Not: Hafız Zehebî: "Bu rivayetin râvileri arasında Amr bin Evs vardır ve kim olduğu bilinmemektedir" demiştir. (Suyûtî).

îbn-i Asâkîr Ebu'z-Zübeyr tarikiyle Câbir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Adem (a.s.)'ın iki omuzu arasında: "Muhammed Allah'ın resulüdür ve bütün peygamberlerin hâtemidir" diye yazılmıştır."

Taberanl'nin Ubâde bin Sâmit'ten naklettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Peygamber Süleyman bin Davud'un yüzüğünün kaşı semavî idi ve nakşında şu yazı vardı: Ben, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ım! Muhammed de benim kulum ve resûlümddür!"

Ukayll ile îbn-i Adiyy'in Cabîr'den sevkettikleri rivayet ise şöyledir: "Resûlüllâh buyurdu: "Davud'un oğlu Süleyman'ın yüzüğünün nakısında şunlar yazılı idi: "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlüllâh = Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed de Allah'ın resûlü'dür." [15]

 

Peygamberimiz'in Adının Adem Zamanında Ve Yüce Meleküt Alemlerinde Okunan Ezanlarda Anılmış Olması

 

Ebû Nuaym (Hılye'sinde) ve îbn-i Asâkîr Atâ'dan o da Ebâ Hüreyre'den şöyle rivayet eder: O demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: Adem, cennetten çıkarıldığı zaman Hind'e (oradaki Serendip arzına) indi ve yalnızlık sebebiyle korktu... O sırada Cebrail (a.s.) inerek ezan okudu: "Allahü Ekber Allahü Ekber! Eşhedü enlâilâhe illallah (iki defa), eşhedü enne Muhammeden resûlüllah (iki defa) diyerek nida etti. Adem ona sordu: "Muhammed kimdir?" Cebrail de: "Senin evladından peygamber olanların en sonuncusudur" diyerek cevap verdi..."

Bezzâr Ali'den nakleder. O şöyle demiştir: "Allah Teâlâ Peygamberimiz'e Ezân'ı öğretmek istediği zaman, Cebrail Burak'a binerek geldi. Burak, önce O'nu bindirmemek istedi... Cebrail ona dedi ki: "Sakin ol yâ Burak! Allah'a yemin ederim ki Allah indinde Muham-med'den daha kerim olan birisi sana binmiş değildir. Peygamberimiz Burak'a binerek tâ ilâhî huzura kadar yükseldi... O orda dururken perde arkasından bir melek çıkıp: "Allahü Ekber Allahü Ekber!" dedi... Perdenin arkasından o meleğe cevaben: "Kulum doğru söyledi, gerçekten Ben'den başka ilâh yoktur!" denildi... Melek tekrar: "Ben şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın resulüdür" diye şehâdette bulunduv. Kendisine yine perde arkasından o meleğe cevaben: "Kulum doğru söyledi, ben Muheammed'i resul olarak gönderdim" denildi... Melek: "Hayye ales-saîâh, hayye alal-felâh! kad kâmetis-salâh!" dedi ve devamla: "Allahü ekber Allahü ekber!" diye nida etti... Perde arkasından: "Kulum doğru söyledi, ben en büyüğüm, ben yegâne büyük olanım!" denildi... Sonra melek: "Lâ ilahe illallah" keîime-i tevhidi ile ezanı bitirdi... Perde arkasından da: "Kulum doğru söyledi! Gerçekten benden başka ilâh yoktur!" diye cevap verildi...

Sonra Melek Muhammed (a.s.)'ın elinden tutarak O'nu ileri götürdü, biraz daha ilâhî huzura yaklaştırdı... Semâvât ehline gelince... Adem ve Nuh gibi peygamberler de o zaman gökdekilerin arasında bulunuyorlardı... îşte o gün, şanı yüce Allah sevgili resulünün şerefini, gerek gök ehli olanlara karşı, gerek yer ehli olanlara karşı kemâle erdirmiştir..." [16]

 

O'na İman Edeceklerine Dair Peygamberlerden Misak Alınmış Olması

 

Sânı Yüce Allah Kitâb-ı Kerîmende buyuruyor ki:

"Allah Peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Bakın, size kitap ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. "Kabul ettik" dediler."O halde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım." dedi. [17]

îbn-i Ebû Hatim, bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak es-Süddî'den naklen şöyle der: "Nuh (a.s.)'dan beri her bir peygamberden Hz. Muhammed (a.s.)'a inanacakları ve O'na yardım edeceklerine dâir mîsâk alınmış olduğu gibi, her bir peygamber de kendi ümmetlerinden bu hususta misâk almış ve onlara: "Siz sağ iken O size gönderilmiş olursa, mutlaka O'na inanacak ve mutlaka O'na yardım .edeceksiniz!" .demiştir..."

îbn-i Asâkır, Küreyb'in îbn-i Abbâs tarîkinden sevkettiği bir rivayeti nakleder... îbn-i Abbâs demiştir ki: "Cenâb-ı Hakk, Adem'den itibaren her peygambere Sevgili Habîbi'ni takdim eder (O'na inanıp yardım etmeleri hakkında onlardan mîsâk alır...), Ümmetler de O'nu birbirine müjdeler ve O'nun kendi aralarından çıkmasını beklerdi. Nihayet yüce Allah O'nu ümmetlerin en hayırlısı içinden çıkardı, en hayırlı zamanda peygamber olarak gönderdi, en hayırlı ve.en güzide arkadaşları da O'na ashâb kıldı... O, beldelerin en hayırlısı olan Mekke'de doğdu, orada büyüdü ve kırkında kendisine ilâhi elçilik vazifesi verildi... Burası, Hz. İbrahim (a.s.)'ın haremi idi... Sonra O'nu oradan çıkarıp Taybe'ye (mübarek Medine şehrine) göç ettirdi... Dînini orada yerleştirdi... Burası da Muhammed (a.s.)'m haremi oldu... Harem-i Şerîf den peygamber olarak gönderildi, harem-i şerife hicret etti..." [18]

 

İbrahim'in (A.S.) Peygamberimizle İlgili Duası

 

İmam İbni Cerîr tefsirinde Ebu'l-Aliye'den naklediyor. O şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'m -Kabe'nin duvarlarını yükseltirken- şöyle bir duası olmuştur:

Bakara Sûresi'nin 129. âyetinde geçen O'nun bu duası şu mealdedir: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden bir elçi gönder..." O'nun bu duasına karşılık denildi ki: "Yâ ibrahim, duan kabul edilmiştir! O elçi, âhir zamanda gelecektir."

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî Irbâz bin Sâriye'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.): "Ben, Ibrâhîm (a.S.)'m duası ve îsâ (a.s.)'m müjdesiyim!" buyurdular.

îbn-i Asâkîr ise, Ubâde bin es-Sâmit'den naklen şöyle rivayet eder: - O demiştir ki: "Peygamberimiz'e: "Ey Allah'ın resulü! Bize kendinden bahseder misin?" denildi. Efendimiz de buyurdular ki: "Ben, îbrâbim (a.s.)'ın duasıyım... Benim geleceğimi en son müjde eden ise, îsâ bin Meryem olmuştur... Her ikisine de Allah'ın salât ve selâmı olsun!..."

Tabakât sahibi îbn-i Sa'd, Dahhâk tarîkinden gelen bir rivayeti şöyle kaydeder: "Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Ben Ibrahîm (a.s.)'m duasıyım! O, Kabe'nin temellerini yükseltirken şöyle duâ etmişti: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden bir resul gönder!..." îşte Cenab-ı Hakk, O'nun bu duasını kabul buyurmuş ve Kabe'nin binasını tamamlamayıO'na nasîb eylemiştir..." [19]

 

İbrahim (A.S.)»a Peygamberimizin Geleceğinin Allah Tarafından Bildirilmesi

 

îbn-i Sa'd Tabakât'ında îbn-i Abbâs'tan rivayetle şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'a Hâcer'i götürmesi emredildiği zaman, Cebrail Burak ile geldi ve onları bindirdi... Giderken, sulak ve verimli ovalara rastladıkça "Burada indir yâ Cebrail" diyordu... Cebrail de "Hayır!" diyerek cevaplıyordu... Nihayet Mekke'ye geldiler. Cebrail: "în yâ îbrahîm" dedi. O da: "Ağacı ve bitkisi olmayan bir yere mi?" dedi. Cebrâîl: "Evet yâ îbrahîm, buraya ineceksin. Çünkü senin zürriyetinden gelecek ve Yüce Kelime'yi tamamhyacak olan âhir zaman peygamberi, buradan çıkacaktır" diye karşılık verdi..."

Yine îbn-i Sa'd Şa'bfden naklen şöyle demiştir: "îbrahîm (a.s.)'a indirilen kitapta; 'Yâ İbrahim, senin neslinden nice milletler gelecek nihayet, Hâtemü'l-Enbîyâ = en son peygamber olan Nebiyy-i Ümmî gelecek" diye bir beyan da vardı."

Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'den ise şöyle rivayet eder: "Hâcer validemiz, Şam diyarından oğlu îsmâîl ile çıktığı zaman [20] biri kendisine karşı şöyle demişti: "Yâ Hâcer, bil ki senin şu oğlun, nice milletlerin babasıdır ve o milletlerin birinden Harem'de ikâmet eden âhir zaman peygamberi gelecektir."

Yine îbn-i Sa'd, aynı tarîkden şöyle rivayet eder: "Cenâb-ı Hakk, Yakûp (a.s.)'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Yâkûp, ben senin zürriyetinden birçok hükümdarlar ve peygamberler göndereceğim... Fakat sonunda Harem-i Mekke'den çıkacak olan peygamber (Muhammed)i gönderece­ğim. O'nun ümmeti Kudüs'deki mescidin binasını yenileyecektir. O, bütün peygamberlerin sonuncusu olarak gelecek ve adı Ahmed olacaktır..." [21]

 

Peygamberimizin Geleceğinin Musa (A.S.)'a Bildirilmesi

 

îmam-ı Taberânî Ebû Ümâme'den naklediyor. O şöyle diyor: "Ben Resûlüllâh'tan işittim, O şöyle diyordu: "Ma'd bin Adnan'ın çocuklarının sayısı kırka ulaştığı zaman, bunlar Mûsâ (a.s.ym askeri içine dalarak onların mallarından aldılar... Mûsâ bunlara beddua etti. Cenab-ı Hakk kendisine vahiy ederek dedi ki: Yâ Mûsâ onlara beddua etme! Çünkü onların içinde kötü yolda gidenleri korkutan, iyi yolda gidenleri müjdeliyen Nebiyy-i Ümmî gelecek... Ve kendilerine merhamet olunan Ümmet-i Muhammed zuhur edecektir... Bu, öyle bir ümmet olacaktır ki, Allah'tan gelen az rızka razı olacaktır... Allah da kendilerinin az amellerinden razı olacaktır... Ve onları "Lâ ilahe illallah" Kelime-i Tevhîd'i ile cennete koyacaktır... Bu ümmetin peygamberi: Abdülmutta-lib'in torunu, Abdullah'ın oğlu Muhammed olacaktır! Muhammed ahlâkında son derece tevâzû, sahibi, son derece akıllı, hikmetle konuşan, hilim ve vakar sahibidir... Ben OJnu, Kureyş'in en hayırlı kolundan ve o kolun en seçkin ailesinden çıkaracağım! O, bir kul olarak, en hayırlı aileden en hayırlı ümmete peygamber olacaktır! O ve O'nun ümmeti, hayra doğru yürüyecek ve hayrı bulacaktır..." [22]

 

Peygamberimizin Geleceğinin Tevrat'ta, İncil'de Ve Diğer Semavi Kitaplarda Zikredilmesi

 

Yüce Allah Kur'ân'da buyuruyor ki:

"O gerçek mü'minler ki onlar, yanlarındaki Tevrat ve incil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar..." [23]

Yüce Allah bir âyetinde de şöyle buyuruyor:

"Muhammed, Allah'ın elçisidir. O'nun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları, İncil'deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, o ekin filizini çıkarmış ve o filizi güçlendirmiştir... " [24]

îmam-ı Buhari, Ata bin Yesâr'dan şöyle rivayet eder: "Ben, Amr îbn-i As'm oğlu Abdullah ile karşılaştığımda ona: "Ey Abdullah, bana Resûlüllâh'm sıfatından bahseder misin?" diye ricada bulundum. O da bana: "Peki bahsedeyim. Allah'a yemin ederim ki O, Kur'ân'da bahsedilen: "Ey O sânı büyük peygamber! Biz seni şâhid, mübeşşir ve nezîr olarak gönderdik!" [25]gibi sıfatlarının bâzısı ile, Tevrat'ta dahi vasıflandırılmış bulunmaktadır... Hattâ Tevrat'ta: "Biz seni ümmîlere koruyucu olarak da gönderdik! Sen benim hâs kulumsun ve elçimsin! Ben sana "el-Mütevekkil" diye de ad verdim ki sen, sert tabiatlı ve şiddetli değilsin; sokaklarda bağırmazsm... Kötülüğe kötülük ile değil, iyilik ile karşılık verirsin, affeder hoş görürsün... (Ey Tevrat okuyanlar! îyi biliniz ki:) yüceler yücesi Allah, O'nun vâsıtası ile eğri giden milleti doğrultmadıkça, onlar: Lâ ilahe illallah! diyerek bu ilâhi tevhîd ile doğru yolu bulmadıkça, O'nun vâsıtası ile kör gözleri açmadıkça, sağır kulakları işitir hâle getirip, kilitli kalbleri de açmadıkça kendisine ölüm vermiyecektir! Bunlar gerçekleşmedikçe O'nu dünyadan âhirete göçürmeyecektir!... diye de, O'nun hakkında vasıflandırmalar vardır."

îbn-i Asâkir Muhammed bin Hamza tankından "Târîk-i Dımaşk" adlı kitabında şöyle rivayet eder, O demiştir ki: "Büyük dedem Abdullah bin Selâm, Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'de çıktığını duyduğu zaman, O'nunla karşılaşmak istemiş, O'nun yanma gitmiştir... Peygamberimiz kendisine: "Sen, Abdullah bin Selâm'sm ve Yesrib (Medine) halkının âlimisin!" buyurmuştur. Dedem de "Evet" demiştir. Peygamberimiz ona "Ey Abdullah, Allah aşkına doğru söyle, Allah'ın Musa'ya indirdiği Tevrat'ta benim vasfım yok mudur?" demiş. O, bu soru karşısında demiş ki: "Yâ Muhammed! Bana Rabbinden bahset!" Tam bu sırada Cebrail gelip: "De ki: Allah ehaddir, Allah samed'dir! Doğurmamış ve de doğurulmamıştır! Hiçbir şey O'nun dengi olmamış- tır" mealindeki îhlâs Sûresinin âyetleriyle cevab vermesini söylemiştir. Peygamberimiz de bu âyetleri okuyarak cevaplamıştır...

İşte bunun üzerine büyük dedem Abdullah bin Selâm: "Şehâdet ederim ki Sen, Allah'ın resulüsün! Gerçekten Allah sana yardım edecek ve senin elinle islâmı diğer dinlerin üzerine çıkaracaktır. Ben senin sıfatını Tevrat'ta: "Ey Peygamber, Biz seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik! Sen benim kulum, resûlümsün! Sana el-Mütevekkil adını verdim, sen sert ve şiddetli değilsin, sokaklarda bağırır değilsin, kötülüğe iyilikle karşılık verirsin, affeder bağışlarsın... Allah, eğri milleti O'nunla doğrultmadıkça, onlar: "Lâ ilahe illallah!" Kelime-i Tevhidi ile doğru yolu bulmadıkça; O'nun vâsıtası ile kör gözleri açmadıkça, işitmeyen kulakları işitir hâle getirip kapalı kalbleri açmadıkça, O'nu dünyadan âhirete göçürmeyecek, O'nu vefat ettirmeyecektir!" şeklinde bulup okumuşumdur" demiştir.

İbn-i Asâkîr daha sonra Zeyd bin Eşlem tarlkından şöyle rivayet eder: "Abdullah bin Selâm demiştir ki: "Resûlüllâh'm (s.a.v.) Tevrat'taki sıfatı şöyledir: "Yâ Muhammed, Biz seni şâhid ve mübeşşir olarak gönderdik..." O böyle demiş ve yukarıdaki rivayeti sonuna kadar anlatmıştır."

Benzeri bir rivayeti Dârimî ve Beyhakî de Atâ bin Yesâr'dan rivayet etmiştir... Dârimî ile îbn-i Asâklr'in Ka'b'dan sevkettikleri bir rivayette ise Ka'b şöyle demiştir: "Birinci satırda şunlar yazılı idi: "Muhammed Allah'ın resûlü'dür! Allah'ın seçilmiş kuludur, huysuz ve sert tabiatlı değildir, sokaklarda çağırıp-bağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bağışlayıp iyilikle karşılık verir... Doğum yeri Mekke, hicret yeri Medine'dir. Mülkü de Şam'da olacaktır..." îkinci satırda da: "Muhammed Allah'ın resûlü'dür! O'nun ümmeti, çok hamdediciler olup darlık ve genişlik zamanlarında hep Allah'a hamdederler... Yegâne büyük olarak Allah'ı tanıyıp hep O'nu tekbîr ederler... Vakti gözetirler, vakti gelince hemen namazlarını kılarlar... Kemerlerini sıkarlar, etraflarını temiz tutarlar; geceleri aşk ve şevkle yaptıkları ibâdetle, semâ boşluğunda iniltili ses dalgaları meydana gelir..." şeklinde yazı vardır..."

Dârimî', îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâklr'in Ebû Ferve'den onun da îbn-i Abbâs'tan rivayetinde ise, şu fark vardır: "Ka'b, Peygamberimizin Tevrat'taki sıfatına dâir İbn-i Abbâs'm sorusuna karşılık; aynı şeyleri söyledikten sonra: "...ve onlar -yâni O'nun ümmetleri- namazlarını kılarken harp düzeninde saf bağladıkları gibi saf tutarlar... Mescidi e rinde ki ibâdetlerinden, arı kovanından duyulan inilti gibi iniltiler duyulur... Okunan ezanları, tâ semâlara çıkar..." diye bilgi vermiştir..."

Zübeyr bin Bekkâr ve Ebû Nuaym, Abdullah îbn-i Mesûd'dan rivayet ederler ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tevrat'ta kendi vasıflarına dâir yazılanları ve ümmetinin "Ümmet-i Hammâd = Her hâl ü kârda Allah'a hamd eden bir ümmet" olduğunu anlattıktan sonra; "...ve onların indileri yâni kitapları kalblerindedir... Savaşta saf tuttukları gibi, namazlarında da saf tutarlar... Onlar, öz canlarını Allah yolunda feda ederek Allah'ın yakınlığım kazanırlar... Onlar, geceleri râhib, tâat ve ibâdette; gündüzleri ise arslan kesilirler.., Allah yolunda canlarbaşla cihâd ederler..." buyurdu."

îbn-i Sa'd ve sahihtir kaydıyla Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym Aişe'den (r.a.) rivayet ederler ki, o şöyle demiştir: "Peygamberimizin vasfı İncil'de şöyle yazılmıştır: "Muhammed Allah'ın resulüdür, huysuz ve sert tabiatlı değildir, kötülüğe aynen karşılık vermez, affeder ve bağışlar!"

Beyhakî ile Ebû Nuaym, Ebu'd-Derdâ'nın hanımı Ümmü'd- Der-dâ'dan şöyle naklediyorlar: O demiştir ki: "Ben Ka'b'a sordum: "Söyler misin, siz Resûlüllâh Efendimiz'in sıfatını Tevrat'ta nasıl buldunuz?" Cevabında Ka'b dedi ki: "Biz O'nu şu şekilde vasfedilmiş olarak bulduk: "Muhammed Allah'ın resulüdür! O'nun adı Allah'a hakkiyle tevekkül eden'dir. O, katı ve sert huylu değildir. Sokaklarda çağırıp bağırmaz da... O'nun eline (manevi) anahtarlar verilmiştir ki, Allah bunlar ile görmeyen gözleri açsın, duymayan kulakları duyursun, eğri konuşan dilleri yine bunlar ile doğrultsun diye... Tâ ki en sonunda onlar, O'nun sayesinde: "Lâ ilahe illallah vahdehû lâ şerike leh! = Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur! O birdir ve O'nun hiç bir ortağı yoktur!" diye şehâdet ederler... Ve O, yâni Muhammed; zulme uğrayanın yardımcısıdır, zayıfdır diye mazluma yüklenilmesine asla müsâade etmez!..."

Hafız Ebû Nuaym, Ebû Hüreyre'den şu rivayeti nakletmiştir: "Resûlüllâh bir defasında buyurdular ki: Mûsâ (a.s.), kendisine Tevrat nazil olduğu ve onu okuduğu zaman onda şu ümmete âid vasıfları görünce: "Yâ Rabbi, ben Tevrat'a âid levhalarda, en son geldikleri halde en başa geçen bir ümmet buluyorum. Bu ümmeti bana ümmet eyle!" diye duada bulundu. Cenâb-ı Hakk kendisine: "Bu ümmet, habîbim Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Mûsâ dedi ki: "Yâ Rabbi! Ben levhalarda icabet eden ve kendilerine icabet olunan bir ümmet buluyorum. Bu ümmeti bana ümmet eyle!" Yüce Allah kendisine: "Bu, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu. Mûsâ: "Yâ Rabbi! Ben levhalarda kitapları kainlerinde olan ve onu ezbere okuyan bir ümmet görüyorum. Onu bana ümmet kıl!" diye niyaz etti... Kendisine: "Bu, Ahmed'in ümmetidir" denildi... Mûsâ: "Yâ Rabbi! Ben levhalarda kendilerine ganimet helâl kılınan bir ümmet buluyorum. Onu bana ümmet eyle!" diye dua etti. Yüce Allah kendisine: "Bu, Ahmed'in ümmetidir" diye karşılık verdi... Mûsâ: "Yâ Rabb! Ben levhalarda yedikleri sadaka olan ve bundan sevâb kazanan bir ümmet görüyorum! Onu bana ümmet eyle!" diye niyaz etti. Cenâb-ı Hakk: "Ey Mûsâ! Bu Ahmed'in ümmetidir" dedi... Mûsâ: "Ey Rabbim! Ben levhalarda içlerinden biri, bir iyilik yapmak istediği zaman o iyiliği yapmazsa, kendisine bir iyilik yazılan; o iyiliği yaptığı zaman ise kendisine on iyilik yazılan bir ümmet buluyorum. Onu bana ümmet eyle!" eledi. Cenâb-ı Hakk da: "Bu Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Mûsâ: "Ben levhalarda, içlerinden biri bir kötülük yapmağa niyetlenir fakat o kötülüğü yapamazsa, kendisi için günah yazılmaz; eğer o kötülüğü yaparsa kendisine bir kötülük yazılır" diye vasfedilen bir ümmet gördüm. Bu ümmeti bana ümmet kıl!" diye dua etti. Allah: "Bu, Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Mûsâ: "Ey Rabbim! Ben levhalarda kendilerine hem evelki ilmin, hem sonraki ilmin verildiği bildirilen, dalâlet fırkalarım ve mesîh deccâlı öldürecek olan bir ümmet buluyorum. Bunu bana ümmet eyle!" diye dua etti. Yüce Allah kendisine: "Bu Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Bunun üzerine Mûsâ: "O halde beni Muhammed Ümmetimden eyle!" diye yalvardı... îşte bunun üzerine Allah ona iki haslet verdi ve şöyle buyurdu: "Ey Mûsâ, Ben sana verdiğim risâletlerimle ve kelâmımla (seninle olan konuşmamla) seni insanlara karşı seçtim! Sana verdiğimi al ve şükr edeni erden ol!" [26] Mûsâ (a.s.) da dedi ki: "Razı oldum yâ Rabbî!"

