Kuran ve Sünnet

OTUZBİRİNCİ BÖLÜM

OTUZBİRİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBERİMİZİN VEFATI SIRASINDA GÖRÜLEN MUCİZE VE ÖZELLİKLER

 

Peygamberimizin Vefatını Kendisinin Haber Vermesi

 

Ahmed, Ebû Yala ve sahih bir senedle Taberani Vasile bin el-Eska'dan rivayet eder. O şöyle der: Birgün peygamber (s.a.v.), evinden çıkıp bizim yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: "Sizler zannediyorsunuz ki, ben sizin hepinizden sonra vefat edeceğim! Halbuki ben sizin en evvel vefat edecek olanınızım! Benim peşimden de sizler, bölük bölük gele­ceksiniz! Kiminiz kiminizi helak edecektir."

Buhari Ebû Hüreyre'den nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), her yılın ramazanında on gün itikafa girerdi. Vefat ettiği senede ise,-yirmi gün itikafta bulunmuştur. Cebrail (a.s.) her sene kendisine gelir, Kur'an'ı arz ederdi. Vefat ettiği senede ise, iki defa arz etmiştir."

Buhari ve Müslim'in Aişe'den rivayeti de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) Fâtıma'ya hitaben demiştir ki: "Her sene Cebrail gelip Kur'anı bana arz ederek karşılaştırma yaptırırdı. Bu senenin ramazanında ise, iki defa karşılaştırma yaptırdı. Kızım ben bunu, ecelimin yaklaşmış ol­ması şeklinde anlıyorum."

Yine Buhari ve Müslim'in Aişe'den naklettikleri diğer rivayet (biraz lafız farkı ile) şöyledir: "Ölümüyle neticelenen hastalığı sırasında Pey­gamber (s.a.v.) Pâtıma'yı çağırıp gizlice birşey söyledi. Fatıma ağlamaya başladı. Sonra gizlice bir şey daha söyledi. Bunun üzerine Patıma güldü. Ben bunun sebebini kendisine sorduğumda şu cevabı aldım: "Babam bana ilk defa, bu hastalığının, vefatıyla neticeleneceğini söyledi. Bu se­beple ağladım. Sonra, ev halkının kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi. Ben de bu sebeble sevinip güldüm."

Taberani ve Beyhaki'nin de Aişe'den bu mealde bir rivayeti bulun­maktadır. Yalnız onun sonundaki ifade biraz farklı ve şöyledir: "Ve ba­bam bana dedi ki: "Kızım, müslüm ani arın kadınları içinde musibeti en büyük olan şüphesiz sensin! Sabrı en az planları da sen olmamalısın!" Bu sırada ayrıca babam bana, Ehl-i Beytinden en evvel kendisine kavu­şanın da ben olacağımı haber verdi ve: "Kızım sen, cennet ehli kadınların seyyidesisin. Ancak Imran kızı Meryem müstesna" buyurdu. Ben de bu­nun üzerine sevinip güldüm." [1]

Buhari, îbni Abbas'tan rivayet eder. O şöyle der: Ömer bin el-Hattab bana: îzâcâe nasrullahi ve'1-feth sûresi hakkında sordu." Ben de kendisine cevaben: "Bu, Resûlüllah Efendimiz'in ecelinin yakın oluğunu haber vermektedir" dedim. O da dedi ki: "Ben de bundan başkasını dü­şünmüş değildim."

Buhari ve Müslim Ebû Said el-Hudri'den rivayet eder. O şöyle der: Bir gün peygamber (s.a.v.), insanlara bir hutbe irâd etti. Bu hutbesinde dedi ki: "Allah; kullarından birini, dünya hayatı ile kendi indindeki ni­metler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allah'ın yanında olanları tercih etti." Ebû Bekir, bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Biz, Ebû Bekir'in ağlamasına teaccüp ettik. Halbuki peygamberimiz'in sözünü ettiği kul, kendisi imiş. Peygamberimiz kendisine hitaben buyurdu ki: "Ey Ebû Bekir ağlama! Bilmelisin ki insanlar içinde bana arkadaşlığın­da en güvenilir olan, malını benim yolumda harcamakta en samimi olan, sensin! Eğer ben, Allah'tan başka halil (özel ve biricik dost) edinmiş ol­saydım, muhakkak seni edinirdim. Fakat ey Ebû Bekir, bizim aramız­daki hiç şüphesiz islâm kardeşliğinden ibarettir. Şu andan itibaren mescid'e açılan kapıların hepsi, Ebû Bekir'in kapısı hariç, kapatılsın!" [2]

Beykaki Ebû Yala dan şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) bir hutbe okuyup: "Allah, bir kulunu, dilediği kadar dün ada yaşamak ile, Allah'a kavuşmak arasında muhayyer kıldı. O kul da Rabbi'ne ka­vuşmayı tercih etti." Bu sırada Ebû Bekir ağlamaya başladı ve Resûîüllaha hitaben: "Aksine bizler, bütün mallarımızı, canlarımızı ve çocuklarımızı sana feda etmeliyiz, ey Allah'ın Resulü!" dedi.

Ahmed, îbni Sa'd, Darimi, Hâkim, Beyhaki ve Taberâni Ebû Mil-veyhibe'den rivayet ederler. O şöyle der: Resûlüllah (s.a.v.) geceleyin beni uyardı ve dedi ki: "Ey Ebû Müveyhibe, ben gidip şu Medine Kabrista-nındakiler için istiğfar etmekle emrolundum." Ben de, Resûlüllah'ın hizmetinde olan biri olarak derhal kalktım ve O'nunla beraber gittim. Bakî'a vardığımızda, Resûlüllah ellerini kaldırdı ve onlar için istiğfar etti. Sonra buyurdu ki: "Ey toprağın altında yatanlar, sizin durumunuz, toprağın üstündekilere nisbetle daha kolay ve iyidir, İşte fitneler, ka­ranlık gece parçaları gibi gelmektedir. Biri diğerini takibeden bu fitne­lerin, sonuncusu evvelinden daha beter!" Sonra Resûlüllah Efendimiz bana iltifat buyurup: "Ey Ebû Müveyhibe, bana gerçekten dünyanın hazinelerinin anahtarları verildi. Sonra ne kadar istersem o kadar dün­yada yaşamak ile cennet arasında muhayyer kılındım! Şüphesiz ben de, Rabbim'e kavuşmayı tercih eyledim!" Bundan sonra o Baki'den evine

döndü. Sabahleyin ise hastalandı ve bu hastalığı, O'nun vefatı ile neti­celendi."

