Kuran ve Sünnet

İKİNCİ BOLUM

İKİNCİ BOLUM

 

PEYGAMBERİMİZİN SOYU VE DOĞUMU

 

Peygamberimizin Soyunun Temizliği Ve Adem'den Beri Soyunda "Sifahın Vukua Gelmemiş Olması

 

îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkîr Abdullah İbn-i Abbâs'tan rivayet ederler: O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) bir defasında buyurdular ki:

"Ben, tâ Adem'den beri nikâha dayalı helâl ilişkiden çıkıp geldim! Benim nesebimde hiç meşruiyet dışı temas olmamıştır[1]

Yine îbn-i Abbâs'tan Taberanl rivayet eder: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular ki: "Benim soyumda hiçbir zaman câhili bir alâka olmamış­tır. Ben hep İslâm nikâhı gibi, meşruiyete dayalı temiz alâkalardan çıkıp geldim."

îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkîr'in Aişe (r.a.)'dan sevkettikleri bir rivayette aynen bu mealdedir. îbn-i Sa'd ile İbn-ü Ebû Şeybe'nin Musannafındaki bir rivayeti ise, Muhammed bin Ali bin Hüseyn'dendir ve §u mealdedir: "Ben, dâima nikahtan çıkıp geldim. Soyuma hiçbir zaman câhiliyenin o metres hayâtı bulaşmamıştır. Ben ancak temiz ve meşru alâkadan meydana geldim."

îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkîr, neseb konusunda bilgin olan el'Külebî'den naklederler. O demiştir ki: "Peygamber efendimizin soyuna âit beşyüz senelik şecereyi yazıp kaydettim. Hiç birinde nikâh dışı yaşıyan, câhiliyyeye âid şeylerden hiç bir şey yoktu."

Müsned adlı kitabında el-Adenî, el-Evsat'ında Taberânî, Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr, Ali (r.a.)'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Adem'den tâ anam beni doğurunca-ya kadar, hep nikâha dayalı temiz ve meşru alâkalardan çıkarak geldim! Câhiliyenin o çirkin işlerinden nesebime hiç bulaşmamıştır." [2]

Ebû Nuaym, çeşitli tarîkler ile îbn-i Abbâs'tan rivayet eder. O şöyle demiştir: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular: "Benim anam ve babam asla sifâha bulaşmamışlardır! Dâima Cenâb-ı Hakk beni tertemiz baba sulbünden tertemiz ana rahmine intikâl ettirerek getirmiştir. Son derece temiz ve saf bir nesebden olan bir babanın, iki evladı olduğu zaman da; Allah beni, hep en hayırlı tarafa geçirmiştir."

îbn-i Sa'd, Külebî'den, o Ebû Salih'ten, o da îbn-i Abbas'tan rivayet eder. O demiş ki: "Resûlüllâh buyurdu: "Arabm en hayırlısı Mudar'dır, Mudar'm en hayırlısı Abdü Menâf Oğullarıdır. Bunların en hayırlısı Hâşim Oğullarıdır. Haşim Oğullarının ise en hayırlısı Abdü'l-Muttalib1-tlr! Vallahi tâ Adem'den beri, ne zaman nesebim bir babadan iki evlâda ayrılmış olsa, Allah beni, hep en hayırlı tarafa geçirmiştir!"

Cenâb-ı Hakk kur'an-ı Kerîm'de buyuruyor ki:

"Ve senin secde edenler arasında dolaşmanı da görüyor." [3]işte bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak Bezzâr, Taberanî ve Ebû Nuaym Ikrime'den, o da Ibn-i Abbâs'tan rivayetle demiştir ki: "Peygamber (s.a.v.), tâ anasından doğuncaya kadar, peygamberlerin sulbünde, intikâl edegelmiştir." [4]

îmam-ı Buharî Ebû Hüreyre'den rivayet eder. Şöyle ki: "Peygamber (s.a.v.) buyurdular: "Ben Adem'den beri hep en hayırlı aileden yine en hayırlı diğer aileye intikâl ederek geldim. Nihayet yine en hayırlı aile içinde bulundum..."

îmam-ı Müslim Vâsıla bin el-Eska'dan rivayet eder, şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdular: "Allah, îbrâhîm evlâdından İsmail'i, ismail evladından Kinâne Oğullarını, Kinâne Oğullarından Kureyş'i, Kureyş'ten de Hâşim Oğullarını seçmiştir. Nihayet beni de Hâşim Oğullarındari seçmiş bulunuyor."

Hasendir kaydiyle Tirmizî, Beyhakı ve Ebû Nuaym Abbâs bin Abdül-Muttalib'ten rivayet ederler. O Resûlüllâh'm (s.a.v.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Gerçekten Allah beni yarattığı zaman, yarattıklarının en hayırlısı olarak yarattı. Kabileleri yarattığı zaman beni ,en hayırlı kabilede yarattı. Nefisleri yarattığı zaman da beni, en hayırlı nefis olarak yarattı... Sonra Allah evleri (aileleri) yarattı ve beni en hayırlı aileden kıldı. Ben insanların gerek ailece, gerek nefisçe en hayırlısı olarak yaratılmış bulunuyorum!..."

Beyhaki, Taberanî ve Ebû Nuaym îbn-i Ömer'den rivayet ederler. O Resûlüllâh'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Allah bütün yaratıkla­rı yarattığı zaman, yaratılmışlardan Adem Oğullarını seçmiştir. Adem Oğullarından arabı, arabtan Mudar'ı, Mudar'dan Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşim Oğullarını, bu Hâşim Oğullarından da beni seçmiştir. Ben hep, en hayırlılardan en hayırlılara intikâl ederek gelmişimdir."

Yine Beyhakî, Taberanî ve Ebû Nuaym İbn-i Abbâs'tan rivayet ederler. O da Resûlüllâh'm şöyle buyurduklarını bildirmiştir: "Allah yaratılmışları iki kısma ayırdığı zaman, beni en hayırlı kısımda kılmıştır. Sonra her iki kısmı üçer kısma ayırmış ve beni yine en hayırlı kısımda kılmıştır. Sonra iki kısımdan birine âit bulunan bu üç kısımdan her birini üçer kısma ayırmış ve her bir kısmı, bir kabile kılmıştır ve beni; en hayırlı kabile hangisi ise o kabileye mensûb eylemiştir. Sonra bu kabileleri "Ehl-i Beyt" hâlinde evlere taksim etmiş ve beni en hayırlı aileye mensûb kılmıştır, işte yüce Allah'ın kelâmı'ndaki:

"...Ey Ehl-i Beyt (peygamberin ev halkı), Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor" âyetiyle bildirmek istediği de budur." [5]

Beyhakî ve îbn-i Asâkîr Mâlik'ten, o Zühri’den o da Enes'ten rivayet eder, Enes (r.a.), Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduklarını bildirmiştir: "Şu büyük insanlık ailesi, ne zaman iki kısma ayrılmış olsa, mutlaka Allah beni en hayırlı kısımda kılmıştır! Ben, hep nikahlı ve evli olan karı-koca arasından çıkarak gelmişimdir; Câhiliyenin o çirkin işlerinden benim aileme ve bana asla bir şey bulaşmamıştır. Ben Adem'den beri hep nikâhtan gelmişimdir, tâ kendi anam ve babama gelinceye kadar. Ben, gerek öz canım (şahsım) itibariyle, gerek ailem itibariyle sizin en hayırlınız bulunmaktayım!"

Beyhakî Muhammed bin Ali'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular ki: "Allah, kendi iradesiyle bir seçim yaptı da Arabi seçkin kıldı. Sonra Araptan Kinane'yi Kinane'den Kureyş'i, Kureyş'ten-Hâşim Oğullarım seçti; sonra Haşim Oğullarından da beni seçti..."

Beyhakî, Taberanî ve îbn-i Asâkîr Aişe'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular: "Cebrail bana dedi ki: "Ben bütün yeryüzünde Muhammed'den daha faziletli bir adam görmedim! Yine ben, bütün yeryüzünde Hâşim Oğulların'dan daha faziletli bir aile görmedim!"

îbn-i Asâkîr Ebû Hüreyre'den rivayet eder. O, Resûlüllâh'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Ben, atamız Adem'in sulbünden çıktığım andan itibaren, hiç bir zaman zinadan doğmuş değilim. Herkes bir soya ve aileye çekerken, ben de dâima en hayırlı aile tarafına geçmişim ve sonunda Arabm en hayırlı iki soyundan, Hâşim'in ve Zühre'nin evladından gelmişimdir!"

îbn-i Merdûye Enes'ten rivayet eder. O demiştir ki: Resûlüllâh Efendimiz: "Gerçekten size içinizden öyle bir peygamber geldi ki..."[6] âyetini; "Fe" harfinin fethasiyle okuyup: "Sizin haseb ve neseb bakımından enfes olanınız benim! Adem'den beri benim atalarıma . meşruiyet dışı bir leke, asla bulaşmamıştır!" buyurdular.

Aşağıdaki rivayette şöyle: Hâkim ve Taberanî, Harîm bin Evs'ten rivayet eder. O demiş ki: "Ben, Resûlüllâh Tebük seferinden dönmekte iken, O'na hicret ettim. O sırada amcası Abbâs'ın şöyle dediğini duydum: "Ey Allah'ın resulü, izin verirseniz sizi övmek istiyorum!" Resûlüllâh izin verdiler ve: "Söyle bakalım, Allah ağzına sağlıklar versin!" buyurdular. Bunun üzerine Abbâs şiir hâlinde şunları söyledi:[7]                                              

Tertemizdin Sen, bundan önce o gölgelerde...

Gizlice emânet edildiğin o yerlerde..."

Daha sonra şu güzelim ülkelere indin...

Fakat henüz bir beşer, et parçası değildin."

"Gemideki bir su damlası... Yüzen denizde...

Ehli ise, batıp kaybolmuştur bir dehlizde..."

Bir âlem gidip bir âlem gelirken araya...

intikâl ederdin Sen, bir babadan anaya..."

"Ateşe atıldı yanmadı tbrâhim Halîl,

Çünkü Sen var idin onun sulbünde ey delîl!"

"Sonunda kuruldu koruyucu evin senin,

Var idi yuvanda, altı kemerli siperin."

 "Sen ki doğdun da bütün yeryüzü aydınlandı.

 Bütün ufuklar ağardı. Nuruna boyandı..."

Şimdi biz de bu ışık ve nurun içindeyiz.

 Doğru yolu gösteren Resûl'un izindeyiz..."

Beyhakl ve îbn-i Asâkîr Ebu Hüreyre'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Resûlüllâh (s.a.v.) buyurdu ki: "Yüce Allah, Adem'i yarattığı zaman evlâdının ruhlarını ona gösterdi. O da evladının bazılarının bâzılarına olan üstünlüklerini de gördü... Bu sırada yukarıya doğru yükselen bir nûr gördü ve: "Ey Rabbim, bu nûr kime aittir?" diye sordu. Cenâb-ı Hakk, kendisine: "Bu, senin oğlun Ahmed'in nurudur. O hilkatte evvel, bîsette sonradır ve o ilk şefaat edecek olandır" buyurdu."

Hafız Ebû Nuaym diyor ki: "Bu üstünlük ve özelliğin Peygamber Efendimiz'in peygamberliğine olan delâletini, şu şekilde açıklayabiliriz:

Gerçekten bilmen ve kabul edilen bur husustur ki, peygamberlik aynı zamanda mülk ve siyâset-i âmme demektir. Hükümdarlık ve umûmî siyâset görevi ise, soylu ve şerefli kimselerde bulunur. Çünkü böyle olunca, halk daha çok itimâd ve itibâr ederler, bu da idareyi kolaylaştırır. Nitekim Bizans kiralı Herakliyus Şam'da bulunduğu sırada oraya ticâret için gelmiş bulunan Ebû Süfyân'a Peygamberimiz hakkında sorular yöneltmiş ve bu meyanda: "Peki, peygamberliğim ilân eden Muhammed'in, sizin aranızdaki soyu ve şerefi nasıldır?" diye sormuştu. Ebû Süfyân da: "O'nun bizim aramızdaki soyu ve şerefi çok üstündür" karşılığını vermişti... işte bunun üzerine kıral Herakliyus: "Evet, zâten bütün peygamberler, böyle kavminin e ^oylu ve en şerefli kişileri arasından seçilerek gönderilir." demişti." [8]

 

Abdül-Muttalib'in Rüyası:

 

Ebû Nuaym, Abdullah bin Ebû'l-Cehm'in oğlu Ebû Bekir'den şöyle nakleder: "Ben Ebû Tâlib'in, babası Abdü'l-Muttalib'den naklen şöyle dediğini duydum: "Ben, Kabe'nin Altın oluk tarafında uyumakta iken korkunç bir rü'yâ gördüm. Büyük bir ürperti ile uyandım ve Kureyş'in kadın kâhinine giderek gördüğüm rüyayı anlattım. Dedim ki: "Rüyamda yerden bir ağacın bittiğini gördüm. Ağaç o kadar büyüktü ki, başı semâya değiyor, dalları ise doğu ve batıya uzanıyordu... Fakat bu, nurdan bir ağaç idi. Öylesine aşikâr ve büyük bir nûr ki, belki güneşin nurundan yetmiş kat daha büyüktü... Bütün Arap ve Acem halkı bu ağaca secde ediyordu ve bu nurdan ağacın büyüklüğü, parlaklığı ve yüksekliği gittikçe büyüyordu... Bir yanıp bir sönüyordu... Bu sırada Kureyş'ten bir grubun bu ağacın dallarına yapıştığını, diğer bir gurubun ise bu ağacı kesmeye çalıştıklarını görüyordum. Kesmek istiyenler ağaca yaklaştıkları zaman güzellikte bir benzerini görmedi­ğim bir genç onları yakalıyor, onların belini kırıyor, gözlerini çıkarıp atıyordu... Ben, bu sırada ağaca elüai uzattım ise de dokunamadım... Acaba bu kime nasîb olacak" dedim. O genç bana dedi ki: "Nasîb, senden önce davranan ve ağaca tutunan kimselerindir." Bunun üzerine korku ve ürperti içinde uyandım..." Rü'yâmı bu şekilde o kadın kâhine anlattığım zaman, o da ürperdi ve sapsarı kesildi. Bana dedi ki: "Gördüğün rü'yâ, gerçektir, senin soyundan bir adam gelecek, doğu ve batıya hâkim olacak ve insanlar kendisine itaat edecektir..."