Yine Ebû Nuaym Enes'den rivayet eder: "Resûlüllâh buyurdu ki: Cenâb-ı Hakk İsrail oğullarının peygamberi olan Musa'ya şöyle vahyetmiştir: "Ey Mûsâ! Her kim Ahmed'i inkâr ettiği halde Bana gelecek olursa, onu cehenneme atarım!" Mûsâ: "Ey Rabbim, Ahmed kimdir?" diye sordu. Cenâb-ı Hakk buyurdu: "Ben, Benim yanımda ondan daha keremli olan bir kul yaratmadım! Ben, yeri-göğü yaratmazdan önce O'nun adını Arş üzerinde kendi adımla beraber yazdım! O ve O'nun ümmeti cennete girmedikçe, kimse cennete giremez!" Mûsâ dedi ki: "O'nun ümmeti kimlerdir?" Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu: "O'nun ümmeti; her hâl ü kârda Allah'a hamdeden bir ümmettir... Allah yolunda kemerlerini sıkan, çevrelerini temiz tutan; geceleri râhib, gündüzleri sâim olan bir ümmettir... Onların az amellerini dahî kabul eder değerlendiririm. Onları: "Lâ ilahe illallah!" Tevhidine şehâdetleri sebebiyle cennete koyarım..." Mûsâ dedi ki: "Ey Rabbim, beni bu ümmetin peygamberi kıl!" Cenâb-ı Hakk, "O ümmetin peygamberi, kendilerinin içinden çıkacaktır" buyurdu... Bunun üzerine Mûsâ: "Öyleyse yâ Rabbi, beni o peygamberin ümmetinden-eyle!" diye niyaz eyledi... Yüce Allah ise şu karşılığı verdi: "Yâ Mûsâ! Ben seninle o peygamberin arasını âhirette birleştireceğim; orada O'nunla bir araya geleceksiniz..." [27]

Ebû Nuaym'in Abdurrahmân el-Muâfirî'den naklettiğine göre, Ka'bü'l-Ahbâr, yahûdî hahamım ağlar görür ve ona niçin ağladığını sorar... Haham: "Bazı şeyler hatırladım da ondan" der. Ka'b; "Niçin ağladığım sana söylersem beni tasdik eder misin?" der. Haham: "Evet" deyince, Ka'b şöyle der: 'Allah aşkına doğru söyle, Mûsâ (a.s.) Tevrat'a baktığı zaman: "Ey Rabbim, ben Tevrat'ta iyiliği emreden, kötülükten nehyeden, önceki ve sonraki kitaplara inanan, dalâlet ehliyle savaşan ve en sonunda bir gözü kör deccâli öldürecek olan ve bütün ümmetlerin en hayırlısı bulunan bir ümmet görüyorum! Yâ Rabbi, bu ümmeti bana ümmet kıl" diye niyazda bulunmadı mı?" Haham da bunu "Evet" diyerek tasdik etmiştir..."

Yine Ka'b dedi: "Allah aşkına doğru söyle! Okuduğun Tevrat'ta, Mûsâ (a.s.)'ın Tevrat'a baktığı zaman; "Yâ Rabbi,.ben Tevrat'ta öyle bir ümmet görüyorum ki, her hâl ü kârda Allah'ı tekbîr eder, tahmîd eder; temiz topraktan teyemmüm ederler, yeryüzü onlar için mesciddir, suyu bulamadıkları zaman teyemmüm ederek abdest de alırlar, gusül de ederler; abdest azaları âhirette nûr gibi parlar! "Yâ Rabbi, onları bana ümmet kıl!" diye taleb ettiğini de okuyorsun, değil mi?" Haham da bunu, "Evet" diyerek tasdik etti.

Ka'b devamla: "Yine Mûsâ (a.s.)'m: "Yâ Rabbi, ben Tevrat'ta kendisine merhamet olunan zayıf bir ümmet görüyorum ki, Kitâb'a onlar vâris olacak ve Sen onları seçmişsin; içlerinden kimi kendisine yazık eder, kimi dosdoğru gider, kimi de tâ öne geçer ve fakat hepsi de senin merhametine mazhar olmuştur... "Onları bana ümmet eyle!" diye niyazda bulunmadı mı?" diye sordu... Haham da "Evet" diye tasdik etti.

Ka'b: "Allah aşkına doğru söyle, yine okuduğun Tevrat'ta Mûsâ (a.s.)'ın: "Yâ Rabbi, ben Tevrat'ta, kitapları kalblerinde olan ve onu ezbere bilen, renk renk elbiseler giyinen, namazlarında meleklerin safları gibi saf tutan, mescidlerinde Allah'a ibadet aşk ve şevkiyle inleyen bir ümmet görüyorum... Öyle bir ümmet ki, içlerinden hiç biri cehenneme girmez; meğer ki, taşta ağaçlarda biten yapraklardan eser olmadığı gibi, kendisine iyilikten hiçbir eser olmaya!... "Yâ Rabbi, bu ümmeti bana ümmet eyle!" diye temenni ettiğini de okuyor musun?" şeklinde bir soru yöneltti... Haham da buna karşılık "Evet" diye cevab verdi..."

Mûsâ (a.s.), Allah'ın Ümmet-i Muhammed'e verdiği büyük iyilikleri ve üstün faziletleri öğrenip hayran olduğu zaman demiş ki: "Keşke ben de Ümmet-i Muhammed'den olaydım!..." işte bunun üzerine Cenab-ı Hakk da kendisine verdiğim risâletimle ve kelâmımla seni insanlara karşı seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!" Mûsâ (a.s.) da bunun üzerine tamamen razı olup teselli bulmuştur..." [28]

Ebû Nuaym, Saîd bin Ebû Hilâl’den şöyle rivayet eder: Abdullah bin Amr, Ka'bü'l-Ahbâr'a demiştir ki: "Ey Ka'b! Bana, Peygamberimiz Muhammed'in ve O'nun ümmetinin sıfatından haber verir misin?" Bunun üzerine Ka'b da demiştir ki: "Ben onları Tevrat'ta şöyle buluyorum: Muhammed ve O'nun ümmeti, her hâl ü kârda Allah'a hamdederler, Her aşama ve menzilde Allah'ı tekbîr ve tesbîh ederler... Onların nidaları (ezanları), tâ göklerde işitilir... Namazlarında kendilerini iyice Allah'a verirler... Meleklerin saf tuttukları gibi saf bağlarlar ve namazdaki gibi de harb ederken saf tutarlar... Allah yolunda çarpışırlarken melekler de onları destekler ve kuvvetli atışları ile onlara yardım ederler... Üzerlerinde de bir gölge onları serinletir, sanki kuşların kanatları ile yuvaları üzerine gölge yaptıkları gibi... Onlar, asla bulundukları cepheyi tamamen terkedip geri gitmezler... Nihayet en sonunda, onların yardımına Cebrâîl (a.s.) gelir... Allah'ın izni ve vazifelendirmesi ile..."    

İbn-i Ebû Hatim ve Ebû Nuaym Vehb bin Münebbih'den rivayet ederler. O şöyle demiştir ki: "Allah Eş'ıyâ peygambere vahyetmiş ve buyurmuştur ki: "Ben, Ümmî bir peygamber göndereceğim, ve onun vâsıtası ile duymayan kulakları, görmeyen gözleri ve kilitli kalbleri açacağım! O'nun doğum yeri Mekke, hicret yeri Medine olacak. Mülkü ise Şam'da... O, gerçekten bana tevekkül eden, yükseltilmiş, sevilmiş, seçilmiş ve muhabbetle dolmuş el-Mustafâ'dır! Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, affedip bağışlar. Mü'minlere çok merhametlidir, bir karıncanın incinmesinden ağhyacak kadar şefkatlidir... Babasını kaybeden yetîm için, hüngür hüngür ağlar... Katı ve huysuz değildir. Sokaklarda çağırıp-bağırmaz da... Çirkin sözü ağzına bile almaz! Yanmakta olan bir kandilin yanında geçse, Öyle sekînet ve vakarla geçer ki, o kandili ^söndürmez... Yetişip kurumuş kamış üzerine yürürse, ayak sesleri işitilmez... Ben O'nu, bütün iyilik ve güzellikler için müjdeler veren, kötülükler için de güzelce uyaran bir peygamber olarak göndereceğim!... Her iyilik ve güzellik için O'nu takviye edeceğim ve O'nu her güzel huy ile bezeyeceğim. Ona sekînet ve vakarı elbise, iyiliği şiar, takvayı vicdan, hikmeti de akıl olarak hibe edeceğim! Doğruluk ve vefakarlık O'nun tabiatıdır, bağışlayıp vazgeçmek ve iyilikte bulunmak O'nun ahlâkıdır. Adalet O'nun yaşayışı, hakk ise şeriatıdır! Hidâyet O'nun kılavuzu, islâm da milletidir!..."

"Ahmed, O'nun adıdır. Dünyaya sapıklık hâkim olmuşken, O'nun vâsıtasıyle hidâyete kavuşacakta-. Cehaletin yerini ilim, geriliğin yerini ilerleyip yükselmek, çirkinliklerin yerini güzellik ve meşruiyet alacaktır... O'nun sayesinde ortalığı bolluk ve bereket, fakirliğin yerini zenginlik, ayrılık gayrılıkların yerini birlik ve beraberlik, gönülden yakınlık ve kardeşlik alacaktır... O'nun ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kılacağım. Çünkü O'nun ümmeti, iyiliği emredecek, kötülüğü nehyedecektir! Beni Tevhîd, Bana îmân ve Benim için amellerinde ihlâs

edecek! Bütün peygamberlerin getirdiklerini büyük bir samimiyetle tasdik edecek, vakitleri gözetecek, vaktinde dinin direği olan namazlarını kılacaktır!...

"Ne mutlu bu kalblere, bu yüzlere ve bu ruhlara ki, Benim rızâm için ihlasla dolmuştur! Ben onlara tesbîhi; tekbîr, tahmîd ve Tevhîd'i ilham edeceğim. Onlarda bütün mescidlerde, meclislerde, iş ve istirahat yerlerinde Ben'i hatırlayıp tesbîh, tekbîr, tahmîd ve tevhîd edecekler... Meleklerin Arş'ım etrafında saf tuttukları gibi namazlarında saf bağlıyacaklar... Onlar Benim evliyam ve ansârımdır! (Gerçek dostlarım ve dînimin yardımcılarıdır.) Düşmanlarımdan onlar sebebiyle intikam alırım. Putları tanrı edinenleri onlar vasıtasıyla cezalandırırım... Onların namazı; kıyamlı, kırâtatlı, rukûlu ve secdeli bir ibâdettir... Binlerce bölük asker olarak, Benim yolumda cihâda çıkarlar ve Benim uğrumda saflar ve ordular hâlinde çarpışırlar..."

"Ben onların kitapları ile diğer kitapları, şeriâtleri ile şeriâtleri, dinleri ile bütün dinleri mühürleyeceğim! Her kim onlara yetişir de onların kitabına îmân etmezse, din ve şerîatlermi kabul eylemezse, bilsin ki o Ben'den uzaktır; Ben de ondan beriyim (uzağım). Ümmetlerin en fâzîlelisi onlardır, onlar "Ümmet-i Vasaf'tir! Yâni "Orta Ümmet" olup dalâlet ve istikâmet sahibidirler; her türlü aşırılık ve geriliklerden beridirler... Adalet ye istikâmette diğer insanlara karşı da şâhid durumundadırlar... Öfkelenip gadaba geldikleri zaman, "hepsini Allah yaratmış" deyip adaletten ayrılmazlar, kendileri zor duruma düştüklerinde de sabredip dayanırlar ve "Allah büyüktür!" derler... Birbiriyle çekiştikleri zamanda ise, "Sübhânellâh! Ne şaşılacak şey! Bu bir müslümana yakışmaz!..." deyip birbirini insafa davet ederler, insafı gözetirler..."

"Çevrelerini, ellerini yüzlerim tertemiz tutarlar; temizliğe çok önem verirler... Onların kurbanları kanları, incileri de gönülleridir... Onlar, geceleri rahip, gündüzleri nıücâhiddir! Vicdanları yüksek, dâvetçileri tâ yücelerdedir... Onlar, Allah yolunun bağrı yanık âşıklarıdırlar... Ne mutlu onlara ve onlarla beraber olanlara!... Onların dîni, onların hidâyeti üzere bulunanlara... Bu, ancak Ben'im lutfumdur! Dilediğim kullara veririm. Ben; büyük ve sonsuz lütufların sahibiyim!..."

Beyhaki, îbn-i Abbâs'tcm rivayet ediyor. O şöyle diyor: "Cârûd bin Abdullah gelip müslüman oldu ve Peygamberimizde hitaben dedi ki: "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben senin vasıflarını İncil'de görmüştüm! Gerçekten Meryem oğlu Isâ senin geleceğim müjde etmiştir!"

Ebû Nuaym da Saîd bin Muaeyyib'den rivayet eder: "Abbâs, Kâbu'l Ahbâr'a dedi ki: "Ey Ka'b! Sen niçin Peygamberimizin sağlığında veya peygamberin halîfesi Ebû Bekir zamanında müslüman olmadın?" Ka'b cevabında dedi ki: "Babam Tevrat'a âit bâzı âyetler yazıp bana verdi ve "işte bunlarla amel et! Sakın diğer âyetlere bakayım deme!" diye vasiyet etti ve diğer âyetlerin bulunduğu kısmı mühürleyip asla açmamamı bana sıkıca tenbîh eyledi... Halîfe Ömer zamanında İslâm'ın iyice zuhur ve galebesini gördüm ve hayırdan başka birşey olmadığına kanâat getirdim, Bu durumda vicdanım bana dedi ki: "Belki baban bâzı şeyleri senden gizlemiştir!..." Gerçekten ben de babamın mühürlediği Tevrat nüshasının mührünü açarak okudum ve orada Muhammed'in ve ümmetinin vasfının yazılı olduğunu gördüm... işte bu yüzden, şimdi müslüman oldum.

Yine Hafız Ebû Nuaym'in Şehr bin Havşeb'ten sevkettiği bir rivayette de şöyle denilmektedir: "Kala dedi ki: Benim babam, Allah'ın Musa'ya inzal buyurduğu kitabı en iyi bilenlerden idi... Ve benden birşey gizlemezdi. Vefat edeceği zaman bana dedi ki: "Oğlum, ben senden birşey gizlemiş değilim, ancak iki yaprak var ki onda gönderilmesi yaklaşan bir peygambere âit haberler yazılıdır... Bâzı yalancılar, peygamberim diye iddiaya kalkışır ve sen de ona inanırsın diye korktuğumdan, bu iki yaprağı senden gizledim... işte bu gördüğün yere bu iki yaprağı gömüp üzerine sıvadım. Sen, şu zamanda onlara dokunma. Allah'ın senin hakkında hayır murâd ettiği ve o peygamberin çıktığı zaman, onlara bakabilirsin ve o peygambere uyabilirsin..." Sonra babam öldü ve biz onu defnettik... Benim de en çok arzu ettiğim şey, bu iki kağıtta yazılı olanları görmek idi... Bir gün, dayanamayıp onları çıkardım ve okudum. Bir de ne göreyim, o iki kağıtta şunlar yazılı imiş: "Muhammed Allah'ın resulüdür! Ve O, peygamberlerin sonuncusudur, O'ndan sonra peygamber gelmeyecektir. O'nun doğum yeri Mekke, hicret yurdu de Medîne olacaktır. O, katı ve öfkeli değildir, sokaklarda çağırıp-bağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bağışlayıp affeder... O'nun ümmeti, her hâl ü kârda Allah'a hamdederler... Yegane büyük olarak Allah'ı tanırlar ve dillerinden tekbîri eksik etmezler... Onların peygamberi, Allah'ın yardımına mazhardır. Onlar, temizliğe çok önem verirler, kitaplarını ezbere bilirler... Birbirlerine o kadar merhaletlidirler ki, bir ananın evladları gibi... Cennete ilk girecek ümmet de, bu ümmet olacaktır."

Bunun üzerine kısa bir zaman geçmişti ki, peygamber (s.a.v.) Mekke'de zuhur etmiş. Haber bize ulaştığı halde, iyice tetkik edip emin olayım diye, müslüman olmayı geciktirmiş idim. Sonra peygamberin vefat haberi bize ulaştı. Yerine halifesi geçmişti. Askerleri bize kadar geldiler. Fakat ben, bunların halini iyice tetkik etmek istedim. Nihayet Halife Ömer'in adamları geldiler. Ben onların son derece sözüne sadık ve kahraman kişiler olduğunu gördüm, beklediğim kimseler olduğunu anladım. Allah'a yemin ederim ki, bir gün ben evin damında idim ve müslümanlardan birinin Kûr'an okumakta olduğunu işittim. Kulak verdim ve onun şu mealdeki âyeti okuduğunu duydum:

"Ey kendilerine kitap verilenler! Biz bâzı yüzleri silip arkalarına döndürmeden ya da Cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi kendileri­ni lanetlemeden önce, yanımzdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz Kitâb'a inanınız[29]

İşte ben, bu ayeti duyduğum zaman, sabaha çıkmadan Allah'ın lanetine uğramaktan çok korktum ve sabaha çıkar-çıkmaz ilk yapacağım iş, müslümanların yanına gitmek ve müslüman olmaktı. Öyle yaptım." (Bu haberi, îbn-i Asâkır; Ka'b'dan, Müseyyib bin Râfi'in ve başkasının rivayeti olarak vermiştir).

Beyhaki'nin Vehb bin Münebbih'ten rivayetine göre, o demiştir ki: "Allah, Zebur'da Davud (a.s.)'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Davûd, senden sonra gelen peygamberlerin en sonunda bir peygamber gelecek, onun adı Ahmed ve Muhammed olacak. Kendisine "Sâdık Nebi" denilecek. Ben ona hiç gadab etmem, o da bana hiç isyan etmez. O'nun gelmiş geçmiş günahlarım bağışlamışımdır. O'nun ümmeti de Ümmet-i Merhume'dir. Benim rahmetime mahzardır. Ben onlara peygamberlere lütfettiğim nafileleri lütfettim ve peygamberlere farz kıldıklarımı, onlara da farz kılmışımdır. Kıyamet günü bana geldikleri zaman nurları, enbiyanın nurları gibi parlar. Çünkü kendilerine her zaman için temizlik yapmalarını emretmişimdir, peygamberlere emrettiğim .gibi. Ve her cenabetten yıkanmayı da kendilerine farz kılmışnndır. Tıpkı peygamberlere farz kıldığım gibi. Kendilerine haccı da, cihâdı da farz kûmışımdır. Yâ Dâvud, Ben Muhammed'i ve O'nun ümmetini diğer bütün ümmetlerden üstün kılmış mıdır. Onlara altı adet özellik vermişimdir ki, bunları başka ümmetlere vermemişimdir. Onlar hata ettikleri veya unuttukları zaman kendilerini cezalandırmam..." (Bu rivayetin devamı vardır ve ileride gelecektir).

Taberani, Beyhaki ve Ebû Nuaym, Feltân bin Asım'dan rivayet etmektedir. O şöyle demiştir: "Biz, Peygamber (s.a.v.) ile beraber idik. Birisi geldi ve peygamberimiz kendisine şunu sordu: "Sen Tevrat okur musun?" O: "Evet" diye^cevap verdi. Peygamberimiz: "incil'i de okur musun?" dedi. O da "Evet" dedi. Peygamberimiz de: "Allah aşkına doğru söyle, Tevrat'ta ve incil'de bana dair bir bilgi yok mudur?" O şöyle cevapladı: "Evet, senin vasfına benzer vasıflar, senin şekil ve şemâline benzer şekil ve şemailler bulmaktayız. Ancak biz, bu vasıflara sahib olan bir peygamberin, kendi içimizden çıkmasını ümit ediyorduk. Sen ki, şimdi peygamber olarak çıktın, ümit ettiğimiz bu zatın sen olmasından korkmaktayız. Biz dikkat e^ip baktık, o sen değilsin..." Peygamberimiz bunun üzerine "Niçin?" diye sordu. O adam dedi ki: "Çünkü o beklediğimiz zatın ümmetinden yetmiş bin kişi, onunla beraber olacaktır, onlara hesab ve azâb olunmayacaktır. Halbuki senin yanında çok az kimse bulunmaktadır..." Peygamberimiz de buyurdular ki: "Varlığım elinde bulunan Allah'a yenin ederim ki, ben o haber verilen zatım! O ümmet de benim ümmetimdir. Ve benim ümmetim; yetmiş bin kerre yetmiş binden daha çoktur!"

Taberani, îbn-i îîıbbân, Hâkim, Beyhaki ve Ebû Nuaym Abdullah bin Selâm'dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Yüce Allah, Zeyd bin Sa'ne'nin hidayetini dilediği zaman ona şöyle dedirtmiştir: "Gerçekten peygamberlik alâmetlerinden olarak ne varsa hepsini Muhammed'de görüyorum. Lâkin ben O'nun hılmini, sabır ve metanetini denemiş değilim. Ben, kendisiyle yakınlık kurabilmem için O'na çok yumuşak davranırdım. Nihayet bir gün ondan hurma satın aldım. Parasını verdim, hurmayı da belli bir zaman sonra teslim alacaktım. Sırf kendisini denemek için, hurma alacağımın vadesine bir kaç gün kala O'na gittim. Yanına yaklaşıp şiddetle yakasına sarıldım ve: "Ey Muhammed! hakkımı niye vermezsin! Ey Abdül-Muttalib oğulları, vallahi sizler borcunu vermekte ağır davranıp geciktiren insanlarsınız! Ben sizi iyi tanırım!" diyerek şiddet ve öfkeyle bağırdım. Orada bulunanlardan Hattâb'm oğlu Ömer: "Ey Allah'ın düşmanı!

Resûlüllah'a nasıl böyle söylersin!" diye bana karşılık verdi ve: "Vallahi şu işin gecikmesinden korknıasam, senin boynunu vururdum!" diye de ilave etti. Resûlüllah ise sükûn ve vakar içinde Ömer'e bakarak gülümsüyor ve şöyle diyordu: "Ya Ömer, o ve ben; senden, bundan daha iyi ve güzel olanını bekleriz! Ona alacağını güzelce istemesini söylersin, bana da, borcumu güzelce ödememi emredersin. Yâ Ömer, şimdi sen git ona hakkını öde ve yirmi ölçek de fazladan ver. Bu fazlalık da, senin onu korkutmana karşıhk olsun."

Ömer, aynen Resûlüllâh'm dediği gibi yaptı... Ben kendisine dedim ki: "Ey Ömer, ben bütün peygamberlik alâmetlerini Resûlüllâh'm yüzünde görüyordum... Lâkin O'nun hiîmini, sabır ve metanetini denememiştim... Şimdi denemiş ve bunları da Resûlüllâh'da en kâmil derecesiyle görmüş bulunuyorum... Yâ Ömer, seni şahit tutuyorum ki ben, şu andan itibaren; Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak da Muhammed'den razı olmuş ve müslümanlığı kabul etmiş bulunuyorum!"

(Diğer rivayette, kendisiyle beraber ev halkının da müslüman olduğu kaydedilmiştir.)

îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkir Mûsâ bin Yâkâb el-Zemeî tarikiyle Guseyme'nin âzadlısı Sehl'den rivayet ederler, Sehl, Murays kabilesine mensub bir nasrânî idi ve amcası evinde büyüyen bir yetimdi... O demiştir ki: "Bir gün ben, incil'i^elirac aklım ve okumaya başladım... Derken birbirine yapışık iki yaprak vardı. Onları ayırarak okumaya başladım ve orada Muhammed (a.s.)'m sıfatlarını gördüm. O'nun boyundan, renginden, oturuş şeklinden, iki omuzu arasındaki mühürden, sadaka kabul etmemesinden, hilim ve tevâzuundan haberler vardı... Orada, kendisinin îsmâil (a.s.) soyundan olduğu ve isminin Ahmed olduğu da yazılı idi... Ben, bu kısımları okumakla idim ki, bu sırada amcam geldi ve bana: "Niçin o yapışık olan kısmı açıp okuyorsun? Sen kim oluyorsun ki bunları okuyasın?" diye şiddetle çıkıştı ve beni dövdü... Ben dedim ki: "Ey amcacığım, bak bu kısımlarda Ahmed adındaki peygamberle ilgili haberler var!" Amcam bana, yine öfkeyle: "O peygamber henüz gelmedi!" diye bağırdı..."

Beyhâkî, Ömer bin el-Hakem'den rivayet eder ki kendisi Râfi' bin Sinan'ın oğludur ve şöyle demiştir: "Atalarım ve halalarımdan bazıları bana demişti ki: Bizim yanımızda önceki nesillerden intikal eden bir evrak vardı... Derken müslümanlık geldi ve Peygamber (s.a.v.) Medine'ye teşrif ettiler... Biz bu evrakı götürüp Peygambere verdik. İşte bu evrakta: "Bismillah! Allah'ın adıyla, O'nun sözü haktır, zâlimlerin sözü helak olucudur... Bu anlatış, âhir zamanda gelecek olan bir ümmet içindir. Bu ümmet, uzunca giyinip bellerine kuşak sararlar... Allah yolunda savaşmak için denize dalarlar, Allah'ın emriyle namaz kılarlar... Eğer bunların kıldıkları namaz, Nûh Peygamber zamanında olsaydı, onun kavmi bu sayede tufanda batmaktan kurtulurdu. Eğer bu namaz, Ad kavminde bulunsaydı, fırtına vâsıtası ile helak olmazlardı... Semûd kavminde olsaydı, onlarda sayha ile helak olmazlardı... (Bu evrakı okuttuğu zaman, Peygamberimiz, gerçekten sevinmiştir.)"

îbn-i Mende "Es-Sahâbe" adlı kitabında Enes'ten rivayet eder. O şöyle, demiştir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: Yüce Allah beni bütün âlemlere rahmet ve hidâyet olarak görderdi! Ve beni, içki ve günah meclislerinde çalınan çalgıları imha etmem için vazifelendirdi. ." Bunun üzerine Evs bin Sem'ân dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlu, seni hak peygamber olarak °( nderen Allah'a yemin ederimki  ki ben hadisi Tevrat'ta böyle okudum!"