Buhari'nin Ukbe bin Amir'den rivayetine göre, O şöyle demiştir; Resûlüllah (s.a.v.), bir gün evinden çıkıp Ühud'a gitti. Oradaki şehidle-rin üzerine, cenaze namazı kılar gibi namaz kılıp dua etti. Sonra Mes-cid'ine dönüp minbere çıktı ve şöyle buyurdu: "Ben, içinizden Önce gidenim! Ben, sizin üzerinize şahidim ve şimdi ben, vallahi Havzım'ı görmekteyim! Gerçekten bana dünyanın hazineleri teslim edilmiştir. Vallahi ben, kendimden sonra sizler için, tekrar şirke düşeceğinizden korkuyor değilim. Benim sizin hakkınızdaki korkum; dünya malı ve mülkü üzerinde birbirinizle rekabete düşmenizdir!"

îbni Sa'd, tshak binRâhuye, Yahya bin Cu 'deden nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), kızı Fatıma'ya hitaben: "Kızım, bir peygamber; kendinden önceki peygamberin ömrünün yarısı kadar yaşar! Nitekim Isâ, kırk sene yaşamıştır" buyurdu.

îbni Hacer, Metâlib-i Aliye adlı eserinde der ki: "Bunun manası, Peygamber olarak yaşadığı yaş, kırk senedir demektir." [3]

(İbni Sa'd'm İbrahim el-Nehai'den, Buhari'nin Tarih'inde Zeyd bin Erkam'dan rivayet ettikleri hadisler de, yukarıdaki hadisin ifadesine uygun düşmektedir.)

Akmed, îbni Sa'd, Ebâ Yâlâ ve Beyhaki Aişe'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), odamın önünden her geçişinde, mutlaka gönlümü alacak ve surürlandıracak bir söz söylerdi. Birgün geçti ve hiç bir şey söylemedi. Ben de başımı sarıp yatağıma uzandım. Peygamberimiz geldiğinde: "Aişe neyin var?" diye sordu. Ben de: "Başım ağrıyor" dedim. Peygamberimiz ise: "Aişe, aksine benim başım ağrı­maktadır! Vay başım" buyurdu. Meğer o gün Cebrail gelip kendisine, e-celinin yakın olduğunu haber vermiş."

Bezzar'ın rivayetine göre, Peygamber Efendimizin amcası Abbas bin Abdü'l-Muttalib şöyle demiştir: "Ben bir gün rü'yamda, yeryüzünün yukarıdan sarkıtılmış büyük halatlarla göğe doğru çekilmekte olduğunu gördüm. Bu rü'yamı, gidip Peygambere (s.a.v.) arz ettim. Peygamberi­miz ise bunun tâbirinde: "Ey amca, bu, senin kardeşinin oğlunun vefatı günüdür!" buyurdu.[4]

 

Peygamberimizin Vefat Edeceği Günü Ve Yeri Haber Vermesi

 

îbni Asakir Mekhul tarikiyle Peygamber'in (s.a.v.) Bilâl'e hitaben şöyle buyurduğunu nakleder: "Ey Bilâl, pazartesi günü orucunu ihmal etme! Çünkü ben pazartesi günü doğdum, pazartesi günü ilâhi vahye mazhar oldum, pazartesi günü hicret ettim, pazartesi günü de vefat e-derim! [5]

Ahmed ve Beyhaki'nin îbni Abbas'tan rivayetleri de şöyledir: "Bili­niz ki Peygamberimiz pazartesi günü doğmuştur. Yine aynı günde pey­gamber olmuş, aynı günde hicret etmiş, Medine'ye aynı günde girmiş, Mekke'yi aynı günde fethetmiş ve yine aynı günde vefat etmiştir." [6]

Ebû Nuaym Mâkıl bin Yesâr'dan nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Medine benim hicret yurdumdur, aynı zamanda vefat edeceğim yerdir." [7]

Zübeyr bin Bekkâr Ahbarü'l-Medine adlı kitabında Hasan'dan naklen, Peygamber'in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu nakleder: "Medine be­nim hicret yurdumdur. Orada vefat eder, oradan haşrolunurum!"

(Atâ bin Yesâr'a ait mürsel haberler arasında da bunun benzeri bir rivayet bulunmaktadır.) [8]

 

Peygamberimize Peygamberlikle Beraber Şehitlik Faziletinin De Verilmesi

 

Buhari ve Beyhaki Aişe'den rivayet eder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında şöyle buyurdu: "Ben, Hayber'de bana verilen o zehirli yemeğin acısını devamlı duyageldim! işte şimdi, o zehirin te'siriyle belimin koptuğu andır!" [9]

Hâkim sahihtir kaydıyla Ümmü Bişr'den rivayet eder. O şöyle der: Ben, Peygamber'e (s.a.v.) gidip: "Ey Allah'ın Resulü, anam babam sana feda olsun, sizin rahatsızlığınız nedir?" dedim. O da buyurdu ki: "Benim rahatsızlığım, Hayber'de bize verilen yemektendir. İşte şimdi, tam te'sirini gösterip belimi koparmaktadır."

İbni Sa'd Aişe'den nakleder. O şöyle der: Peygpmber'in (s.a.v.) hastalığı sırasında, Bişr bin Berâ'nın anası geldi ve eliyle peygamberi-miz'e dokundu. O'nun ateşler içinde olduğunu anladı. Dedi ki: "Ey Al­lah'ın Resulü, ateşiniz ve acınız çok yüksek!" Peygamberimiz şu karşılığı verdi: "Biz peygamberlerin ecri ve sevabı büyük olduğu gibi, acı ve sı­kıntıları da büyük olur." Sonra şunu sordu: "Ey Ümmü Bişr, insanlar benim hastalığım hakkında ne diyorlar?" Ümmü Bişr: "Zâtü'1-Cenb hastalığına yakalanmış" diyorlar dedi. Peygamberimiz de: "Allah, böyle bir hastalığın bana yaklaşmasına izin vermez!" buyurdu. Hastalığının, çektiği acı ve sıkıntıların; Hayber'de kendisine yedirilen zehirli yemek­ten olduğunu bildirdi ve: "Nitekim senin oğlun Bişr de o zehirli yemek­ten yemişti. Ben bunun acısını devamlı olarak duyagelmişimdir. İşte şimdi o zehirin, belimi kopardığı andır!" dedi. Sevgili peygamberimiz, böylece o zehirin te'siriyle ölüp şehidlik sevap ve faziletini de kazanmış oldu. Resûlüllah, şehid olarak vefat etti.