Gördüğü rü'yâyı, bu şekilde kâhine yordurmuş olan Abdü'l-Muttalib, oğlu Ebû Tâlib'e demiştir ki: "Umulur ki yorumda işaret edilen bu adam, sen olursun!" Ebû Tâlib, babası tarafından görülen ve kendisine aktarılan bu rü'yâyı, zaman zaman anlatırdı. Peygamberimiz'in peygamberliğini ilân etmesinden sonra da bunu anlatır ve: "Abdü'l-Muttalib'in rü'yâsmda gördüğü o ağaç, Allah'a yemin ederim ki, kardeşimin oğlu Muhammed Ebû'l-Kâsım El-Emîn'dir!" derdi. Kendisine derlerdi ki: "O halde, hâlâ O'na îmân etmiyecek misin?" O da şu karşılığı verirdi: "Büyüklerin beni kınamasından ve bana sövmesinden çekmiyorum!..." [9]

 

Anasının O'na Hamile Kalışına Daîr Alametler:

 

Hâkim, Beyhakî, Taberanî ve Ebû Nuaym; azadlı köle Ebû Avn tarikiyle îbn-i Abbas'tan, o da babası Abbâs'tan şöyle rivayet ediyor: "Abdü'l-Muttalib bana dedi ki: Biz, bir kış seferinde Yemen'e gitmiştik. Orada ben, bir yâhûdi bilgini ile karşılaştım. Kitap ehli olan bu adam bana dedi ki: "Sen nerelisin?" Ben: "Kureyş'tenim" diye cevap verdim. O: "Hangi kabilesinden?" diye sordu. Ben de: "Hâşim Oğullarmdanım" diye cevapladım. Yine o dedi ki: "Uzuvlarından birini incelemek istiyorum, bana izin verir misin?" Ben de: "Avret mahalli olmamak şartiyle izin veririm" dedim. Bunun üzerine o, burun deliklerimden önce birini, sonra diğerini açarak baktı ve inceledi. Sonra dedi ki: "Ben şahitlik ederim ki, senin bir elinde hükümdarlık, diğer elinde ise peygamberlik var! Ben bunu görmekteyim. Halbuki biz bunu Zühre Oğullarında görmekte idik. Bu nasıl olur?" Ben kendisine: "Bilmiyorum" diyerek karşılık verdim. O bana? "Ailen var mı?" dedi. Ben: "Hayır, evli değilim" dedim. O: "Memleketine döndüğün zaman, Zühre Oğullarından bir kadınla evlen!" dedi..."

Bunu bana anlatan Abdü'l-Muttalib, Yemen'den döndüğü zaman, Abdü Menâf Oğlu Vehb'in kızı Hâle ile evlendi. Hâle'den, Hamza ile Safîyye adındaki çocukları dünyaya geldi. Oğlu Abdullah'ı ise, Vehb'in kızı Amine ile evlendirdi; Amine'den de Resûlüllâh (s.a.v.) dünyaya geldiler. Resûlüllâh Efendimiz Amine'den doğduğu zaman Kureyş demiştir ki: "İşte Abdullah, babasına karşı zaferi kazanmıştır."

Ebû Nuaym, Sa'd bin Ebî Vakkâs'tan nakleder. O demiştir ki: "Abdü'l-Muttalib'in oğlu ve Resûlüllâh'm babası Abdullah, bir yerde kendisine ait bir bina yapmakta idi. Dönüş sırasında Leylâ-iJ Adeviye adlı kadına rastladı. Kadın onu ve alnında parlamakta olan nuru gördüğü zaman, kendisini ona teklif etti... Dedi ki: "Eğer sen benimle olursan, sana tam yüz aded deve veririm!" Abdullah dedi ki: "Elim, üstüm başım hep çamur. Evime gidip bir temizleneyim. Sonra sana dönerim..." Abdullah evine gitti, güzelce temizlendi. Sonra hanımı Amine ile birlikte oldu... îşte bu sırada Amine, peygamberimize hâmile kaldı. Daha sonra Abdullah, Leylâ adındaki kadına gitti ve ona, istediği şeyin olabileceğim söyledi. Leylâ: "Hayır, olmaz" dedi. Abdullah: "Niçin?" diye sordu. Kadın: "Sen bana uğradığın zaman, senin alnında bir nûr parlamakta idi. Şimdi bu nuru Amine, senden almış bulunuyor!" karşılığını verdi." [10]

Ebû Nuaym, Harâitî ve îbn-i Asâkîr Atâ tarikiyle İbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O demiştir ki: "Abdü'l-Muttalib, oğlu ile birlikte çıkıp, Yemen'deki Tebala Kasabasi'na mensûb bir kâhin ile karşılaştığı zaman; oğlunu evlendirmek için çıkmıştı... Bu kadın kâhin, yahûdî dini ile meşgul olmuş, hayli kitap okumuştu. Kendisine "Fâtıma Binti Mür" denmekte idi. Peygamberlik nurunu Abdullah'ın yüzünde görüp dedi ki: "Ey delikanlı, benimle beraber olmayı kabul eder misin? Eğer kabul edersen, sana tam yüz aded deve vereceğim!" Abdullah ise buna, şu karşılığı vermiştir:

"Haram; ölümden beterdir, çok fenadır!

Teklifin ise, helâl değil belki zinadır!"

"O halde nasıl kabul ederim? Mümkin değil!

Soylu kişi; ırz ve dinini korur, iyi bil!..."

Sonra Abdullah, babası ile birlikte döndüler. Babası onu Vehb'in kızı Amine ile evlendirdi. Abdullah, Amine'nin yanında üç gün kaldı. Sonra nefsi onu, o kadının dediğini kabul etmeye çağırdı. Gidip: "Dediğini kabul ediyorum" dedi. Kadın: "Benimle karşılaştıktan sonra ne yaptın?" diye sordu. O da: "Babam beni, Vehb'in kızı Amine ile evlendirdi" dedi. Kadın dedi ki: "Ben Vallahi zina etmiş veya edecek bir kadın değildim... Fakat senin yüzünde bir nûr görüp bu nurun bana geçmesini istemiştim. Demek ki Allah o nuru, sevdiği ve istediği yere ulaştırdı. Artık o dediğim şey, olmaz..."

(Yine bu mealde ki bir rivayeti, İbn-i Sa'd, Hişâm bin el-Kelbî'den, o da Ebû'l-Feyyâz'dan nakleder. Fakat bu rivayet mu'dal'dır. Makbul değildir. -Suyûtî-)

İbn-i Sa'd diyor ki: "Bize el-Vâkıdî haber verdi, ona Ali bin Yeztd Abdullah bin Vehb bin Zem'a'dan naklen söylemiş, ona da babası anlatmış. Şöyle ki: "Halam bana Resûlüllâh'ın anası Amine'nin şöyle dediğini nakletmiş tir: "Ben ona hâmile olduğum zaman, kadınların hamilelik zamanında duydukları ağırlığı duymadım ve hiç farkında olmadım... Bunu sâdece ayhâlimin kesilmesinden anladım... Birgün ben, uyku ile uyanıklık arasında iken biri bana gelip dedi ki: "Hâmile olduğunun farbanda mısın?" Ben: "Bilmiyorum" dedim. O dedi ki: "Sen, şu âhir zaman ümmetinin peygamberine ve efendisine hâmile bulunuyorsun ve bu, pazartesi günü olmuştur." O bana görünen, böyle dedi ve gitti. Doğum yapacağım zaman yaklaşmcaya kadar, bir daha görünmedi. Sonra tekrar gelip: "Üîzühhû bi'1-vâhid min şerri külli hâsid - Ben onu, bir olan Allah'ın korumasını istiyor, her hased edicinin şerrinden Allah'a sığındırıyorum!" diyerek dua etmemi söyledi. Ben de bunu söylemeye başladım ve birgün bunu kadınlara açtım. Kadınlar da bana: "Boynuna ve kollarına demir takın" dediler. Ben de bunu yaptım... Bunun üzerine, o bana görünen ve benimle konuşan zât, görünmez oldu. Ben de boynuma ve kollarıma takındığım demirleri çıkarıp attım..."

(Ebû Cafer Muhammed bin Ali'den gelen rivayette, Hz. Amine'nin bu olayı anlatırken; "ve bana: Çocuğun doğduğu zaman ona Muhammed adını koy!" diye de, tehbihde bulundu" dediği kaydı vardır. -Suyûtî-).

Ebû Nuaym, Büreyde ve îbn-i Abbas'tan nakleder. Onlar demişler ki: "Amine'ye rü'yâsında denilmiş ki:"Sen gerçekten âlemlerin efendisine ve insanların en hayırlısına hâmile bulunuyorsun! Doğumunu yaptığın zaman ona "Ahmed" ve "Muhammed" adını ver! Ve şunu, onun üzerine ası ver."

Amine uykudan uyandığı zaman başucunda altın bir sahîfe görmüş ve bunda şöyle yazılı imiş: "O'nu, her hasedcinin şerrinden, ayakta veya oturarak insanları gözetliyenlerin zararından, yolundan şaşan ve fesada koşan kötülerin kötülük vermesinden bir olan Allah'ın koruması ile korurum!... Yollarda, köşe ve bucakta yakalayıp fenalık etmek istiyen her bir azgının şerrinden, yine bir olan Allah'a sığınırım!... Yine o yüce Allah'a sığınarak, Yüce El'e tutunarak, görünmeyen himayeye koyarak, O'nu onlardan saklamak ve korumak isterim! Elbette ki Allah'ın eli, onların ellerinin fevkmdedir, Allah azız ve gâlibtir. Allah koruyunca, onlar ona zarar veremez; o ister uykuda, ister uyanık olsun, ister yolda, ister evinde bulunsun, onlar O'na yaklaşamaz... Hiç biri O'na, gecenin evvelinden gündüzün sonuna kadar ilişemez..." [11]

 

Peygamberimizin Babasının Ne Zaman Vefat Ettiği

 

îbn-i Sa'd, Muhammed bin Ka'b'dan ve başkasından nakleder ki, Resûlüllâh (s.a.v.) Efendimiz'in babası Medine'de; ticâret için gittiği Şam'dan dönüşü sırasında vefat etmiştir. Bu sırada Peygamberimiz'in validesi Amîne, Efendimiz'e hâmile kalmış bulunuyordu... Babası Abdullah ise, vefat ettiği sırada yirmi beş yaşında idi.

El-Vâkıdî de der ki: "Peygamberimiz'in babası Abdullah;ın vefatı ve o sıradaki yaşı hakkında verilen bilgilerin en doğru olanı budur." Yine el-Vâkıdî der ki: "Bizim bildiğimize ve ehl-i ilmin bildirdiklerine göre, Amine ile Abdullah'ın; Resûlüllâh Efendimiz'den başka çocukları olmamıştır." [12]

 

Resulüllahın Doğduğu Sene Fil Vakasının Meydana Gelmesi Ve Cenabı Hakkın Onun Şerefine Fil Ashabını Cezalandırması

 

îbn-i Sa'd, îbn-i Ebû'd-Dünyâ ve îbn-i Asâkîr Ebû Cafer Muhammed bin Ali'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Ashâb-ı Fil'in Mekke'ye gelişi, muharem ayının ortalarında idi. Bu Fil ordusunun gelişi ile Resûlüllâh Efendimiz'in doğuşu arasında elli gün geçmiştir." [13]

Beyhakı ve Ebû Nuaym îbn-i Abbas'tan şöyle nakleder: O demiş ki: "Fil Ordusu Mekke'ye yaklaştığı zaman Abdü'l-Muttalib onların hü­kümdarına giderek: "Böyle yapmanızın sebebi nedir? Bize elçi gönderip ne istediğinizi bildirgeydiniz, emrinizi yerine getirirdik..." Kıral Ebrehe ki, aslında Necâşî'nin Yemen'deki yetkili valisi idi ve dedi ki: "Kabe denilen şu ev'in haremine girenlerin emîn olduğunu duydum, işte ben bu emniyeti kaldırmak için geldim!" Abdü'l-Muttalib tekrar: "İstediğiniz her şeyi size getiririz, Beyt'e bir zarar vermek fikrinden vazgeç" dedi. Kıral red etti. ve Kabe'ye doğru yola çıktı... Abdü'l-Muttalib ise: "Bari, Beyt'in yıkılışını ve halkının helak oluşunu görmeyeyim" diye geride kaldı. Bir dağın üzerinde dikilip durdu... Sonra toparlanıp Allah'a dua etmeye başladı ve dedi ki:

"Allah'ım, her bir ilâhın bir cemâati var.

Düşman gelmiş yakınımıza, sanki canavar..."

"Allah'ım, Be^t'inin ehlini bugün Sen koru!

Kırılsın şu mağrurların kibiri, gururu..."

"Elbette ki onlar yenemez gücünü Senin.

Onların gücü de, nihhayet Senin eserin..."

"Allah'ım, kabul edersen eğer dileğimi,

Te'yîd et bizi... Bükmesin düşman bileğimi..." [14]

Abdü'l-Muttalib, böyle dua ederken, deniz tarafından yağmur yüklü siyah bulut gibi birşey zuhur etti... Sür'atle ilerleyip Fil ordusunun üzerini kaplayıverdi. Bu Pil ordusuna Allah'ın musallat kıldığı sürü sürü kuşlar idi. Pişmiş, zehirli ve yakıcı taşlar atıyorlardı. Bağıran fillerin feryadı ortalığı kaplamıştı... Çok geçmedi, Ebrehe'nin fil oldusu, yenilmiş ekin yaprağına donuverdi..."

Saîd bin Mensur ve Beyhakî, îkrime'nin, Fil Sûresi'nin, "Onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi" mealindeki âyetinin açıklamasında; "Deniz tarafından yırtıcı hayvan başları büyüklüğünde kuşlar gelip zehirli taşlar atarak onları helak etti... Onların cildi zehirleniyor ve onlar, çiçek hastalığına yakalanmış gibi bir hale uğruyorlardı" dediğini naklederler." İkrime, bu konuda konuşurken: "Bu çiçek hastalığı veya benzeri bir hastalık; böylesine görülen ilk hastalık oluyordu..." diye de eklemiştir."

Ubeyd bin Umeyr el-Leysî'den gelen rivayet de şöyledir: "Yüce Allah, fil ordusunu helak etmek isteyince deniz tarafından onların üzerine kırlangıç gibi kuşlar gönderdi. Her kuş, üç aded taş taşıyordu... Biri gagasında, ikisi de ayaklarında idi. Kuşlardan her biri, bir adamın tepesinde duruyor, Öterek taşları bırakıyordu... Askerlere isabet eden bir taş, vücûdunu delerek Öbür tarafından çıkıyordu... Rüzgar da çok şiddetli esiyordu... Derken, hepsi helak olmuştu..."