Beyhakı ve Ebû Nuaym Ka’bul Ahbar'dan şunu rivayet ederler: O, adamın birinin gördüğü ru'yâsmdan bahisle şöyle anlattığına şahit olmuştur: "Ben, rü'yâmda insanların hesap için toplandıklarını, peygamberlerin çağırıldıklarını ve çifter nurla geldiklerini, o peygamberlere tabî olanların da birer nurla geldiklerini, Muhammed (a.s.)'m çağırılıp yüzünden ve başındaki her bir lyldan büyük birer nûr saçarak geldiğini, O'nun ümmetinden olanların da önceki peygamberler gibi ikişer nûr sahibi olarak geldiklerim ve bu çifte nurun aydınlığında yürüdüklerim gördüm..." Ka'b rü'yasmı bu şekilde anlatan adama: "Kendisinden başka tanrı bulunmayan bir Allah'ın hakkı için doğru söyle, sen bunu rü'yanda mı gördün?" diye sordu. Adam: "Evet" dedi Ka'b: "Varlığım elinde olana yemin ederim ki, Muhammed ve ümmetinin, diğer peygamberlerin ve ümmetlerinin Tevrat'taki sıfatları budur! Sanki sen bunları, Tevrat'tan okuyormuş gibi anlattın!" demiştir..."

İbn-i Asâkîr, İbn-i Mesûd'dan rivayet ediyor. O şöyle demiştir: "Peygamberlerden beşi vardır ki, henüz kendileri dünyaya gelmeden haklarında müjde verilmiştir. Bunlar, ilgili âyetlerde de görüldüğü veçhile sırasıyle şöyledir: Ishâk ve Yâkûb peygamberler ki, haklarında şöyle buyurulmuştur: "...Biz de ona, tshâk'ı müjdeledik, onun ardından da (torunu) Yâkûb'u müjdeledik." [30]

Yahya peygamber ki, hakkında şöyle buyurulmuştur: "Ey Zekeriyyâ Allah sana Yahya'yı müjdeler..." [31]

tsâ peygamber ki hakkında: "Ey Meryem, Allah sana kendisinden bir kelime ile müjde verir..." buyurulmuştur  [32] Ve Muhammed (a.s.) ki O'nun hakkında da:"... -îsâ onlara- Ve ben sizlere benden sonra gelecek bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim, CVnun adı Ahmed olacaktır, demişti..." diye buyurulmuştur. [33]

îbn-i Sa'd Ebû Hüreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yahûdîlerin ders yaptıkları yere gidip: "En bilgili olanınızla görüşmek istiyorum" buyurmuştur... Onlar da: "En bilgili olanımız, Abdullah bin Soryâ'dır" dediler. Peygamberimiz bu zatla başbaşa kalıp görüşmüş ve ona demiştir ki: "Ey Abdullah, Allah aşkına doğru söyle, benim hak peygamber olduğumu biliyorsun, değil mi?" Abdullah da O'na: "Evet" demiştir ve: "Benim bildiğimi, diğer kitap ehli yahûdîler de bilmektedir. Zira senin sıfatların, açıkça Tevrat'ta yazılmıştır. Onlar sana, sırf hased ettikleri için müslüman olmamakta­dırlar..." diye ilâve etmiştir... Bunun üzerine Peygamberimiz demiştir ki: "Peki sen niçin müslüman olmuyorsun?" Buna karşılık Abdullah: "Kendi kavmime muhalefet etmeyi hoş görmüyorum. Onların sana inanmalarını ve onlara uyarak da şahsen müslüman olmamı ümîd ederim..." demiştir."

Ahmed ve îbn-i Sa'd, Ebû Sahr el-Ukaylî'den rivayet ediyor. O şöyle demiştir: "Bana bir adam anlattı ve dedi ki: BirjjünJPeygamberi-miz, elinde ki Tevrat yapraklarını hasta oğlu üzerine okumakta olan bir yahûdîye rastlamıştı..^^Ocjîahûdîye hitaben buyurdu ki: "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah aşkına doğru söyle, okuduğun Tevrat'ta benim sıfatımı ve çıkacağım yeri bulup görüyorsun değil mi?" O yahûdî, oğlu üzerine okumaya devam ederek, sâdece başı ile "hayır" diye işaret etti... Hasta yatmakta olan oğlu ise derhâl dedi ki: "Tevrat'ı Musa'ya indiren Allah'ın adına yemin ederim ki, babam bu hususu Tevrat'ta okumuş ve görmüştür; sizin sıfatlarınıza, peygamber olarak çıkacağınız yer ve zamana âit bilgileri almıştır... Fakat bildiği halde "hayır" diye işaret etmektedir... Ben şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen, gerçekten Allah'ın resulüsün!" Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Şehâdet getirerek müslüman olan kardeşinizin üzerinden, şu yahûdîyi kaldırınız!" buyurdular... Az sonra da o yahûdînin, şehâdet getiren hasta oğlu vefat etti... Peygamberimiz ise, onun cenaze namazını kıldırdılar..."

(Beyhakî benzeri bir rivayeti, Enes ve İbn-i Mes'ud tarikiyle nakletmiştir)

îbn-i Sa'd, (İbn-i Abbas'tan sevkedilen rivayet yollarının en zayıf olan) el'Kelbî'den o da Ebû Sâlih'den rivayet ederler ki; İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Kureyş, Nadir bin Haris ile Ukbe bin Ebû Muayt ve daha başkalarını o gün adına Yesrib denilmekte olan Medine'ye yolladı... Kendilerinden Yesrib'e gitmelerini, oradaki ehl-i kitap'tan Muhammed hakkında bilgi edinmelerini istediler... Onlarda gidip Yesrib Yahûdîlerine sordular; "Mekke'de büyük bir olay çıktı... İçimizden yetim bir çocuk büyüyüp çok büyük bir dâvaya kalkıştı! Peygamberliğini ilân etti. Bize bu hususta bilgi veriniz!" dediler... Yahudiler de kendilerine: "Önce siz bize O'nun hâl ve sıfatı hakkında bilgi veriniz" dediler... Onlar da O'nu anlattılar... Bunun üzerine Yesribli yahûdiler: "O'na kimler tâbi oluyor?" diye sordular. Kureyşin temsilcileri: "Aşağı tabaka" dediler... Yahûdî hahamlarından biri derhal güldü ve dedi ki: "Bu peygamber, Tevrat'ta geleceğini ve kavminin kendisine şiddetle düşman olacağını okuduğumuz peygamberdir."

Hâkim, Beyhakî ve İbn-i Asâkîr, Ali bin Ebû Tâlib'den rivâyvt ederler. O şöyle demiştir: "Peygamberimiz'de birkaç dinar alacağı olan bir yahûdî vardı... Bir gün gelip alacağını istedi. Peygamberimiz cevabında: "Şu anda, sana verecek birşeyim yoktur!" buyurdular. Bunun üzerine yahûdî: "Alacağımı almadan, burayı terketmem yâ Muhammed!" diye haykırdı... Peygamberimiz de: "O halde, ben de seninle beraber burada otururum!" buyurdular ve oturdular... Öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını orada kıldılar... Sevgili Peygamberimiz'in ash£bi ise, duruma son derece üzülüyor ve o yahûdîyi tehdîd ediyorlardı... Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, sizi bir yahûdî burada hapsetmiş bulunuyor! Bu, nasıl oluyor?" Peygamber (s.a.v.) de: "Ben, bizimle ister anlaşmalı olsun ister olmasın, Allah'ın hiçbir kuluna haksızlık etmemekle me'mûr bulunuyorum!" buyurdular.

Güneş yükselip kuşluk vakti olmuştu ki, o yahûdî müslüman oldu... Ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Malımın yansını Allah yolunda sadaka olarak veriyorum! Benim size karşı böyle davranmış olmamın sebebi, sırf sizi denemek içindi... Zira ben Tevrat'ta okudum ki: "O gelecek olan peygamberin babasının adı Abdullah olacak,,doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, mülkü Şam'da yerleşecek... O, katı veya Öfkeli değildir, sokaklarda çağırıp bağırmaz da... Çirkin söz söylemez, günah olacak şekilde konuşmaz...

Tirmîzî hasendir kaydiyle Abdullah bin Selâm'dan rivayet eder. O der ki: "Tevrat'ta, Muhammed (a.s.)'ın sıfatları ve kıyamet kopmazdan Önce Hz. İsa'nın vefat ederek O'nun yanına gömüleceği yazılı idi..."

Tefsîr'inde Ebüş-Şeyh Saîd bin Cübeyr'den nakleder. O demiştir ki: "Necâşfnin ashabından olup da müslüman olanlar ona demişlerdir ki: "Ey hükümdarımız, bize izin ver de şu sıfatlarını kitapta okuduğumuz peygambere gidelim ve ona imân edelim!" Necâşî onlara izin vermiştir ve onlar gelip müslüman olmuşlardır... Uhud harbinde de bulunmuşlardır.

Zübeyr bin Bekkâr'ın "Ahbârü'l-Medîne" adlı kitabında da şöyle 'yazar: Kab demiştir ki: "Allah'ın Musa'ya indirdiği kitapta Medine'ye hitaben buyurmuştur: "Ey Taybe ve Tâbe gibi adlarla anılan mütevazı şehir! Sen hazineleri kabul etme; Ben senin evlerini bütün kasabaların evlerinden daha yüksek (şerefli) kılacağım!"

Kasım bin Muhammed'den yapılan bir rivayete göre, "Tevrat'ta Medine şehrine âit kırk aded isim bulunmaktadır..." [34]

 

Peygamberimizin Bîsetinden (Gönderilmesinden) Önce, Rahib Ve Hahamların Verdikleri Haberler

 

Bu konuda Hâkim ve Beyhakl, Selmân-ı Fârisî'den şöyle naklederler... Selmân'a sormuşlar: "Müslümanlığı kabul etmezden önceki halin nasıldı?" diye. O şu bilgiyi vermiş: "Ben,. Ramhürmüz halkından bir yetim idim. Babam ise mecûsîlerin dihkanlarından (din adamlarından} biri idi... Ben bir Öğreticiye gidip gelmekteydim. Onun yakınlarından olmak için, kendisinden ayrılmamaya başladım. Yaşça benden büyük bir de kardeşim vardı ki, o kendi hâlinde yaşardı... Bense fakir bir gençtim... Öğretici (muallim), ders halkasından kalktığı zaman, onu koruyanlar da dağılırdı. Onlar dağılınca da muallim kıyafet değiştirerek çıkar ve dağa giderdi... Bunu, sık sık yapardı. Bir gün kendisine, beni de yanında götürmesini söyledim... Dedi ki: "Sen bir gençsin, gizli şeylerden birini açığa vurursun diye korkuyorum." Ben: "Korkma" dedim. O dedi ki: "Gittiğin bu dağda öyle adamlar var ki, devamlı ibâdet edip Allah'ı zikrediyorlar, âhirete inanıyorlar... Ve gerçekten iyi kimseler. Bunlar, bizim ateşe ve puta taptığımızı, Allah'a ortak koştuğumuzu ve bizlerin bir din üzere olmadığımızı söylüyorlar.." Ben: "Bu adamların yanma beni de götür" dedim. O: "Onlardan izin alayım da öyle" dedi ve gittiği zaman kendilerinden benim hakkımda izin istemiş, onlar da kabul etmişler... Derken birlikte dağa gittik. Baktım onlar altı-yedi kişiler... Şiddetli ibâdetten çok cansız düşmüşler. Gündüzleri hep oruç tutup geceleri sabaha kadar ibâdet ediyorlar. Ağaç kabuğu veya ne bulurlarsa onu yiyiyorlar... Bizimle konuştukları zaman, Allah'a hamdettiler ve geçmiş peygamberlerden bahsedip sözü Hz, isa'ya getirdiler ve: "Allah onu peygamber kıldı. O, babasız dünyaya geldi. Allah onu kendisine elçi olarak gönderdi ve ona ölüyü diriltmek, kuş yaratmak, körlerin gözünü açmak gibi mucizeler de verdi... Fakat kavmin bir kısmı kendisini inkâr etti, bazıları da ona inandılar..." diye konuştular. Ve bana hitaben dediler ki: "Ey delikanlı! Bilesin ki senin bir Rabbin var, O'na inanıp bağlanmalısın!... Bu dünyânın bir de âhireti var. Buna da inanmalı ve hazırlanmalısın... Çünkü âhirette yerin yâ cennet olacak, yâ da cehennem. Şu etrafımızdaki ateşe tapan insanlar var ya, bunlar hiç şüphesiz delâlet ve küfür ehli kimselerdir! Bunların yaptıklarından Allah, asla razı değildir ve bunlar dinsizdir­ler." Onların bu konuşmalarını dinledikten sonra ayrıldık, sabahleyin yine yanlarına girdik... Yine aynen, daha önceki gibi bize konuştular ve pek güzel şeyler söylediler... Ben onların sohbetine devam ediyordum. Bana dediler ki: "Ey Selmân, sen bir gençsin. Bizim yaptığımızı yapmaya güç yetiremezsin. Sen, hem ibâdet et hem de istirahat eyle, güzelce ye iç..."

Derken onların bu halinden haberdar olan hükümdar, kendi ülkesini terk etmelerini istedi. Onlar orayı terkederken, ben de kendilerinden ayrılmak istemedim. Hep beraber Musul'a geldik. Halk bunların etrafını sardı. Derken yanımıza mağara da yaşamakta olan bir adam geldi. Halk bu sefer onun etrafını sardı ve kendisine' büyük saygı gösterdiler... O, bunlara dedi ki: "Sizler daha evvel nerede yaşıyordu­nuz?" Bunlar bilgi verdiler. O: "Bu genç, niçin sizinle beraberdir?" diye sordu. Bizimkiler de ona benim hakkımda çok iyi şeyler söylediler ve benim kendilerine tabî olduğumu anlattılar... Halkın bu adama olan saygısı öyle büyüktü ki, böylesini hiç görmemiştim... Derken Allah'a hamd edip konuşmaya başladı ve geçmiş peygamber ve onların çektikleri hakkında güzel bilgiler verdi... Sonunda sözü İsa'ya getirip nasîhata başladı: "Ey ahâlî Allah'tan korkunuz ve İsa'nın getirip tebliğ ettiği şeylere muhalefet etmeyiniz! Aksi halde cezasını görürsünüz!..." şeklinde hitap etti... Sonra kalkıp gitmek istedi. Ben kendisine rica edip beni yanından ayırmamasını istedim. Cevabında: "Ey delikanlı, senin benimle birlikte olmaya gücün yetmez. Zira ben yaşadığım mağaradan sadece haftanın pazar günleri çıkarım" dedi. Ben de: "Sizden ayrılmak istemiyorum!" diye İsrar ettim. O da kabul etti ve birlikte mağaraya gittik. Onun ne yemesi vardı ne de uykusu. Hep ibâdet ediyordu... Tâ pazar gününe kadar... Pazar günü gelince birlikte çıktık ve halkın yanına geldik. Halk etrafımızı sardı... O önceki konuşması gibi bir konuşma yaptı... Sonra yine mağaraya döndük. Haftalar hep aynı şekilde geçiyordu.

Nihayet yine bir pazar günü halkın huzuruna geldik. O aynı şekilde bir konuşma yaptı ve dedi ki: "...Biliniz ki ben artık iyice ihtiyarladım, ölümüm yakındır. Ben yıllardır Kudüs'e gitmek hasretiyle yanmaktayım ve mutlaka gitmeliyim." Böyle dedi ve yola çıktı. Ben de kendisinden ayrılamayacağımı söyleyerek onunla birlikte çıktım.

Nihayet Beyt-i Makdis'e geldik. O, mescid'e girip ibâdet etmeğe başladı. O bana demişti ki: "Ey Selmân, Allah yakında bir peygamber gönderecek, adı Ahmed olacak, Mekke'den çıkacak... O, hediyeyi kabul edecek, sadakayı kabul etmeyecek... İki omuzunun biraz sol tarafında mühür bulunacak, işte şu içinde bulunduğumuz zaman, onun gelmesinin yaklaştığı zamandır... Bana gelince, sanmıyorum ki ben ona yetişeyim! Zira iyice ihtiyarladım. Eğer sen ona yetişecek olursan, ona inan ve tabî ol!" Ben kendisine dedim ki: "Efendim, eğer o peygamber, bana sizden öğrendiğim ve şimdi üzerinde bulunduğum dinimi terketmemi emrederse, yine ona tabî olayım mı?" Cevabında: "Evet, benden öğrendiğin dînin terkedilmesini istese dahî, ona uy!" dedi... Sonra Beytü'l-Makdis'ten çıktı. Onun kapısı Önünde bir adam oturuyordu. Onun elinden tutarak: "Kum bismillâh^Allah'm adıyla kalk!" dedi ve o kötürümü ayağa kaldırdı. O da birşeyi yokmuş gibi kalktı... Sonra üstad, kimseye bakmadan çekip gitti. Ben de hemen arkasından koşturmak istedim, fakat oradaki adam bana: 'Tardım et de eşyamı sırtıma alayım, ben de yoluma gideyim" dedi. Ben de kendisine yardım ettim. Sonra üstadın peşinden koştum... Fakat bir türlü kendisine yetişemedim. Kime rastlasam onu soruyordum. Aldığım cevaplarda hep "İleride, ileride!" oluyordu...

Çok gayret ettimse de onun izine rastlamadım. Bir gün bir kervana rastladım, kendilerine üstadımı görüp görmediklerini sordum... Onlar, konuşma tarzımdan benim İranlı olduğumu anladılar. İçlerinden biri, devesini çöktürerek beni o deveye bindirdi. Kendisi de binerek yola koyulduk. Beni ülkelerine, yani Medîne'ye götürdüler. Orada köle olarak sattılar. Sahibem bir kadındı ve beni, kendisine âit bir hurma bahçesinde çalıştırıyordu... Nihayet bir gün, Medîne'ye sevgili peygamberimiz hicret buyurmuşlar. Bunu haber alınca, yanıma bir miktar hurma alarak O'nun huzuruna gittim ve hurmaları önüne koydum. O: "Bu nedir?" diye sordu. Ben de: "Bir sadakadır" dedim. Peygamberimiz, kendileri yemeyip arkadaşlarına onu yemelerini söyledi. Ben, daha sonra yine bir miktar hurma alarak O'nun huzuruna gittim ve hurmaları önüne koydum. O yine: "Bu nedir?" diye sordu. Ben de: "Bu bir hediyedir" dedim. Bu sefer hem kendileri Bismillah çekip yedi, hem de ashabına yemelerini söyleyip onlar da yediler... Kendi kendime: "işte bunlar, peygamberlik alâmetlerinden bâzılarıdır" diyordum... Sonra O'nun arka tarafına dolaştım. O, maksadımı sezmiş olacak ki, elbisesinin omuz kısmını sarkıtarak, iki omuzu arasındaki nübüvvet mührünü görmemi sağladı. Bu alâmeti de gördükten sonra, tam kanâat getirdim ve tekrar O'nun huzuruna gelip edeple oturdum. "Eşhedü" diyerek alenen şehâdet getirdim: "Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur! Ve sen Allah'ın resulüsün!" diyerek müslüman oldum..."

îbn-i Sa'd, Beyhaki ve Ebâ Nuaym (bu konuda, daha geniş bir şekilde) îbn-i İshâk'tan şöyle rivayet ederler: Bana Asım bin Ömer'in, Mahmud bin Lebid'den, onun da îbn-i Abbas'tan rivayeti şöyledir: O demiştir ki: Bana Selmân-ı Fârisi kendisi anlattı ve dedi ki: Ben faris halkından biri idim. Babam, bulunduğu yerin ağası idi. Beni çok severdi. Hatta bir kız evladı imişim gibi, beni evden dışarı salmazdı. Sonra mecusilikte çok çalışıp ilerledim ve ateşgedede hadim oldum. Zerdüştlük dininin hiç söndürülmeden yandırılan ateşinin başında kalıyor, onu devamlı yakmakla meşgul bulunuyordum. Bu meşguliyetimin dışında herhangi bir işle bir ilgim ve bilgim yoktu. Babamın arazileri vardı. O da bu işlere bakıyordu. Bir gün bana: "Oğlum, ben işlerime bakamaz oldum. Haydi arazime git, adamlarımızın çalışmalarını güzelce kontrol et. Benden de fazla ayrı kalma" dedi. Ben, babamın emri üzerine araziye giderken yolda kiliseye rasladım. Nâsâranın buradaki ibâdetlerinden sesler geliyordu. Merakımı çekti ve "Acaba bu nedir?" diye ilgilendim. Sorduğum kimseler: "Nasrâniler namaz kılıyorlar" dediler. Kiliseye girdim, gördüğüm şeyler beni hayretler içinde bıraktı. Onların yanında ta güneş batıncaya kadar oturdum. Babam, adamlar salıp her tarafta beni aramış. Akşamleyin eve döndüğümde, tabii araziye gidemeden dönmüş oluyordum. Babam bana: "Nerede idin, niçin araziye gitmedin?" diye sordu. Dedim ki: "Babacığım, giderken bir yere rastladım, nasrâniler burada ibâdet edip namaz kılıyorlarmış. Onların namaz ve duaları çok hoşuma gitti. Ben de kendileriyle beraber oturup onların ibâdetlerini seyre daldım." Babam dedi ki: "Oğlum, senin dinin, senin atalarının dini, onların dininden daha hayırlıdır!" Ben dedim ki: "Baba Allah'a yemin ederim ki, bizim dinimiz onların dininden hayırlı değildir. Onlar Öyle kimseler ki, Allah'a ibâdet ediyorlar, namazlar kılıp dualar ediyorlar. Bizler ise, kendi ellerimiz ile yaktığımız eteşe tapıyoruz. Kendi haline bırakacak olsak, ateşimiz sönüp gidecek..." Bunun üzerine babam bana çok kızdı, ayağıma demir zincirler vurarak beni bir odaya hapsetti.

Derken ben, nasrânilere gizlice haber saldım ve dedim ki: "Bu dininizin aslı nerededir?" Onlardan "Şam'dadır" diye cevap geldi. Ben kendilerine, "Şam'dan insanlar geldiği zaman bana haber veriniz, onlarla birlikte Şam'a gitmek istiyorum" dedim. Bir gün Şam'dan tacirler gelmiş, bana haber verdiler. Bunların hangi gün dönecekleri hakkında onlardan bilgi aldım ve o gün, hazırlanıp onlarla birlikte Şam'a kaçtım. Şam'a geldiğimiz zaman; "Burada bu dinin en yetkili ve en faziletli şahsı kimdir?" diye sordum. Kilisedeki baş papazın olduğunu söylediler. Ben de ona giderek, "Ben burada sizinle beraber kalmak, size ve dininize hizmet etmek, Allah'a ibâdet etmek ve iyiliğin ne olduğunu sizlerden güzelce öğrenmek istiyorum" dedim. Papaz, bu ricamı kabul etti. Artık ben, orada onunla kalıyordum. Fakat bu papaz, iyi bir insan değildi. Kiliseye gelenleri hep sadaka ve hayır yapmaya teşvik ediyor, paraları topluyor, fakat fakirlere dağıtmıyordu. Onun bu halini görerek, kendisini hiç sevemedim. Hattâ ona çok kızıyordum.

Derken, adamcağız vefat etti. Nasraniler onu defnetmek için geldiklerinde, durumu kendilerine açıkladım. Onlar, önce bana inanmak istemediler. Paraların gömülü olduğu yeri onlara gösterince, inanmak zorunda kaldılar ve o papazı defnetmeden önce bir ağaca astılar. Karşısına geçip cesedini taşladılar. Yerine bir adam seçtiler. Bu, öyle bir adamdı ki, ondan daha çok ibâdet eden, daha çok kanaatkar olan, daha dürüst olan ve daha çok sevdiğim bir adam yoktu. Kendisinden hiç ayrılmıyordum. Fakat günün birinde o da hastalandı. Kendisine dedim ki: "Efendim, durumunuz ağır görünüyor. Allah'ın emri yakına benzer. Allah'a yemin ederim ki ben, sizi sevdiğim kadar hiç kimseyi sevmiş değilim! Bana ne emredersiniz, kimi tavsiye edersiniz?" Dedi ki: "Evladım, Musul'da iyi yetişmiş bir üstad vardır, ondan başkasını bilmiyorum. Ona git, onu en azından benim kadar iyi ve yetkili bulacaksın..."

Bu zât vefat edince, ben de onun tavsiye ettiği Musul'daki üstad'a gittim ve kendisine dedim ki: "Efendim beni size Şam'daki zât tavsiye etti. Sizinle beraber kalmama izin verir misiniz?" İzin verdi ve ben onunla beraber kalmaya başladım. Baktım, onun hali de, aynen bana söylendiği gibi çok iyi idi. Çok abid ve zâhid bir zât idi. Bir müddet beraber bulunduk.

Bir gün bu da hastalandı. Kendisine dedim ki: "Efendim, beni size Şam'daki meslektaşınız tavsiye etmişti. Şimdi siz bana kimi tavsiye edersiniz?" Cevabında dedi ki: "Oğlum, ben sana Nusaybin'deki üstadı tavsiye ederim. Bir başkasını bilmiyorum."