Ahmed, İbni Sa'd, Ebû Yâlâ, Taberani, Hâkim ve Bey haki İbni Mes'ud'un şöyle dediğini nakleder: "Benim için, "Resûlüllah öldürülme­di" demektense, "Resûlüllah vallahi öldürüldü!" diyerek dokuz defa ye­min etmek daha isabetlidir! Zira Peygamberimiz'i peygamber edinen Yüce Allah; aynı zamanda O'nu, şehidlik faziletine de kavuşturmuş­tur!"[10]

 

Peygamberimizin Hastalığı Sırasında Vukua Gelenler

 

İbni Sa'd, Ebû Yâlâ, Taberani, Beyhaki ve Ebû Nuaym Fadl bin Abbas'tan naklederler. O şöye demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Başımı bağlayın. Ben Mescid'e çıkmak istiyorum!" Ben, başını bağla­dım. O da Mescid'e çıktı. Tâ minbere kadar iki kişiye dayanarak gitti. Minbere oturduğu zaman; şu hutbesini irâd etti: "Bundan sonra derim ki: Ey insanlar, benim sizlerden ayrılığım, gerçekten yaklaşmış bulun­maktadır. Şimdi ben sizlere diyor ve haber veriyorum! Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelip hakkını alsın. Kimin malını almışsam, işte malım, gelip hakkını alsın! Kime sövüp hakarette bulunmuşsam, işte haysiyetim ve namusum; gelip aynı şekilde davranarak benden hakkım alsın! Hiç bir kimse, sakın ola ki, "ben, Resûlüllah'a böyle bir şey yap­maktan veya söylemekten korkarım!" diye düşünmesin. Zira hakkını almak isteyen birisine karşı, kızmak veya ona düşmanca davranmak; Allah'ın elçisi olarak benim şanımdan ve ahlakımdan değildir! Bu böy­lece biline."

Sonra Reülüllah (s.a.v.) sözlerine şöyle devam ettiler: "Sizlere ha­ber veriyorum! Kim içinden bir şey duyup söylemek isterse, kimin nef­sinden şikayeti varsa; mutlaka kalkıp söylesin! Ben onun için, Allah'a dua edivereceğim!" Resûlüllahm bu sözü üzerine adamın biri ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Yâ Resûlellah, ben; münafığın ve cimrinin birisi­yim! Aynı zamanda ben; korkak, çok uyuyan ve çok yalan söyleyen biri­siyim! Benim için dua buyurur musunuz?"

Sevgili Resulümüz, o adamın bu sözleri ve ricası üzerine buyurdu­lar ki: "Allah'ım, bu kuluna iman nasib eyle! Onun imanını ve islammı gerçek kıl! Onun nefsindeki çok uyuma, yalan söyleme, cimrilik gibi huyları gider! Onun korkaklığını da, cesaret ve kahramanlığa kalb eyle."

Fadl bin Âbbas der ki: Ben daha sonraları o adamın haline dikkat ederdim. Bir savaşta, halini müşahade ettim. Ondan daha kahramanını, ondan daha sabırlısını, ondan daha az uyuyanını göremedim."

Fadl îbni Abbas; (Peygamberimiz'in Mescid'deki hutbesi sırasında diğer olanları anlatmak üzere) der ki: O sırada kadının biri ayağa kalkıp parmağı ile dilini göstererek bir işarette bulundu. Onun ne demek iste­diğini çok iyi anlıyan Peygamber (s.a.v.): "Ey hanım, sen Aişe'nin evine git, benim oraya gelmemi bekle!" buyurdu. Sonra Aişe'nin odasına gitti. Orada kendisini beklemekte olan kadının başına, elindeki asasını do­kundurup onun için de dua eyledi."

Aişe validemiz bu hususta demiştir ki: "Eğer ben olsaydım, mu­hakkak Resûlüllah'm o kadın hakkındaki duasını tanır, bellerdim. Eğer benim hakkımda böyle bir dua ve uyarı yapılmış olsaydı, her halde: "Ey Aişe, namazını güzel kıl!" şeklinde olurdu." [11]

îbni Sa'd, Aişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Ben, Resûlüllah (s.a.v.) kadar, ölüm hastalığında çok sıkıntı çeken birisini hiç görme­dim."

Buhari ve Müslim de Abdullah ibni Mes'ud'un şöyle dediğini nak­lederler: "Ben, Resûlüllah'ın (s.a.v.) hastalığı sırasında, O'nun yanma girmiştim. O'nun, çok şiddetli bir sıkıntı ve acı çekmekte olduğunu gör­düm ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, acınızın oldukça fazla olduğu an­laşılmaktadır!" Peygamberimiz de şöyle buyurdu: "Evet, ben şu anda, içinizden en az iki kişinin dayanabileceği kadar acı çekmekteyim!" Bu­nun ü erine ben: "O halde yâ Resûlüllah, ecriniz de iki misli olması la­zım!" dedim. Peygamberimiz de bunu: "Evet, yâ Ibni Mes'ud!" diyerek karşıladı." [12]

Buhari ve Müslim Abdullah îbni Mes'ud'danf'şöyle rivayet ederler: Ben, Resûlüllah'ın (s.a.v.) huzuruna girdiğimde, O'na dokundum ve a-teşinin şiddetinden çok sıkıntı çekmekte olduğunu anladım. Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, sıkıntınız çok şiddetli herhalde?" O da buyurdu ki: "Evet, çünkü ben, iki adamın çektiği kadar sıkıntı çekmekteyimdir." Dedim ki: "O halde, ecriniz de iki adammki kadar olacaktır." O da: "Evet" buyurdu.

Ahmed de el-Zühd adlı eserinde Ömer bin el-Hattâb'tan şöyle nak­leder: "Peygamber'in (s.a.v.) hastalığı sırasında, O'nun huzuruna girdi­ğimde, elimi elbisesinin üzerine koydum. Ateşini elbisesinin üzerinden duydum. Dedim ki: "Ey Allah'ın resulü, ateşi seninkinden daha yüksek olan bir hastaya rastlamıştım!" O da cevaben şöyle buyurdu:

"Bizim sevâb ve ecrimiz de böyle fazla olur. Bilinsin ki, insanların en şiddetli belâlara uğrayanları peygamberler, sonra sâlih kullardır!"