Beyhakî ve Ebâ Nuaym îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O demiştir ki: "Ashâb-ı Fîl, Mekke yakınma geldiği zaman Abdü'l-Muttalib gidip Ebrehe'ye geri dönmesini söylemiş ve: "Bu, Allah'ın evidir, onu harâb etmenize Allah izin vermez!" demişti. Onlar ise: "Beyt'i yıkmadıkça geri dönmeyiz" demişlerdi. Fillere binip Kabe'ye doğru sürdüler. Filler ise geri gidiyor, ileri gitmiyordu... Allah onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi ve o kuşlara üzerinde çamur bulunan siyah taşlar verdi. Kuşlar da bu taşları onların üzerine atıp hepsini helak ettiler. Her bir kuş, bir askerin tepesinden tam hizasına geliyor, sonra taşı bırakıyordu. Her biri bu zehirli taşlarla kaşınma (uyuz) hastalığına yakalandı. Kaşınmak için elini bedenine sürdüğü zaman, vücûdunun bütün etleri dökülüyordu..." [15]

 

Abdül-Muttalibin Zemzem Kuyusunu Kazdığı Zaman Görülen Alametler

 

Îbn4 îshâk ve Beyhakî Ali bin Ebâ Talih'den rivayet ediyor. O demiş ki: "Dedem Abdü'l-Muttalib Hıcru'l-Kâbe'de uyurken rü'yâsında ona denilmiş ki: "Sen, Berre kuyusunu kazmaksın!" O: "Berre nedir?" diye sormuş. Fakat ona cevap verilmemiştir. Ertesi günü aynı yerde aynı rü'yâyı görmüş: Biri ona gelip: "Madmûne  kuyusunu sen açmalısın!" demiş. O da: "Madmûne nedir?" diye sormuş. Fakat cevap verilmemiş... Ertesi günü yine aynı yerde kendisine: "Taybe'yi kazıp açmalısın!" denilmiş. O da: "Taybe nedir?" diye sormuş, fakat yine cevap verilmemiş... Bir ertesi gün aynı yerde aynı rüyayı görmüş, kendisine denilmiş ki: "Zemzem'i kaz!" O da: "Zemzem nedir?" demiş. Denilmiş ki: "Zemzem; azalıp kesilmeyen bir mübarek sudur! Yeri de şurasıdır. işte burayı kaz!"

Abdü'l-Muttalib, aynı rü'yâyı dördüncü defa gördükten sonra, işaret edilen yeri kazmaya başlar. Kureyş kendisine: "Bu nedir ey Abdü'l-Muttalib?" der. O da: "Zemzem'i açmakla emrolundum" karşılı­ğını verir ve Zemzem'i açar. Kureyş Zemzem suyunu görünce: "Ey Abdü'l-Muttalib, bu suda bizim de hakkımız var. Zemzem, atamız ismail'in içmesi için ihsan edilmiş bir sudur" der. Abdü'l-Muttalîb: "Bu su, bana aittir, bunda sizin bir hakkınız yoktur" karşılığını verir. Kureyş: "Hakeme gidelim" der. O da kabul eder. Kureyş: "Aramızda hakem, Sa'd oğullarının kadın kâhinidir" der. O da kabul eder. Fakat bu kâhin Şam'a gittiğinden onlar da Şam'a gitmeye karar verirler. Bâzı yakınları ile birlikte yola çıkan Abdü'l-Muttalib'e, Kureyş'in her kolundan bâzı kimseler de katıldılar. Birlikte yola çıktılar. Çölde ilerlerken Abdü'l-Muttalib ve yakınlarının suyu tükendi. Neredeyse helak olacaklardı. Yanındaki Kureyş temsilcilerine su istediler. Onlar su vermediler ve: "ileride bizim de suyumuz tükenebilir ve bizler de sizin durumunuza düşebiliriz" dediler. Abdü'l-Muttalib yakınlarına: "Ne düşünürsünüz?" dedi. Onlar da: "Siz bilirsiniz, biz sana tabiyiz" dediler. Bunun üzerine Abdü'l-Muttalib şu fikri ileri sürdü: "Ben diyorum ki, her biriniz kendi çukurunuzu kazsın, sonra hanginiz ölürse arkadaşları onu kendi çukuruna defnetsin.. Herhalde, içinizden birinizin veya birkaçınızın ölmesi, hepinizin helak olmasından daha kolay olur..." Onlar da "peki" dediler ve böyle yaptılar. Sonra dediler ki: "Ey Abdü'l-Muttalib, bizim böyle ölümü beklememizden, Allah vekil deyip yola çıkmamız daha uygun olmaz mı? Umulur ki Allah bizi suya kavuşturur..." O da: "Haydi yola çıkınız!" dedi, onlar ve kendisi yola çıktılar. Abdü'l-Muttalib devesine bindi ve onu kaldırdı. Deve kalktığı zaman, ayakları yere battı ve oradan su fışkırmaya başladı. Abdü'l-Muttalib devesini tekrar çöktürdü, diğerleri de develerini çöktürdüler. Sudan bol bol içtiler ve içirdiler, su kablarını da doldurdular. Sonra Kureyş'in temsilcilerini çağırıp: "Ey arkadaşlar, geliniz sudan istediğiniz kadar alınız! Allah bize suyu ihsan etti" dediler. Onlar da gelip içtiler ve içirdiler (develerini de suladılar). Dediler ki: "Ey Abdü'l-Muttalib, gerçekten Allah sana, hükmünü de bildirmiş oluyor. Sana şu çölün ortasında suyu lütfeden Allah, yine Zemzem'i de sana ihsan etmiştir. Biz dâvamızdan vazgeçiyoruz. Haydi hep birlikte geriye (Mekke'ye) dönelim." Böyle dediler ve birlikte Mekke'ye döndüler..."

Beyhaki'nin senedleriyle çıkardığı bir rivayete göre, îmam-ı Zühri demiştir ki: "Fil ordusu Mekke yakınma geldiği zaman, Resülüllah'm ceddi Abdü'l-Muttalib'in davranışı, Kureyş'in dikkatini çekmiş ve onun saygınlığını artırmıştı. Şöyleki: Kureyş korkuya kapılarak kaçmış, Mekke'yi terketmişti. Abdü'l-Muttalib ise: "Vallahi ben Allah'ın Harem'inden çıkmam, başka yere giderek kendime izzet aramam!" demiş ve Beyt'in yanında oturup şöylece dua etmişti: "Allah'ım, bilirsin ki kişi, kendi ailesini koruyup himaye eder. Sen de şu günde, Beyt'ini ve Beyt'inin halkını koru."

O, böyle dua ediyor ve bulunduğu yerden ayrılmıyordu. Nihayet Allah; Fil ordusunu helak etti. Kureyş de geri döndü. Fakat Abdü'l-Muttalib'in yanlarındaki şeref ve kıymeti de, çok arttı. O'nun, Allah'ın Harem'ine olan saygısı sebebiyle, kendisine daha çok saygı duydular. Derken bir ara rü'yasmda kendisine: "Zemzem'i çıkar!" denildi. O, irkilerek uykusundan uyandı. Yine: "Allah'ım, Zemzem'in bulunduğu yere âit bir alâmet göster" diye dua etti. Rü'yasında ona denildi ki: "Karganın gelip de eşindiği yere dikkat et! Orada aynı zamanda karınca yuvası da vardır. Burayı kaz, Zemzem'i çıkar..." O da öyle yaptı. Fakat suyu bulması kolay olmadı. Günlerdir kazıyor, bir türlü suyu bulamıyordu. Çok yorulmuştu. Kureyş de gelip kendisine: "Bu ne iştir?" diyordu. O da: "Zemzem'i çıkaracağım" diyordu. Nihayet büyük eziyet içinde kalınca; "Evlâdından birini kurban etmeyi adadı." Sonra kazmaya devam etti ve suya ulaştı. Üzerine bir havuz yaptı. Bunu, Zemzem suyu ile doldurdu, hac mevsiminde hacılara buradan zemzem suyu ikram ederdi. Kureyş'ten bazıları kıskançlığından geceleyin Zemzem havuzunu yıkarlardı. O da gündüz tekrar onarırdı. Tahripçiler bunda fazla İsrar edince, yine Rabbi'ne iltica eyledi. Dedi ki: "Ey Rabbim, ben bunu sâdece içmek isteyenler için helâl kılıyorum! İçmenin dışında, yıkanmak için falan helâl kılmıyorum! Zemzem havuzunu tahrip edenleri de Sana havale ediyorum!..." îşte bundan sonra kim Zemzem havuzuna kasden zarar verirse, mutlaka bir belâya uğrar, cezasını görürdü.. Nihayet onlar da bundan ibret alarak Zemzem'e ilişmez oldular, Abdü'l-Muttalib de rahatça Zemzem hizmetine devam etti..."

Daha sonra Abdü'l-Muttalib dedi ki: "Ey Allah'ım, ben evladımdan birini sana kurban etmeyi adamıştım. Ben şimdi onların arasından kur'a çekeceğim. Sen hangisinin kurban olmasını istersen, ona rast getir! Ben de onu kurban edeyim..." Çocukları arasında kur'a çekti, kur'a Abdullah'a isabet etti. Abdullah ise en sevdiği oğlu idi. Bunun üzerine Abdü'l-Muttalib yine Allah'a sığınıp dedi ki: "Ey Rabbim, en sevgili oğlum Abdullah'ı mı, yoksa yüz deveyi mi kurban etmek sana daha sevimlidir? Hangisi sevimli ise, kur'ayı ona rast getir!" diyerek Abdullah ile yüz deve arasında bir kur'a daha çekti. Bu sefer kur'a develere isabet etti. O da oğlu Abdullah'ın yerine yüz deveyi kurban etti..."

İbn-i Sa'd da bu konuda îbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: "Abdü'l-Muttabib Zemzem kuyusunu kazarken, ona çok az kimse yardım etmişti... Bu sırada o, eğer on erkek evlâdı olursa birini Allah'a kurban etmeyi adamıştı... Erkek evlâdının sayısı onu bulduğu zaman, oğullarını toplayıp bu husustaki adağını açtı. Onlar da buna itiraz etmediler: "Ne istersen yap" dediler. Aralarında kur'a çekti ve Abdullah'a çıktı. Onun elinden tutarak kurban edeceğiyere götürürken, kızları ağlayıp feryâd ettiler. İçlerinden biri dedi ki-: "Babacığım, onun •yerine, niçin Harem civarında gezinen develerinden onunu kurban etmiyorsun!" O da onunla develer arasında kur'a çekti, kur'a Abdullah'a çıktı. O zaman, bir insanın diyeti de on deve idi. Sonra develerin sayısını on aded daha artırarak kur'a çekti. Kur'a yine Abdullah'a çıkınca develerin sayısını onar onar artırarak yüze çıkardı. Yüz deve ile Abdullah arasında kur'a çekti, bu sefer kur'a develere isabet etti. Abdü'l-Muttalib derhâl "Allahü Ekber!" diyerek tekbîr getirdi. Yanında pek çok insan da var idi. Sonra develeri alıp kurban etti... Bir insanın diyeti (kan bedeli) olarak yüz deveyi ilk defa tayin ve taktır eden de Abdü'l-Muttalib oldu... Sonra bu, Arablarda ve Kureyş'de âdet oldu... Sonra islâm devri geldi. Bu devirde de Resûlüllâh bunu aynen devam ettirdi."

Hâkim, İbn-i Cerîr ve El-Ümevî (Meğâzî adlı kitabında) Es-Sanâbihî'den o da Muâviye'den rivayet ederler. Muâviye demiş ki: "Birgün biz, Resûlüllâh'ın (s.a.v.) yanında idik. Bir köylü geldi ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, otlar kurudu... Sular çekildi. Çoluk çocuk helak olup mal zayi oldu... Allah'ın sana ganimet olarak lütfettiği maldan, sen de bana ver; ey İki Kurbanlığın oğlu!"

Resûlüllâh Efendimiz de tebessüm buyurdular ve köylünün; "Ey İki Kurbanlığının Oğlu!" diye hitap etmesine ilişmedi."

Olayı bu şekilde anlatan Muâviye'ye dediler ki: "Ey Emîra'1-Mü1-minîn, o köylünün bahsettiği "iki kurbanlık" kimlerdir?" Oradakilerin bu sorusuna cevaben Muâviye de dedi ki: "Abdü'l-Muttalib, Zemzem'i kazıp çıkartmakla emrolunduğu zaman, bu iş kendisine kolay gelirse oğullarından birini kurban etmeyi adamıştı... Bu işi kolayca tamamladığı zaman, sayıları onu bulan oğulları arasından kur'a çekti. Kur'a ise Abdullah'a çıktı... Onu kurban etmek istedi ise de Abdullah'ın dayıları olan Mahzûm Oğulları buna engel oldular ve dediler ki: "Abdullah'a bedel kurbanlar keserek Rabbinin rızasını almağa çalış!" O da öyle yaptı... İşte İki Kurbanlıktan biri, böylece Abdullah olmuştu... Diğeri de İsmail (a:s.) idi." [16]

 

Resulüllah'ın Doğum Gecesi Vukua Gelen Bazı Fevkalade Alamet Ve Özellikler

 

Beyhakî ve Ebû Nuaym Hassan bin Sâbit'ten rivayet eder. O demiş ki: "Ben, henüz yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk idim. Görüp duyduklarımı ise anlıyabiliyordum... îşte bu sırada bir yahûdî Medine'deki evi üzerinden şöyle bağırmakta idi: "Ey yahudiler, toplanınız! Buraya geliniz!..." Yahudiler de toplandılar ve dediler ki: 'Yazık sana! Bizi neden topluyorsun?" O onlara hitaben dedi ki: "Ahmed bu gece dünyâya geldi, yine bu gece onun yıldızı da doğdu!..."

Beyhakî, Taberanî, Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr, Osman bin Ebu'l-As'dan şöyle rivayet ederler: "Bana, Resûlüllâh'ıri anası Amine'nin Resûlüllâh'ı doğurduğu gece, onun yanında bulunan anam anlattı. Şöyle ki: "O gece ben, evde nurdan başka bir şey göremiyordum... Başımı yukarıya kaldırdığım zaman yıldızları da o kadar yakın hissediyordum ki, sanki üzerime düşecek gibiydiler. Amine doğumunu yaptığı zaman, evin içi tamamen nura boyandı. Ev ve evdeki her şey, nurdan ibaret oluverdi."

(...Doğdu ol saatte ol sultânü dîn!

Nura gark oldu semâvât ü zemîn!)

Ahmed, Bezzâr, Taberanî, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym Irbâz bin Suriye'den rivayet ederler. Onun nakline göre Resûlüllâh buyur­muştur ki: "Ben, Allah'ın kuluyum ve Peygamberlerin sonuncusuyum! Ben size haber veriyorum: Ben, Ibrâhîm (a.s.)'ın duası, Isâ (a.s.)'m müjdesi, anamın da rü'yâsıyım! ki anam benimle ilgili rü'yâsım görmüş­tü... Diğer peygamberlerin anaları da ilgili rü'yâlarım görmüşlerdir. Allah Resûlü'nün anası, doğumunu yaptığı zaman da görmüştü ki, her taraf nura boyanmış ve tâ Şam'daki köşkleri aydınlatmıştık."

(Yine aynı kaynakların ve ibn-i Sa'd'ın, Ebu Ümâme'den naklettikleri bir rivayet de bu mealdedir.)