Üstadı defnettikten sonra, Nusaybin'e gittim. Buradaki üstadı bulup kendisine: "Beni size Musul'daki meslektaşınız, vefatından önce vasiyet ettiler, izniniz olursa sizinle beraber kalacağım" diyerek müracat ettim. Bana: "Peki, bizimle ikâmet edersin" diyerek izin verdiler. Önceki iki üstadımla olduğu gibi, bununla da ölünceye kadar beraber kaldık. Günün birinde bu da hastalanınca, kendisine: "Efendim, hakkın emri yakın görünüyor. Sizden sonra bana kimi tavsiye edersiniz?" diye ricada bulundum. Bana dedi ki: "Yavrum, şu zamanda kimseleri bilmiyorum. Ancak sana Amûriye'deki üstadı tavsiye edebilirim. Onu da bizim halimiz üzere bulacaksın."

Bu üstadı da defnederek Anadoludaki Amûriye'ye gidip buradaki üstada müraâcat ettim. O da ricamı kabul etti. Artık bu üstadla kalıyordum. Bir ara bâzı kazançlarım oldu, koyun ve sığırlarım vardı. Derken bu üstad da ölüme yaklaştı. Kendisine dedim ki; "Efendim, beni en son size havale etmişlerdi, şimdi siz kime havale edeceksiniz? Bana, kimi tavsiye edersiniz?" Üstad da bana dedi ki: "Evladım, yemin ederim ki seni havale edecek kimseleri bilmiyorum. Hâli, bizim halimizi andıran birini tanımıyorum. Fakat Mekke hareminden çıkacak olan peygamberin zamanı yaklaşmıştır. O'nun hicret yeri de hurmalık bir yer olacaktır. Kendisinde, peygamber olduğuna dair alâmetler bulunacaktır. İki omuzu arasında nübüvvet mührü olacak, hediye olanı yiyecek, sadaka olanı yemiyecektir. Eğer, bu ülkeye bir yolunu bulup gitmeye gücün yeterse, gitmeni tavsiye ederim. O'nun zamanının yaklaştığına dâir nice alâmetler belirmiştir..."

Nihayet bu üstad da vefat etti. Kendisini defnettikten sonra, Amûriye'de ikâmete devanı ederek fırsat kolluyordum. Derken buraya Arabistan'dan bir ticâret kafilesi geldi. Kendilerine dedim ki: "Eğer beni ülkenize götürürseniz, size elimde bulunan şu koyun ve sığırlarımın hepsini veririm!" Onlar da bunu kabul ettiler. Birlikte yola çıktık. Fakat Vâdil-Kurâ denilen yere gelince bana zulmettiler ve beni bir yahûdiye köle olarak sattılar. Orada hurmalıkları da görerek bana haber verilen 'yer olmasını da çok ümîd etmiştim. Derken Kurayza Oğullarından bir yahûdî beni, diğer yahûdîden satın alarak Medine'ye getirdi... Vallahi burasını görünce: "Tamam, işte bana söylenen yer burasıdır" diyerek tanımıştım. Efendimin yanında köle olarak kalıyor ve çalışıyordum... Derken Allah Muhammed'i (s.a.v.) Mekke'de peygamber olarak göndermiş... Fakat ben  köle  olduğum  için  bu  hususta  haber alamıyordum.

Nihayet Resûlüllah Medine'ye hicret buyurmuşlar. Gubâ'da ikâmet ediyorlarmış. Bu sırada efendimin amcası oğlu gelerek "Ey fulan! Allah şu Kayla Oğullarının belasını versin! Onlar Gubâ'da bir adamın etrafında toplanmışlar, onun peygamber olduğunu iddia ediyorlar" diye bağırıyordu... Ben, onun bu sözlerini işitir işitmez büyük bir sarsıntı geçirip titremeye başladım ve üzerinde bulunduğum hurma ağacından aşağıdaki efendimin üzerine düşeyazdım... Zorla kendimi toparlayıp aşağı indim ve ona hitaben: "Neler oluyor? Nedir bu haber?" diye sordum... Efendim ise elini kaldırarak suratıma şiddetli bir yumruk attı ve: "Bundan sana ne! Sen işine bak!" diye haykırdı... Ben de kendisine: "Doğru söylüyorsun efendim, ben sâdece merakımı saran bir haberin aslını öğrenmek istemiştim" diyerek işimin başına döndüm.

Sonra bahçeden çıkarak yine bu haberin aslını sormaya başladım. Yolda giderken rastladığım bir kadına sordum, meğer bu kadının bütün ev halkı müslüman olmuşlar... Bana Resûlüllâh'm bulunduğu yeri tarif etti. Ben akşama kadar sabrettim. Akşamleyin yanımda bulunan hurmalardan bir miktar alarak O'nun yanma gittim. O, bu sırada Gubâ'da idi. Huzuruna varıp dedim ki: "Ey Allah'ın resulü, sizin iyi haberiniz bana ulaşmıştır. Yanınızda da garip kimseler bulunmakta

imiş. Sİze bu hurmaları sadaka olarak yemeniz için getirdim.' Resûlüllah kendileri bu hurmadan yemediler. ashabına yemeleri için söylediler. Ben kendi kendime dedim ki: "îşte bu, peygamberlik alâmetlerinden birisidir."

Sonra dönüp gittim. Resûlüİlah da bu sırada Gubâ'dan ayrılarak Medine'ye gelmişler. [35] Ben, bir miktar daha hurma toplıyarak Resûlüllah'a getirdim ve: "Sizin sadaka olan şeyden yemediğinizi gördüm, bunu bir hediye ve ikram olarak getirdim" dedim. Resûlüİlah ve ashabı bundan yediler... Dedim ki "işte bu, ikinci alâmettir."

Bir defasında ben yine Resûlüllâh'a gelmiştim. O bu sırada bir cenazenin arkasından gitmekte idi... Ben omuzundaki nübüvvet mührünü görebilsem diye, arkasına dolaştım. O benim maksadımı sezerek elbisesini omuzundan aşağıya biraz sarkıtarak benim, nübüvvet mührünü görmemi sağladı... Aynen bana söylendiği gibiydi... Omuzuna kapanarak onu öpüyor ve ağlıyordum... Efendimiz bana hitaben: "Şöyle ön tarafa gel yâ Selmân!" buyurdular. Ben derhal Ön tarafa geçip huzuruna edeple oturdum... O bu sırada, benim başımdan geçenleri ashabına duyurmak istedi... Ben de hepsini anlattım. Sözünü bitirince bana hitaben "Ey Selmân! Efendinin seni azâd etmesi için, kendisiyle anlaşma yap!" buyurdu. Ben de efendime gidip anlaşma yapmasını

istedim, o da kabul etti, Üçyüz adet hurma .fidanının dikilmesi ve kırk okka (çeki) altının kendisine ödenmesi şartı üzerinde karar kıldık. ResûlüIlah.Jın ashabı bu hususta bana yardımcı oldular. Herkes gücünün yettiğince ve yananda bulunan kadarıyla kimi otuz, kimi yirmi, kjjffî! de on aded hurma fidanı getirerek bunu t-affî^TPİaduk... Resûlüll&h da bana: "Selmân, fidanları dikeceğiniz çukurları açınız, fakat dikmeden bana haber veriniz! Her birini ben, kendi elimle dikmek istenm" buyurdular.

Ben ve Resûİüllah'ın ashabı birlikte çukurları açtık ve Resûlüllah'a haber verdik. Geldiler ve kendi elleriyle her bir fidanı yerine koyup düzlediler... Allah'a yemin ederim ki, bu fidanlardan bir tanesi dahi yozmadan hepsi tuttu. Şimdi sıra para borcumun ödemesindeydi... Bir gün adamın biri, bâzı mâdenlerden güğercin yumurtası büyüklüğünde altın parçası getirdi. Resûlüllâh buyurdular ki:

- "Ey Selmân, al bununla da para borcunu öde!" Dedim ki:

- "Ey Allah'ın Resulü, bu küçücük altın parçası ile ben, kırk çeki altın borcunu nasıl ödeyeceğim?" Buyurdular ki:

-  "Ey Selmân, sen bunu götür ve tartarak borcunu öde! Şüphen olmasın ki Allah senin borcunu bununla ödeyecektir! Ona Öyle bereket (ve ağırlık) verecektir ki, Allah isterse borcunu ödedikten sonra, bir o kadar daha artırır bile!..."                                                   .

(Ben, gittim ve bununla da kalan borcumu ödedim.)

(Imâm-i Ahmed ve Beyhakfnin diğer tarîkten rivayetlerinde böyle tasrîh edilmiştir.)

Yine Ebû Nuaym'ın Ebû Seleme bin Abdurrahman'dan nakline göre, Selmân'ın önceki Ustadlanndan birinin kendisine şöyle dediği anlatılmaktadır:

-  "...Ey delikanlı, Meryem oğlu İsa'nın kim olduğunu biliyor musun?" Ben:

- "Hayır, bunu işitmedim" dedim. O dedi ki:

- "İsâ, Allah'ın Resulüdür. Kim İsa'nın ve ondan sonra gelecek olan Ahmed adındaki zatın peygamberliğine inanırsa, Allah o kimseyi dünyanın gamından âhiretin ferahlığına ve nimetine eriştirir..."

Ben bu üstadın çok iyi bir insan olduğuna şahit olmuştum. Onun bana ilk öğrettiği şey şu idi: "Allah'tan başka ilâh yoktur, Meryem oğlu İsa Allah'ın resulüdür. Ondan sonra gelecek olan Muhammed de Allah'ın resulüdür. Öldükten sonra dirilmek de haktır." O bana, namaz kılmayı da öğretmişti ve demişti ki: "Namaz kılacağın zaman kıbleye dön! Ateş sana ürperti verse dahi ona iltifat etme. Sen farz olan namazı kilarken, anan veya baban sana çağırsa bile, namazını kesme! Ancak bir peygamber çağırırsa kesersin. Çünkü Allah'ın Resulü, ancak Allah'ın vahyi ile seni çağırır, kendiliğinden değil... Eğer sen, Tihama dağlarından (Mekke'den) çıkacak olan Muhammed bin Abdullah'ın zamanına yetişecek olursan, muhakkak ona imân et ve kendisine benim selâmımı söyle." Ben de kendisine dedim ki:

- "Efendim bana Muhammed'in sıfatını anlatır mısın?" O dedi ki:

-   "O,   âlemlere   rahmet   olarak   gönderildiğinden   kendisine "Nebiyyü'r-Rahme" yâni rahmet peygamberi denilecektir, babasının adı Abdullah olacaktır... Tihama dağlarından çıkacaktır...  Son derece mütevazı olup deveye, merkebe, ata ve katıra da binecek; hür olanla köle olan yanında eşit olacaktır... Rahmet, O'nun hem kalbinde hem de uzuvlarında   dopdolu   olacaktır...   İki   omuzu   arasında   güvercin yumurtası büyüklüğünde bir mühür bulunacaktır. Bunun zahirinde: "Her nereye teveccüh etsen, Allah'ın yardımı  seninle  olacaktır" mealinde bir yazı; bâtınında ise: "Allah birdir, O'nun hiçbir ortağı yoktur! Muhammed de O'nun resulüdür!" diye yazılmış olacak... O, hediye olandan yiyecek, sadaka olandan yemiyecek... Ne bir muâhide, ne de bir müslümana, asla zulüm etmiyecek..."

(Nübüvvet mührünün, zahirdeki ve bâtındaki yazılarından söz eden bu rivayet, münker sayılmıştır.)

Beyhakî ve Ebû Nuaym'ın Büreyde tarikiyle yaptıkları rivayette, Selmân demiş ki; "Ben, efendimle muayyen bir miktarda fidan dikilmesi şartı ile anlaşma yapmıştım, bu fidanların tutması ve meyve vermeye başlaması da şart idi. Peygamberimiz geldiler fidanları kendi elleriyle diktiler. Bir tanesini ise Ömer dikmişti.,. Aynı yıl fidanlar tuttu ve meyve verdi. Bir tanesi ise vermedi... Peygamberimiz:

- "Bunu kim dikmişti?" buyurdular. Kendisine:

-  "Ömer dikmişti" denildi. O bunu çıkarıp yeniden kendi elleriyle dikti. Bu fidan da yılında meyve verdi..."

İbn-i Sa'd ile Ebu Nuaym'ın Osman en-Nehdî tarikiyle sevkettikleri rivayete göre ise, Selmân: "Bir tanesini de ben dikmiştim. Bu ise, yılında meyve vermedi..." demiştir.

Hâkim ve Beyhakı'nin Ebu't-Tufeyl'den rivayetlerinde de Selmân, geriye kalan nakit borcunu nasıl ödediği konusunda şunları söylemiştir: "Peygamberimiz (s.a.v.) bana, şu kadar, yâni bir dirhem büyüklüğünde bir altın parçası verdi ve buyurdu ki: "Al bununla da kalan nakit borcunu Öde! Bu o kadar ağır gelecektir ki, karşılığında Uhud dağı olsa bile, yine ağır basacaktır!"         ,

(Yâni Selmân, "Benim her iki borcum da, Resûlüllâh'ın birer mucizesi olarak ödendi" demek istiyor...)

Nitekim İmâm-ı Ahmed ile Beyhakî'nin diğer bir tarîkten rivayetlerinde şöyle denilmiştir: "Resûlüllâh Efendimiz bana bu altın parçasını verdiği ve: "Bununla borcunu öde!" dediği zaman, ben: "Bu azıcık altın ile, borcumu nasıl ödeyeceğim?" demiştim. Bunun üzerine Resûlüllâh bu altın parçasının her iki tarafını mübarek tükrükleri ile ıslatarak bana verdiler ve: "Allah bununla senin borcunu elbette Ödeyecektir!" buyurdular... Ben de bunu alarak gittim ve onu tarttılar, kırk çekilik borcumun yerine yeter buldular ve böylece, borcumu ödemiş oldum..."

Yine îbn-i İshâk ile Beyhakî'nin rivayeti şöyledir: Asım bin Ömer bin Katâde demiştir ki: "Bizim büyüklerimizden bâzıları şöyle anlatırlardı: "Resûlüllâh Efendimiz'in geleceğine dâir haberler konusunda bizden daha bilgili kimse yoktu... Zira bizim aramızda kitap ehli olan yahûdiler yaşardı. Biz ise putlara tapardık... Onlar bize kızdıkları zaman derlerdi ki: "Putları kıracak ve Tevhîd dinini yayacak olan peygamberin gelmesi iyice yaklaşmıştır... O çıktığı zaman biz ona îmân edeceğiz ve onunla birlikte sizi öldürüp yok edeceğiz... İşte o zaman, görürsünüz siz." Derken Allah Resulünü gönderdi, bizler kendisine ihlâs ve samimiyetle imân ettik... Yahudiler ise küfür ve inkâr ettiler... Yüce Allah, Kur'ân'daki şu âyetini de işte bu hususta indirmiştir:

"...Onlar, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip duruyorlardı.  O bildikleri (Kur'ân) kendilerine gelince onu inkâr

ettiler... Artık Allah'ın laneti, inkarcıların üzerine olsun!" [36]

Beyhakî ve Ebû Nuaym Ali el-Ezdî'den şöyle nakleder: "Yahûdîler dua eder ve derlerdi ki: Ey Allah'ım, bizim için bu peygamberi gönder de, bizimle diğer insanlar arasında hakemlik yapsın..."

Yine Beyhakî ile Hâkim'in îbn-i Abbas'tan rivayeti şöyledir. O demiştir ki: "Hayber yahûdîleri Gatafân ile harbeder ve onlara yenilirler idi. Şu şekilde dua ederek Allah'a sığınırlardı: "Ey Allah'ımız! Bize göndermeyi va'dettiğin şu Nebiyyi Ümmî Muhammed hürmetine düşmanlarımıza karşı bize yardım et!..." Onlarla karşılaştıkları zaman da böyle dua ederler ve neticede zafer kendilerinin olurdu... Ne zaman ki Allah, Resûlü'nü gönderdi; O'nu inkar ettiler... Allah da onlar hakkında: "...Halbuki onlar, inkâr edenlere karşı yardım isteyip "duruyorlardı..." mealindeki âyetini indirmiştir. [37]Ibn-i îshâk, Ahmed, Buharı Târih'inde, sahihtir kaydiyle Hâkim, Beyhakî, Taberânî ve Ebû Nuaym; Mahmûd bin Lebîd'den, o da Seleme bin Sülâme'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Bizim aramızda yahûdiler de yaşardı. Bir gün onlardan biri Abdü'l-Eşhel Oğullarına hitaben şöyle diyordu: "İyi biliniz ki öldükten sonra dirilmek var, kıyamet, cennet ve cehennem var... Hesâb ve mîzân var... Bu azab yeri olan cehennem, öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inanmıyan müşrikler içindir... Onlar burada yanacaklar..."

Bu olay, Peygambetirniz'in gönderilmesinden az önceye rastlıyor­du. Kendisine dediler ki: "Sen ne diyorsun? Hiç insanlar öldükten sonra dirilir mi? Yaptıklarından dolayı hesab mı verirler?" O da cevabında dedi ki: "Hakk Teâlâ'ya yemin ederim ki, şimdi sizler bana, âhiretteki cehennemden kurtulmam karşılığı olarak birbirinizin evindeki iyice yandırılmış ve kızdırılmış bir fırına girmemi söyleseniz, hiç tereddüd etmem bu fırına girerim!... Yeterki cehennemden kurtulmuş olayım..." Kendisine dediler ki: "Bu söylediklerinizin doğru olduğunun alâmeti nedir?" O da dedi ki: "Şu Mekke veya Yemen tarafından gönderilecek olan bir peygamberdir... O, bunların doğruluğunu isbât edecektir..." Dediler ki: "Peki sen bunu ne zaman göreceksin?" O da bana işaret ederek dedi ki: "İşte şu genç O'na yetişecektir!"

Sabahtır, akşamdır derken, Allah Resûlü'nü gönderdi... Artık O, aramızdadır... Bizler O'na imân ettik ve O'nun bize getirip tebliğ ettiği şeylerin hepsini tasdik eyledik. O bize hutbeler okuyan yahudi ise O'na inanmıyordu. Şüphesiz bile bile hasedinden inkâr ediyordu. Bir gün kendisine dciik ki: "Ey yahûdî! Sen değil misin, bize Peygamberimizin geleceğine v<- gelmesinin yaklaştığına dâir hutbeler okuyan? Şimdi sana ne oluyor d' O'nu inkâr'ediyorsun?" Bize cevabında: "Benim dediğim, o değil" diyordu..."

Beyhakî, Taberânî, Ebâ Nuaym ve "El-Hevâtif" adlı eserinde el-Harâitî, Halîfa bin Abde'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Ben, Adiyy bin Rabîa'nm oğlu Muhammed'e sordum: "Baban sana o câhiliye devrinde, bu Muhammed adını nasıl vermiş?" dedim. O da dedi ki: "Bunu ben de babama sormuştum. O bana demişti ki: "Ben, Temîm oğullarından Süfyân bin Mücâşı1, Yezîd bin Ömer, Üsâme bin Mâlik ile sefere çıkmıştım. Şam'a vardığımız zaman, üzerinde ağaçlar bulunan bir su birikintisinin yanma indik. Bir din adamı olduğu anlaşılan biri, yukarı tarafımızdan seslenerek: "Kimlersiniz?" diye sordu. Biz: "Mudar kabîlesindeniz" diye cevap verdik. O dedi ki: "Yakında sizin içinizden bir peygamber çıkacak, ona derhal inanınız, bütün kuvvetiniz ve dikkatiniz ile onun söylediklerini kabul ediniz! Bu taktirde doğru yolu bulursunuz!... Biliniz ki, o, peygamberlerin sonuncusudur..." Biz: "Onun adı ne olacak?" diye sorduk. O, "Muhammed olacak" dedi. İşimizi bitirip seferden döndük. Bu dört arkadaştan her birimiz, çocuğu olduğu zaman ona "Muhammed" adını koydu."

îbn-i Sa'd, Saîd bin el-Müseyyib'in şöyle dediğini nakleder: "Araplar, gerek kitap ehli yahûdî ve nasrânîlerden, gerek bâzı kâhinlerden, "Arapların içinden bir peygamber gelecek, adı Muhammed olacak" diye îşitirlerdi... Bunu duyup da çocuğuna Muhammed adı verenler çok olmuştur..."

Yine îbn-i Sa'd, Katâde bin Sekenden şöyle rivayet eder: "Temîm Oğulları içinde Muhammed bin Süfyân bin Mücâşi' vardı ve kendisi papaz idi... Babasına: "Arabın içinden Muhammed adında bir peygamber gelecek" demişti. Babası da ona Muhammed adım verdi..."

Beyhakt'nin Mervân bin Hakemden nakline göre, Muâviye bin Ebu Süfyân demiştir ki: "Bana babam Ebû Süfyan şöyle anlatmıştı: Ben, Ümeyye bin Ebû's-Salt ile Şam'a gitmiştim. Nasrânîlerin yaşadığı bir karyeye geldik. Onlar Ümeyye'yi gördükleri zaman ona çok büyük ta'zîm ve tekrimlerde bulundular ve kendileriyle birlikte gitmesini istediler... Ümeyye bana dedi ki: "Ey Ebû Süfyân, benimle beraber sen de git! Öyle bir adamın yanına gidiyoruz ki, nasraniyetle ilgili bütün bilgiler onun yanında toplanmıştır. Ben, "Seninle birlikte gitmek istemiyorum" dedim ve gitmedim. O gitti ve döndüğü zaman bana dedi ki: "Sana söyliyeceklerimi, kimselere anmıyacağına dâir söz verir misin?" Ben: "Söylemem" dedim. O dedi ki: "Yanma gittiğimiz nasrânî âlimi: "Beklenen peygamber gelmiştir!" dedi. Onun bu sözünden, kendimin peygamber olduğunu zannettim. O, sözüne devamla dedi ki: "O, sizden değil Mekke ehlindendir." Ben: "Onun nesebi nedir?" diye sordum. "Kavminin en hayırlı ailesinden" dedi ve ilâve etti: "Eğer alameti nedir, dersen; Şam şehri, İsa'dan sonra tam seksen defa sarsılmıştır... Geride bir sarsıntı daha vardır ve bunun zararı büyük olacaktır..." Biz geriye döndük. Seniyye'ye yaklaştığımız zaman binitli bir adama rastladık, "nereden?" diye sorduk. "Şam'dan" dedi. Yeni bir olayın olup olmadığını sorduk. O: "Evet, Şam'da büyük bir sarsıntı oldu ve pek büyük zarar ve tahribata sebebiyet verdi" diye cevapladı..."

Ebû Nuaym, Ka'b ve Vehb bin Münebbih'ten şöyle nakleder: "Kıral Buhtu Nasr, uykusunda büyük ve korkunç bir rü'yâ görür. Uyandığı zaman, rü'yamn dehşetiyle nasıl bir rü'yâ gördüğünü hatırlıyamaz... Kâhin ve sihirbazlarını çağırıp, çok sıkıntılı ve korkulu bir rüya gördüğünü, uyanınca bunu unuttuğunu ve bu gördüğü rü'yanın yorumunu yapmalarını ister... Onlar da: "Rüyanı anlat da tâbîr edelim" derler. O: "Unuttum" der. Onlar da: "Rü'yanı bize anlatmadıkça bizim onu tabir etmemiz mümkin değildir" derler.

Bunun üzerine o, Danyâl (a.s.)'ı çağırtıp rü'yasınm tâbirini ondan istiyor... Danyâl (a.s.) da diyor ki: "Sen rü'yanda büyük bir put görmüşsün, ayakları yerde, başı semâda olan öyle bir put ki, yukarısı altından, ortası gümüşten, aşağısı ise tunçtan... Bacakları demirden, ayakları tuğladan... Sen ona bakarken hayran olup kalmışsın, onun güzelliğinden, ondaki san'atm sağlamlığından dehşete kapılmışsın... Tam bu sırada Allah yukarıdan bir taş göndermiş, bu taş o heybetli putun tepesine inmiş ve onu un gibi ufalamış... Onun altını, gümüşü,demiri, tuncu ve tuğlası birbirine karışmış... Sen bu sırada demişsin ki, "Bütün insanlar bir araya gelseler, un gibi ufalanan ve bütün maddeleri birbirine iyice kansan şu putun madenlerini birbirinden ayırmaya güç yetiremezler! Şimdi bir rüzgar esse bütün bunları havaya savurur!..." Evet sen, kendi kendine böyle derken, o semadan inen taşın da giderek büyüdüğünü görüyordun... O kadar ki, o taş bütün yeryüzünü kaplamış, sen de ya gökyüzünü veya o taşı görüyordun, başka birşey göremiyordun..." Kıral Buhtu Nasr da: "Evet doğru söylersin, gördüğüm rü'yâ aynen budur. Fakat bu rü'yanm tabiri nedir?" der. O da der ki: "Gördüğün put, çeşitli zamanlarda yaşayan ümmetlerdir... Gökten inen taş ise, Allah'ın ahir zamanda göndereceği hak dine işarettir. Allah, araplar arasından bir peygamber gönderecek, o, bütün dinler ve ümmetler üzerine zahir ve galip olacak... Allah onun sayesinde bütün dinleri ezip silecek... Rü'yandaki gökten inen taşın, o putu ezdiği gibi[38]

îbn-i Asakîr'in Dımeşk Târihinde îsâ bin Dab'dan şöyle rivayet edilmiştir: Ebû Bekir es-Sıddık buyurdu ki: Ben Kabe'nin yanında oturuyordum. Orada Zeyd bin Nüfeyl de vardı. Derken Ümeyye bin Ebi's-Salt yanımızdan geçti ve dedi ki: "Şu beklenmekte olan peygam­ber, yâ bizden, yâ sizden,- yâ da Filistin ehlinden çıkacaktır." Zeyd bin Nüfeyl de: "Ben bu hususta daha önce bir şey duymuş değilim" diyerek karşılık verdi... Ben, Varaka bin Nevfel ile görüşmek üzere oradan ayrıldım. Varaka'ya gittiğim zaman, kendisine bu konuşulanları anlattım. O bana dedi ki: "Ey kardeşim oğlu, evet doğrudur. Kitap ehli ve âlimler bize haber verdiler ki, bu beklenen peygamber, arabm en hayırlı ve en şerefli ailesinden çıkacaktır. Benim neseb ilmine de vukufum vardır, senin kavmin neseb bakımından arabm en hayırlı kavmidir." Dedim ki: "Ey amca! O, neler söyleyecek?" Varaka: "Kendisine ne vahyedilirse onu söyleyecek" defli ve ilave etti: "Şu kadar var ki O, ne başkasına zulmeder, ne de kendisine zulüm edilmesine fırsat verir." Vaktaki Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildi, ben de O'na hemen îmân ettim ve O'nu bütün kalbimle tasdik eyledim."