Buharı ve Müslim Ebû Musa'dan şöyle rivayet eder: Peygamberi­miz hastalığı iyice arttığı sırada: "Ebû Bekir'e söyleyin, namazı kıldır­sın!" buyurdu. Aişe: "O, yufka yüreklidir! Senin makamına durduğu zaman, namaz kıldırmaya güç yetiremez!" dedi. Peygamberimiz: "Ebû Bekr'e emrediniz, insanlara namazı kıldırsın!" diyerek emrini tekrarla­dı. Aişe yine: "O buna güç yetiremez" dedi. Peygamberimiz de: "Ebu Bekr'e emrediniz, insanlara namazı kıldırsın" buyurdu ve "Siz kadınlar, Yusufun arkadaşlarısınız! Yâni bir sözü söyler, fakat o Özle başka mânâyı kasdedersiniz!" diyerek sözünü bitirdi. Elçi gidip Ebû Bekir'e Peygamberimiz'in emrini bildirdi. Ebû Bekir de, Peygamberimiz'in sağlığında insanlara namaz kıldırdı."

Buhârî'nin Aişe validemizin o sıradaki sözüyle ilgili olarak nak­lettiğine göre, bizzat Aişe validemiz şöyle demiştir: "Ben, bu husustaki sözümü tekrarlıyarak, Resûlüllah'a karşı koymak istememiştim. Ben, sadece Rasulullah'tan sonra, O'nun makamına geçen bir adamı insan­ların iyi görmeyeceğinden korkarak öyle söylemiştim... Ben, Resûlüllah'ın makamına geçen birisini insanların uğursuz sayacaklarını zannediyordum... Ve istemiştim ki, Resûlüllah Ebû Bekr'in yerine bir başkasını görevlendirsin..."

îbni Sa'd'ın Muhammed bin İbrahim'den rivayeti ise şöyledir: Peygamber (s.a.v.) hastalığı sırasında buyurdu ki: "Ebû Bekr insanlara namaz kıldırsın!" Bir ara kendisinde hafiflik hisseden Resûlüllah Efen­dimiz, namaza çıktı. Bu sırada Ebû, Bekr, namazı kıldırmakta idi ve Resûlüllah'ın geldiğini farketmemişti. Resûlüllah eliyle onun omzuna dokundu. Ebû Bekr de geri çekildi. Peygamberimiz onun sağına oturdu ve namazı onun arkasında kıldı. Namazı yine Ebû Bekir kıldırmış oldu. Namaz kılındıktan sonra Peygamberimiz buyurdu ki: "Hiç bir peygam­ber ümmetinden birinin arkasında namaz kılmadan vefat etmemiştir!" [13]

Beykakî'nin rivayetine göre de Aişe validemiz şöyle demiştir: Pey­gamber (s.a.v.), vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında, Ebû Bekir'in arkasında ve oturduğu yerden namazını kıldı." [14]

Yine Beyhakî Enes'ten rivayet ediyor: Peygamberin (s.a.v.) cemaatla kıldığı son namaz; bir kat elbiseye sarınarak gelip Ebû Bekir'in arkasında kıldığı namaz olmuştur."

Beyhakî, Enes'ten naklettiği bu rivayetle ilgili olarak der ki: "Bu namaz, Peygamber Efendimiz'in vefat ettiği Pazartesi günü kıldığı Sa­bah Namazıdır." [15]

Taberânî Şeddâd bin Evs'ten rivayet eder. O şöyle demiştir: Pey­gamber (s.a.v.) vefat ederken yanında idim... Bana hitaben buyurdu ki: "Ey Seddâd, senin neyin var?" Ben de: "Dünyâ başıma dar geldi!" de­dim... Buyurdu ki: "Ey Şeddâd, böyle söyleme ve unutma ki yakında Şam fethedilecektir, Kudüs fethedilecektir. Sen ve evlâdın, orada müs-lümanlarm önderlerinden olacaksınız, inşâallah!"

îbni Sa'd, Ömer bin Ali'den rivayet eder. O şöyle demiştir: Pey-gamber'in (s.a.v.) ilk hastalandığı gün, Çarşamba günü idi. Hastalığı, vefat edinceye kadar tam on üç gün devam etti." [16]

 

Peygamberimizin Vefatından Önce Vukua Gelen Mucizeler Ve Bazı Özellikler

 

Buharı ve Müslim'in rivayetine göre, Aişe şöyle demiştir: Peygam­ber (s.a.v.), hasta olmazdan Önce: "Bir peygamber, vefat ettikten sonra gideceği cenneti görüpde muhayyer bırakılmadıkça vefat etmez!" buyu­rurdu. Nitekim hastalığı ağırlaştığı sırada, ben O'nu kucağımda tut­makta idim. Bir ara kendisine bir ağırlık gelip bayıldı. Sonra kendisine gelip gözlerini açtı... Sonra gözlerini odanın tavanına dikerek: "Ey Al­lah'un, refîk-i â'lâ'ya" dedi. Hatırladım ve bildim ki, bu O'nun bize daha evvel haber verip söylediği şeydir."

Yine Buharı ve Müslim Aişe 'den rivayet eder. O şöyle demiştir: Biz, kendi aramızda Resûlüllah'm (s.a.v.), dünyâ ile âhiret arasında muhay­yer bırakılmadan vefat etmeyeceğini konuşur dururduk... O'nun vefatıyla neticelenen hastalığı başladığı zaman, sesinde bir kısıklık oldu. O, o haliyle şöyle diyordu: "...Allah'ın müstesna nimetlere erdirdiği pey­gamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber. Onlar gerçekten ne güzel arkadaştırlar!" [17]

Aişe'den Beyhakl'nin rivayeti ise şöyledir: Peygamber (s.a.v.) ba­yıldığı sırada, O'nun mübarek başı benim kucağımdaydı. Ben, O'nun yüzünü siliyor ve kendisine şifa bulması için de dua ediyordum... Bir ara kendisine gelip dedi ki: "Bilakis yâ Aişe, artık ben Rafîk-i Alâ ve Es'ad'a gidiyorum! Cibril'in, Mîkâîl ve israfil'in arkadaşlığı ne güzel­dir!"