Sahihtir kaydiyle Hâkim ve Beyhakî Hâlid bin Ma'dân'dan şöyle rivayet ederler: "Resûlüllah'm ashabı sormuşlar: "Ey Allah'ın Resulü, bize kendinizden haber verir misiniz?" demişler. O da cevaben buyurmuşlar ki: "Babam İbrahim'in duası, İsa'nın müjdesi, anamın müjdeli rü'yâsı... O bana hamile kaldığı zaman, Şam'daki köşkleri aydınlatacak kadar büyük bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü..."

Açıklama: Rivayet metninde geçen: "O bana hâmile kaldığı zaman" sözü, Amine'nin o zaman gördüğü rü'yâyı anlatır. Doğum yaptığı gece ise, Amine "büyük bir nuru..." uyanık bir halde ve gözleriyle görmüştür. Nitekim İbn-i İshâk'ın ilgili rivayeti de açıkça bunu ifâde etmektedir. (Suyûtî)

İbn-i Sa'd ve İbn-i Asâkîr ayrıca İbn-i Abbâs'm şöyle dediğini rivayet ederler: Amine demiştir ki: "Ben O'na hâmile kaldığım zaman, tâ doğumumu yapıncaya kadar bir ağırlık duymadım... Doğumumu yapıp benden ayrıldığı zaman ise, O'nunJa birlikte dünyânın doğusunu ve batısını kaplayan büyük bir nurun da ayrıldığını gördüm... O doğduğu zaman, yere iki eli üzerine düşmüş ve yerden bir tutam toprak. almıştı ve tam bu sırada başını da semâya kaldırmıştı..."

(Kaynaklarımızın Ebu'l-Acfâ, Ümmü Seleme ve Bûreyde'den naklettikleri rivayetleri de bundan önceki rivayete yakın manâda haberler ıhîsvâ etmektedir.) (Suyûtî)

îbn~i Sa'd Amr bin Asım el-KülâbVden, o Hammam bin Yahya'dan, o da îshâk bin Abdullah'tan rivayet eder. O şöyle demiştir: "Resûlüllah Efendimiz'in annesi Amine demiştir ki: "Ben O'nu dünyaya getirdiğim zaman, benden büyük bir nûr çıktı ve Şam'ın saraylarını aydınlattı... Ben O'nu tertemiz olarak dünyâya getirdim, üzerinde hiçbir pislik yoktu... Yere düştüğü zaman, iki eli ile yeri tutarak oturur vaziyette idi."

Muâz el-Anberî'nin rivayetinde ise, "Benden yıldız gibi bir nûr çıktı, yeryüzünü aydınlattı" denilmektedir.

(Hassan bin Atiyye'den gelen rivayet dahî bu mealdedir. Bu İki rivayette "Yerden toprak avuçladığı" kaydı yoktur.) (Suyûtî).

Ebû Nuaym, Abdurrahmân bin Avfdan, o da anası Şifâ Hatun'dan nakleder. O şöyle demiştir: "Resûlüllah Efendimiz doğduğu zaman, benim iki elim üzerine düştü ve bağırarak ses çıkardı. Bu arada bir ses duydum, şöyle diyordu: "Allah sana rahmetler eylesin!" Sonra büyük bir nûr göründü ve Rum ülkesinin saraylarını aydınlattı... Ben bu saraylardan bir kısmını gördüm... Sonra O'nu giydirip yatırdım. Derken üzerime sağ tarafımdan bir karanlık, korku ve titreme bastı... Yine bir ses diyordu ki: "Onu nereye götüreyim?" Cevaben: "O'nu batıya götür!" denildi. Sonra üzerimden bu hâl kalktı. Bu sefer aynı hâl sol tarafımdan başladı. Beni bir zulmet, korku ve titreme aldı. Ve bir ses: "O'nu nereye götüreyim?" diyordu. Kendisine bu sefer, "O'nu doğuya götür" denildi. Ve ben, O'na peygamberlik verilinceye kadar, bu sesi hep kalbimde duyuyordum. Resûlüllah Efendimiz, peygamberliğini ilân ettikleri zaman, O'na ilk inananlardan biri de ben oldum..."

Yine Ebû Nuaym, Amr bin Kuteybe'den, o da babası Kuteybe'den rivayet eder. O demiştir ki: "Amine'nin doğum yapması zamanı yaklaş­tığında, yüce Allah meleklere şöyle emretmiştir: "Bütün semâların kapılarını açınız, cennet kapılarım da... Ve hepiniz hazır olunuz..." Bunun üzerine melekler birbirini müjdeleyerek semâdan inmişler. Bütün dağlar, denizlerdeki balıklar, birbirini müjdelemişlerdir. Şeytan­lar da bağlanıp hapsedilmişlerdir. O gün, güneşin nuru artırılmış, yetmiş bin huri,  güneşten O'nun doğumunu gözlemiş,  havada bekleşmiştir. Ve o gün, dünyada doğum yapan diğer kadınların da erkek evlâd dünyaya getirmelerine yüce Allah izin vermiştir. Sevgili Resulü Muhammed'in şeref ve hürmetine... Yine o gün, bütün ağaçların çiçekleri bereketlenip meyve vermiş, her bir korku emniyete dönüşmüştür.

Alemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.) doğduğu zaman, bütün dünyâ nura gark olmuş, bütün melekler birbirini müjdelemişlerdir. Bütün göklerde rengârenk nurdan sütunlar ilâve edilmiş, bununla semâların aydınlığı da bir kat daha artırılmıştır. Hz. Peygamber, Mirâc Gecesinde bu durumu da ayrıca müşahede etmişlerdir. O'na o gece, yâni Mîrâc Gecesi denilmiştir ki: "İşte şu nûrânî sütun, senin doğduğun zaman, senin doğumunun müjdesi olarak dikilmiştir." Yine O'nun doğduğu gece, Kevser Irmağı'mn kenarına yetmiş bin misk ve anber ağacı dikilmiş, bunlardan cennete kokular saçılmıştır. Bütün göklerdeki melekler, Allah'a esenlikler vermesi için dualar etmiş, putlar yere serilmiştir. Lât ve Uzzâ adındaki putlardan şöyle sesler işitilmiştir: "Yazık şu Kureyş'e, çünkü el-Emîn dünyaya geldi! Yazık Kureyş'e, Zira es-Sıddık geldi. Kureyş'in ise bir şeyden haberi yok!..." Beyt'ten yâni Kabe'den de günlerce şu sözler işitilmiştir: "İşte şimdi, asıl nuruma kavuşacağım! İşte şimdi, ziyaretçilerim gelecekler! İşte şimdi câhiliyyenin pisliklerinden temizleneceğim. Ey Lât ve Uzzâ, siz helak oldunuz!..." Ve Kabe'de, üç gün sarsıntı gece-gündüz eksik olmamıştır. Resûlüllâh'ın doğumu ile ilgili olarak Kureyş'in ilk gördüğü alâmet de bu olmuştur..

(Sonra nasıl olmuş da Kureyş bunu unutmuş. Belli değil... Belki de bu rivayetler, •birtakım edebî tasvirlerdir, sadece...)

(Burada, bu konu ile ilgili olarak, o gece bütün vahşî hayvanların bile dile gelip konuştukları, müjdeler verdikleri, doğudaki hayvanların batıya, batıdaki hayvanların da doğuya giderek birbirlerini müjdeleyip tebrik ettikleri... şeklinde ve benzeri birtakım haberleri ihtiva eden başka rivayetler de bulunmakta ise de; İmâm Suyûtî hazretleri, bütün bunları kaydettikten sonra: "Son derece münker (kabul edilmesi imkansız) rivayetler olduğunu" bildirmiştir).

Hafız Ebâ Zekeriyyâ Yahya bin Aiz, Resûlüllâh'ın doğumuyla ilgili olarak yazdığı "Mevlid" kitabında, îbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini-kayde­der: "Amine, doğum yaptığı güne dâir konuşur ve şöyle derdi: "Ben büyük bir hayranlık içinde iken, ansızın üç kişi geldi; sanki güneş onların yüzünden doğmuştu... Birinin elinde gümüş bir ibrik vardı, içinde misk gibi bir koku bulunmakta idi. İkincinin elinde dört köşeli ve yeşil zümrütten bir tepsi vardı ve her köşesinde beyaz inciler bulunmakta idi. Biri ansızın şöyle diyordu: "İşte dünyâ! Bütün denizleri ve karası, doğusu ve batısı ile! Ey Allah resulü, ne tarafını almak istiyorsan al." Ben bu sıra, Rasulullah'm hangi tarafım tutacağını görmek için baktım ve gördüm ki O, tepsinin ortasından kavrayıp aldı. Biri şöyle, nida etti: "Hiç şüphesiz Muhammed Kabe'yi ve onun işaret ettiği mânayı almıştır! Sımsıkı Tevhîd'e tutunmuştur. Şüphesiz Allah Kabe'yi  O'na kıble  olarak vermiş  ve  O'na mübarek bir makam kılmıştır!,.." O gelen güueş yüzlü zatlardan üçüncüsünün elinde ise, iyice durulmuş beyaz bir ipek vardı. Onu açtı ve içinden bir mühür çıkardı. Mühür, görenleri hayretler içinde bırakacak güzellik ve parlaklıkta idi. Sonra o zât, bana doğru yaklaştı ve elindeki mührü, elinde tepsi tutmakta olan zâta verdi. Bu sırada elinde gümüş ibrik tutmakta olan zât ibriği dökerek mührü yedi defa yıkadılar. Sonra Resûlüllâh'm iki omuzu arasını mühürlediler. Tekrar mührü beyaz ipek parçasına iyice sardılar. Sonra Resûlüllâh'ın omuzun u mühürleyen zât, O'nu kanatlan araşma aiarak bir müddet tuttu... Sonra O'nun kulağına birşey söyledi, fakat ben ne söylediğini anlayamadım... Sonra O'na hitaben dedi ki: "Sana müjdeler olsun yâ Muhammedi Senden önceki peygamberlere verilmiş bulunan bütün ilimler de sana verilmiştir! Peygamberler içinde ilmi ei çok olan, şecaat ve kahramanlıkta da en  ileri bulunan sensin! îlâhî nusretin ve zaferlerin anahtarı seninledir! Senin adını duyan her bir asker veya kumandanın, mutlaka kalbine bir korku ve saygı dolacaktır. Senden korkacaktır, ey Allah'ın halîfesi!....

(Hadis bilginlerinden ibn Dıhye bu rivayet hakkında et-Tenvir adlı kitabında: "Bu garib bir rivayettir" demiştir. Suyûtî.) [17]

İbn-i Sa'd, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym, mü'minlerin anası Hz. Aişe'den, onun şöyle anlattığını rivayet ederler: "Mekke'de ticâretle iştigâl eden bir yahûdî vardı. Resûlüllâh (s.a.v.)'in doğduğu gece o, Kureyş'in toplantılarının birinde demiştir ki; "Ey Kureyş topluluğu, bu gece içinizden birinin bir erkek çocuğu doğdu mu?" Kureyş: "Haberimiz yok" demiş. O da demiş ki: "Bakınız, benim söyliyeceklerimi iyi belleyiniz! Bu gece, şu son ümmetin peygamberi dünyaya gelmiştir! O'nun iki omuzu arasında at yelesi gibi sık olarak bitmiş kıllar bulunmaktadır. Ve O, şu iki gece zarfında anasının sütünü emmeyecektir." Kureyş'in topluluğu bu haber üzerine derhal dağılmış ve hepsi hayretler içinde kalmıştır. Evlerine vardıkları zaman, her birinin ailesi kendilerine, bu yeni doğum hakkındaki haberi iletmiş; "Abdü'l-Muttalib'in oğlu Abdullah'ın bir erkek çocuğu dünyâya gelmiş ve adına Muhammed konulmuş" diye konuşmuştur. Toplantıda o yâhûdînin söylediklerini duyanlar, geri dönüp yâhûdîyi durumdan haberdâr etmişler.

Yahûdî onlara demiş ki: "Haydin hep beraber ona bakmaya gide­lim!" Ve hep birlikte onu görmeye gittiler. Amine'nin evine vardıkları zaman, kendisinden izin istediler. O da çocuğu kucağına alarak dışarı çıktı ve onların ricası üzerine, onun omuzları arasını kendilerine gösterdi. Yâhûdî onun iki omuzu arasındaki beni görünce, kendinden geçip baygın yere düştü... Bir müddet sonra ayıldığı zaman, oradakiler: "Sana ne oldu?" dediler. O da dedi İd: "Vallahi derim ki, peygamberlik artık îsrâîl oğullarından gitmiştir! Ey Kureyş topluluğu, sizler O'nun doğumu sebebiyle sevmiyor musunuz? Haberiniz olsun, o size öylesine büyük bir darbe indirecektir ki, bunun haberi, dünyanın doğusunda da, batısında da duyulacaktır..."[18]

Beyhakî ve îbn-i Asâkîr Ebû'l-Hakem et-Tenûhî'den naklederler. O demiştir ki: "Kureyş'in âdetine göre, bir çocuk dünyâya geldiği zaman, onu kadınlara teslim ederler, onlar da o çocuğu sabaha kadar bir kazanın altına kapatırlar idi. Resûlüllâh doğduğu zaman da, Abdü'l-Muttâlib onu kadınlara teslim etti, onlar da onu sabaha kadar bir büyük kazanın altına kapattılar. Sabahleyin onun yanma geldikleri zaman, üzerine kapattıkları kazanın ikiye ayrılmış olduğunu gördüler. O'nu da, gözlerini açmış semâya bakar bir halde buldular ve Abdü'l-Muttalib'e giderek durumu anlattılar. Abdü'l-Muttalib de onlara dedi ki: "O'nu iyi koruyun! O'nun ileride büyük bir hayra ereceğini ümîd ediyorum!" Abdü'l-Muttalîb, O'nun doğumunun yedinci gününde, bir kurban kesti ve Kureyş'e ziyafet verdi. Yemek yenildikten sonra Kureyş dedi ki: "Ey Abdü'l-Muttalib, ona ne isim verdin?" O da: "O'na Muhammed adını verdim!" dedi. Kureyş: "Ailene mensûb olanların isimlerinden birini niçin vermedin?" diye sordu O da dedi ki: "Ben O'na, gökte Allah'ın sevgilisi, yeryüzünde de insanlığın sevgilisi olması için Muhammed adını verdim!" [19]

Beyhakî ve îbn-i Asâkir Museyyib bin Şüreyk'ten şöyle rivayet ederler: "Merru'z-Zahrân'da Şam'lı bir râhib vardı. "Is" adındaki bu rahibin ilmi çok idi. Kendisine âit manastırda devamlı ibâdetle meşgul olurdu. Bâzan Mekke'ye .gelir insanlara şöyle hitab ederdi: "Ey Mekke'liler! İçinizden bir ailenin bir erkek çocuğunun doğumu yaklaştı... Bu çocuk büyüdüğü zaman Araba ve Aceme hâkim olacaktır. Şu içinde bulunduğumuz zaman, O'nun zamanıdır. Kim O'na yetişir ve uyarsa, muradına erer! O'na yetiştiği halde uymayanlar ise hüsrana düşer! Emîn olunuz ki benim, o huzur ve çeşitli nimetler içinde yaşanan yerde ikâmet etmekte oluşumun tek sebebi; O'na kavuşabilmek arzusudur. Is adındaki bu râhib, dünyaya gelen her erkek çocukla ilgilenir, onun ahvâli hakkında bilgi edinir ve: "O, henüz gelmedi" derdi. Resûlüllâh'm doğduğu günün sabahında ise, Abdü'l-Muttaiib bu rahibe giderek durumu haber verdi. Is kendisine dedi ki: "Abdü'l-Muttalib, size bahsettiğim çocuk doğmuştur. Bu yetimin babası sen ol! O, pazartesi günü doğmuş, pazartesi günü peygamber olur, pazartesi günü vefat eder. O, geçen akşam doğmuştur. Bunun alâmeti ise, şimdi o, acı çekmektedir, sütünü emmemektedir. Rahatsızlığı üç gün sürer, sonra geçer. Ey Abdu'l-Muttalib, dilini tut, bu çocuğa âit sırları kimseye söyleme! Çünkü hiçbir kimse, O'nun kıskanıldığı kadar kıskanılmış olamaz! O'nun düşmanları çok olacaktır."