- Tayâlisî, Beyhakî ve Ebu Nuaym Zeyd bin Nüfeyl'in oğlu Saîd'den şöyle rivayet ederler: "Zeyd bin Artır bin Nüfeyl ve Varaka bin Nevfel hak dînin ne olduğunu aramaya çıkıp Musul'a giderler... Oradaki bir râhib, Zeyd'e der ki: "Sen neredensin?" Zeyd: "İbrahim (a.s.)'ın yurdu Mekke'den" diye cenaplar. O da der ki: "Peki, buralarda ne arıyorsun?" Zeyd: "Hak dîni arıyorum!" der. Râhib de der ki: "Yurduna dön! Çünkü aradığın hak dînin oradan çıkması yaklaşmıştır..."

Ebû Yâlâ, Beğavî, Taberanî, Beyhakî, Ebû Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim; Üsâme bin Zeyd'den şöyle rivayet ederler: Babası Zeyd bin Harise demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.) Zeyd bin Nüfeyl'e kavuşmuş ve ona demiş ki: "Ey Amca! Sebeb nedir ki kavmin sana buğzediyor?" O da demiş ki: "Onların bana kızmaları, benim kendilerine karşı bir kötülüğüm olduğundan değildir. Sadece ben kendilerine, doğru yolda olmadıklarını söylemişimdir... Nihayet hak dînin ne olduğunu aramak maksadı ile çıktığım zaman Cezire'ye gelmiştim. Buradaki şeyhe maksadımı söylediğim zaman, bana: "Sen kimsin?" diye sormuştu. Ben de: "Beytullâh'm bulunduğu yerdenim" diye cevap vermiştim. O da bana demişti ki: "Aradığın hak dîni yayacak olan peygamber, senin ülkenden çıkacaktır, zamanı da yaklaşmıştır... Ülkene dön, O'na inan ve kendisini tasdik et."

Bunun üzerine döndüm. Fakat şimdilik o peygamber çıkmış da değil..." Zeyd bin Harise der ki: Zeyd bin Nüfeyl, Peygamber Edendin Iz'e peygamberlik verilmeden önce vefat etti.

Ibn-i Sa'd ve Ebû Nuaym Amir bin Rabîa'dan rivayet eder. O şöyle demiştir: "Ben, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl'e Hirâ'ya giderken yolda rastladım. O, kavmiyle arasını iyice açmıştı. Onların putlara tapmasını kınıyor ve onlara şiddetle muhalefet ediyordu. Zeyd bana dedi ki: "Ey Amir, ben kavmime muhalefet edip İbrahim (a.s.)ın dinine tabi oldum. Ben şu günlerde bir peygamberin çıkmasını bekliyorum. Bu peygamber İsmail Oğullarından ve Abdül-Muttalib soyundan çıkacaktır... Adı Ahmed olacaktır. Ben ona yetişirsem derhal imân edip onu tasdik edeceğim, alenen şehadette bulunacağım... Eğer kendisine yetişemez-sem ve sen benden daha uzun yaşayıp da ona yetişecek olursan; kendisine benden selâm söyle ve hiç çekinmeden ona imân et! Yâ Amir, bana verilen bilgiye göre, onun hakkındaki bâzı alâmetleri sana söyliyeyim de bu hususta tereddüdün kalmasın. O'nun boyu, ne uzun olacak, ne de kısa; saçı ne çok olacak, ne az... Gözlerinde devamlı bir kırmızılık bulunacak... Adı Ahmed olacak ve şu beldede (Mekke'de) doğacak, yine bu beldede peygamberliğini tebliğ edecek. Sonra kavmi kendisini bu şehirden çıkaracak, çünkü onlar O'na inanmıyacaklar, O'nun tebliğ ettiği şeylerden hoşlanmayacaklar... O da Yesrib'e (Medine'ye) göçecek... Dînini orada yayacak... Sakın hâ O'nu görmezlikten geleyim deme! Bilirsin ki ben, hak dîni bulabilmek için nice beldeler dolaştım, fakat karşılaştığım  din  âlimlerinin bana verdikleri bilgiler, işte bu merkezdedir... Karşılaştığım bu âlimler bana, geleceğini bildirdikleri bu peygamberden sonra bir daha peygamber gelmeyeceğini de haber vermişlerdir..."

Amir bin Rabîa diyor ki: "Resulüllâh Efendimiz peygamberliğini ilân ettikleri zaman, kendilerine gidip Zeyd bin Nüfeyl'in bu söylediklerini anlattım ve müslüman oldum. Peygamberimiz onun hakkında rahmet diledi ve buyurdu ki:

"Ben onu, eteğini sürüyerek cennette gezinirken gördüm." [39]

îbn-i Sa'd, eş-Şa'bî yoluyla Zeyd bin el-Hattâb'ın oğlu Abdurrahman'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Zeyd bin Nüfeyl bana şöyle anlattı: Ben, Şam'da idim. Orada bir rahible karşılaştım ve puta tapıcılıktan, yahûdîlik ve nasrânîlikten hiç hoşlanmadığımı, bunları asla doğru görmediğimi ona söyledim. Rahib bana dedi ki: Öyle sanıyorum ki sen İbrahim'in dînini arıyorsun! Fakat şimdiki zamanda bu din ile amel edilmemektedir... Sen kendi ülkene (Mekke'ye) dön! Oradan büyük bir peygamber çıkacak, İbrahim'in dînî olan Hanîflik dinini yayacak ve bu peygamber, Allah indinde en hayırlı ve en şerefli bir kul olacak!..."

Ebû Nuaym, Ebû Ümâme el-Bâhilî tarîki ile Amr bin Absetü'S'Sülemî'den nakleder. O şöyle demiştir: "Ben, câhiliye devrinde kavmimin dînini terk ettim, onların taşlara tapmakla bâtıl yolda oldukları kanaatinde idim... Derken ehl-i kitaptan bir adama rastladım ve ona: "En faziletli din hangisidir?" diye sordum o dedi ki: "Mekke'den bir adam çıkacak, kavminin tanrılarını terkedecek, insanları başka bir dine çağıracak... İşte bu adam, en faziletli dîni getirecek! Onun çıktığını duyarsan, gider kendisine uyarsın."

Ondan bu sözleri duyunca, bütün arzum Mekke'ye gitmek idi. Gittim ve yeni bir olay çıkıp çıkmadığını sordum. "Hayır" cevabını aldım. Ailemin yanma döndüm, tekrar Mekke'ye gidip aynı şeyi soruyor, "hayır" cevabını alıyordum... Artık, Mekke'den çıkış yapan kervanlan karşılayıp yeni bir olay olup olmadığını soruyor, yine "hayır" cevabını alıyordum... Bir gün yol üzerinde oturuyordum. Bir binitli geldi, kendisine: "Nereden geliyorsun?" diye sordum. "Mekke'den" dedi. Dedim ki: "Bir haber var mı?" Dedi ki: "Evet, bir adam çıktı, kavminin tanrılarım tanımıyor! İnsanları yeni bir dine çağırıyor." Bunun üzerine ben, "İşte beklediğim adam budur!" dedim ve hemen Mekke'ye gelip O'na iman etmek istedim. Gördüm ki, kendisini gizliyordu. O'na:

- "Sen kimsin?" diye sordum. O:

- "Peygamber" diye cevapladı. Dedim ki:

- "Peygamber nedir?" Dedi ki:

- "Resul, yani bir elçi." Dedim ki:

- "Seni elçi olarak kim gönderdi?" Dedi ki:

- "Allah!"

- "Ne ile gönderdi?"

-- "Akrabaya iyilik etmek, haksız yere kan dökmemek, kız çocuklarım diri diri kuma gömmemek, yol emniyetini sağlamak, putları kırmak, yalnız Allah'a ibâdet edip hiçbir şeyi O'na ortak koşmamak ile!..."

-  "Allah seni, ne güzel şeylerle göndermiş! Sen şâhid ol ki, ben sana îmân ettim ve seni tasdik eyledim! Artık senden ayrılmam!" Buyurdu ki:                                                      

-   "Bak,  insanlardan  ne  çektiğimi,   onların  buna  ne  kadar kızdıklarını görüyorsun. Bu durumda sen, benimle birlikte bulunmağa güç yetiremezsin... Sen yurduna dön, ben buradan başka bir yere çıktığım zaman gelir benimle birlikte olursun..."

Vaktaki Peygamberimiz Mekke'den ayrılıp Medine'ye göç ettiler, ben de Medine'ye gidip kendisiyle beraber olanların arasına katıldım..."

(Bu rivayeti İbn-i Sa'd, Amr bin Abse'den Şehr bin Havşeb tarikiyle nakleder).

Ebû Nuaym ve İbn-i Asâkır Ebû Hilreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Edindiğim bilgilere göre, İsrail Oğulları, Buhtu Nasr'm kesin galebesinden sonra çeşitli ülkelere dağılmışlar... Onlar kendi kitapla­rında Muhammed (a.s.)'ın sıfat ve alâmetlerini okurlar ve O'nun arap karyelerinden hurmalıklı bir kasabada çıkacağını söylerlerdi. Şam'dan ayrıldıkları zaman, Yemen ile Şam arasındaki arap kasabalarının hangisinin buna uyduğunu araştırmışlar, söylenen kasabanın Yesrîb, yâni Medine olduğunu görmüşler ve gelecek olan peygambere kavuşup O'na ümmet olmak isteğiyle Medine'ye yerleşmişler... Hattâ Hârûn Oğullarından Tevrat'ı bilen bâzıları da Medine'ye bu maksatla yerleş­mişler... Henüz gönderilmemişken, Muhammed'in peygamberliğine inanmışlar ve kendileri hayatta iken geldiği takdirde O'na inanmalarını çocuklarına tavsiye etmişlerdir... İşte bunların neslinden bâzıları; Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği günlere ve O'na yetiştikleri halde, bile bile inkâra yönelmişlerdir..."

Ebû Nuaym Hassan bin Sâbit'ten nakleder. O demiştir ki: "Vallahi ben, babamın evinde yedi yaşında çocuk iken, gördüğüm ve duyduğum şeyleri hiç unutmazdım. Bir gün babamla birlikte idik. Evimize bir genç geldi, adı da Sabit bin Dahhâk idi. Konuşmaya başladı ve dedi ki: Kurayza'lı bir yahûdi şöyle iddia ediyor: "Yahudilerin kitabı gibi bir kitap getirecek olan bir peygamberin gelmesi iyice yaklaşmıştır! O çıktığı zaman sizi kılıçtan geçirecektir..."

Yine Hassan diyor ki: Vallahi, bir gece seher vakti idi ve ben evin damı üzerinde idim. Bir ses duydum. Bu bir yahûdinin sesi idi. Medine evlerinden birinin üzerine çıkmış ve bütün sesi ile bağırıyordu. İnsanlar da etrafına toplandı, "Ne var? Niye bağırıyorsun?" diye çıkıştılar. O diyordu ki: "îşte, Ahmed'in yıldızı doğdu!... Bu yıldız, ancak peygamberliğin alâmeti olarak doğar! Ve Ahmed'den başka gönderilecek bir peygamber de kalmamıştır!..." Onun böyle söylemesi üzerine insanlar gülüşmeye başladılar ve onun söylediklerine hayret ettiler."

(Bunu rivayet eden Hassan bin Sabit, tam yüz yirmi sene yaşamıştır. Bu yaşamın altmış senesini câhiliyede geçirmiş, altmış senesini de İslâm'da yaşamıştır).

Vâkıdî ile Ebû Nuaym Huvaysa bin Mes'ûd'dan naklederler. O demiştir ki: "Biz, yahudîlerle birlikte yaşardık. Onlar derlerdi ki: "Mekke'den bir peygamber çıkacak, adı Ahmed olacak... O son peygamber olacak. O'na ve O'nun geleceğine dair kitaplarımızda bilgiler vardır ve bu hususta bizden söz alınmıştır..."

Onlar, tam O'nun sıfatını anlatacakları sırada, uzaktan bir ses duyuldu. Ses, Abdü'l-Eşhel Oğullarının yurdundan geliyordu. Kavmim sesi duyunca, yeni bir olay mı var, diye telaşlanıp korktular. Baktık, ses duyulmaz oldu... Sonra yine biri bağırıyordu ve diyordu ki: "Ey Yesrîb halkı, îşte Ahmed'in yıldızı doğdu, kendisi de doğmuştur!" Tabiî biz onun bu sözlerinden hayrete düşmüştük... Sonra bir ara bunlar unutuldu. Sağ olanlardan niceleri vefat etti, küçükler büyüdü. Tabiî, ben de büyüyüp adam oldum. Derken bir ses yine haykırıyordu: "Ey Medine halkı! Gerçekten Muhammed çıktı ve peygamberliğini ilân etti! Musa (a.s.)'a gelen vahiy meleği Cebrail, O'na da geldi..."

Aradan bir zaman geçmemişti ki, gerçekten Mekke'de bir adam çıkıp peygamberliğini ilân etmişti... Olay üzerine bizden Mekke'ye gidenler oldu. Bâzıları da gecikmişti. Bana da, peygamber Mekke'dey­ken müslüman olmak kısmet olmamıştı... Halbuki iki genç o sırada müslümanlığı kabul etmişlerdi... Ben ise, peygamber Medine'ye teşrif edinceye kadar, müslüman olmayı geciktirmiş oldum..."

îbn-i Sa'd ve Ebû Nuaym İbn-i Abbâs'tan rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Kurayza, Nadîr, Fedek ve Hayber yahûdîleri okudukları kitaplarında, Peygamberimize âit vasıfları görüp biliyor, O'nun Mekke'den çıkıp Medine'ye hicret edeceğini söylüyorlardı... Yine onlar, Peygamberimiz doğduğu zaman: "Ahmed dünyaya geldi, O'nun yıldızı doğdu..." diyorlardı. Vaktaki Peygamber Efendimiz peygamberliğini ilân ettiler, bile bile inkâr cihetine gittiler..."

Yine îbn-i Sa'd ile Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr Ebû Nemle'den rivayet ederler. O da şöyle demiştir: "Kurayza Oğulları yahûdîîeri Resûlüllâh'a âit vasıfları kitaplarında okurlar ve çocuklarına okutur­lardı... O'nun adım, çıkacağı ve hicret edeceği yeri öğretirlerdi... Vaktaki Peygamberimiz zuhur ettiler, onlar da O'nu, bile bile ve sırf hasedlerinden inkâr ettiler ve O'na düşman oldular..."

Ebâ Nuaym, Ebû Saîd el-Hudrî'den ise şöyle rivayet eder: "Ben, Ebâ Mâlik bin Sinan'dan işittim, şöyle anlattı: "Bir gün ben, Abdü'l-Eşhel oğullarına gitmiştim. Ehl-i kitaptan Yûşâ diyordu ki: "Mekke'den çıkacak olan Ahmed adındaki peygamberin çıkması yakındır." Kendisine: "Alâmeti nedir?" diye sordular. Dedi ki: "O, ne uzun boylu, ne de kısa boyludur. Gözünde devamlı bir kırmızılık vardır. Elbisesi, ihram kabilinden bir örtüdür. Biniti merkeptir, kılıcı omzundadır. Hicret yurdu burası, yâni Medine'dir."

Ben, kabilem Hadret Oğullarına döndüğüm zaman, büyük bir hayret içinde idim... içimizden biri böyle söylüyor, Yûşâ böyle söylüyor, Medine'deki bütün yahûdîler böyle söylüyordu... Bir gün Kurayza Oğullarına gittim, orda toplanmışlar, Peygamberimiz hakkında konuşuyorlar... Zübeyr Ibni Bata dedi ki: "Sâdece bir peygamber geleceği zaman doğup görünen kırmızı yıldız işte doğmuştur. Ahmed'den başka gönderilecek peygamber de kalmamıştır... O'nun hicret edeceği yer de işte burası, yâni Medine'dir..."

Ebû Nuaym, Mahmûd bin Lebîd'den, o da Muhammed bin Seleme'den rivayet eder. Şöyle demiştir: "Eşhel Oğullarında bir tek Yahûdî vardı; Yûşâ... O diyordu ki: "Mekke'den çıkacak olan peygamberin çıkması yakındır. Ben gencim, kimin ömrü müsâid olur da O'na yetişirse, mutlaka O'na inansın. O'nu tasdîk etsin!"

Derken çok geçmedi. Allah Resulünü gönderdi. Bizler O'na imân ettik. O artık aramızda idi. Yûşâ ise hasedinden O'na inanmadı..."

Ebâ Nuaym'ın Abdullah bin Selâm'dan rivayeti ise şöyledir. O demiş ki: "Kıral Tübba Medine yakınma kadar gelmişti. Medine Yahudilerinin söylediklerine itimad ederek ölmeden, Peygamber Efendimize imân etmiştir."

îbn-i Sa'd'ın îkrime'den, onun îbn-i Abbas'dan, onun da Übey bin Ka'b'dan rivayeti ise şöyledir: Kıral Tübba, Medine yakınındaki Kınat denilen yere geldiği zaman, yahudi hahamlarını çağırtıp, "Ben bu şehri tahrib edeceğim!" dedi. Yahudi Şamun da dedi ki: "Ey melik, adı Ahmed olan bir peygamber Mekke'den çıktığı zaman, onun hicret yurdu burası olacaktır ve senin şu bulunduğun yerde o, büyük bir savaş yapacaktır. Kendilerinden ve düşmanlarından çok kimseler yaralanacak ve ölecek­lerdir..." Tübba1 dedi ki: "O zaman onunla kimler savaşacak?" Şamun şu cevabı verdi: "Kendi kavmi Mekke'den gelerek onunla çarpışacaktır." Tübba: "Onun kabri nerede olacak?" diye sordu. Şâmun, "Bu beldede" diye cevapladı. Kıral: "O savaştığı zaman, hezimet hangi tarafta olacak?" dedi. Şamun: "Bazen onun tarafında, bâzan da düşmanları tarafında" dedi ve ilave etti: "Senin şu bulunduğun yerde, onun ashabından bir çoğu şehid düşecekler. Sonra kesin zafer O'nun olacak ve O, iyice zahir ve gâlib bulunacak." Tübba': "Onun alâmetleri nedir?" diye sordu. Şamun dedi ki: "O, ne kısa boylu, ne de uzun boylu bir adamdır. Gözlerinde bir kırmızılık bulunacak. Merkebe binecek, elbisesi bir örtüden ibaret bulunacak. Kılıcı omuzunda olacak. Kesin zafer kazanıp dinini yerleştirinceye kadar, kiminle karşılaştığına hiç aldırmıyacak; hiçbir düşmandan korkmayacak..."

İbn-i Sa'd Abdil'l-Humeyd bin Cafer'den, o da babasından rivayet eder. O demiştir ki: "Zübeyr bin Bata, yahûdilerin en âlimi idi. Bize şöyle anlatmıştı: "Babam Tevrat'a ait bir kısım evrakı benden saklamış­tı. Bu evrakta: "Ahmed adında bir peygamber gelecek, Mekke'de doğup peygamberliğini ilan edecek. Şu ve şu alâmetleri bulunacak" diye yazıyordu. Zübeyr bin Bata, babasının ölümünden sonra bunları anla­tırdı, henüz peygamberimiz de çıkmış değildi. Vaktaki peygamberimiz, peygamberliğini ilan ettiler; o bunu duyunca hemen yanındaki Tevrat'a âit evrakı imha etti ve peygamberimize âit alâmetleri tamamen gizledi. Kendisi de: "Bu o değildir" diyerek inkâr eyledi."

(Kurayza ve Nadir Oğullarının hahamlarının da böyle davrandıklarına dâir bir rivayeti de Ebû Nuaym; Sa'd bin Sabit tarikiyle nakletmiş tir).

Ebû Nuaym, Zeyyâd bin Lebib'den nakleder. O şöyle demiştir: "Bir gün ben Medine evlerinin birinin damında idim. Bir ses duydum, diyordu ki: "Ey Medine'lilerî Allah'a yemin ederim ki, peygamberlik îsrâil Oğullarında sona ermiştir. İşte şu yıldız, Ahmed'in doğduğuna işarettir. O, bütün peygamberlerin sonuncusudur. Mekke'den çıkıp buraya hicret edecektir!"

îbn-i Sa'd ve Ebû Nuaym Amâra bin Huzeyme'den, o da babası Sabit'ten rivayet eder. Şöyle ki: "Evs ve Hazrec içinde Ebû Amir er-Râhib kadar peygamberimizin sıfat ve alâmetlerini bilen birisi yoktur. Yahu­dilerle samimiyet kurar, din hakkında onlara sorular sorardı. Resûlül-lah'm geleceğine, Mekke'de doğup Medine'ye hicret edeceğine dâir on­lardan bilgiler alırdı. Sonra çıkıp Teymâ yahudilerine gitmiş, onlardan da bu hususta bilgiler almıştı. Daha sonra Şam'a gitmiş oradaki nasrâ-ni bilginleri ile görüşmüş, onlar da kendisine, Peygamber Efendimiz'in geleceğine ve sonunda Medine'ye hicret edeceğine dair bilgiler vermiş­lerdi. Nihayet Medine'ye dönen Ebû Amir diyordu ki: "Ben, tevhid dini olan "Haniflik" dini üzerindeyim!..." Ve yün elbise giyerek, kendisini ibâdete verdi. Bunun için ona er-Râhib derlerdi. O, ayrıca "İbrahim aleyhisselamın dininde olduğunu" iddia ediyor ve son peygamberin çıkmasını beklediğini söylüyordu. Fakat Resûlüîlah Efendimiz Mekke'de zuhur ettiği zaman Ebû Amir, ne Mekke'ye gitti, ne de bulunduğu halinde bir değişiklik oldu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Medine'ye hicret buyurdular, bu sefer de peygamberimize hased etti, düşmanlık ve münafıklık yolunu seçti. Bir gün peygamberimize gelip:

- "Yâ Muhammed, sen ne ile gönderildin?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.) de:

- "Hanifîik ile" cevabını verdiler. Bunun üzerine Ebû Amir;

-  "Sen, Hanifliği ona aykırı şeylerle karıştırıyorsun!" demek cüretim gösterdi. Buna karşılık Peygamber Efendimiz:

- "Ben, Hanifliği, güneş gibi parlak ve açık, aynı zamanda tertemiz olarak getirmiş bulunuyorum!"   ve devamla buyurdular ki; "Ey Ebû Amir, yahad: hahamlarının ve uasrani papazlarının benim hakkımda sana bildirdikleri şeyleri neden değerlendiriyorsun! Şimdi bu bilgilere ne oldu?" Ebû Amir:

- "Onların haber verdikleri sen değilsin!" dedi. Peygamberimiz de:

- "Yalan söylüyorsun!" buyurdular. Ebû Amir:

- "Hayır, yalan söylemiyorum" diyerek inkar cihetine gitti. Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz de buyurdular ki:

-  "Yalan söylediği belli olan kişiyi Allah, kovulmuş ve yapayalnız kalmış olarak ölmeye mahkum eylesin!"

Ebû Amir, Peygamberimizin bu bedduasına "Amin!" diyerek katılmıştır. Sonra Mekke'ye dönmüş, Kureyş'in müşriklik dinine katılmış ve eski halini terketmiştir."