Ahmed, îbni Sa'd ve Ebû Nuaym sahih bir senedle Aişe'den şöyle rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Peygamberlerden her biri, vefat etmezden önce muhakkak muhayyer bırakılır. O da âhireti seçer de ondan sonra vefat eder." Ben, Peygamberimiz'in bu sözünü iyi akhmda tutuyordum. Hastalandığı sırada da O'nun başı benim kucağımda idi

îbni Sa'd, Câbir bin Abdullah'tan şöyle nakleder: Ka'bü'l-Ahbâr, Ömer zamanında gelip Peygamber'in (s.a.v.) vefatından önce, en son o-larak söylediği şeyin ne olduğunu sordu. Ömer de kendisine: "Bunu gi­dip Ali'ye sormalısın" karşılığım verdi. O da gidip Ali'ye sordu ve ondan şu cevabı aldı: "O'nun son sözü: "Namaz'a dikkat ediniz, Namaz'a!" ol­muştur.

Buhârî ve Müslim'in Enes 'ten rivayetleri ise şöyledir: Resûlüllah'm (s.a.v.) en son vasiyeti şöyle olmuştur:

"Namaza dikkat ediniz, namaza! Bir de elinizin altındakilerin hukukuna!" Evet, Sevgili Peygamberimiz'in nefesi çıktığı ve dili döndü­ğü müddetçe söyleyip durduğu ve tekrarladığı son sözü ve vasiyeti, işte böyle olmuştur!" [18]

 

Peygamberimizin Ruhu Şeriflerinin Çıktığı Sırada Vukua Gelenler

 

Bezzâr ve Beyhakî sahih bir senedle Aişe'nin şöyle dediğini nakle­der: Peygamber (s.a.v.), mübarek başı kucağımda olduğu halde vefat etti... Mübarek ruhu çıktığı zaman, etrafa öylesine hoş bir koku yayıldı ki, ben o âna kadar o kadar güzel bir koku duymamıştım...

Beyhakı'nin rivayetine göre de Urve şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) vefat ettiği zaman, Ebû Bekir gelip peygamberimizi öptü ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, hayatta iken ne kadar temiz ve hoştunuz! Vefat ettiğinizde de ne kadar temiz ve hoşsunuz."

(Beyhâkî ve Ibni Sa'd, benzeri bir rivayeti Saîd bin el-Müseyyeb'ten de nakletmişlerdir.)

Beyhâki ue Ebû Nuaym el-Vâkıdî tarikiyle onun şeyhlerinden şöyle rivayet ederler: Peygamberimiz vefat ettiği zaman, O'nun gerçekten ve­fat edip etmediğinde şüpheye düştüler. Bâzıları: "Evet O, vefat etmiştir" dedi. Bâzıları ise: "Hayır, henüz vefat etmedi" dediler. Bu sırada orada bulunmakta olan Esma binti Umeys, elini Peygamberimiz'in mübarek omzuna koydu ve: "Gerçekten vefat etmiştir! Zira omzundaki nübüvvet

mührü kaybolmuştur" dedi. îşte bu suretle, Peygamberimiz'in gerçekten vefat etmiş olduğunu anladılar." [19]

 

Peygamberimizin Mubabek Cesedi Yıkanırken Vukua Gelen Fevkaladelikler

 

îbni Sa'd, Ebû Dâvud, Hâkim, Beyhakî ue Ebû Nuaym Aişe'den naklederler, O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde, O'nu nasıl gasledeceklerini bilemediler ve: "Vallahi biz, O'nu nasıl gasledece­ğimizi bilemiyoruz! Acaba elbisesini çıkararak mı, yoksa çıkarmaksızın mı gasledeceğiz?" dediler. Bu sırada Allah kendilerine derin bir uyku verdi. Herkes çenesini göğsüne dayamış uyuyordu. Sonra birisi konuştu ve: "Peygamber'i (s.a.v.), elbisesi üzerindeyken gaslediniz" diye bir ni­dada bulundu. Evden gelen bu sesin, kime âit olduğunu ise farkedeme-diler." [20]

(Yine bu mealde, Büreyde ve îbni Abbas'tan nakledilmiş diğer rivayetler de bulunmaktadır.)

îbni Sa'd, Beyhakî el-Şâ'bî'den şöyle dediğini naklederler: Pey­gamber'i (s.a.v.) Ali yıkadı ve O'nu yıkarken şöyle diyordu: "Ey Alla 'm elçisi, anam babam sana feda olsun! Sen, gerçekten temiz ve hoş olarak yaşadın, temiz ve hoş olarak vefat ettin!"

Ebû Dâvud, Hâkim, Beyhakî ve îbni Sa'd'ın Saîd bin el-Müseyyeb tarikiyle Ali'den naklettikleri rivayet de şöyledir: "Peygamber'i (s.a.v.) ben yıkadım. O'nu yıkarken dikkat ettim, diğer vefat eden insanlarda görülen şey, O'nda hiç görülmedi. Zaten O, yaşarken de tertemiz idi, ve­fat ettiği zaman da tertemiz idi!"

(îmâm-ı Ahmed'in îbni Abbbâs'tan naklettiği bir rivayete göre de, Ali bu hususta böyle demiştir.)

Beyhaki'nin Ebû Maşer'den, onun da Muhammed bin Kays'tan rivayetine göre de Ali şöyle demiştir: "Peygamber'i (s.a.v.) gaslettiğimiz sırada, O'nun azasını yıkamak için tutup kaldırmak istediğimde sanki kendiliğinden kalkıyormuş gibiydi."

 (Diğer bir rivayette ise, Ali'nin şunu da ifade ettiği kaydedilir: "O sırada etrafa ve semâya öylesine bir güzel koku yayıldı ki, o âna kadar o kadar güzel bir kokuyu ben hiç duymamıştım. Dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, anam babam sana feda olsun! Sen, gerçekten tertemiz yaşadın, tertemiz olarak vefat ettin!")