Meraklanan Abdü'l-Muttaiib: "O, ne kadar yaşayacaktır?" diye sordu. Râhib: "İster çok yaşasın ister az, O yetmiş sene ömür sürmeyecek; yetmişden önceki tek yılların birinde vefat eder. Bu, atmış bir de olur, atmış üç de olabilir. Ümmetinin ekserisinin ömürleri de bu civarda bulunur..."

(O, sevkettiği bu rivayette aynı zamanda demiştir ki: "Resûlüllâh, Muharrem ayının Aşûrâ gününde ana rahmine düşüp Amine O'na hâmile kalmıştır. Doğduğu pazartesi günü ise, Ramazan ayının on ikisine rastlıyordu). (49).

Ebû Nuaym Dâvûd bin Ebî Hind'den rivayet eder. O demiştir ki: "Peygamber Efendimiz dünyaya geldikleri zaman, dağların zirveleri aydınlanmıştır! O, doğduğu zaman iki eli üzerine yere düşmüş, sabaha kadar yukarı bakarak gökleri gözlemiştir. O'nun üzerine bir kazan kapatmışlardı. Fakat kazan, iki parça olup ayrılmış ve O'nun gökleri gözlemesine engel olmamıştır..."

(İbn-i Sa'd'ın İkrime'den sevkettiği rivayet de, bu mâhiyette bilgi vermektedir.)

îbn-ü Ebî Hatim Tefsîr'inde İkrime'den şöyle nakleder: "Peygamber (s.a.v.) doğduğu zaman, yeryüzü nura boyandı. Bundan son derece rahatsız olan Iblîs: "Bu gece, işimizi çok zorlaştıracak birisi dünyâya geldi!" diye bağırmış. Askerleri de: "Gidip onun aklını kanştırsana!" demişler. O da, aklını karıştırmak maksadı ile Peygamber'e yaklaşmak istemiş... Tam bu sırada Allah Cebrail'i göndermiş, Cebrail tblîs'e bir tekme vurmuş, îblîs kendisini tâ Aden de bulmuş..."

Zübeyr bin Bekkâr ile îbn-i Asâkîr'in Mâruf bin Harbûz'dan rivayetleri ise şöyledir: "tblîs, daha önceleri, tâ yedinci kat semâya kadar çıkar, kulak hırsızlığı yaparak gizli haberleri çalarmış... Isâ (a.s.)'m [20] doğumu ile, ancak dördüncü kat semâya kadar çıkabilir olmuştur. Vaktaki Peygamber Efendimiz doğdular, artık îblîs semâların hiç birine çıkamaz olmuştur. Peygamberimizin doğumu ise, pazartesi gününün gecesinde, şafak söktüğü zaman olmuştur."

Beyhakî, Ebû Nuaym, îbn-i Asâkîr ve El-Hevâtif adlı eserinde Harâitî Ebû Eyyûb el-Becelî tarîkından, o da Mahzûm bin Hânî'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Yaşı yüz ellilerde bulunan babam şöyle anlatırdı: "Vaktaki Resûlüllâh Efendimiz'in doğumu gerçekleşti, o gece İran hükümdarı Kisrâ'nın sarayında sarsıntılar olup eyvanlar üzerindeki kulelerden on dördü yıkılmış; Sava gölü kurumuş, bin seneden beri yanmakta olan mecûsî ateşleri sönmüştür. Sabah olunca Kisrâ büyük bir korkuya kapılmış, kimseyle konuşmak istememiş, sonra vezirlerini toplayıp onları ve gördüklerini onlara anlatmıştır. Bu sırada mecûsî ateşinin söndüğüne dâir bir mektup gelmiş, Kisrâ daha da üzülmüş... Mecûsî âlimi söz alıp geceleyin gördüğü bir rü'yâyı anlatmış ve: "Birtakım kuvvetli develer, birtakım arap atlarını yedip götürüyordu... Derken Dicle'yi geçip ülkemizde dağıldılar" dedi. Kisrâ: "Bu rü'yâmz, neye işaret ediyor? Sizce neler olacak dersiniz?" demiş. Mûbedân (yâni mecûsî âlimi) de: "Arap tarafından bir büyük olay meydana gelse gerek"'demiş... Bunun üzerine Kisrâ, Nûman bin Münzir'e bir mektup yazarak, soracakları birtakım mes'eleleri çözebilecek bir âlim göndermesini istemiş. Münzir de ona, Abdü'l-Mesîh bin Amr el-Gassânî'yi göndermiştir. O geldiği zaman Kisrâ kendisine: "Sormak istediğim şeylere, yeterli cevaplar verebilecek misin?" demiş. O da: "Siz söyleyiniz, ben de biliyorsam cevaplandırayım" diye karşılık vermiştir. Kisrâ, sorularını yöneltince, cevap verememiş, ancak cevap verebilecek birini tavsiye edebileceğini ve bu şahsın, Şam yakınında oturmakta olan Sâtîh olduğunu söylemiş... Kıral da kendisine, Satıh adındaki şahsa gidip sormasını emretmiş. Abdü'l-Mesîh Şam'a giderek Satîh'i bulmuş ve kiralın sorularını kendisine intikâl ettirmiş. Satîh demiş ki: "Ey devesine binip Satîh'a gelen Abdü'l-Mesîh, seni gönderen İran Kiralı Kisrâ'dır! Saraydaki sarsıntıyı, ateşin sönmesini görüp korkuya kapıldı. Mûbedân da gördüğü rü'yânm tesiri altında kaldı. Biliniz ki, Kitâp'm okunması, okuyanlarının çoğalması ve kitâp'a çağına zâtın zuhuru gerçekleştiği; semavî vâdî iyice coştuğu ve Sava gölü de battığı zaman... AHık Şam, Satîh'in Şam'ı değildir. İşte bu esnada onlardan, yâni Sâsânî'lerden birtakım melik ve melikeler çıkar. O yıkılan eyvanların sayısı kadar. Her bir şey ki, gelecektir; gelmesi muhakkaktır!"

Satîh, Abdü'l-Mesîh'e hitaben bunları söyledikten sonra, yerine çekildi. Abdü'i-Mesîh de devesini sürerek Kisrâ'nın yanına geldi ve ona hitaben: "Efendim, bizden oniki hükümdar gelip geçinceye kadar, birtakım büyük işler olacakmış... Kitap okuyanlar çoğalacak, ilâhî ve semavî vadi iyice coşacakmış..." diye bilgi vermiştir, Ve dört sene zarfında Sâsânî'lerde, tam on aded hükümdar gelip geçmiştir. Kalan dördü ise, Hz. Osman'ın halifeliği zamanına kadar iş başına gelip geçmişlerdir. Satîh'in işaret ettiği gibi,.."

Not: Yukarıda geçen bu rivayeti nakledenlerden İbn-i Asâkîr, bunu naklettikten sonra, bu rivayetin "garîb bir rivayet" olduğunu bildirmiştir. Yine yukarıda geçen rivayeti nakledenlerden Abdan, Kitâbü's-Sahâbe'de bunu zikrettikten sonra, şu bilgiyi vermiştir: "Hafız ibn-i Hacer, El-İsâbe'sinde bu rivayetin mürsel olduğunu bildirmektedir." {Yani, rivayetin senedinde kopukluk vardır; onu peygamberimiz'e bağlayıcı sahâbi, zikredilmemİştir. .Tek başına, delil ve hüccet olamaz.) (Suyûtî) [21]

Yine îbn-i Asâkîr ile El-Barâitî, Urve'den naklederler. O demiştir ki: "Kureyş'ten Varaka bin Nevfel, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Abdullah bin Câhş ve Osman bin Huveyris'in de içinde bulundukları bir gurup insan, etrafında toplandıkları bir putun yanında idiler. Putun aniden devrildiğini gördüler. Bunu yadırgayıp şaşırdılar... Putu kaldırıp yerine koydular. Fakat put, derhal yine yıkıldı. Onu yine eski hâline getirdiler. Fakat put üçüncü defa tekrar yere kapandı. Bunun üzerine Osman bin Huveyris: "Bunun mühim bir sebebi olsa gerek!" diye konuşmaktan kendisim alamadı. Halbuki o gece Resûlüllâh'm doğduğu gece idi. Hayretler içinde kalan Osman bin Huveyris, şiir hâlinde şu sözleri söylüyordu:

"Ey bayram gününde uzaktan ve yakından gelen büyük zâtların ve ünlü kişilerin, etrafında toplanıp ziyaret ettikleri bayram putu! Sana ne oldu? Bize söyle, sana birisi ezâ mı verdi? Yoksa oyun mu oynuyorsun? Eğer bizim bir kusurumuz sebebiyle yere yatıyorsan, söyle de kusurumuzdan pişman olup vazgeçelim ve o kusurumuz ne ise onu terkedelim... Eğer sen üstesinden gelemediğin bir haricî kuvvete mağlûb olarak yere yıkıhyorsan, bilki bu takdirde sen, putlar içinde büyüklük ve ululuk mevkiini kaybetmiş olursun..."

Osman bin Huveyris'in bu sözlerinden sonra onlar, putu yine kaldırıp eski hâline iade ettiler. Bu sırada putun bulunduğu taraftan bir ses işittiler. Bu ses diyordu ki: "O, bir şerefli çocuğun doğmuş olması sebebiyle devrilmiştir! Öyle bir çocuk ki, onun doğumu ile dünyanın doğusu ve batısı nura boyanmıştır. Bu sebeble, bütün putlar yere devrilmiştir. Kırallarm kalblerine korku girmiştir. îrân'ın asırlardır yanmakta olan ateşi sönmüş, onların Şâh'mm kalbine büyük bir üzüntü dolmuştur. Gaybdan haber vermeye çalışan kâhinler, ne doğru, ne de yalan hiçbir şey söyleyemez olmuştur. Ey Kusay Oğulları, aklınızı başınıza alıp putlara tapma sapıklığından vazgeçiniz! İslâm'a dönünüz, O'nun güzel ve geniş dâiresine giriniz!"

El-Harâitî'nin Hişâm bin Urve tarîkından rivayeti de şöyledir (ki o, babasından, babası da ninesinden nakleder). O, ninesi Esma binti Ebî Bekir'den naklen diyor ki: "Zeyd bin Amr bin Nüfeyl ile Varaka bin Nevfel, Ebrehe'nin Habeşistan'a dönüşünden sonra oraya gittikleri zaman, Kıral Necâşî'nin huzuruna girerler. Necâşî der ki: "Bana doğru söyleyiniz, Kureyş ailesinden birinin; kurban etmek isteyip de yerine kur'âda çıkan çok sayıda deveyi kestiği bir çocuk, dünyâya geldi mi?" Onlar da derler ki: "Evet." Necâşî: "Bu çocuk ne yaptı, bilginiz var mıdır?" dedi. Onlar da: "Amine adında bir kadınla evlendi, Amine hâmile iken sefere çıktı..." dediler. Necâşî: "Amine çocuğunu dünyaya getirdi mi?" diye sordu. Bu sefer Varaka söze başlayıp demiş ki: "Ey hükümdar! Size haber vereyim ki, bir gün ben, bir putun yanında yatıyordum, vakit geceydi. Bir ses diyordu ki: "Peygamber doğdu, hükümdarlar zelîl oldu! Sapıklık ve şirk geriledi, hak yerini buldu!..." Gâibden gelen bu sesi takiben, put başı aşağı yere düştü..."

Varaka'nın bunu anlatmasından sonra Zeyd de ilâve etti: "Evet ey hükümdar, benzeri bir olay, benim de başımdan geçti... Ben bir gece Kubeys dağında idim. îki yeşil kanadı olan bir adam semâdan inip Mekke'ye doğru yöneldi ve: "Gerçekten şeytan zelîl oldu, putlar boşa çıktı, el-Emîn dünyâya geldi." diye haykırdı. Sonra bir yaygı çıkarıp serdi ki, bütün doğu ve batıyı kapladı. Sonra büyük bir nûr sütünü parladı ki, nerdeyse gözlerimi alıyordu ve ben, gördüğümden korkmuştum... Sonra o seslenen varlık, yere doğru alçaîdı ve Kabe'nin üzerine indi. Ve ondan öyle bir nûr çıktı ki, bütün Tıhame ülkesini aydınlattı. Sonra şöyle haykırdı: "Duyun ey insanlar! Yeryüzü temizlenmiştir ve en güzel meyvesini vermiştir!..."

Bundan sonra Kabe'nin etrafında bulunan putlara işaret etti ve bütün putlar yere düştü..."

Bunun üzerine Necâşî onlara demiştir ki: "Vah vah, yazık sizlere! Ben de bana isabet edeni sizlere anlatsam, acaba ne dersiniz? Evet, bir gün ben tek başıma bulunuyordum. O günün gecesinde, hem de sizin anlattığınız geceye rastlayan, bir gecede, kendime hâs odada uyuyordum... Rü'yâmda, yerden bir başın çıktığını ve şöyle haykırdığım gördüm: "f)il ashabının izmihlali zamanı gelmiştir! Ebâbîl kuşları onları taşa tutacak, zâlim Esram'm saltanatı son bulacak... Allah'ın nebisi doğmuş, Mekke Haremi'nde dünyaya gelmiştir. -Kim O'na uyarsa mutluluğa erer, kim de O'ndan kaçarsa perişan olur." îşte benim rü'yamda gördüğüm baş da böyîe söyleyip sonra kayboldu... Ben uykudan uyanıp bağırmaya başladım. Konuşmak istiyor fakat konuşamıyordum... Ayağa kalkmak istedim, kalkamadım... Bağırışıma ev halkım koşup geldiler. Onlara, kimse yanıma gelmesin, saray hizmetçileri beni böyle görmesin, diye işaret ettim... Kimseyi yanıma sokmadılar. Bir müddet sonra biraz açıldım ve dilim söylemeye, ayaklarım da kıpırdamaya başladı ve ben, iyice düzeldim..." [22]

 

Peygamberimizin Sünnetli Ve Göbeği Kesilmiş Olarak Doğduğuna Dair İşaret Ve Alametler

 

Mâcemü'l-Evsat adındaki kitabında Taberanı, Ebû Nuaym, Hatîb ve îbn-i Asâkîr, çeşitli tarîkler ile Enes'den, o da Peygamber'den (s.a.v.) şöyle rivayet ederler: Peygamberimiz buyurmuşlar ki: "Benim sünnetli olarak doğmam ve kimsenin benim avret yerimi görmemiş olması, Rabbimin bana lütfettiği kerametlerden biridir."