Cafer bin Abdullah bin Ebul-Hakem'den Ebû Nuaym'in bir rivayeti dahi bu merkezdedir. Ancak bu rivayette şu açıklama da vardır: "Ebû Amir, Mekke'nin müslünıanlar tarafından fethedilmesi üzerine Taife geçti. Taifin de müslümanların eline geçip Tâiflilerin de müslümanhğı kabul etmeleri üzerine, Tâifden ayrılmış ve Şam'a gitmiştir. Burada, vaktiyle Resûlüllah'm bedduaları veçhile, yapayalnız ve tek başına iken ölmüştür."

Ebû Nuaym, Ebû Seleme bin Abdurahman bin Auftan rivayet eder. O demiş ki: "Ka'b bin Lüey bin Gâlib, kavmini cuma günü toplar, onlara şöyle hitabederdi: "Bundan sonra derim ki: "Ey kavmim, işitip öğreniniz, anlayıp belleyiniz! Gece örtücü, gündüz aydınlatıcıdır. Yer­yüzü döşek, gökyüzü bir bina, dağlar direk, yıldızlar birer işarettir. Evvelkiler de sonrakiler gibidir. Erkek kadın her yaşayan ölür. Akraba­nızı gözetiniz, evlilik yoluyla te'sis ettiğiniz hasımlıkları koruyunuz, mallarınızı bereketlendiriniz. Hiç ölüp de dirilen, gidip de gelen olmuş mudur? Hakiki hayatın yurdu önünüzdedir, âhirettedir. Hakikat, sizlerin zan ettiğiniz gibi değildir! Şu Harem-i Şerifin kıymetini bilip güzel koruyunuz! Zira burada dünyanın en büyük olayı gerçekleşecek; yakında buradan çok şerefli bir peygamber çıkacaktır!. Vallahi benim eğer gözüm ve kulağım varsa, elim ve ayağım da tutuyorsa ve ben de o çok şerefli peygamberin çıkışma şahid olursam, büyük bir istek ve süratle O'na icabet ederim! O'na inanır ve tabi olurum!..."

İşte o, kavmine böyle hitâb eder sonra şiir hâlinde şunları söylermiş:

"Gece ve gündüz. Her bir hareket veya dönüş.

Farksızdır bizim için. Hepsi yeni bir oluş.

Bir bakmışsın, peygamber Muhammed gelivermiş!

Nice büyük haberler hem gerçek oluvermiş.

Zirâ ki haber veren kendisi çok gerçektir,

Er veya geç, bu "gerçek haberci" gelecektir!

Keşke O'nun gelişinde ben dahi bulunsam!.

Kavmi hakkı çiğnerken; ben yardımcısı olsam!..."

Ebû Nuaym îbn-i îshâk'tan, o ez-Zühri'den, o Sald bin el'Müseyyib'den, o da îbn-i Abbâs'tan rivayet eder. Şöyle ki: "Kıss bin Sâide, Ukâz panayırında kavmine hitâb eder, hutbesinde derdi ki: "Nihayet hak din, işte şu Mekke şehrinden çıkıp yayılacaktır!" Ona sormuşlar: "Hak din dediğin nedir?" diye. O da demiştir ki: "Mekke'den ve Lüey bin Gâlib oğullarının soyundan bir adam gelecek, sizleri Kelime-i Ihlâs'a, yâni Kelime-i Tevhid'e çağıracak, ebedi âhiret hayatının hak olduğunu Öğretecek. Buna ve ebedi saadete devam edecek. Eğer sizler onun zamanına yetişecek olursanız, mutlaka O'na uyunuz!. Ben, nasib olsa da O'na yetişebilsem, hiç tereddüd etmeksizin kendisine koşar ve tabi olurum..."

îbn-i Asâkir ve Kitâbu'l-Havâtif'de el-Harâiti, Cami' bin Cirân'dan naklederler ki o, şöyle demiştir: "Evs bin Harise, vefatı yaklaştığı zaman oğlu Mâlik'e bir takım vasiyetlerde bulunmuş ve sonunda demiş ki: "Muhrik oğulları ile olan çarpışmada esir düşenleri gördüm. Hiçbir hükümdarın veya sıradan bir kimsenin, asla şu dünyada baki olmadığına şahid oldum. Hepsinin sonu ölüm ve kabirdir! Ey kavmim! iyi ve saâdetli kişilerin, kendisiyle gerçek saadete erecekleri Allah'ın davetçisi, hâlâ gelmedi mi? Mekke'de Gâlib oğulları soyundan gelecek olan dâvetçi, Zemzem ile Hacer arasında dikilip de insanları Allah'a çağırdığı zaman, kendisine mutlaka icabet ediniz. Mutlaka ona yardımcı olunuz! Biliniz ki gerçek mutluluk, O'na yardımcı olmaktadır..."

îbn-i Sa'd, Hıram bin Osman el-Ensâri'den rivayet eder. O der ki: "Sa'd bin Zürâre kırk arkadaşı ile birlikte ve ticâret maksadıyla Şam'a gitmişti. Bu sırada kendisi bir rü'ya görmüş. Rü'yasında ona demişler ki: "Ey Ebû Ümâme! Yakında Mekke'den bir peygamber çıkacak, O'na tabi ol! Bunun alâmeti ise, arkadaşlarınla birlikte Şam'dan dönerken, bir yere ineceksiniz. Orada size bir musibet erişecek. Arkadaşların ölecekler. Sâdece içlerinden bir tanesi kurtulacak, onun da bir gözü sakat olacak. Sen ise kurtulup, bu bir tek arkadaşınla kalacaksın..." Hakikaten bir yere indikleri zaman vebadan arkadaşları ölmüş ve kendisi, bir gözü sakatlanan tek arkadaşı ile birlikte kurtulmuşlardır..."

îbn-i Ebû'd-Dünya, Bey ha kî ve Ebû Nuaym Eş-Şâ'bi'den naklederler. O demiştir ki: "Bana Cüheyne'li bir şeyh anlattı ve dedi ki: Bizde, câhiliye zamanında Umeyr bin Hubeyb adında bir adam vardı. Hastalandı ve komaya girdi... Derken biz onun Öldüğünü zannettik ve kabrinin kazılması için emir verdik. Bir müddet yanında kaldık. Adam ansızın doğrulup oturdu ve dedi ki: "Gördüğünüz gibi ben bayılmışım. Bu haldeyken bana denildi ki: Lât ve Hübel gibi putlar boştur! Bak kabrin kazılıyor! Halbuki sen daha yaşayacaksın, şimdi vefat eden ise Kusal'dır... Ayıhp iyileştiğin zaman, Nebiyy-i Mürsel'e inanır mısın? Rabbine şükreder, namaz kılar mısın? Putları Allah'a ortak koşan ve insanları sapıklığa sürükleyen kimselerin yolunu terk eder misin?" Ben de "Evet!" dedim. "Evet" der demez de ayıldım... Şimdi derhal gidip bakınız, hakîkaten Kusal vefat etmiş midir, etmemiş midir?"

Umeyr'in bu sözü üzerine gidip baktılar, hakîkaten Kusal vefat , etmiş... O sırada açılması emredilen kabre, Kusal'ı defnettiler... Umeyr ise, tâ islâmı idrâk edinceye kadar yaşadı..."

îhn-i Asâkîr "Dunaşk Tarihi" adlı eserinde Ka'b'dan naklen şöyle der: "Ebû Bekir es-Sıddîk'm müslümanlığı kabul edişi, semavî bir vahiy sebebiyledir. Şöyle ki: O Şam'da ticâret yapıyorken bir rü'yâ gördü ve bu rü'yâsını, Râhib Buhayrâ'ya anlattı. Râhib: "Sen nereden geldin?" diye sordu. O: "Mekke'den" diye cevap verdi. Râhib: "Hangi kabile s in dan?" dedi. O: "Kureyş'ten" dedi. Râhib: "Ne iş yaparsın?" diye sordu. O: "Tacirim" dedi. Râhib: "Allah rü'yâ'm gerçek kılsın! Senin kavminden bir peygamber gelecek ve sen O'na vezir olacaksın... Ölümünden sonra da O'na halîfe olacaksın..." dedi.

Ebû Bekir, rahibin bu sözlerini kimseye açmadı. Peygamber Efendimiz, peygamberliğim tebliğe başladığı zaman Ebû Bekir O'na geldi ve dedi ki: "Yâ Muhammed, senin peygamber olduğunun delili nedir?" Efendimiz de ona buyurdu ki: "Senin Şam'da iken gördüğün rü'yâdır!" Bunun üzerine Ebû Bekir, Efendimiz'in alnından öptü, kendisini kucakladı ve derhal müslümanlığı kabul etti... "Şehâdet ederim ki Sen, Allah'ın Resulüsün!.,." dedi.

îbn-i Asâkîr, Muhammed bin Abdurrahmân el-Beyâdî'den nakleder. O babasından, babası da kendi babasından naklen demiş ki: "Ebû Bekir'e: "Müslümanlığı kabul etmeden, önce Muhammed'in peygamberliği hakkında bir alâmet görmüş müydünüz?" diye sordular. O da dedi ki: "İster Kureyşten olsun ister başkalarından olsun, hiçbir kimse yoktur ki Muhammed'in peygamber olduğu hususunda Allah ona bir alâmet ve hüccet göstermemiş bulunsun! Bir gün ben, bir ağacın gölgesinde oturuyordum... Bir ara ağacın bir dalı üzerime iyice sarktı ve başıma değdi... Bir başkalık var, diye hayretle ona bakmaya başladım. Bu sırada bir ses işittim. Diyordu ki: "O peygamberin çıkması yaklaşmıştır! O'na derhal imân etmek suretiyle insanların en bahtiyarı olmaya bak!" [40]   

 

Peygamberimizin Bîr Özelliği De, Önceki Kitaplarda Ashabının Adlarının Geçmesi Ve Onlara Arza Varis Olacakları Müjdesinin Verilmesidir

 

Yüce Allah buyurur:

"Andolsun Tevrat'tan sonra Zebur'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık." [41]

Kur'an'ın tefsirine dâir yazdığı eserinde İbn-i Ebu Hatim, Ibn-î Abbâs'tan rivayet eder. O demiş ki: "Allah Teâlâ, Tevrat'ta, Zebur'da ve yerle göklerin yaratılmasından Önce ilm-i ezelîsinde "Arza mutlaka Ummet-i Muhammed vâris olacaktır!" diye haber vermiştir."

Yine îbn-i Ebu Hâtim Ebû'd-Derdâ'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Yüce Allah âyetinde: "Arza mutlaka iyi kullarımı vâris kılacağım" İşte o iyi kullar biziz!" Ben, yüz elli kadar, sûreden oluşan bir Zebur nüshasını görmüştüm. Onun dördüncü suresinde: "Ey Dâvûd! Sana olan kelamımı iyi dinle, Süleyman'a da emret ki, kendisinden sonraki insanlara ulaşması için duyuru yapsın; gerçekten yeryüzü benimdir! Ben onu Muhammed'e, ümmetine vâris kılacağım!" diye yazılı olduğunu görmüştüm..."

îbn-i Asâkîr îbn-i Mesûd'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Bir gün Ebû Bekir bize şöyle anlattı: "Ben, Peygamberimiz gönderilmeden önce - Yemen'e gitmiştim. Üçyüz elli yaşlarında olduğu söylenen bir şeyhin yanında idim. Bu şeyh çok okumuştu. Ezd kabilesinden olan bu bilgin şeyh, bana dedi ki: "Öyle sanıyorum ki sen, Harem-i Şeriftensin." Ben de "Evet" dedim. Şeyh: "Sanıyorum ki Kureyş'tensin" dedi. Ben de "Evet" dedim. Şeyh: "Aynı zamanda Teym'densin" dedi. Ben de: "Evet" dedim. Dedi ki: "Şimdi senden öğrenmek istediğim bir şey kaldı." Ben "Nedir?" diye sordum. O da dedi ki: "Karnım açıp bana göstermelisin!" Ben "Niçin?" dedim. O da: "Bana ulaşan gerçek ilme göre; Mekke'den bir peygamber çıkacak, ona bir genç, bir de yaşlı birisi çok yardımda bulunacak... Genç çok büyük sıkıntılara girecek, çok müşkil meseleleri halledecek... Yaşlı adam ise, beyaz tenli ve zayıf bünyeli olacak... Karnı üzerinde siyah bir leke, sol uyluğunda da bir ben bulunacak... Bu alâmeti de bana göstersen olmaz mı?" dedi. Ben de karnımı açarak göbeğimin üst kısmındaki siyah tekeyi ona gösterdim. Bunun üzerine o dedi ki: "Kâ'be'nin Rabbi'ne yemin ederim ki, sen osun!" [42]

îbn-i Asâkîr, Rabi' bin Enes'ten rivayet eder. O demiştir ki: "ilk kitapta: "Ebû Bekjr es-Sıddık yağmur gibidir, nereye düşse oraya faydalı olur" diye yazılıdır."

Yine îbn-i Asâkîr Ebû Bekir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ben bir gün Ömer (r.a.)'m yanına gitmiştim. Yanında yemek yiyen bâzı kimseler vardı, içlerinden birine gözünün kenarıyla bakan Ömer, o adama hitaben dedi ki: "Bundan önce okuduğum kitaplarda ne gibi haberler vardı, söyler misin?" O adam da dedi ki: "Peygamberin halîfesi, en yakın arkadaşı es-Sıddîktır diye okurdum."

îbn-i Asâkîr ve "El-Mücâlese" adlı eserinde Dineverî, Zeyd bin Eslem'den rivayet ediyor. Zeyd demiş ki: "Bize Ömer bin el-Hattâb haber verdi ve dedi ki: "Câhiliye zamanında bir ticâret kervanı ile birlikte Şam'a gitmiştim. Mekke'ye dönüş için Şam'dan yola çıktığımız zaman mühim bir işimi unuttuğumu farkettim. Arkadaşlarıma dedim ki: "Siz gidedurun ben size yetişirim!" Hemen geri döndüm. Şam'ın bir çarşısın­da giderken ansızın bir papazla karşılaştım. Papaz bana yaklaşıp yakamdan tuttu ve beni götürmeye başladı. Ben direndim ise de kâr etmedi. Beni kendi kilisesine götürdü, içeride büyük bir toprak yığını vardı. Bana bir kürek, kazma ve zenbil verip "İşte bu toprağı dışarı taşıyacaksın!" diye emretti... Oturup ne yapacağımı düşünmeye başladım. Papaz, öğle üzeri geldi ve hiçbir iş yapmadığımı görüp: "Toprağı dışarı taşımamışsın!" diye bağırdı ve elini yumruk yaparak beynimin üzerine şiddetle vurdu... Ben de elimdeki küreği onun başına vurdum. Baktım beyni dağılmıştı... Nereye gittiğimi bilmeksizin, derhal oradan uzaklaştım,. Günün kalan kısmını ve bütün geceyi yürüyerek geçirdim. Derken bir kilise yanında durdum ve gölgesine oturdum... İçeriden bir adam çıktı ve: "Ey Allah'ın kulu, burada oturmanın sebebi nedir?" diye sordu. Dedim ki: "Yol arkadaşlarımı kaybettim." O adams bana yiyecek ve içecek getirdi. Ben yemeğe başladım. O beni tepeden tırnağa süzmeye başladı. Sonra dedi ki: "Ey yolcu, ehl-i kitap beni, yeryüzünün en bilgili adamı olarak tanırlar. Ben ise, seni ve senin sıfatını tanımış bulunuyorum... Sen bu kiliseyi elimizden alacak ve bu * ülkeyi feth edeceksin..." Ben dedim ki: "Ey efendi, sen cidden yanılıyorsun!" O dedi ki: "Senin adın nedir?" Ben: "Ömer bin el-Hattâb'tır" dedim. O da dedi ki: "Vallahi dediğim adam sensin! Bunda hiç şüphem yok! Bana ve kiliseme dokunmayacağına dair bir emân yazıp imzala!" Ben de dedim ki: "Efendi, bana şuracıkta bir iyilik yaptın, yaptığın iyiliği lekeleme!" O dedi ki: "Bir sened yazıp imzalamaktan niye çekmiyorsun. Bunun sana ne zararı olabilir?" Ben de: "Peki" dedim, bir sened yazıp imzaladım ve kendisine verdim."

Ömer (r.a.)'m halifeliği zamanında müslümanlar Şam'ı da feth ettiler. Ömer Şam'a geldiği zaman bahsi geçen papaz gelip vaktiyle Ömer'in imzaladığı senedi kendisine verdi ve Kudüs'deki kilisesi için ayrıcalık istedi. "Ben vaktiyle şart koştum, şartıma rivayet etmeniz gerekir!" dedi. Ömer, bu adamı görünce vaktiyle kendisiyle onun arasındaki geçenleri anlattı... Ve ona cevaben de dedi ki: "Bu imzalı kağıtta, ne Ömer'i, ne de Ömer'in oğlunu bağlayıcı birşey yok..."

îbn-i Sa'd îbn-i Mes'ûd'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Bir gün Ömer, atına bindiği sırada elbisesi açılarak uyluğu görülmüş... Bunu gören Necrân Nasrânîlerinden bâzıları, onun uyluğunda siyah bir lekenin olduğunu farkederler ve derler ki: "Biz okuduğumuz kitabımızda, bu adamın bizi buradan çıkaracağını gördük."

İmâm-ı Ahmed'in Kitâbü'z-Zilhd'üne ilaveler yapan ve Zevâidü'z-Zühd adını veren oğlu Abdullah, Ebu îshâk'dan, o da Ebû Ubeyde'den nakleder, O demiştir ki: "Peygamber Efendimiz'in zamanı idi. Bir gün Ömer, atına sıçramış ki o, eğere dokunmadan ata binerdi. Bu sırada elbisesi açılıp uyluğunda bir siyah leke olduğu görülmüş. Bunu farkeden Necrânlı bir adam: "işte, okuduğumuz kitapta bizi buradan çıkacağını gördüğümüz adam, bu adamdır!" demiştir."

Ebû Nuaym Şehr bin Havşeb'deıı, o da Ka'b'dan rivayet eder. Ben, Şam'da iken Ömer'e demiştim ki: "Bunların okuduğu kitaplarda, iyilerden bir adam bu ülkeleri fethedecek diye yazar. Ve o fâtihin; mü'minlere çok merhametli, kâfirlere karşı çok kuvvetli, içi dışı gibi, sözü işine uygun, yakın olanla uzak olan onun yanında müsâvî, adamları geceleri rahipler gibi ibâdete dalar, gündüzleri ise, arslanlar gibi cihâda koşarlar; yek diğerine acırlar, iyilik ve yakınlık gösterirler, diye de vasıfları yazılıdır." Ömer de dedi ki: "Senin bu söylediklerin, hak mıdır?" Ka"b: "Yemin ederim ki, haktır!" dedi. Bunun üzerine Ömer, "Muhammed (s.a.v.)'i bize göndermek suretiyle bizleri azız, kerîm ve şerif kılan Allah'a hamdolsun!" diyerek hamd ü senalar etti."

îbn-i Asâkîr Ubeyd bin Adem'den, o Ebû Meryem'den, o da Ebû Şuayb bin Ömer'den rivayet eder. Şöyle ki: "Ömer bin el-Hattâb Câbiye'de iken Hâlid bin Velîd Kudüs'e gitmişti... Ona dediler ki: "Senin adın nedir?" O da: "Hâlid bin Velîd" dedi. Onlar tekrar: "Hâlifenizin adı nedir?" diye sordular. O da: "Ömer bin el-Hattâb" dedi. Onlar: "Onu bize tanıt!" dediler. O da O'nu onlara tanıttı... Bunun üzerine dediler İd: "Buranın fâtihi sen değil, Ömer'dir! Biz okuduğumuz kitaplarda hangi şehrin hangisinden evvel fethedileceğini ve kimin tarafından fethedileceğini okumuş bulunuyoruz. Yine kitapda, Iran Kayseri'nin şehrinin (Medâin'in) Kudüs'ten evvel f eth edileceğini de okumuşuz,.. Sizler gidip Önce onu fethediniz. Sonra sahibinizle (hâlifenizle) birlikte gelir, burayı da fethedersiniz...

Taberâni ve Ebû Nuaym Hılye'sinde Muğyes el-Evzai'den rivayet ederler. Ömer bin el-Hattâb, Ka'b'a demiş ki: "Tevrat'ta benim sıfatımı nasıl buldun?" Ka'b da demiş ki: "Öyle bir halife ki, demirden bir boynuz, şiddetli kumandan, Allah yolunda kınanmasından hiç korkmaz. Bundan  sonra bir halife  daha gelecek,  haksız  yere  ümmet onu öldürecek. Sonra belâ ve fitneler başlayacak..."

İbn-i Asakir'in Ömer'in müezzini olan Akra'dan rivayetine göre, bir gün Ömer; Metropolit yardımcısı olan papaza sormuş: "Kitaplarınızda bizim hakkımızda birşey buluyor musunuz?" diye. Papaz: "Size ait sıfat ve işlerin beyanım buluyoruz, fakat sizlerin, teker teker isimlerini değil" demiş. Ömer: "Peki, benim hakkımda ne buluyorsunuz?" diye sormuş. Papaz: "Demirden boynuz diye bir sıfat" demiş. Ömer: "Demirden boynuzun tevili nedir?" demiş. Papaz da: "Şiddetli bir başkan" demiş. Bunun üzerine Ömer: "Alîahü ekber!" demiştir. Sonra: "Benden sonraki başkan hakkında ne dersin?" demiş. Papaz: "Sonra iyi bir halife gelecek, akrabasını tercih edecek" demiştir. Ömer: "Allah, Osman bin Affân'a rahmet eylesin!" dedikten sonra, "Bundan sonraki için ne dersin?" demiş.. Papaz: "Onun zamanında demir sesleri işitilecek!" demiş. Bunun üzerine Ömer: "Vâh ümmetin basma gelen belâlara!" diye feryat etmeye başlamıştır. Papaz da: 'Tavas ya Ömer, aslında o kendisi iyi adamdır, fakat onun halifeliği kılıçların kınından çıkarıldığı ve kanların döküldüğü bir zamanda olacaktır" demiştir..."

Yine îbn-i Asakir'in îbn-i Sirin'den nakline göre, Ka'bü'l-Ahbâr Ömer'e demiştir ki: "Yâ Ömer, uykunda bazı şeyler sana malûm oluyor mu?" Ömer onu azarlamış. Bunun üzerine Ka'b: "Ben, rü'yasında ümmetin işleri kendisine malûm olan adamın kim olduğunu biliyorum!" demiştir...'*

Müsned'inde güzel bir sened ile îbn-i Râhüye nakleder. Ebû Eyyiib el-Ensâri'nin azadlısı Eflah demiş ki: "Ortalığı karıştıran Mısırlı hey'etlerin Medine'ye gelmesinden önce, Abdullah bin Selâm Kureyş büyüklerinin yanına girer ve onlara: "Sakın Osman bin Affan'ı öldürmeyiniz!" derdi. Kureyş kendisine: "Vallahi bizim Osman'ı öldürmek kasdımız yoktur!" derlerdi. Abdullah ise: "Vallahi onu öldürecekler!" diyerek çıkıp giderdi. Sonra yine Kureyşe hitaben öyle söyler ve: "Artık Osman'ın kırk günü kaldı" derdi. Aradan bir müddet geçmişti ki o yine Kureyş'in yanına gelip: "Sakın Osman'ı öldürmeyiniz! Yemin ederim ki onun ancak beş günü kalmıştır" demişti..."

îbn-i Sa'd ve îbn-i Asakir'in Tavas'tan nakline göre ise, şöyle denilmiştir: "Osman katledildiği zaman Abdullah bin Selâm'a dediler ki: "Okuduğunuz kitaplarınızda Osman hakkında ne gibi haberler vardı?" O da şu karşılığı vermiştir: "Biz onun hakkında onun; kıyamet gününde hem katil üzerinde, hem de yardımını kesen üzerinde amirlik yapacağını okumuşuzdur!"

îbn-i Asâkir Muhammed bin Yusuf tan, o da dedesi Abdullah bin Selâm'dan nakleder. O, bir gün Osman'ın yanına gitmişti. Osman ona dedi ki: "Çarpışmak veya çarpışmaktan sakınmak konusunda ne dersin?" O da dedi ki: "Sakınmak daha iyidir. Biz kitaplarımızdaokuduk kif kıyamet gününde sen, hem katile karşı, hem de katli emredene karşı emir olacaksın..."

Yine bu tarikten gelen bir rivayete göre, Abdullah bin Selâm Mısır'dan gelen hey'etlere demiştir ki: "Ey, Mısırlılar! Sakın halife Osman'ı öldürmeyiniz! "İnsan eceli gelmeden ölmez de, öldürülmez de!" diyerek kendinizi aldatmayınız! Eceli gelmiş bile olsa, haklı olan yine haklıdır ve hakkının davacısıdır..."