îbni Sa'd, Abdül-Vahid bin Ebû Avn'den rivayet eder. O şöyle de­miştir: Peygamber (s.a.v.) Ali'ye hitaben buyurdu: "Ey Ali, ben vefat et­tiğim zaman, beni sen yıkayacaksın!" Ali de dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü, ben hiç cenaze yıkamadım." Peygamberimiz: "Yâ Ali, hiç çekinme! Bunu sana Allah kolay kılacaktır!" buyurdu. Ali, bunu anlatmak üzere sonra demiştir ki: "Ben, Peygamberimiz'i gaslederken, bunu bana Allah kolay eyledi. Resûlüllah'ın hangi azasını yıkamak üzere tutsam, kendiliğinden kalkıyormuş gibi bana çok hafif geldi. Bana bu sırada yardım etmekte bulunan Fadl ise: "Yâ Ali, çabuk ol! Neredeyse belim kırılacak!" diyor­du."[21]

 

Peygamberimizin Bir Özelliği De, Cenaze Namazının İmamsız Kılınışı İdi

 

Evet, Peygamber'in (s.a.v.) özelliklerinden biri de O'nun cenaze namazının kılınışının O'na has bir şekilde olması idi. Şöyle ki^Maslü-manlar O'nun cenaze namazım, önlerinde bir imam olmaksızın ve bili­nen cenaze duasını da okumaksızm, teker teker, grub grub kılmışlardır. Bu sırada da bazı fevkaladelikler vukua gelmiştir. Nitekim bu hususta müteaddid rivayetler bulunmaktadır. Önce tbni İshak ile Beyhaki'nin rivayetini görelim. Bunların rivayetine göre İbni Abbas şöyle demiştir:

"Peygamber (s.a.v.) vefat ettiği zaman, önce erkekler gelip grub grub O'nun namazını kıldılar. Önlerinde imam yoktu. Erkekler bitirdiği zaman, kadınlar gelip onlar da önlerinde bir imam bulunmaksızın O'nun namazını kıldılar. Sonra çocuklar gelip kıldılar. Sonra köleler gelip kıl­dılar ve hiçbirinde, hiç bir kimse kendilerine imam olmadı." [22]

îbni Sa'd ile Beyhaki'nin, Sehl bin Sa'd'dan rivayeti de şöyledir: Peygamber'in (s.a.v.) cenaze namazım müslümanlar, önlerinde bir imam olmaksızın kıldılar. O'nun gaslini tamamlayıp kefenledikten sonra, şerir üzerine koydular, sonra bu şeriri kabrin kenarına bıraktılar. Sonra grub grub gelip O'nun üzerine namaza durdular."

îbni Sa'd, îbni Meni, Hâkim, Beyhaki ve Taberani Îbni Mes'ud'dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), hastalanıp iyice ağırlaştığı zaman, biz kendisine: "Vefatınız halinde sizi kim yıkayacak, Ey Allah'ın Resulü?" diyerek sorduk. O şöyle buyurdu: "Beni, ehl-i bey­timden bana en yakın olanlar yıkayacaktır. Fakat sizlerin göremeyece­ğiniz pek çok melekler de bulunacaktır!" Bundan sonra kendisine: "Namazını kim kıldıracak?" diye sorduk. O da: "Siz beni yıkayıp kefeni­me koyduktan ve güzelce kokuladıktan sonra, şeririm üzerine koyunuz! Sonra şeririmi kabrimin kenarına bırakınız. Sonra yanımdan çıkıp bir müddet bekleyiniz. Zira o sırada üzerime ilk namaz kılacak olan Cebrail olacaktır. Sonra Mîkâîl, sonra İsrafil, sonra da Azrail olacaktır. Bunların her birinin yanında meleklerden cemaatleri de olacaktır. Sonra sizler­den ilk olarak ehl-i beytim gelip namazımı kılsınlar. Sonra grub grub veya ferd ferd gelip namazımı kılarsınız." Biz, Peygamberimizin bu sözlerini böylece dinledikten sonra: "Peki Ey Allah'ın Resulü, sizi kabri­nize kim koyacak?" diye de sorduk. O da buyurdu ki: "Beni kabrime, ehlim koyacaktır ve bu sırada bir çok melekler de bulunur, onlar sizleri görür amma, sizler onları göremezsiniz."

Bu rivayetle ilgili olarak Beyhaki der ki: "Bunu, sadece Selâm el-Tavil rivayet etmiştir." Ibni Hacer ise onun bu sözüne itiraz ederek şöyle demiştir: "Bunu, aynı tarikten Müslime bin Salih de rivayet etmiştir ve onun bu rivayeti Selâm el-Tavil'in rivayetini desteklemektedir." (Bunu ayrıca Hafız Bezzâr da, bir başka tarik ile İbni Mes'ud'dan rivayette bulunmuştur.)

İbni Sa'd'm Ali'den rivayeti de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) şeriri üzerine konulduğu zaman ben insanlara dedim ki: "O'nun cenaze na­mazını kılarken, hiç biriniz insanlara imam olamaz! O, sağken de, vefatı halinde de sizin imamımzdır! Grub grub içeri giriniz, saf saf durunuz ve O'nun namazını kılınız." Onlar da grub grub gelip böyle yaptılar. Bilinen cenaze duasını da okumadılar. Tekbir aldıktan sonra sâdece: "Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekâtühü." "Ey Allah'ın peygamberi, Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!" diyerek selamladılar ve sonra da: "Allah'ım bizler şahitlik ederiz ki, se­nin peygamberin senin O'na indirdiğin kitabını tebliğ etmiştir! Ümme­tine hakkıyla yol gösterip nasîhatta bulunmuştur, senin yolunda hakkıyla cihâd etmiştir! Tâ senin dînin izzet ve kuvvet bulup yerleşin-ceye kadar, nasihat ve cihâdında devam etmiştir. Allah'ım, sen bizleri O'na indirdiğin Kitâb'a hakkıyla uyanlardan eyle ve bizlere dînimizde sebat ver! Bizi yarın âhirette O'na kavuştur!" işte bâzıları böyle dua e-diyor, bâzıları da bu duaya amîn diyordu. Erkekler bu şekildeki cenaze namazlarını bitirdikten sonra kadınlar, sonra da sabiler edâ ettiler."

(Ibni Sa'd ile Beyhakî'nin Muhammed bin İbrâhîm el-Teymî'den olan rivayeti de bu şekildedir.)

İbni Sa'd, Ebû Hazım el-Medenî'den rivayet eder. O şöyle diyor: Peygamber (s.a.v.) vefat ettikleri zaman, O'nun cenaze namazını ilk o-larak muhacirler edâ ettiler. Sonra ensâr. Bölük bölük gelip namazını kılıyor, sonra çıkıyorlardı. Sonra Medine ehli kıldı. Böylece erkekler edâ ettikten sonra kadınlar edâ ettiler. Kadınlar, âdetleri veçhile feryâd ve figân ediyorlardı. Ansızın büyük bir gürültü duyuldu. Bundan korkan kadınlar sustular. Birisi bu sırada şöyle demekteydi: "Her bir musibetin ve kaybın, Allah tarafından verilecek bir karşılığı ve bedeli vardır. Ek­siğini, Allah'ın vereceği ecir ve sevâb ile gidenlere ne mutlu! Asıl musibete uğrayan ise, sevaptan mahrum kalandır!"[23]

 

Peygamberimizin Özelliklerinden Biri De, Onun Vefat Ettiği Yere Defnedilmesi Ve

Cenaze Namazının Üç Gün Sürmesidir

 

Peygamber'in (s.a.v.) özelliklerinden biri de, O'nun vefat ettiği yere defnedilmesi ve cenaze namazının üç gün sürmesidir. Keza kabrine ka­dife yayılması da O'nun bir özeliği idi.