Not: Yukarda adı geçen kaynakların naklettikleri bu rivayeti, El-Muhtâre adındaki kitabında Ziya, sahîh olarak kabul etmiştir. (Suyûtî).

İbn-i Sa'd, Yunus bin Atâ el-Mekkî tarikiyle Îbn4 Abbas'tan, o da babası Abbas'tan rivayet eder ki, o şöyle demiştir: "Peygamber Efendimiz, sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğmuştur. Bu, babam Abdü'l-Muttalib'e çok güzel ve sevimli gelmiş o bu hususta demiştir ki: "Benim şu torunumun şanı, gerçekten de büyük olacaktır!" O, böyle demişti ve gerçekten de böyle olmuştur..."

(Bunu kaynaklardan Beyhakî ve Ebû Nuaym'la beraber İbn-i Asakîr de rivayet etmişlerdir. Suyûtî.)

îbn-i Adiyy ile İbn-i Asâkîr'in Atâ tarikiyle sevkettikleri rivayet ise şöyledir: İbn-i Abbâs demiştir ki: "Peygamberimiz, sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğmuştur."

îbn-i Asâkîr'in Ebû Hüreyre'den sevkettiği rivayette ise, daha kısa olarak: "Peygamberimiz sünnetli olarak doğdu" denilmiştir. Yine îbn-i Asâkir'in İbn-i Ömer'den rivayeti de: "Peygamber Efendimiz, göbeği kesilmiş ve sünnetli olarak doğmuştur" şeklindedir. Ayrıca Hâkim, el-Müstedrek'inde: "Peygamberimiz'in sünnetli olarak doğduğuna dâir haberler, tevatür derecesindedir" demiştir.

îbn-i Düreyd, el-Vişâh adlı eserinde Îbnü'l-Kelbî'den naklen şöyle der: "Bize ulaştığına göre, Ka'bü-1 Ahbâr demiştir ki: Biz kitaplarımızın bâzılarında; Hz. Adem'in ve ondan sonra on iki peygamberin sünnetli

olarak doğduklarım okumaktayız. Bunların en sonuncusu Muhammed (a.s.) olmak üzere, isimleri şöyledir: Şît, îdrîs, Nûh, Sâm, Lût, Yûsuf, Mûsâ, Süleyman, Şuayb, Yahya, Hûd ve Salih peygamberlerdir. Allah'ın salâtı, cümlesinin üzerine olsun!"[23]

İmâm-ı Taberâni el-Evsat'ında, Ebu Nuaym ve îbn-i Asâkir Ebû Bekre'den şöyle rivayet ederler: "Gerçekten Cebrail, Peygamberimiz'in kalbini yarıp ameliyat ettiği zaman, ayrıca O'nu sünnet de etmiştir."[24]

 

Peygamberimiz Beşikte İken Gökteki Kamerin Kendisiyle Konuşması Ve Onu Avutması

 

Beyhakî ve el-Mieteyn adlı eserinde Sâbûnî, Hatîb ve îbn-i Asâkir târihlerinde, Abbâs bin Abdîl-Muttalib'ten şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Ben, ey Allah'ın Resulü, benim müslümanlığı kabul edişimin  sebebi,  senin  peygamberliğine  dâir bir  alâmet görmüş olmamdır. Şöyleki, senin beşikte iken ayla konuştuğunu ve parmağınla ay'a işaret ettiğini, nereye işaret edersen, ay'ın o tarafa meylettiğini gördüm..." Bunun üzerine Peygamberimiz ona demiştir ki: "Ben o-zaman, yâni beşikte iken ayla konuşur, ay da benimle konuşurdu... Beni ağlamamam için avuturdu... Ve ben, onun arş altında secdeye vardığı zaman çıkardığı sesi duyardım..."

Imâm-ı Beyhakî, bu haberi rivayet etmekle beraber: "Bu rivayetin ravisi Ahmed bin İbrahim el-Ceyiî, bunda teferrüd etmiştir. (Kendisini bu hususta desekleyen olmamıştır.) Onun kim olduğu da meçhuldür" demiştir. El-Mieteyn'in müellifi Sâbûni ise, "bu hadîs garîbdir; hem senedi, hem de metni itibariyle garabet vardır. Mucizeler konusunda hoş görülürse, o başka..." demiştir. (Suyütî).

(Aslında, mechûl bir adam tarafından sevkedilen, seneden ve metnen garib bir rivayet; hiçbir konuda hoş görülmemeli idi. Ashâb'ın Öğrettiği tesebbüt, bunu amir idi.) [25]

 

Peygamberimizin Beşikte İken Konuşması

 

Hafız Ebu'l-Fadl Îbn4 Hâcer, Buharı üzerine yazdığı şerhde diyor ki: "El-Vâkıdî'nin siyerinde, Peygamber'in (s.a.v.) doğumunun ilk günlerinde konuştuğu yazılmıştır."

İbn-i Seb' ise, El-Hasâis adlı kitabında, Peygamberimizin beşiğinin, meleklerin sallaması ile sallandığı ve O'nun ilk söylediği sözlerin "Allahü Ekber kebirâ ve'1-hamdü lillâhi kesîrâ" kelamı olduğu zikredilmektedir." [26]

 

Peygamberimizin Süt Emme Çağında Görülen Mucizeler Ve Ayetler

 

İbn-i îshak, îbn-i Râhûye, Ebû Yâlâ, Taberarii, Beyhakl, Ebû Nuaym ve Ibn-i Asâkır; Cafer bin Ebî Tâlib'in oğlu Abdullah tarikiyle şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Bana, Efendinıiz'in süt anası olan Halîme'den naklen şu bilgi gelmiştir: O demiştir ki: "Ben o kuraklık yılında kendi kabileme mensûb bâzı kadınlarla birlikte, çocuklarına süt annesi tutacak olan ailelerle anlaşma yapıp emzirmek üzere, çocuk almak için Mekke'ye gittik. Ben, süt emer çocuğumu kucağıma alarak, dişi bir merkebimize birenek ve yine dişi bir devemizi arkamıza takarak yola çıktık... Bütün bir gece müddetince yola devam ettik. Sabaha kadar hiç uyumaksızm gittik. Ne çocuğumu emzirecek göğsümde süt vardı, ne de hayvanlarımıza verecek bir şey... Böylece Mekke'ye geldik... Yemin ederim ki, içimizden hangi kadına Resûlüllâh'ı emzirmek üzere alması teklif edildi ise, hiç biri kabul etmedi. Çünkü, kendilerine: "Bu çocuk, Abdullah'ın yetimidir" deniliyordu. Ve neticede, birlikte Mekke'ye gittiğimiz kadınlardan her biri, bir çocuk aldı. Sadece ben kalmıştım. Başka da çocuk kalmayınca, kocam Hâris'e: "Ben, butun arkadaşlarım birer süt çocuğu alarak dönerken, çocuk almadan dönmek istemiyorum. Gidip o yetim çocuğu almak istiyorum" dedim ve gittim aldım... Çocuğu alıp getirdiğim zaman, süt verdim. Göğüslerim sütle dolmuştu. O doyuncaya kadar emdi. Sonra onun süt kardeşi olan kendi çocuğumu emzirdim. O da doyuncaya kadar emdi. Kocam, dişi devemizi sağmaya gittiği zaman, onun da göğüslerinin sütle dolu olduğunu görmüş ve sağıp getirmişti. Onun sütünü de kocam ve ben doyuncaya kadar içtik... O gece, bizim için gerçekten hayırlı bir gece olmuştu... Kocam bana dedi ki: "Ey Halime, gerçekten sen, çok hayırlı ve mübarek bir çocuk almışsın! Baksana, bu gece ne kadar hayırlı ve berekete nail olduk!" O gece ve ondan sonraki gün ve gecelerde, hayır ve bereketimiz gittikçe artmıştır..."

"Hep birlikte kabilemiz Benî Sa'd'a dönmek üzere yola çıktık. Ben yine aynı dişi merkebe bindim. Merkebim o kadar hızlandı ki, arkadaşlar bize yetişemiyordu... Hattâ kadınlar bana: "Gelirken senin bindiğin merkeb bu mu?" diyorlardı. Ben de: "Evet bu!" diye cevap veriyordum. Nihayet Sa'd Oğulları yurduna geldik. Bizim kabilenin arazisinden daha kurak bir arazi de yok idi. Koyunlarımız yayılmiya gider, dönüşte ise hepsi doygun, sütlü idi. Fakat komşularımızın hayvanları, aç gidip aç dönüyorlardı. Hattâ onlar, çobanlarına: "Yazık size, sizler bu hayvanları nerelerde gezdiriyorsunuz? Halîme'nin çobanına dikkat ediniz, o ne tarafa giderse, siz de o tarafa gidip hayvanları orada otlatınız ki, aç gidip aç dönmesinler." demişlerdir.

"Gerçekten Allah bize, süt çocuğumuz sebebiyle büyük iyilik ve bereketler vermiştir. Biz, bu bereketleri görmeye devam ederek iki senemiz geçti. Süt çocuğumuz iki yaşını doldurduğu zaman, emsaline ve yaşma nisbet edilemeyecek kadar, çok gelişmiş ve serpilmişti... O'nu alıp Mekke'deki anasına götürdük. Fakat kendisini çok sevdiğimizden, bir türlü bırakıp gitmek istemiyorduk. Anası, kendisini gördüğü zaman sevip okşadı. Biz kendisine dedik ki; "Ey kardeş! Bırak da biz bu çocuğumuzla birlikte dönelim, bu sene de bizde kalsın. Biz, Mekke'deki veba hastalığı sebebiyle O'nun hakkında endişeliyiz. îzin ver de o'nunla birlikte gidelim." Anası Amine, hiç duraksamaksızın "olur" dedi. Biz de onu alıp birlikte döndük. Yurdumuzda iki veya üç ay kadar ikâmet - etmiştik ki, o, süt kardeşleriyle oynarken evden biraz uzaklaşmıştı... Süt kardeşi koşarak ve telaş içinde eve geldi ve: "Anacığım, Kureyşli kardeşimin yanma beyaz elbiseli iki adam geldi, onu yere yatırıp karnını yardılar!" diye feryad etti. Ben ve babaları koşarak çocuğun yanma gittik. O'nu rengi uçmuş ayakta dikilir vaziyette bulduk. Babası hemen onu kucaklayıp: "Yavrum sana ne oldu?" diye sordu... O da: "Beyaz elbiseli iki adam geldi, beni yere yatırıp karnımı yardılar, içinden bir şey çıkanp attılar, sonra karnımı dikip eski hâline getirdi­ler." dedi. Biz onu alarak birlikte eve geldik. Evde babası bana dedi ki: "Ey Halime, ben bu çocuğun basma bir iş gelmesinden korkuyorum. O'nu alıp götürelim, başına bîr şey gelmeden ailesine teslim edelim." Ben de razı oldum. O'nu alarak Mekke'ye gittik, ailesine teslim ettik... Anası bize dedi ki: "Ne sebeble çocuğu geri getirdiniz? Hani siz O'nu bırakmak istememiştiniz? Ve O'nu çok seviyordunuz?" Biz de dedik ki: "Çocuğun başına bir şey gelmesinden korkuyoruz." Amine bize: "Esas sebeb nedir? Bana doğru söyleyiniz!. Yoksa şeytanın kendisine dokuna­cağı zannına mı kapıldınız? Allan'a yemin ederim ki, şeytan ona dokunamaz! Ben inanıyorum ki, benim bu oğlumun sânı ve hâli çok büyük olacaktır. Onu size haber vereyim mi?" Biz: "Evet" dedik. O da dedi ki: "Ben bu yavruma hâmile kaldığım zaman, hiç ağırlık duymadım. O'na hâmile iken gördüğüm rü'yâda, benden bir nurun çıktığım, bütün Şam saraylarım aydınlattığını müşahede ettim... Sonra

doğduğu zaman o da, doğan çocuklarda'âdet olduğu gibi düşmedi, iki eli üzerine düşüp başı da yukarıya  doğru idi; başım dikmiş hep semâya bakıyordu... Eğer siz onu, şimdi bırakmak istiyorsanız; bırakabilirsi­niz..."