Ebu'l-Kâsım el-Beğavi, Saîd bin Abdü'l-Aziz'den rivayet eder. O demiştir ki: Resülüllah (s.a.v.) vefat ettiği zaman, bazı kimseler yahudilerin en âlimlerinden olan Hımyerli Zû Karabât'a dediler ki: "Ey Zû Karabât, Resülüllahtan sonra başa geçecek olan kimdir?" O da: "el-Emin" diye cevapladı. Bununla Ebû Bekir'i kastediyordu. "Ondan sonra kim?" diye sordular. O da: "Demir boynuz" dedi, bununla da Ömer'i kastediyordu. "Bundan sonra kim?" dediler. O da Osman'ı kastederek: "El-Ezher" dedi. "Peki bundan sonra kim?" dediler. O da: "el-Vaddâhü'1-Mansur = Ortaya çıkıp yardım gören!" diyerek karşılık verdi ve bununla o, Muâviye'yi kasdediyordu..."

îbn-i Râhûye ve Taberânî Abdullah bin Muğaffil'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Ali katledildiği zaman Abdullah bin Selâm bana demişti ki: "Bu, kırkıncı hicret yılının başıdır. Bu yıl zarfında bir sulh yapılsa gerekir."

îbn-i Sa'd ise Ebû Salih'ten şöyle rivayet eder: "Şarkılar söyleyerek devesini süren diyordu ki: "Osman'ı katlettiler, ondan sonra emîr Ali'dir dediler. Zübeyr hakkında ise: "Ali'den sonra .odur" diye bir söylenti var." Bunu işiten Ka'b dedi ki: "Hayır, ondan sonra emîr, Muâviye'dir!" dedi. Bunu Muâviye'ye ulaştırdılar. Muâviye de Ka'b'a hitaben dedi ki: "Ey Ebû Ishâk, Ali ve Zübeyr gibi Resûlüllâh'ın ashabı varken, ben nasıl emîr olabilirim?" Ka'b: "Sen emir olacaksın!" dedi.

Dârimî ve îbn-i Râhûye güzel bir sened ile rivayet eder, Ebû Hureyz'den, o da Abdullah bin Selâm'dan. O Resûlüllâh'a hitaben demiştir ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz kitap ehli olarak sizin; kıyamet gününde Rabbiniz'in, huzuruna vardığınız zaman, ümmetinizin sizden sonra ihdas ve icâd ettikleri şeyler sebebiyle utanıp, mübarek yüzünüzün kızaracağım okuyoruz..." [43]

Taberânî ve Beyhakî Muhammed bin Yezîd es-Sakafi'den rivayet eder. O demiş ki: "Kays bin Harişşe, Ka'bu'l-Ahbâr ile yola çıkar. Giderlerken Sıffin'e varırlar. Burada duraklayan Ka'b, sağa sola iyice baktıktan sonra: "Burada pek çok sayıda müslümanın kanı akıtılsa gerektir." der. Kays da der ki: "Bunu nasıl söylersin? Gaybı Allah'tan başkası bilemez!" Ka'b da şu karşılığı verir: "Biz bunu Allah'ın Musa'ya indirdiği Tevrat'a dayanarak söylüyoruz. Tevrat'ta kıyamete kadar gelecek olaylar bildirilmiştir. [44]

Hâkim el-Müstedrek'inde Abdullah bin Zübeyr'den rivayet eder. Şöyle ki: Muhtar es-Sakafî'nin kellesini getirdikleri zaman Abdullah demiş ki: "Ka'b bana ne söyledi ise, hepsinin çıktığını görmüşümdür. Ancak o bana şunu da söylemişti ki: "Sakîf ten bir adam çıkacak, senin katilin o olacak!" Halbuki Sakîfli'nin kellesi bize getiriliyor."

Bu hususta El-Ameş demiştir ki: "Abdullah böyle söylerken, tabiî Haccâc-ı Sakafî'nin sonunda kendisini katledeceğini bilmemekte idi."

Yine Hakim el-Müstedrek'inde Abdullah bin Amr'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben, kitapta şöyle yazılı olduğunu görmekteyim: Muâviye şeceresinden (neslinden) bir adam gelecek, çok kan dökecek... Çok mal alacak ve şu Beyt'İ, taşlarını birer birer sökerek yıkacak! Eğer bu olay ben sağ iken olursa, onu gözlerimle görmüş olacağım... Eğer ben öldükten sonra olursa, "Abdullah bunu haber vermişti" diyerek beni hatırlarsınız..." Mugîra Oğullarına mensup bir kadının evi, Kubeys dağı üzerinde idi. Abdullah bin Zübeyr zamanında Haccâc gelip Kabe'yi kuşattığı sırada, Kabe'nin yıkılışını evinden görür ve şöyle der: "Allah, Abdullah bin Amr'a rahmet eylesin! O, aynen bunu söylemişti!"

Ahmed bin Hanbel'in oğlu Abdullah "Zevâidü'z-Zühd" adlı eserinde Hişâm bin Halid er-RibVden rivayet eder, O şöyle demiştir: "Ben Tevrâtta: "Ömer bin Abdül-Azîz öldüğü zaman, yer ve gök onun ölümüne tam kırk sene ağlıyacaktır!" diye yazılı olduğunu gördüm." Muhammed bin Fadâle de der ki: "Râhiblerden biri diyordu ki: Ömer bin Abdül-Azîz'in adaletli imamlar arasındaki yeri, mübarek aylar arasındaki Recep ayının yeri gibidir."

Velîd bin Hişâm'dan sevkedilen bir rivayete göre, o demiştir ki: "Biz bir yolculuk sırasında bîr yere inmiştik.  İçimizden biri dedi ki:

"Baksana şu râhib neler söylüyor? Mü'minlerin Emîri Süleyman bin Abdül-Melik'in vefat ettiğini söylüyor!" Ben: "Peki yerine kim geçti?" dedim. Râhib: "El-Eşec, Ömer bin Abdül-Azîz" dedi. Şam'a geldiğim zaman durumun aynen öyle olduğunu gördüm. Bu seyahatimizin dördüncü senesi idi. Biz yine aynı yere indik. Aynı adam, rahibe gidip: "Ey râhib, bize söylediğin aynen olmuş... Şam'a döndüğümüz zaman, durum senin söylediğin gibi idi." diye konuştu. Bu sefer râhib de dedi ki: "Yemin ederim ki, şimdi de zehir içirilmek suretiyle Ömer bin Abdül-Azîz vefat etmiş bulunuyor!" Yolculuğumuz sona erip Şam'a döndüğümüzde, yine durumun öyle olduğunu gördük..."

Ibn-i Asâkır Muğîra bin Nûmân'dan nakleder. O şöyle der: "Basra halkından biri bana dedi ki: Ben, Kudüs'e gitmek niyetiyle yola çıkmıştım. Şiddetli bir yağmura tutuldum. Bir manastıra sığındım. Oranın rahibi bana dedi ki: "Biz, okuduğumuz kitapta sizin dîninizden bâzı kimselerin şu Azi*â denilen yerde öldürüleceklerini okuduk! Onlar üzerine hisâb ve azâb olmayacakmış! Yâni onlar şehid olacaklar!" Aradan fazla zaman geçmedi, Hucür bin Adiyy ve arkadaşları oraya getirilip katledildiler."

Beyhakl'nin rivayetine göre, Ka'b bir defasında şöyle demiştir: "Abbâs oğulları için siyah bayraklar yükselir, onlar Şam'a inerler, nice zâlim ve cebbarları katlederler!..."

El-Künâ adlı kitabında ed-Devalibî naklediyor: Hammâd bin Seleme'den, o Yala bin Atâ'dan, o Ebû Ubeyd Büceyr'den, o da Şerh el-BermekVden, o kendisi, ehl-i kitaptan idi. O demişti ki: "Ben, kitapta: "Şu ümmetten on iki başkan gelir." diye okudum. Başkanların birincisi peygamberleridir. Başkanların sayısı on ikiye tamam olduğu zaman, ümmet azıp isyan eder. Kuvvetlerini, kendilerine karşı kullanır olurlar." [45] 

 

Peygamberimizin Geleceğini Kahinlerin Haber Vermesi - Ki Aslında- Bu Haberler Onlara, Kitap Ehli'nin Kitaplarından İntikal Etmiş Haberlerdir,

 

Ebû Nuaym ve İbn-i Asâkîr İsmail b. Ayyaş tarikıyla şöyle derler: "Adamın biri gelip "Satıh" adıyla meşhur arap kâhininden bahsetti ve dedi ki: "Satıh, yaratılış hakkında bâzı garîb şeyler iddia ederdi. Aslında o, bir top et şeklinde, sakat ve kemiksiz bir adamdı. Vücûdunu, bir bez parçası toplar gibi toplayıp kaldırırlardı. Hiç bir yeri hareket etmiyordu, sâdece dili kımıldıyordu... Bir gün o, Mekke'ye gitmek istedi. Onu alıp sedyesi üzerinde tâ Mekke'ye götürdüler. Onun geldiği Mekke'de duyuldu. Kureyş'ten dört adam, yâni Abdü Şems, Abdü Menâf, Ahvas bin Fihr ve Ukayl bin Ebû Vakkâs onun yanına gittiler ve kendisini imtihan etmek istediler. Dediler ki: "Bizler, Cümah kabilesinden kimseleriz, senin Mekke'ye geldiğini duyunca ziyaret etmek istedik ve bunu gerekli gördük.

Satıh dedi ki: "Ey Ukayl, elini bana ver!" Ukayl da elini ona verdi. Sâtih onun elinden tutarak dedi ki: "Bütün gizlilikleri bilen ve hatâları bağışlayan adına yemin ederim ki, sizler Cümah Oğullarından değilsiniz..." Onlar da "Evet, bildin ve doğru söyledin!" dediler ve şunu sordular: "Ey Satıh! Bizim zamanımız da ve bizden sonra neler olacak, haber ver bakalım!"

Satıh şu karşılığı verdi: "Bildiğim kadarı ile, Allah'ın bana ilham ettiği ile, benden dinleyiniz! Ey Arap topluluğu, sizler kocalık devrinizi yaşıyorsunuz! Şimdi, arabm basireti ile acemin basireti aynıdır. Ne sizde, ne onlarda ilim ve fehim kalmamıştır. Fakat sizin neslinizden öyle insanlar neş'et edecekler ki, her nevi ilmin talibi olacaklar, putları kıracaklar, Acem'in iktidarına son verecekler, harplerde bol ganimet alacaklar." Ona dediler ki: "Ey Satıh, bu dediğin nesil kimlerden gelecek?" O da dedi ki: "Rükünleri olan Beyt'e, emniyet ve saltanata yemin ederim ki, sizin neslinizden gencecik adamlar gelecek, putları kıracak, şeytana ibâdeti terkedecek, Allah'ı hakkiyle tevhîd edecekler ve Allah'ın dînini ihya edecekler! Aynı zamanda binalar yükseltip büyük bir medeniyet kuracaklar, ileriyi göremeyen kavimleri geride bırakarak ilerliyecekler!"

Onlar yine dediler ki: "Ey Sâtih, güzel söylersin, fakat bunlar kimin neslinden, hangi soydan olacaklar?" Sâtih de dedi ki: "Yemin ederim ki, bunlar Abdü Menâf oğullarından, Abdü Şems Oğullarından ve binlerce olacak. Fakat aralarında çok geçmeden ihtilâf çıkacak..." Dediler ki: "Ey Sâtih, onlar hangi ülkeden çıkacak?" Sâtih: "Bu ülkeden" diye cevapladı ve ilâve etti: "Bir peygamber çıkacak, doğru ve gerçek yola çağıracak, putperestliği atacak, bir tek Allah'a ibadet edecek. Sonunda vazifesini yapmış olarak vefat edecek. Yeryüzü öylesini bir daha görmeyecek. O göklerde de övüldükçe övülecek...

Sonra es-Sıddîk O'na halîfe olacak, hükmettiği zaman hükmünde sâdık olacak; haklan ne eksik, ne fazla, tam yerine getirecek. Sonra bunun yerine eî,-Hanîf geçecek... Adalet ve hakkaniyet sahibi, davayı iyice kuvvetlendirici... Sonra bunun yerine gelecek bir "Dâri" işlerinde tecrübeli biri. Fakat toplanacaklar başına bir sürü... Ve kendisine kızarak, haksızlık ederek, öldürecekler onu. İhtiyarı, koyun boğazlar gibi boğazlayacaklar. Sonra hakkında çok konuşanlar olacak... Biri çıkıp, birçok hutbeler okuyacak, durumu aydınlatmaya çalışacak... Sonra birisi başa geçecek, kazanacak: (siyaset kürsüsünde başarılı olacak). Esaslı ve doğru düşünceyi, aldatıcı bir düşünce ile karıştıracak... Yeryüzünde askerler çoğalacak...

Sonra bunun yerine oğlu geçecek. Övülen işleri az olacak, hakkı hukuku gözetmeyecek... Pek çok mal yığacak... Derken arkasından bir sürü melikler gelecek... Sonra es-Sâlûk gelecek. Onları, yaygı çiğner gibi çiğneyip ezecek. Sonra işi sıkı tutan Ebû Cafer gelecek bir çok yerler fethedecek... Sonra kısa boylu biri gelip saâdetli bir ölümle gidecek... Sonra hilesi az olan biri, sonra onun izince giden kardeşi, sonra ehvec gelecek. Dünyalığı çok hazinesi dolu olacak... Fakat kendi adamları ve yakınları tarafından katledilecek... Sonra yedinci sırada biri gelecek, hükümdarlığı ortada bırakacak, sanki sahibi olmayacak... Bu zamanda, fakirler çok zengin olup altınlara bezenecek. Ayak takımı, hükümdarlığa kalkışacak... Bir kurtarıcı bekleyen insanların imdadına-yetişip duruma el koyacak. Bütün Nizâr ve Kahtân kabilelerini ezip geçecek... Dımaşk yakınında, Lübnan ile Meysân arasında iki büyük kuvvet karşılaşacak; bu sırada Yemen dahî iki Yemen hâlinde bölünecek... Bir kısmı karışık, bir kısmı da yardımı kesilmiş olacak... Halk, sanki esir gibi yaşıyacak... Yine bu sıralarda Fırat ile dağlar arasındaki yerlerde, cami ve mescidler harab olacak; yer sarsıntıları meydana gelecek... Sığıntı adam, hâlife olmak isteyecek. Nizâr gadaba gelecek, köleler ve kötüler gözde olacak, âbid ve zahid olanlar, hayırlı kimseler sıkıntıya düşecek... İnsanlar aç kalacak, fiyatlar çok yükselecek... Aylardan bir safer ayında, hendeklere dolmuş pekçok zâlim askerler, kılıçtan geçirilir, sabahın ilk saatlerinde hezimete uğrarlar, haberleri derhal yayılır. Bu işte, hayırlılar galip gelirler. Yerlerinde durmaz ilerlerler, güzleri uyku nedir bilmez... Derken şehirlerden bir şehre girerler, işte kaza ve kader orada yetişir, sonra piyade okçular gelir, saklanmış olanları bulup katlederler, koruyucuları da bertaraf ederler. İşte burada suların tâ üst tarafında, kader ona yetişiverir. Artık bundan sonradır ki din, zayıflayıp çekilmeye başlar. İşlerde inkılâp meydana gelir. Kitap inkâr olunur, köprüler kaldırılıp atılır. Ancak adalarda yaşıyanlar başka... Zaman, zor ve çetin olur, haya azalır."

Onlar bunun üzerine dediler ki: "Ey Satıh sonra ne olur?" O da şöyle cevapladı: "...Sonra Yemen'den ip gibi bir adam çıkar, Sana ile Aden arasından zuhur edip işe koyulur. Adı yâ Hasan olur, yâ da Hüseyin... îşte bu adam vâsıtası ile Allah, fitne ve fesadı defeder."

îbn-i Aöâkîr îbn-i îshâk tankından, o da bâzı rivayet ehlinden nakleder ki, Rabîâ bin Nasr el-Lühamî korkunç bir rü'yâ görür ve memleketindeki tâbircileri çağırtıp rü'yâsınm tâbirini ister. Çağırtıp sormadık ne bir kâhin bırakır, ne bir sihirbaz, ne de bir falcı veya müneccim... "Ben, korkunç bir rü'yâ gördüm, sizden bunun tâbirini istiyorum!" der. Kendisine: "Efendim, rü'yânı anlat da tâbirini yapalım" derler. O der ki: "Rü'yâmı size anlatsam, tâbirinden emîn olamam! Onu, ben kendisine anlatmadan bilecek ve tâbirini yapacak bir adam lâzım." Bunun üzerine ona derler ki: "O halde siz kâhinlerden Satîh'a veya Şık'a haber gönderip getirtiniz, bunu ancak bu ikisinden biri yapabilir."

Kral her ikisini de çağırttı, ancak Satıh önce geldi. Kral ona dedi ki: "Ey Satıh! Ben korkunç bir rü'yâ gördüm, bunun tabirini yapar mısın?" Satıh: "Sen, karanlıktan püsküren siyah bir kül görmüşsün. Bu tâ Tihame arzma kadar dağılmış, her canlı bundan yemiş..." Kral: "Hiç hata etmedin, tam söylediğin gibi" dedi ve tâbirinin ne olduğunu sordu. Satıh: "Yemin» ederim ki, ülkenize Habeşliler inip işgal edecek!" dedi. Kral: "Bu bize çok ağır gelir. Ve ne zaman olacak söyler misin?" dedi. Satıh: "Senin vefatından biraz sonra" dedi. Kral: "Onların bu işgali devam edecek mi, yoksa kalkacak mı?" dedi. Satıh de dedi ki: "Yetmiş küsur sene sonra kalkar, bir kısmı öldürülür, kalanlar da kaçarak giderler." Kral: "Bunların gitmesinden sonra ne olur?" diye sordu. Satîh: "Aden'den, İrem'i, Ziyezen adında biri gelir, çıkarır" dedi. Kral: "Bunun sonu ne olacak?" diye sordu. Satıh: "Bunun hükmü de yetmiş küsur sene sonra kalkar" dedi. Kral "Kim kaldırır?" diye sordu. Satıh: "Bir Nebiyy-i Zekî, ona vahiy ve yüce Allah'tan imdâd-i ilâhî gelir" dedi. Kral: "Bu zekî peygamber hangi soydan olacak?1' dedi. Satîh: "Mâlik bin Nadir oğlu Gâlib bin Fihr soyundan... Mülk, (yani hakimiyet) zamanın sonuna kadar bunun kavminde kalır." Kral: "Zamanın da bir sonu mu var?" diye sordu. Satîh: "Evet, zamanın sonu gelecek, önceki ve sonraki bütün insanlar toplanacak, iyiler mutlu, kötüler mutsuz olacak" dedi. Kral: "Ey Satîh, bu söylediğin haber hak mıdır?" dedi. Satîh: "Şafaka, gasaka ve feleka yemin ederim ki, bu söylediğim haktır!" dedi..."

Satîh, kralın sorularım bu şekilde cevaplayıp bitirdiği zaman, Şık da gelmişti... Kral, Satîh'in söylediklerinden hiç dem vurmaksızın dedi ki: "Ey Şık, ben bir korkunç rü'yâ gördüm, bunun tabirini bana söyler misin?" Şık: "Sen karanlıktan çıkan siyah bir kül görmüşsün... Her canlı ondan yemiştir." Kral: "Tâbirini de söyle!" der. Şık: "Yemin ederim ki; ülkeni Sudanlılar alacaktır ve onlar tâ Necrân'a kadar hâkim olacaklardır..." Kral: "Bu bize acı ve öfke verir! Bu ne zaman olacak? Ben sağken mi, yoksa benden sonra mı?" dedi. Şık: "Bu senden sonra

olacaktır. Sonra kuvvetli biri gelip sizi onlardan kurtaracaktır." Kral: "Bu kuvvetli adam kimdir?" dedi. O da: "Ziyezen soyundan biri" dedi. Kral: "Bu devam edip gidecek mi, yoksa kalkacak mı?" diye sordu. Şık: "Kalkacak ve onu bir Resul-i Mürsel kaldıracaktır. Bu Resul; hak ve adaletle gelecektir, din ve fazilet ehlinden olacaktır. Mülk, tâ hail ü fasl gününe kadar onun adamlarında olacaktır" dedi- Kral: "Fasıl günü, ne demektir?" diye sordu. Şık: "İşlerin ve idarelerin hesabının sorulduğu, semâdan davetler duyulduğu, herkesin bir yere toplandığı bir gündür. O gün, Allah'tan ittikâ edenler için, kurtuluş ve çok iyilikler vardır" diyerek sözünü bitirdi."

(îbn-i Asâkir'in dediğine göre, Satih, irem Seli'nin vukua geldiği günler de doğmuş ve Resülüllah Efendimizin doğduğu yıl içinde de vefat etmiştir.. Onun beşyüz yıl veya üçyüz yıl yaşadığı söylenmektedir). [46]

Ebû Mûsâ el-Medini "Ez-Zeyl" adlı eserinde îbn-i Külebi'den, o da Uvâne'den rivayet eder. Şöyle ki: Birgün Ömer yanındakilere demiş ki: "Câhiliyye zamanında iken, Peygamberimiz'in geleceğine dair bir şey duymuş olanınız var mı?" Tufayl bin Zeyd el-Hârisi demiş ki: "Evet, ey mü'minlerin emiri, sizce de malum olduğu gibi, Me'mun bin Muâviye'nin bu hususta kehanetleri olmuştur. O Peygamberimiz'in geleceğine dikkati çeken bir konuşmasında aynen şunları da söylemişti: "Keşke onun gelişinde ben de hazır bulunsaydım! Keşke ondan evvel gelmesem, ondan sonraya da kalmasam!" Peygamberimiz'in çıktığı haberi, biz Tihâme'de iken bize ulaşmıştı. O gün ben kendi kendime demişimdir ki: "Ey Tufeyl, işte bu, Me'mûn'un önceden verdiği haberdir.. Biz ise, günleri geçirdik ve geciktik.. Nihayet, bir hey'et hâlinde gelip müslüman olduk..." [47]

 

Peygamberimiz'in Adının Bazı Eski Taşlar Üzerinde Nakşedilmiş Olarak Bulunmuası:

 

îbn-i Asakir Hasan tarikiyle Süleyman'dan nakleder. O demiş ki: "Bir gün Ömer bin el-Hattâb Ka'b'a kitaben: "Peygamberimiz'in doğumundan önceki faziletleri hakkında ne dersin?" diye sormuştu. Ka'b da: "Evet ey mü'minlerin emiri, ben okuduğum kitablarda görmüştüm: İbrahim (a.s.) bir gün bir taş bulmuş ve bu taşda dört satır yazı olduğunu görmüş. Bu satırlarda sırası ile şunlar yazılı imiş:

"Ben Allah'ım, Ben'den başka ilâh yoktur! O halde sadece bana ibâdet et!"

"Ben Allah'ım, Ben'den başka ilâh yoktur! Muhammed de benim Resûlümdür! O'na inanan ve uyan kimseye ne mutlu!"

"Gerçekten Ben Allah'ım ve Ben'den başka hiçbir ilâh da yoktur! Bana bağlanan kurtuluşa erer."                                               

"Ben Allah'ım. Ben'den başka ilah yoktur. Harem-i Şerif ve Kabe, Benim içindir! Beytime giren azabımdan emin olur!"

(Kab'ın ve emsalinin bu ve benzeri haberleri karşısında ihtiyatı seçer, "doğrusunu Allah bilir" diyerek tevakkuf eyleriz.)

Beyhaki ve Târih'inde Buhari Muhammed bin el-Esved'den naklederler. O da babasının babasından nakleder. Şöyle ki: Onlar bir gün üzerinde kitabesi bulunan bir taş bulmuşlar. Kureyş bu taşı okutmak için bir adam çağırmış. Adam o taşı iyice süzdükten sonra demişki: "Ben bu taşdaki yazıyı size okusam, siz beni öldürürsünüz!" Biz bu taşdaki yazının Muhammed hakkında olduğunu zannettik amma, bunu söyleyemedik..."

Ebû Nuaym, Ebû Hureyş'in oğlu Hureyş'ten, o da Talha'dan nakleder. O şöyle demiştir; "İlk yıkılması zamanında Beyt'in taşlarından biri yerde gömülü olarak kalmış.. Bu taş ele geçtiği zaman Kureyş bir adam çağırıp ondaki yazının okunmasını istemiş. Adam da okumaya başlamış.. Şöyle ki: "Benim seçilip beğenilmiş, tâm tevekkül ve inâbe eden kulum! Doğumu Mekke'de, hicreti de Medine'ye olacak.. O, eğri yolu iyice doğrultmadan, "Lâ ilahe illallah Muhemmedün Resülüllah!" tevhidine şehâdeti hâkim kılmadan düııyadanayrılmıyacaktır.. O'nun ümmeti, "Ümmet-i Hammâdûn" olacaktır! Her hal ü kârda hamdedecekler, üzerlerine basit gömlek giyecekler, el ve yüzlerini tertemiz tutacaklardır..."