Îbni Sa'd îkrime'den şöyle nakleder: Peygamber (s.a.v.), vefatından sonra kabrinin kenarına konuldu ve üzerine namaz kılındı. Vefat günü Pazartesi idi. Kabrine defnedildiği vakit ise, ertesi günün gecesridi."

Beyhakî'nin îkrime kanalıyla Îbni Abbas'tan rivayeti de şöyledir: "Peygamber'in (s.a.v.) cenazesi hazırlanıp kabrinin kenarına, Pazartesi gününün öğle vakitlerinde konulmuştu... Salı günü Güneş battığında ise, hâlâ insanlar O'nun namazım kılmakta idiler."

îbni Sa'd'm Sehl bin Sa'd el-Sâidî'den rivayeti ise şöyledir: "Pey­gamber (s.a.v.), Pazartesi günü vefat etti... Pazartesi günü, Salı günü namazı kılınmaya devam edildi. Nihayet Çarşamba günü defnedildi." [24]

Beyhakî'nin Mekhûl'dan nakli de şöyledir: "Peygamber (s.a.v.), vefatından sonra, üç gün kabrine defnedilemedi. İnsanların onun üzeri­ne kıldıkları cenaze namazı üç gün sürdü... İnsanlar; bölük bölük gelip namazını edâ ediyorlardı. Saf tutmuyorlar ve bir imama da uymuyor­lardı."

Yine Beyhakî ile îbni Sa'd'ın îbni Abbas'tan rivayetleri de şöyledir: "Peygamber1 in (s.a.v.) vefatından sonra, nereye defnedileceği hususunda ihtilâfa düşüldü... Bâzıları: "O'nu, Mescid'e defnedelim!" dediler. Bâzıları: "Medine Kabristanına defnedelim!" dedi. Ebû Bekir de: "Ben, Peygamber'in (s.a.v.) kendisinden duydum! O, bu hususta şöyle buyurmuştu: "Hiç bir peygamber, vefat ettiği yerden başka bir yere defnedil-memiştir!" işte Ebû Bekir'in bu sözü üzerine Peygamberimiz'in üzerinde vefat ettiği yatak kaldırıldı, bu yatağın serildiği yere O'nun kabri kazıldı ve O buraya defnedildi."

(Bu rivayetin, mevsûl ve mürsel başka tarikleri de bulunmakta­dır.) [25]

îbni Sa'd, ibniEbû Müleyke'den nakleder. O şöyle der: "Peygamber (s.a.v.) bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur: "Allah'ın vefat ettirdiği her bir peygamber, ancak vefat ettiği yere defnedilmiş tir."

Beyhakl, Salim bin Ubeyd'den nakleder. Salim bin Ubeyd, Askâb-ı Suffe'den olan bir zâttır ve şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) vefat et­tiği zaman, Ebû Bekir gelip içeri girdi. Sonra dışarı çıktı... Bu sırada kendisine: "Resûlüîlah (s.a.v.) vefat etti mi?" diye soruldu. O da: "Evet" diye cevâb verdi. Onun bu cevâbı ile, Peygamberimiz'in artık vefat etmiş olduğunu anladılar. Sonra kendisine: "Peki O'nun namazını nasıl kıla­cağız?" diye soruldu. O da: "Önümüzde bir imam bulunmaksızın, bölük bölük girip O'nun üzerine namazını kılacaksınız" dedi. Onlar da onun dediği gibi yaptılar. Onlar daha sonra: "Peygamberimiz defnedilecek midir?" dediler. O da: "Evet" dedi. "Nereye defnedilecek?" diye sordular. O da: "Vefat ettiği yere" karşılığını verdi. Onlar da, bunun böyle yapıl­ması gerektiğini anladılar ve öyle yaptılar."

(Ebû Yâlâ'nm rivayetine göre, Aişe, bu husustaki ihtilâf sırasında, Ali'nin dahi bu şekilde söylediğini ifâde etmiştir.)

Ahmed, îbni Sa'd ve Beyhakl îbni Abbas'tan rivayet ederler: O şöyle demiştir: "Peygamberimiz'in (s.a.v.) vefatından sonra, O'nun kabrini kazmayı mûrad ettikleri sırada, bu işi kimin yapacağım müzâkerede bulundular. Bu sırada Medine'de müslümanlarm kabrini kazan iki kişi vardı. Bunlardan biri Ebû Ubeyde, diğeri de Ebû Talha idi. Ebû Ubey-de'nin usûlü şakk, Ebû Talha'nın usûlü da lahd idi. Peygamberimiz'in amcası Abbas, iki adam çağırıp bunlardan birini Ebû Ubeyde'ye, diğerini de Ebû Talha'ya yolladı. Hangisi erken gelirse, Resûllüllah'ın kabrinin ona göre olmasını istedi ve: "Ey Allah'ım, sevgili peygamberimiz için sen, hangisi hayırlı olacaksa, onu nasîb eyle!" diyerek de istihare, yâni ha­yırlısını Allah'tan isteme şeklinde bir duada bulundu. Ebu Talha erken bulunup erken oraya geldi ve Resûlüllah'm kabri de böylece, lahd usûlüne göre kazılmış oldu." [26]

îbni Sa'd, Hâkim ve Beyhakî Aişe'den nakleder. O şöyle demiştir: "Ben rü'yâmda üç Ay görmüştüm... Bu üç Ay, semâdan kucağıma düş­tü... Babam Ebû Bekir'e bu rüyamın tâbirini sordum. O da dedi ki: "Yeryüzünün en hayırlı üç insanı senin odana defnedilecektir." Pey­gamber (s.a.v.) vefat ettikten sonra benim odama defnedildi. Babam da bana dedi ki: "Ey Aişe, işte senin rüyanda gördüğün üç Ay'dan birincisi ve en hayırlısı! Senin odana defnedilmiş bulunmaktadır."