Beyhakî ve îbn-iAsâkır, Muhammed bin Zekeriyyâ el-Gulâbî'den, şöyle rivayet etmiştir: Halime, Peygamberimizin çocukluk hallerim anlatır ve derdi ki: "Ben, Resûlüllâh (s.a.v.) Efendimiz'i sütten ayırdığım zaman, o konuşmuş ve aynen şöyle demiştir: "Allahu ekberu kebiran, vel-hamdü lillâhi kesîran ve subhânellâhi bukraten ve esilen." Yürümeye başlayıp kuvvetlendiği zaman, dışarı çıkar ve oyun tutan çocuklara bakardı. Onların oyunlarına katılmayıp bir kenarda dikilirdi. Birgün bana dedi ki: "Ey anacağım! Benim kardeşlerim, gündüz niçin görünmüyor?" Ben de dedim ki: "Ey canım kendisine feda olasıca yavrum! Kardeşlerin koyunlarımızı güdüyorlar. Onlar ancak geceden geceye dönerler." Bunun üzerine bana: "Onlarla beraber beni de gönder!" diye ricada bulundu. Ben de onu kıramayıp gönderdim... Gün­düzün tam ortasmdaydı ki, oğlum Damura koşarak geldi. Adairîakıllı korkmuş, kan-ter içinde kalmış, ağhyarak feryâd ediyor ve: "Babacığım, anacağım koşunuz! Kardeşim Muhammed'e yetişiniz!... Koşunuz, ancak onun ölümüne yetişeceksiniz!..." diye bağırıyordu... Biz, "O'nun nesi var, ne.oldu?" diye sorduk. Damura da dedi ki: "Biz dikiliyorduk, bâzı adamlar geldi, içlerinden biri kardeşimiz Muhammed'i kapıp aldı ve yamacın zirvesine doğru götürdüler. Biz, gözlerimizi kırpmadan onlara bakıyorduk.. Ben, onların, O'nun karnını kasığına kadar yardıklarını görünce çok korktum ve koşarak size geldim... Daha sonra ne yaptıkla­rını bilmiyorum..." Ben ve babaları koşarak gittik... Muhammed oturmakta ve gözlerini yukarıya dikmiş bakmakta idi. Kendisi tebessüm ediyor ve gülüyordu... Hemen kendisini kucaklayıp bağrıma bastım ve öpüp kokladım... "Ey benim öz canım kendisine feda olası sevgili yavrum! Sana bir şey mi oldu?" deyip iki gözü arasından öptüm. O bana: "Hayırdır, iyiliktir! Bir kötülük yoktur, anacığım!" diyerek karşılık verdi ve olup biteni şöyle anlattı: "Anacığım, biz ayakta idik. Bâzı adamlar geldi, içlerinden biri beni kapıp aldı ve sonra buraya getirdiler. Bu üç adamdan birinin elinde gümüş bir ibrik, diğerinin elinde yeşil zümrüdden bir tas vardı, içinde kar dolu idi. Beni burada usulca yere yatırıp göğsümü tâ kasığıma kadar yardılar. Ben ne yaptıklarına bakıyor, hiç acı duymuyordum... Sonra göğsümü yaran adam, elini karnımın içine sokup orada ne varsa dışarı çıkardı ve tasdaki kar ile bir güzelce yıkadı. Sonra yerine iade eyledi, ikinci adam buna dedi ki: "Sen çekil bakalım, sen Allah'ın sana emrettiğini yerine getirdin!" Onun çekilmesi üzerine bu ikinci adam da elini karnımın içine sokarak kalbimi dışarı çıkardı, yararak içinden bir şey çıkardı ve: "İşte bu şeytanın nasibidir! Onu senin içinden çıkarıp atıyoruz, ey Allah'ın Habîbî!" diye konuştu... Sonra kalbimi ince bir şeye sararak yerine iade eyledi. Sonra göğsümü kapatıp dikti ve nurdan bir mühür ile mühürledi. Göğsüme vurduğu mühür o kadar soğuk idi ki, hâlâ vücûdumda onun serinliğini duymaktayım, ey anacığım!... Sonra üçüncü şahıs onlara: "Siz ikiniz de şöyle kenarda durun bakayım! Sizler, Allah'ın yapılmasını sizlere emrettiğini ifâ etmiş bulunuyorsu­nuz!" dedi. Onlar da çekildiler. Bu üçüncü adam bana yaklaşıp göğsümün yarılıp kapatılan kısmı üzerinde elini gezdirdi ve sonra dedi ki: "Haydin bakalım, Muhammed'i, ümmetinden on kişi ile tartınız!" Taritılar ve ben, ümmetimden on kişiden daha ağır geldim. Sonra o dedi ki: "O'nu bırakınız! Eğer siz O'nu, ümmetinden olan bütün fertler ile tartsanız, o yine bütün ümmetinden daha ağır gelir." Sonra o üçüncü şahıs, elimden tuttu ve usulca beni yerimde doğrulttu. Sonra her üçü beni kucaklayıp alnımdan ve başımdan öperek tebrik ettiler ve son olarak dediler ki: "Ey Allah'ın Habîbi! Sakın korkma ve zâten kokmayacaksın! Eğer sen, Allah tarafından senin hakkında ne büyük hayırlar murâd edildiğini bilmiş olsan, şüphesiz gözlerin aydın olur, ruhun sıimrla dolar1...." îşte böyle deyip beni burada böylece bırakıp gittiler. Uçarak semâya doğru yükseldiler ve sonunda gökkübbede kaybolup gittiler."

"İşte kucağımda öpüp kokladığım yavrum bana bunları anlattı. Ben onu alarak yurduma döndüm. Yurdumun insanları bana dediler ki: "Ey Halime, sen bu çocuğu mutlaka bir kâhine götür! Bu çocuğun başına bir şeyler gelmiş olmasından korkulur. Kâhinler onu tedâvî ederler." Yavrum, insanların bu sözünü duyunca şiddetle karşı çıktı ve: "Ben hasta değilim, bende sizin söylediğiniz şeylerden hiçbir şey yoktur!" diye haykırdı* Benim dahî bu hususda hiçbir endişem bulunmamakta idi. Kalbim sahîh ve salim idi. insanların "Belki aklına bir şey olmuştur, belki de ona cin dokunmuştur" diye söyleyip durmaları, nihayet bana te'sîr edip kendisini kâhine götürdüm... Ve kâhine, O'nun bana anlattıklarını baştan sonuna kadar anlattım. Kâhin de bana dedi ki: "Ben, bir de bütün olup bitenleri çocuğun kendisinden dinlemek istiyorum." Bunun üzerine yavrum, bütün olup bitenleri kâhine de anlattı... Bunun üzerine kâhin, hızla ayağa fırlayıp feryâd etmeye ve: "Ey insanlar geliniz, bu çocuğu öldürünüz, beni de öldürünüz!... Eğer bu çocuğu sağ bırakırsanız ve o büyüyüp adam olursa; vay sizlerin hâlinize... işte o zaman bu çocuk, hepinizi akılsız sayacak, sizin atalardan kalma dininizi yalanlayacak ve sizleri, sizin hiç bilmediğiniz, tanımadığınız bir "Rab"a ibâdet etmiye çağıracak! Sizi, hiç hoşlanmayacağınız yepyeni bir dîne davet edecek!... Bütün bunların olmaması için; bu çocuğu öldürmeniz lâzım! Bunda ne kadar samîmi olduğumu biJmeniz için de, kendi kanımı da size helâl ediyorum ki, bu çocukla beraber beni de Öldürünüz!..."

"Kahinin böyle feryad etmesi üzerine çocuğumu çekip elinden aldım ve ben de ona şöyle haykırdım: "Ey Kâhin! Sen, bu çocuktan daha çocuksun!  Sen,  akılsız  delinin  birisin!  Sen,  illâ  da  öldürülmek istiyorsan, kendini Öldürecek bir adanı bul! Fakat benim yavrum Muhammed'i asla öldüremezsin ve öldürtemezsin!... Evet böyle deyip, çocuğumu alarak oradan uzaklaştım... Kabileme döndüm... Her nereye varsam, hangi eve uğrasam, herkes: "Acaba bu kadar güzel koku da nereden geliyor?" diye hayretle sorardı. Çünkü her tarafı, yavrum Muhammed'in güzel kokusu kaplıyordu... İşin daha da hayret edilecek tarafı, her gün iki beyaz adam geliyor, Muhammed'in yanına sokuluyor, sonra onun elbisesi içinde' kaybolup görünmez oluyorlardı. Bu fevkalâdeliklerden haberdâr olan komşularımız bize: "Onu götürüp dedesine teslim ederek, üzerinizdeki emânetin uhdesinden çıkınız" diye telkin ediyorlardı. Ben de buna inanmıya başladım ve kesin karar vermiştim ki, tam o "sırada bir ses: "Ey Halime! Ne mutlu sana! Ey Mekke vâdîsi, ne mutlu sana! îşte bugün, sana senin nurun, senin dînin, senin güzellik ve olgunluğun iade ediliyor! Sen bundan ve sana layık olan güzellikten, ebediyen emîn olabilirsin! Ne mutlu sana!" diyordu. Ben, bana seslenen bir varlık görmediğim halde, bu sesi duymuştum... Mekke'ye varıp yavrumu, dedesi Abdü'l-Muttalib'e teslim ettiğim zaman; duyduğum bu sesi de kendisine anlatmış tim... O da bana demişti ki: "Ey Halime, gerçekten benim bu oğlumun sânı çok büyük olacaktır! O günlere yetişmeyi ne kadar arzu ederdim..."

Beyhakî'nin îmâm-ı Zühri'den naklettiği rivayette, yukarda geçen haber ile ilgili olarak, zikri geçen kâhinin Ukâz panayın'nda bulunduğu ve orada halka "onu öldürünüz!" diye feryad ettiği kaydı vardır. Ayrıca, diğer bilgilere yer verilmekle beraber, şu bilgilere de yer verilmiştir: "...Ve Amine çocuğunu teslim aldı. Bir müddet sonra Amine vefat etti... Çocuk, dedesi Abdü'l-Muttalib'in yanında büyüyordu... O, dedesinin sedirine gider, onun minderi üzerine otururdu... dedesi iyice ihtiyarladığı halde O'nu, minderi üzerinde bırakır, kendisi dışarı çıkardı. Evin hizmetçisi çocuğa çıkışır ve: "Dedenin yerinden in!" diye bağırırdı. Dedesi ise; "Çocuğu bırak, o büyük ve hayırlı bir adam olacak" derdi. Derken dedesi de vefat etti. Bundan sonra O, amcası Ebû Tâlib'in yanında kalmaya başladı. O'nun bulûğa yaklaştığı bir zamanda idi. Amcası Şam'a ticâret için gitmeye hazırlandı. Yola çıkarken O'nu da beraberinde götürdü. Şam nahiyelerinden Teymâ denilen yere geldiği zaman yahûdî hahamlarından biri, Peygamberimiz'i gördü. Ebû Tâlib'e hitaben: "Bu çocuk senin neyin oluyor?" dedi. O da: "Bu, benim kardeşimin çocuğudur" dedi. Haham:- "Bu çocuğu sever ve ona acır mısın?" dedi. Ebû Tâlib: "Evet" dedi. Haham: "O halde sakın bu çocuğu Şam'a götürme. Vallahi yahûdîler onu görürlerse öldürürler. Çünkü bu çocuk, onların düşmanıdır" dedi. Ebû Tâlib de orada işini bitirip, Şam'a gitmeden Mekke'ye döndü..."

(...Şeddâd bin Evs'ten gelen rivayet de, bundan Önceki rivayetteki bilgileri vermektedir. Ancak bunda, Peygamberimiz'in annesi Amine'nin ilk çocuğu olduğu kaydı da bulunmaktadır...)

Hafız Ebû Nuaym diyor ki: "Peygamber Efendimizin annesi Amine'nin, Peygamberimize hamileliği zamanına dâir haberlerin bâzılarında Hz. Amine'den naklen; "Ben O'na hamile iken hiç ağırlık duymadım" denilmekte; bâzılarında ise, "O'na hâmile iken, çok ağırlık duyuyordum" denilmektedir.. Bunun izahı şöyle olsa gerek: Hz. Amine, O'na hamile iken ilk günlerinde âdet olanın aksine çok ağırlık duymuş, hamilelik günleri ilerledikçe, aksine ağırlık duymamaya başlamıştır.. Böylece O'nun her iki hali, bilinen ve âdet olanın aksine olmuştur..." (Yani, Peygamberimizin bir özelliği olarak, harikulade bir şekilde geçmiştir.)

Ebû Nuaym el-Vâkıdi tarlkından, o da Abdü's-Samed bin Muhammed es-Su'dî'den, o babasından, o da dedesinden şöyle rivayet ediyor: O demiştir ki: "Bana Halîme'nin koyunları ile birlikte koyun güden çobanlardan biri söyledi: Onlar koyunları güderken, Halîme'nin koyunları başlarını kaldırmadan ot yer, ağızlarından ot arkalarından dışkı eksik olmazdı. Bizim koyunlarımız ise, ağıldan çıktıklarından daha aç olarak ağıla dönerlerdi. Halîme'nin koyunları ağıla döndükleri zaman, karınlarının şişkinliklerinden pathyacak diye insan korkardı. Halbuki hepimiz aynı mıntıkada otlatıyorduk..."

Yine onlar şöyle anlatırlar: Hz. Peygamber, orada Halîme'nin yanında iki sene kaldı. O, iki yaşına girdiği zaman, en azından dört yaşındaki bir çocuk kadar vardı. Ve bu sırada Annesi Amine'yi ziyarete gitmişlerdi. Tabiî, O'nun yüzünden nail oldukları bereket sebebiyle O'nu yine yurtlarına getirmek ve Mekke'de bırakmak istemiyorlardı. Giderlerken, Sedir Vâdisi'ne vardıkları zaman Habeşistanlı bir gruba rastlamışlar... Bunu nakleden Haîîme derdi ki: "Biz, bu Habeşlilerîe birlikte giderken, çocuğu benden isteyip bakmak arzu ettiler. Resûlüllâh (s.a.v.)'e baktıkları zaman çok dikkatli bakıyorlar ve iki omzu arasındaki hâtem-i nübüvvete, gözlerindeki kırmızılığa şiddetle nazar ediyorlardı. Sonunda: "Gözleri ağrıyor mu?" diye sordular. Ben: "Hayır" diye cevapladım. Onlar: "Gözlerindeki bu kırmızılık, devamlı mıdır?" diye sordular, ben de: "Evet" dedim. Dediler ki: ''Vallahi bu çocuk ileride peygamber olacaktır!" Nihayet O'nu anasına götürdük ve ricalar edip geri getirdik... Dönüş sırasında yolumuz Zü'1-Mecâz'a uğradı. Orada bir kâhin vardı ki, sabî çocukları ona getirirler, o da çocuklara bakar, onları muayene ederdi. Ben de Resûlüllâh'ı ona götürdüm. O Resûlüllâh'a dikkatle baktı, gözlerindeki kırmızılığı ve iki omzu arasındaki nübüvvet mührünü gözden geçirdi ve bir sayha kopardı ki, şöyle diyordu: "Ey Arap cemâati! Geliniz bu çocuğu öldürünüz! Bu büyüyüp peygamber olacak, müşrikleri öldürecek, putları kıracak ve yeni bir dîn getirip' onunla siz Araplara galip ve hâkim olacaktır!... Adamın bu feryadı üzerine ben, hemen oradan yavrumla birlikte sıvışıp kayıplara karıştım. Artık O'nu, kimselere göstermiyordum... Birgün bizim yurda bir kâhin gelmiş. Kabilenin bütün çocuklarını bu arrâfaya (çocukların geleceğini keşfedip tanıdığını iddia eden bu adama) götürüp göstermişler. Bana da: "Arrâf gelmiş, çocuğunu götürüp göster!" diyorlardı. Ben asla götürmedim... Fakat bir ara çocuk kendisi, benim gafletimden faydalanarak çıkıp arrâf m yanına gitmiş. Arrâf ona: "Yavrum bana yaklaş"'demiş. Fakat Resûlüllâh kabul etmemiş ve geri dönerek çadırına gitmiştir. Arrâf, oradaki halka, kendisine görünüp muayene olmadan kaçan çocuğu mutlaka getirmele­rini söylemiş... Onlar bize gelerek çocuğu mutlaka arrâfa götürmemi söyledilerse de, ben kesinlikle red ettim ve çocuğumu çıkarmadım... Onlar gidip arrâfa bunu haber vermişler Arrâf da halkı yanına alarak, bizim çadırın yanına kadar gelip şahsen çocuğu görmesi için ricada bulundu. Ben kesinlikle reddettim... Çocuğu muayene edemiyeceğini anlıyan arrâf, ilk defa yakınında görmüş olmasına dayanarak dedi ki: "Ben, gördüğüm kadarıyla söylüyorum ve inanıyorum ki, bu çocuk ileride peygamber olacaktır."