îbn-i Asâkir Ebut-Tayyib el-Mukri'den nakleder. O demiştir ki: "Amûriye fethedildiği zaman oradaki kiliselerden birinde buldukları bir yazıda şunlar yazılı imiş: "Sonradan gelen nesillerin en kötüsü, önceki nesillere sövüp küfredenidir. Halbuki o hayırlı geçmişlerden biri, sonrakilerin bin tanesinden daha hayırlıdır. Ey Gâr'da arkadaşlık eden (Ebû Bekir), haklı olarak övünme kerametine sen nail oldun! Zira Kâdir'i Mutlak olan Melik, seni övmüştür. Çünkü o, gönderdiği elçisine indirdiği kitabta: "İkisi birlikte Gâr'da iken, ikinin ikincisi" buyurmaktadır[48]

"Ey Ömer, sana da ne mutlu! Sen bir vali değil, bir vâlid (baba) oldun... Ey Osman, sana da mutluluklar! Fakat onlar seni haksız yere öldürecekler. Sen jse ey Ali, iyilerin önderi, Resûlüllâh'm davasının dâvâcısısm... Şu, Gâr'daki can yoldaşı, şu iyilerden biri, şu şehirlerin imdatcısı, şu da iyilerin öncüsü... Hepsine ne mutlu! "Bunları kötüleyenlere Allah'ın laneti olsun!,.." Ben, bunları bize okuyan kilise papazının arkadaşına yaklaşıp sordum: "Bu yazı, kaç yıldır kilisenizin kapısında bulunmaktadır?" O, iyice ihtiyarlamış ve yaşlılıktan kaşları gözleri üzerine dökülmüş bulunan papaz, soruma cevapla dedi ki: "Sizin peygamberiniz gönderilmezden iki bin sene evvel!"

Ebû Muhammed el-Cevherî "Emâlî" adlı kitabında Yahya bin Yemân'dan nakleder. O demiştir ki: "Birgün ben Benî Selîm'in mescidinde idim. Buranın imamı bana dedi ki: "Bizden bâzı ihtiyarlar, Rûm diyarına gitmişlerdi. Onların kiliselerinin birinde aynen şöyle yazılı imiş: "Bir ümmet ki, Hüseyn'i katleder; acaba bunlar hesâb gününde onun dedesinden şefaat umarlar mı?" Bizimkiler onlara demişler ki: "Bu yazı, kaç yıldır burada bulunmaktadır?" Onlarda demişler ki: "Sizin Peygamberinizin çıkışından altı yüz sene evvel bu yazı, yine burada idi." [49]

 

 



[1] Şüphesiz Rabbİmİz'in sânı zâten yücedir... Biz de böylece Teâlâ, Tebâreke, Süphân gibi, yüce, büyük ve münezzeh anlamına gelen ta'zim ifadeleriyle O'nu yüceltiyor, O'na olan ta'zîm borcumuzu edaya çalışıyoruz

[2] Ahzâb Sûresi, 7.

[3] Keza Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Zerkânî, Beyrut 1393,1/36.

[4] Araf Sûresi, 172'de geçmektedir.

[5] Bu hadisin senedi kavidir... Sahihtir... Bâzı hadîs ifminden habersiz olanların Çokça söyledikleri: "Adem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim" rivayetinin ise aslı yoktur. Bunu İmâm Suyûtî de bildirmiştir. (Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Ez-Zerkânî, 1/33).

[6] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/13-14.

[7] Al-i imrân Sûresinin 81. âyetinden..

[8] Aslında Sahîhier'in her ikisinde de rivayet edilmiş bulunan bu hadîs-i şerîf, biraz uzunca bir hadîs olup Peygamber Efendİmiz'in büyük özelliklerinden beşini ihtiva etmektedir ve şöyledir: "Benden evvel hiçbir kimseye verilmemiş olan beş şey bana verilmiş bulunmaktadır:

[9]Aynı lafız ile Hafız Ebû Nuaym Hılye'sinde Meyseratü'l-Fecr'den, Ibn-i Sa'd İbnü Ebi'l-Ced'â'dan, Taberanî İbn-i Abbâs'tan rivayet etmişlerdir... (Yine Müellifin El-Câmius-Sağîr adlı eseri, 2/83).

[10] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/15-16.

[11] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/16.

[12] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/16-17.

[13] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/17-20.

[14] Imâm-ı Kastalânî de aynı rivayeti Beyhakî'nin Delâil'inden naklen Mevâhib-i Ledünniye adlı kıymetli eserine almıştır. Şârihi AHâme Zerkânî ise, Delâil'in kıymeti üzerinde Hafız Zehebî'nin medhedici şu sözlerine yer verir: "Sana gerekli olan Delail'i okumandır. Bil ki, bu kitap hep hidâyet ve nurdur..."  Delâil'in müellifi olan irnam-ı Beyhakî ise, İlgili rivayet hakkında bizzat şöyle demektedir: "Râvî Abdurrahmân, bu rivâyetiyle yalnız kalmıştır." Mevâhib şârihi Allâme Zerkânî de: "Başkası bu rivayeti desteklememiştir. Bu rivayet, râvisinin zayıflığı yanında garîb bir rivayettir" demektedir... (Şerhu'z-Zerkânî, 1/62-63).

[15] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/21-22.

[16] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/23..

[17] Al-i Imrân sûresi, 81

[18] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/24.

[19] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/24-25.

[20] Ravzatu's-Safâ, s:168 - Sene 1258 İst.

[21] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/25-26.

[22] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/26.

[23] Araf Sûresi âyet: 157.

[24] el-Fetıh Sûresi, âyet: 29

[25] el-Ahzâb Sûresi, âyet: 45.

[26] A'râf Sûresi, 144.

[27] Bu İki rivayet sahihlerde yoktur... Ayrıca manâları itibariyle de tenkîd ve tenvire muhtâc durumdadırlar... Mesele; "Her hangi bir peygamberin başka bir peygambere ümmet olması veya olmasını istemesi, caiz midir?" hususudur... Bu hususta, Konya'mızın yetiştirdiği büyük âlimlerden Ebû Saîd ei-Hâdimî şöyle demekledir: "Bu kitaba şerh yazanlardan bâzıları Hz. Musa'nın Tevrat'ta bu ümmetin vasıflarını gördüğü zaman, "Yâ Rabbi, beni de bu ümmetten kıl!" diye istekde bulunmuş, Cenâb-ı Hakk da onu bu ümmetten kılmıştır" diye yazıyorlar... Doğrusu bu iddia, çok büyük bir cürettir. Zira âlimlerimiz açıkça bildirmişlerdir ki: "Bir peygamberin, başka bir peygamberin ümmeti olması caiz değildir"... O halde Hz. Mûsâ gibi kelimullâh olan ve peygamberlerin en faziletlilerinden bulunan bir peygamberin, ümmetlik talebinde bulunması ve bununla kemâlinde tamamlık umması; nasıl düşünülebilir? Eğer bu rivayetin senedi sahih olsaydı bile, bunun te'vil edilmesi veya müteşâbih sayılması gerekirdi..." (El-Berikâ A'let-Tarîka, 1/106 - Matbaa-ı Osmaniye, 1318).

[28] Bu husustaki Ebû Saîd el-Hâdimî merhumun tenvir edici ve ihtiyatlı olmağa çağına bir nasihati, bundan önceki 21. dipnotta geçmişti... (M).

[29] Nisâ Sûresi, âyet: 47,

[30] Hûd Sûresi, âyet: 71.

[31] Al-i İmrân Suresi, âyet: 39.

[32]Al-i İmrân Suresi, âyet: 45.

[33] Saff Sûresi, âyet: 6.

[34] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/26-40.

[35]Yukarıda adı geçen kaynakların bu tesbîtine göre, Selmân-ı Fârisî hazretleri, Resûlüİlah Gubâ'dan ayrıldıktan sonra müslümanlığı kabul etmiş oluyor...

Selmân'a gelince: O dâima İslâm'a hizmet etmiş, hakkın hak olarak bilinip yaşanmasına, bâtılın bâtıl olarak bilinip ondan kaçılmasına yardımcı olmuş; Ebüd-Derdâ gibi bir sahâbîye yazdığı mektubunda bile: "Bak kardeşim, eğer sen gerçekten hekim isen dikkatli ve açık konuş; zira senin sözün (vehim ve vesveselere) şifâ olacaktır..." diye yazmıştır (Kûtül-Kulûb, 1/147). Ashâb-ı Kiram arasındaki lakabı ise hep "Seimanü*l-Hayr" olmuştur. (Üsdü'l-Gâbe, 2/328). Gerçekten ashabın en büyük ve en hayırlılarından olan Selmân-ı Fârisî hazretleri, hayrı çok sever ve çok sadaka verirdi. Hazîneden kendisine tahsis edilen yıllık maaşının tamâmını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kendisi ise, el emeği ile kazandığından geçinirdi. (Hurma liflerinden hasır örüp satardı).

"Nesebin nedir, kimin oğlusun?" diye soranlara, "Ben, İslâm oğlu Selmân'ım" diye karşılık veren ve gerçekten de "Müslümanlığın Çocuğu" olan bu büyük sahâbî; Resûlüllâh'ın müjdelediği "Cennetin iştiyakla kendilerini beklediği üç bahtiyardan..." da biri olmak şerefine m az har bulunuyordu... Bu üç bahtiyar: Ali, Ammâr ve Selmân idiler... (İbnü'l-Kayyim, El-Fevâid, 38-Beyrut, 1393). Çok abid ve zâhid olan bu mübarek zât hakkında Hz. Ali demiştir ki: "O, öncekilerin de, sonrakilerin de ilmine vâris olmuştur. O, dibi bulunamaz bir deniz idi..." Aynı zamanda, Ehl-i Beytin bir üyesi de sayılan Selmân-ı Fârisi hazretleri-, uzun ömürlü olmakla tanınır ise de en sahih kavle göre seksen sene yaşamış olup hicretin 35-36 yıllarında vefat etmiştir... Yüce Mevtamız kendisinden ve Resûlüİlah Efendim i z'in bütün sahâbilerinden razı olsun... (Amîn). (Şerhû'l-Mevâhib ül-Zerkânî, 3/309).

Ve ondan bize, bir büyük nasihat: "Ey müslümanlar, ilmi ilerletiniz, öldürmeyiniz! Biliniz ki, İnsanlar kendileri ölmeden önce sahibi bulundukları bilgileri yeni nesillere aktardıkları müddetçe, hayır ve hidâyet üzere bulunurlar... Aksi takdirde hepsi hayır ve hidâyetten uzaklaşıp helak olurlar..." (Sünenü'd-Darimî, 79-lst. 1401)

[36] Bakara Suresi, 89

[37] Bakara suresi, 89

[38] Burada bahsi geçen Danyal {a.s.}, Peygamberimiz'den on iki asır kadar önceleri Babil'de hüküm süren, Kudüs'ü işgal ederek yakıp-ytkan meşhur Keldânî kiralı Buhtu Nasr'ın zamanında yaşamıştır. Daha Önce vefat etmiş bulunan Danyal-ı Ekber'den ayırt etmek için kendisine "Danyâl-ı Harkîlî" denilmektedir. (Ravzatü's-Safâ, 346).

Buhtu Nasr, kendisine büyük saygı göstermiş, hattâ onun izni olmadan hiçbir devlet işinin yürütülmemesi hakkında vezirlerine emir bile vermişti... Ne varki, devlet adamları onu çekememiş, vezirlerin yalan ve tezvirleri ile hapsedilmiş, sonunda günlerdir aç bırakılan arslanların bulunduğu kuyuya atılmıştır... Fakat Allah'ın yardımı İle arslanlar ona zarar vermemiş, onu yalayıp okşamıya başlamış... Kuyuda, o da bir müddet aç-susuz kalmış... Sonra bir melek (veya Şam'daki Ermiyâ (a.s.)) kendisine yiyecek ve içecek getirmiş. O da: "Beni ilâhi te'yidine mazhar kılan, kendisini zikredeni yardımsız bırakmıyan, kulunun Kendisi hakkındaki ümîdini boşa çıkarmıyan, Kendisine itimâd edeni yine kendisinden başkasına terk etmiyen yüce Allah'a sonsuz hamd ü senalar olsun!..." diyerek tekrar tekrar Allah'a hamdetmiştir... (Hayâtü'l-Hayevân, 1/5).

Haksızlık ettiğini anlayan kıral ona demiş ki: "Benden ne dilersin? İstersen seni Kudüs'e iade edeyim... Orayı hem yeniden tamir de edersin... İstersen bir ferman yazıp eline vereyim, ülkemin her yerinde istediğin gibi seyahat edersin..." Danyal (a.s.) da buyurmuş ki: "Senin fermanına güvenerek seyahata çikmak bana yakışmaz.^Ben nerede olursam olayım, ancak ve ancak Allah'ın himayesine sığınırım!..." (Ravzatü's-Safâ, 345).

Dâima bütün peygamberler ve onlara uyanlar için esas olan da budur! Yâni "Yâlnız Allah'a ibâdet etmek ve yalnız Allah'a sığınmak." (Fatiha suresi, 4). Hakikat bu merkezde iken, maalesef kabulü imkansız bazı hurafeler de. Danyal (a.s.) hakkında icâd edilip İleri sürülmüştür... O'nun aç arslaniarın şerrinden mucizevî bir şekilde kurtulmuş olması bahanesiyle islâmi Tevhid zedelenmek istenilmiştir. . Hz. Ali'ye atfen rivayetler uydurulup denilmiştir ki: "Eğer sen de arslanların, yırtıcı hayvanların şerrinden korkarsan; "Eûzü bi-Danyâl ve bil-cübbi min şerril-esed! Yani, ben arslanlartn şerrinden Danyâl'a ve kuyuya sığınıyorum!" dersin. Bu takdirde, yırtıcı hayvanların sana bir zararı dokunmaz!" Görüldüğü gibi, yalnız Danyal aleyhisselam değil, onun mucizevî bir şekilde selâmete erdiği o kuyu dahi putlaştırılmak istenilmiştir... Bu gibi şeylerde Manevi Sırlar olduğu iddiası İle mü'minler baskı altına alınmak cihetine gidilmiştir... Hakla bâtılın karıştırılmış bir şeklinden başka birşey olmayan: "Eûzü bi-Danyâl ve bi kelİmâti'l-lahi't-Tâmmât = Ben    Danyâl'a ve Allah'ın kelimâtına sığınırım" gibi terkibler; şer'î ve mânevi bir dua örneği (!) olarak takdîm edilebilmiştir... (Şerhu'l-Erbeîn Hadisen, s: 380 - Amire, 1253).

Halbuki, hakla bâtılın, birbirine karıştırılmaması için Ömer (r.a.); altında ashabın Resûlüllâh ile Rıdvan bîalini akdettikleri Şeceratü'r-Rıdvân'ı kökünden kestirecek derecede Tevhîd konusunda büyük titizlikler göstermişti... Kabe'yi tavaf sırasında Haceru'l-Esved'in karşısına geçip: "Sen bir taşdan ibaretsin! Biliyorum ki, insana ne zarar verebilirsin, ne de fayda... Ancak ben, Sevgili Peygamberimiz'İn seni öptüğünü gördüğüm için, seni öpüyorum!" diyerek hutbesini okumuş ve tarihî görevini yapmıştı... Yine Hz. Ömer, Danyâl (a.s.) hakkında da o emsalsiz güzellikteki tedbiri aldırmış; müslümanların dalalet ve hurafât vadilerine düşmelerini önlemek İstemişti... Şöyle ki: Kendisinin halifeliği zamanında idi. Müslümanlar Tetir'i de fethetmişlerdi... Buradaki Hürmüz'ün hazîne dâiresinde bir cesed vardı. Bu cesed Danyal (a.s.)'a âid oiup zavallı insanlar, kıtlık zamanlarında onun kabrinin yanıbaşında ve onunla tevessül ederek yağmur duasında bulunuyorlardı... İşte bu cesed, Hz. Ömer'in o büyük basîreti ve basiretler veren emri ile buradan alındı... Gündüz on üç yerde ayrı ayrı kabirler açıldı... Gecenin karanlığı içinde ve gayet gizli bir şekilde bu açılan kabirlerin birisi içine güzelce defn edildi... Kabirlerin hepsi kapatılarak Danyâl (a.s.)'ın kabrinin hangisi olduğunun bilinmesine ve o kabil şeylerin yapılmasına imkân bırakılmadı... Fakat, Allah'tan başkasına tapınmak ve sığınmak için bahaneler ariyan ve sebebler uyduran kimseler de boş durmuyordu... Bunlar da, İslâmî Tevhid nâmına hiçbir endişe duymadan: . "İşlerinizde îefeddüd edip bunaldığınız zaman, kabirdekilerden meded dileyiniz!" şeklinde hadîsler (!) uydurup hurafeler neşrediyorlardı... (Bütün bunların ne kadar tehlikeli ve batıl olduklarına dâir bilhassa bakınız: "İslâmda Kabir Ziyareti" sahîfe 53-54 - İmam-ı Birgİvî, Bedir Yayınları, 1965).

İslâm Hidâyetinin esası ve ruhu üzerindeki hassasiyetini kaybetmemiş olan müslümanlar iyi bilirler ki, islâm'da yüzde yüz bâtıl oian her hangi bir şey gibi; "Kul bunaldığı zaman, imdadına Hızır yetişir!" zihniyeti de o kadar batıldır... Keza: "Nâdi Aliyyen tecidhü avnen leke = Bunaldığın zaman, "Yâ Ali! Yetiş!" diyerek Ali'ye sığın! Mutlaka o senin imdadına yetişir!" İddiası da o kadar bâtıl ve âtıldır... (Bakınız, el-Esrârü'l-Merfûi'l Ehâdîsi'l-Mevdûa, 385 - Aliyyül-Kârî, Beyrut, 1935).

[39] "...Her ikisi de hayatlarında cennetlik olarak müjdelenen on bahtiyardan biri olan Ömer bin el-Hattâb ile Saîd bin Zeyd (r.a.), Resûlüllâh'a (s.a.v.) gelerek onun hâlini sordular... Resûlüllâh da buyurdular ki: "Allah ona rahmet ve mağfiret eylesin, o İbrahim'in (a.s.) dini üzerindeyken vefat etmiştir." Aişe (r.a.) validemizin rivayetine gör

de, Resûlüllâh Efendimiz onun hakkında bir defasında şöyle buyurmuştur: "Ben, cennete girdiğim zaman Zeyd bin Amr bin Nüfeyl'e aid olmak üzere iki çadır kurulmuş olduğunu gördüm." (Bu rivayetin senedi İyidir).

Zeyd; putlara tapmayı bırakmış, müşriklerin dinini terketmişti... Onların kestiğini yemez, sâdece Allah İçin boğazlanmış hayvanların etini yerdi... Arkasını Kâbe'ye dayar, Kureyş'e hitaben: "Varlığım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, hepiniz İbrahim'in dînini terkettîniz" derdi... Yine şöyle de derdi: "Allah'ım! senin indinde en sevgili ibâdetin ne olduğunu bilsem, Sana o şekilde ibâdet ederdim..." Sonra Kabe'ye döner, iki secdeli ve tek rekatli bir namaz kılardı... Kız evladlarının diri diri gömülmelerine de şiddetle karşı çıkar ve onları kurtarmıya çalışırdı... Öz evladını kendi eliyle kumlara gömmek istiyen babaya hitaben derdi ki: "Sakın onu öldürme, onu bana ver! Ben ona güzelce bakayım, büyüyüp geliştiği zaman istersen geri alırsın, istersen almazsın!..." Böyle der ve o zavallı çocukları kurtarırdı..."

Zeyd bin Nüfeyl ve Osman bin el-Nuveyrİs, Abdullah bin Cahş gibi "Hanîfler", yâni bilindiği kadarıyla ibrahim (a.s.)ın dînini takîb edenler, derlerdi ki: "Kesinlikle biliyorsunuz ki, kavmimiz yolunu iyice şaşırtmıştır, İbrahim (a.s.)'ın dîni hakkında hatalı bir yol takîb etmektedirler... Bile bile puta tapmaktadırlar... İnsana ne bir zararı ne de bir faydası dokunmayacak olan bir puta, insan nasıl da tapabilir?"

Zeyd bin Nüfeyl, gerçekten de çok adaletti, çok faziletli bir zât idi... Derdi ki: "Ey Allah'ım, senin her şeyi bilip gördüğüne inanıyorum! Seni şâhid tutuyorum ki ben, İbrahîm'in ' dini üzerindeyim, bu din üzere yaşıyorum ve bu din üzerinde öleceğim..."

O, putlar için kesilen hayvanların etini asla yemediği gibi, putlara kurban kestikleri için de kendi kavmi olan Kureyşi, şiddetle ayıplar ve tenkid ederdi... Bunun için de onlarla arası hiç iyi değildi... Kendisi asla puta tapmaz, Allah'ı tevhîd eder, Allah'ın varlığına ve birliğine gayet açık bir şekilde inanırdı... Sâdece O'na nasıl ibâdet edeceğini, nasıl kullukta bulunacağını açık-seçik bilemezdi... "Rabbim, İbrahîm'in Rabbidİr, dînim de ibrahîm'in dînidir!" diye konuşurdu... Kabe'ye girdiği zaman: "Lebbeyk hakkan hakka, teabbüden ve rikkâ! = Buyur Rabbîm buyur! Gerçekten sana itaat ve ibâdet ediyor, Seni birliyorum! İbrahim'in ancak sana sığındığı gibi, ben de ancak Sana sığınıyorum..." diyerek Allah'a iltica eylerdi...

Güneşin seyrini gözler, zevaldan sonra kıbleye yâni Kabe'ye döner, bir rek'at namaz kılar, sonra derdi ki: "ibrahîm ve İsmâîl'in kıblesi işte budur! Ben, asla taşa-puta tapmam! Puta secde etmem, put İçin kesilenden yemem! Fal okları çekmek gibi bir bâtıla da tenezzül eylemem! Ben^tâ ölünceye kadar Kabe'ye döner, namazımı kılarım!"

"Gerçekten de Hanîflık'ın o yıllarda büyük bir temsilcisi olan ve, "Allah'ın birliğine İnanıp asla Allah'tan başkasına tapınmamak" olan Fıtrî Dînin esasından ayrılmıyan Zeyd bin Nüfeyl; Resûlüllâh'ın otuz beş yaşlarında bulunduğu ve Kureyş'in Kabe'nin tamiri ile meşgul olduğu bir zamanda vefat ederek, şu fânî âlemden göçmüş, Allah'ın rahmetine kavuşmuştur..." (Tafsilât için bakınız, El-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/237, Mısır, 1351. Üsdü'l-Gâbe, 2/236, Beyrut, 1285).

[40] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/40-63.

[41] Enbiyâ Sûresi, 105.

[42] Ebû Bekr (r.a.)'in, Yemen seyahati İle ilgili, farklı ve fazlalıktı rivayetler de vardır. Bâzılarında makbul olmayan ifâdeler bulunmaktadır. "Yemen'e gitmeden önce müslüman olmuştu" denilmesi gibi ki, bu doğru değildir. (Ez-Zerkanı, 1/240).

[43] Resûlüllâh Efendımiz'in de Buharî-i Şerifteki bir hadîsleri şu mealdedir: "Ey ümmetim! Uyanık olunuz, Mahşer gününde ümmetimden bâzı adamlar bana getirilirler ve yakalanıp sol tarafa götürülürler. Ben: "Ey Rabbim, bunlar benim ashabım" derim. Bana denilir ki: "Sen onların senden sonra neler icad ettiklerini bilmiyorsun!" (Bakınız, Buharî, cüd 2, cüz 3, s: 88 - Meymene, 1306).

Yine Buharî-i Şerifte, Alâ bin Müseyyıb'in babasından şöyle naklettiğini görüyoruz: O demiştir ki: "Ben, birgün Berâ bin Azib'le karşılaştım ve ona dedim ki: "Ey Berâ, ne büyük mutluluk senin için' Zira sen, Peygamber'in (s.a.v.) ashabından olmanın şerefini taşıyorsun! Ve O'na şecere-İ rıdvan altında bîat etmiş bulunuyorsun." Bunun üzerine Berâ bana dedi ki

"Ey  kardeşimin  oğlu!   Sen,   bizim   Peygamberimizden   sonra   neler  icâd   ettiğimizi bilmiyorsun..." (Buhârî, cild 2, cuz 3, s: 31 - Meymene, 1306).

Yukarıda Dârimî ve İbn-i Râhûye'nin, Abdullah bin Selâm'dan rivayet ettikleri hususun, işte bu derin gerçekler ile ilgisi olsa gerek...

[44] Ka'b, bu sözüyle oldukça aşırı gitmiştir. Her nevi aşırılığın tedavisini de hedef tutan Kur'ân'a göre ise; Tevrat da, incîl de tahrife uğramış kitaplardır. Burada onun, yani Ka'b'ın, Tevrat'ı her şeyin kendisinde yazılı olduğu "Levh-i Mahfuz" yerine koyarcasına takdîm etmeğe kalkışması, kabul edilebilir şeylerden değildir. Bugün (ve o gün), mahfuz bulunan yegane ilahî kitap, Kur'ân-ı Kerîm'den ibarettir. (M.)

[45] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/64-70.

[46] Fakat bu söylentilerin ve kehânetlerin  İslâm'dan sonra hiçbir zâti değeri kalmamıştır. Zİrâ İslâm, her nevi kehâneti, sihri ve müneccimliği külliyen lağv etmiştir. (M.)

[47] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/71-74.

[48] Tevbe suresi, 40

[49] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/74-77.