îbn-i Sa'd ve Hasan bin Tarrâh Kitâbü'ş-Şevâir adlı eserinde Zeyd bin Eslem'den şöyle rivayet eder: "Hz. Halime, Peygamber'i (s.a.v.) süt evlâdı olarak aldığı zaman, Hz. Amine kendisine demiş ki: "Ey kardeş, iyi bil ki sen, sânı çok büyük olan çocuğu almış bulunuyorsun. Allah'a yemin ederim ki, ben onu hamile olduğu zaman, hâmile kadınların duyduğu ağırlığı hiç duymadım ve1 bana -gördüğüm rü'yâda- denildi ki; "Ey Amine, sen öyle bir çocuk dünyaya getireceksin ki, O, âlemlerin efendisidir. O'nu dünyaya getirdiğin zaman, O'na "Ahmed" adım ver! Bilesin ki bu çocuk; dünyaya geldiği zaman yere yüzü üstüne düşmemiştir; iki eli üzerine düşmüş ve başını yukarı tutarak devamlı semaya bakmıştır." Hâlime, çocuğu alıp yola çıktığı zaman, Amine'nin kendisine söylediklerini kocasına nakletti. Kocası buna çok sevindi. Yolda bindikleri dişi merkepleri kuvvetli ve hızlı yürür oldu... Dişi develerinin sütü çok artıp berekete kavuştular. Halime bunu nakleder  ve şöyle der: "Benim sütüm az idi. Kendi çocuğuma yetmezdi. Sütü yetmediği için oğlum bizi sabaha kadar ağlar ve uyutmazdı. Resûlüllâh'ı süt evladı olarak _ alıp emzirmeye başlayınca, sütüm o kadar bereketlendi ki, her ikisi de iyice doyuyordu... Hattâ bir çocuğumuz daha olsaydı, her üçü de iyice doyardı."

"Halime, Resûlüllâh'ı alarak Hüzeyl kabilesinin rahibine gittiği zaman, râhib ona dikkatle bakmış ve: "Ey Arap topluluğu! Geliniz bu çocuğu öldürünüz! Eğer onu sağ bırakırsanız, sizin dininizden olanları öldürecek, Tanrı edindiğiniz putları kıracak, yeni bir dîn getirip onunla size gâlib ve hâkim olacaktır." diye bağırmaya başlamıştı... Halime de, yavrusunu alarak oradan sıvışıp kaçmıştı..."

îbn-i Sa'd ile îhn-i Tarrâh'ın, Abdullah bin Mâlik'in oğlu îsâ'dan rivayetine göre, Hüzeyl kabilesinin rahibi: "Ey Araplar." diyerek değil de, "Ey Hüzeyl ve onun tanrısı!" diyerek feryad etmiş ve: "Bu çocuk, semâdan vahiy bekliyor! îleride peygamber olacak!" demiştir. "Onu öldürünüz, onu mutlaka öldürünüz!..." diye bağırıp tepiniyormuş... Nihayet hayret ve dehşete kapılarak çıldırmıştır. Az sonra da, aklını ve imanını yitirmiş olarak, küfür hâlinde ölüp helak olmuştur."

Yine îbn-i Sa'd ve îbn-i Tarrâh'ın bir rivayeti, îshâk bin Abdullah'tan olup şöyledir: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in annesi Amine, O'nu Halîme-i Sa'diye'ye süt evladı olarak verdiği zaman, O'na iyi bakmasını hatırlatmış ve O'nun hakkındaki rü'yasını da ona nakletmiştir. O'na çok iyi bakacağına ve O'nu iyi koruyacağına söz veren Halime, bir ara bir grup yahûdî ile karşılaşmış. Resüllüllâh'ı dikkatle gözden geçiren yahûdîler: "Bu çocuk yetim midir?" diyerek sormuşlar. Hz. Halime de uyanık davranıp: "Hayır yetim değil. Ben onun anasıyım, işte bu adam da onun babasıdır!" demiş ve yanındaki kocası Hâris'i de O'nun babası olarak göstermiştir. Hayrete kapılan yahûdîler: "Eğer bu çocuğun yetîm olduğunu söylese idi, muhakkak biz onu öldürür idik!" demişlerdir."

Ibn4 Sa'd, Ebû Nuaym, Ibn-i Asâkîr ve îbn-i Tarrâh, Ata bin Ebi Rebâh'tan şöyle nakleder: îbn-i Abbâs demiştir ki: "Halime, O'nu kendi hâline bırakmaz, uzaklara salmaz idi. Birgün O'nun gafletinden istifâdeyle ve sut kardeşi Şeymâ ile birlikte, Öğlenin sıcağında uzağa gittiler. Halime onların peşinden koşturup kendilerine yetişti ve: "Hem de öğlenin bu sıcağında mı?" diyerek çıkıştı. Şeymâ cevabında dedi ki: "Anacığım, biz hiç sıcak görmedik, kardeşimin üzerinde bir siyah bulut bize gölge edip durdu... Biz yürürsek o da yürüdü, biz durursak o da durdu ve üzerimizi gölgelendirdi." Halime O'na dönüp sordu: "Yavrum, Şeymâ'nm dediği doğru mu?" O, cevap verdi: "Evet, doğru."

îbn-i Sa'd'ın nakline göre Zührî demiştir ki: "Hevâzın heyeti geldiği zaman, aralarında Peygamberimiz'in süt amcası Ebû Sevrân da vardı. Peygamb e rimiz'e hitaben dedi ki: "Ya Resûlallâh, ben Seni süt emer çocuk iken gördüm ki Sen; süt emer çocukların en hayırlısı idin. Sütten kesildiğin zaman da, sütten kesilenlerin en hayırlısı idin. Sonra Senin gençliğini de gördüm ki sen, en hayırlı genç idin... Şimdi olgunlaştımz ve, hayırlı-güzel hasletleri kendinizde topladımz." [27]

 

Peygamberimizin Süt Annesi Halime'nin Bir Şiiri

 

Peygamberimiz'in süt annesi Hz. Halîme'nin söylediği güzel bir şiiri vardı. O bu şiirini söyler, Peygamberimiz de çocukluğunda onunla raks ederdi. îbn-i Tarrâh der ki: "Ebû Abdullah Muhammed bin Muallâ el-Ezdî'nin Kitâbü't-Terkîs'mda şöyle yazılı olduğunu gördüm: Halime'-nin söylediği ve Peygamberimiz'in çocukken kendisiyle raksettiği bir şiiri vardır ve şöyledir:

"Yâ Rabbi! O'nu lütfedip verdin, öyleyse bakî eyle! O'nu, yücelt ve yükselt!

Ve O'nun sayesinde düşmanların bâtıl inançlarını söndürüp yok eyle!... "

îbn-i Seb', El-Hasâis adlı eserinde der ki: "Hz. Halime demiştir ki: Ben ona sağ mememi verir, o da ondan doyuncaya kadar emerdi. Sonra onu çevirir sol mememi verirdim, o ise ondan emmezdi." Bâzı âlimler demiştir ki: O'nun böyle yapması, adaletindendir. Çünkü o biliyordu ki, onun bir süt kardeşi vardır, süt annesinin sütünü emmekte o kendisine ortaktı, onun hakkını da gözetmeli idi." [28]

 

 



[1] Aynı hadîs-i şerîfı "El-Câmius-Sağîr." adlı kitabına da almış bulunan merhum musannif, burada hadisin derece ve âid olduğu kısma dâir bilgi de vermiş ve: "Bu hadîs, hâsendir" demiştir. (Câmius-Sağîr, 2/3)

[2] Keza  musannifimiz  bu  hadîs-ı  şerîf  hakkında  da  hasendir,  demiştir. (Camius-Sağîr, 2/3).

[3] Şuarâ Sûresi, 219

[4] Peygamberimiz'İn babası Abdullah'ın dedesi Abdül-Muttalib'in peygamber olmadıkları bilinen bir hakikattir. O halde İbn-i Abbas tankından sevkedilen bu rivayet yâ sabit değildir, ya da bununla peygamberimizin uzak atalar] içinde peygamber olanlar murad edilmiştir. (M.)

[5] Ahzab suresi, 33

[6] Tevbe suresi, 128

[7] Harîm'in bu rivayeti edebî bir değer taşıyabilir. Fakat böyle bir şeyin vukuuna dair, sahihler de bir haber yoktur. (M.)

[8] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/79-83.

[9]Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/83-84.

[10] Bundan sonraki rivayette, böyle bir olayın başından geçtiği zaman Abdullah'ın bekar olduğu ve kadının teklîfini açıkça reddettiği geçmektedir ki, doğru olan da bu olsa gerektir. (M.)

[11] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/84-86.

[12] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/86.

[13] "El-İbrîz" müellifi Abdü'l-Azîz ed-Debbâğ hazretleri de Peygamber Efendimiz'in doğumunun, meşhur Fil vak'asmdan bir müddet evvel olduğunu söylermiş... (Bakınız, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, 3/1221).

[14] Mühim olmayan bâzı lafız farkları ile ve Fil Vak'ası'nın tafsilatı ile, keza: Es-Sîratü'n-Nebeviye li-ibn-i Hişâm, 1/44-52 - Mısır, 1355

[15] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/87-88.

[16] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/88-91.

[17] Hadîs İlimleri ıstılahında Garîb rivayetten maksat; Bir şahsın, sevkettiği rivayetinde teferrüd etmesi, yâni yalnız kalmasıdır ki, böyle olan rivayetin, diğer rivayetlerde benzerine rastlanmadığı, yahut diğer rivayetler ona muhalif olduğu için, o bu adı almıştır. Garîb haberlerin, sahîh, hasen ve zaîf gibi nevileri bulunmakla beraber pekçoğu zayıf olduğundan, ihtiyatlı davranmak yerinde olur. Nitekim başlıca hadîs İmamlarının tavsiyeleri; hu merkezde olmuştur. (Bakınız: Tecrîd Tercemesi, 1/111. Nuhbetü'l-Fiker, 13. Ulûmü'l-Hadîs, 93, Kemâleddin Taî, Bağdad, 1391).

[18] Keza imâm Ibn-i Kesîr'in Es-Sîratü'n-Nebeviyye'si, cild 1, s: 212.

[19] Hafız ve Müfessir İmâm Ibn-i Kesîr de, bu olayı bu şekilde Es-Sîratü'n-Nebeviyye adlı kitabında kaydettikten sonra, lügat âlimlerinin "Muhammed" kelimesi hakkında; "Hayır ve güzelliklere âit bütün sıfatları toplayana; Muhammed denilir" dediklerini bildirir." Bakınız Es-Sîratü'n-Nebeviyye, 1/210 - Beyrut, 1396).

[20] Bunu bu şekilde Ebu Nuaym (keza ibn-i Asâkîr) rivayet etmiştir, fakat bu rivayette büyük bir garabet vardır. Dikkatimizi bu garabete çekmiş bulunan İmam İbn-i Kesîr, ayrıca şu bilgiyi de vermektedir: "Resûlüllâh'ın pazartesi günü doğduğunda ihtilaf yoktur, fakat O'nun bu doğumu, fil yılında, Rabîul-Evvei ayının on ikinci gününe rastlayan Pazartesi gecesinde olmuştur. Hz. Câbir ve ibn-i Abbas'tan gelen rivayete dayanarak büyük bir ekseriyetin sözü budur." (Es-Sîratü'n-Nebeviyye, 199, 223, cild 1.)

[21] Satıh ile ilgili çeşitli rivayet ve ibareler vardır. Bu hususta bize bilgi verenlerden büyük muhaddis ve müfessir İmâm İbn-i Kesîr, Es-Sîratü'n-Nebevİyye adlı kitabında, şu kıymetli bilgileri vermektedir:

"Satîh hakkında haberler çoktur. Meşhur olanı, onun bir kahîn olduğu merkezindedir. Bazıları onun hakkında Peygamber Efendimizin: "Satîh, kavminin yitirdiği bir peygamber ıdı" diye konuştuğunu söylerler. Fakat bunun aslı yoktur. Sıhhatli senedler ile isbât edilmiş bir haber değildir. Hattâ Hâlid bin Sinan hakkında da benzeri bir rivayet vardır ki, bunun dahî aslı yoktur. Yanî onun, peygamber olduğuna dâir Peygamberimiz'e isnâd edilen sözün de aslı yoktur. Satîh'a âil haber ve ibarelerin zahirinden anlaşılan odur ki, onun gerçekten güzel ve geniş bilgisi varmış... Fakat o, asla bir peygamber değildi. O'nun ağzından çıktığı kabul edilen sözlerin İfâde ettiği manâ; onun, "inanıp tasdîk eden bir kimse olduğu" iskitâmetindedir. Fakat el-Cerîrî'nin de dediği gibi, o İslâm Devri'ne yetişememiştir. Yukarıda geçmiş olan rivayetteki, Abdü'l-Mesîh ile olan konuşmaları -eğer sahih ise; Resûlüllâh'm doğumundan bir ay kadar sonraları olduğu anlaşılmaktadır..." {Bakınız, 1/220)

[22] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/92-101.

[23] Siyer âlimleri arasında Nuh (a.s.)'ın evladından Sâm'ı da peygamber kabul edenler vardır. Nitekim İmam Makdisî Tarih'inde: "Sâm, peygamberlerin en büyüklerinden biridir" demiştir. Fakat bu görüş, siyer ve târih bilginlerinin ittifakına uygun düşmemektedir. Zira bu çoğunluk İttifakına göre; "Nuh (a.s.) ile İbrahim (a.s.) arasında Hûd ve Sâlİh peygamberlerden başka peygamber gönderilmemiştir." (Ravzatü's-Safâ, 133)

Şüphesiz Sam, peygamberliğin esrarına ve dînin hikmetlerine yeterince vâkıf, büyük ve mümtaz bir zât idi. Fakat onun veya Kur'ân'da peygamber olarak adı geçmiyen birinin, peygamber olup-olınadığını kestirip atmak doğru olmaz... Hattâ tehlikeli olur. (Şerhu'l-Akide et-Tahâviye, 349 - Merahu'1-Meâlî Fî Şerhı'l-Emâlî, 100- Muvazzah ilmi Kelâm, 262, İst. 1955).

[24] Peygamberimiz'in sünnetli olarak doğduğuna dâir müteaddid rivayetler olduğu gibi, böyle, Cebrail (a.s.) tarafından sünnet edildiğine dâir rivayet de vardır. Bunun için, bâzı siyer ve hadîs âlimlerimiz; bu rivayetlere şüphe ile bakmakta, tashîh etmemektedir. (Es-Sîratü'n-Nebeviyye, 1/208, 210).

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/101-102.

[25] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/102.

[26] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/103.

[27] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/103-110.

[28] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/110-111.