îbni Sa'd, îbni Abbas'ın şöyle dediğini nakleder: "Peygamber (s.a.v.), kabrine defnedilin e zden ve konulmazdan önce, altına kırmızı renkli bir kadife serildi. Sonra bunun üzerine konuldu." işte îbni Ab­bas'ın bu rivâyetiyle ilgili olarak Vekî' der ki: "Bu, sâdece Peygamberi-miz'e hâs idi. O'nun bir özelliği idi."

(Bu hadîsi, Vekî'in bu sözü olmaksızın Müslim dahî rivayet etmiş­tir.) [27]

îbni Sa'd, Hasanın da şöyle dediğini nakletmiştir: "Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz bir hadîslerinde: "Benim kabrim de lahdim açıldığı zaman, altıma şu kadifemi seriniz! Biliniz ki yeryüzü, Peygamberin ce­sedine, musallat olamaz..."

Bezzâr, sahih bir senedle îbni Saîd'den şöyle rivayette bulunur: Biz, Resulüllah (s.a.v.)'i kabrine defnettikten sonra, aradan henüz fazla bir zaman geçmeden, kalbi erimizin çok değiştiğini hissettik..."

îbni Sa'd, Hâkim ve Beyhakî'nin Enes'ten rivayetleri de şöyledir: "Peygamberin (s.a.v.) vefat ettiği gün, sanki Medine'nin üzerine koyu bir zulmet çökmüştü!... Her şey, kapkaranlık idi. O'nun kabrine defnedilip ellerimizin toprağını silkeleyerek hayâta döndük... Aradan çok zaman geçmeden, kalblerimizde çok değişiklik oldu."

(Yine Hâkim ile Beyhakî'nin Enes'ten diğer bir rivayetleri de, buna yakın bir mealdedir.)[28]

 

Peygamberimizin Taziyesi Hususunda Görülen Fevkaladelikler

 

Sahihtir kay diy leHâkim ve Beyhakî, Câbir'in şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Peygamber (s.a.v.) vefat ettiği zaman melekler taziyede bulundular. Ashab-ı kiram, kendilerine taziyede bulunan me­leklerin sesini duyuyor ve fakat kendilerini göremiyorlardı. Taziyede bulunan meleklerin sözleri şöyle idi. Yâni onlar dediler ki: "Ey Peygam-ber'in ev halkı! Allah'ın selâmı, rahmeti ve berakâtı sizlerin üzerinize olsun! Biliniz ve unutmayınız ki Allah'ın indinde, her bir musibetin bir karşılığı ve ecri vardır! Herkes, sabrı ve Allah'a olan tevekkül ve tesli­miyeti nisbetinde ecir ve sevaba erecektir. O halde Allah'a sığınıp O'ndan yardım dileyiniz! O'na dayanıp güveniniz!... O'ndan ecir ve sevap umunuz!... Biliniz ki, esas mahrum kişi; ecir ve sevaptan mahrum ka­landır. Haydi sabrediniz! Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi hepinizin üzerine olsun!"   .

îbni Sa'd ile îbni Ebû Şeybe'nin, keza Ebû Yâlâ'nın ve güzel bir senedle Taberânî'nin Sehl bin Sa'd'dan rivayetleri şu merkezdedir:Pey­gamber (s.a.v.) bir hadîslerinde şöyle buyurdular: "insanlar, benim ve­fatımdan sonra, bana olan taziye sebebiyle, birbirlerine taziyede bulunacaklardır." İnsanlar, Peygamberimiz'in bu sözünü iyi anlayama­mışlar ve: "Acaba bunun mânâ ve mâhiyeti nedir?" demişlerdi; Ne za­man ki peygamberimiz vefat etti, insanlar da birbirlerine olan taziyelerinde, O'nu kaybetmiş olmanın en büyük musibet olduğunu ha­tırlatarak (kendi kayıplarının bunun yanında küçük kaldığını düşün­dürerek) taziyede ve tesellide bulunur oldular." [29]

 

Peygamberimizin Bir Özelliği De, Kabri Üzerine Namaz Kılmanın Haram Oluşudur

 

Evet, Peygamber'in (s.a.v.) pek çok özelliklerinden biri de, O'nun kabri üzerine namaz kılmanın haram oluşudur. Nitekim Buharı ve Müslim, Aişe'nin şöyle dediğini ittifakla rivayet ederler: "Ben, Peygam­berin (s.a.v.) vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında (vefatından birkaç gün önce), O'nun şöyle buyurduğuna şâhid oldum:

"Allah, peygamberlerin kabirlerini mescid edinen yahûdî ve nasârâya lanet etsin!"

Aişe validemiz, bu hadîsi rivayet ettikten sonra da şöyle demiştir: Eğer Peygamberimiz'in bu şiddetli yasağı olmasaydı, O'nun kabri mey­danda olurdu ve insanlar O'nun kabrini mescid edimlerdi. Fakat Pey­gamberimiz, kabrinin bir mescid (put) hâline getirilmesinden korktuğu için, bunu şiddetle yasaklamıştır!" [30]

 

Peygamberimizin Bir Özelliği De, Cesedinin Çürümemesidir

 

Peygamber'in (s.a.v.) özelliklerinden biri de, mübarek cesedinin kabrinde çürümemesidir. Nitekim tbni Mâce, Ebû Nuaym, Evs bin Evs el-Sekaft'den şöyle rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Günle­rinizin en faziletlisi, Cuma günüdür! Bu mübarek günde bana salât ü selâmı çok getiriniz! Çünkü sizin salât ü selâmınız bana arz edilir." Ashâb dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, Sen kabrinde çürüyüp gittiğin halde, bizim salât ü selâmlarımız sana nasıl arz olunur?" Peygamberi­miz de şu karşılığı verdi: "Allah, toprağa, peygamberin cesedini yiyip çürütmeyi haram kılmıştır!" [31]

Zübeyr bin Bekkâr Hasan'dan rivayet eder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Cebrail'in kendisiyle konuştuğu bir peygamberin, ölü­münden sonra bedenini yiyip çürütmesini; Allah toprağa haram kılmış­tır!"

Yine Zübeyr ile Beyhakî Ebû 7-Aliye'den rivayet ederler. O da şöyle demiştir: "Toprak, peygamberlerin cesedini çürütmez... Yırtıcı hayvan­lar da yemez..."[32]

 

Peygamberimizin Kabrinde Diri Olması Ve Namaz Kılması

 

Peygamber (s.a.v.), kabrinde diri olup namaz kılmaktadır. Aynı zamanda O'nun kabrinde, ümmetinin kendisine olan salât ü selâmlarım tebliğ etmekle mükellef ve müvekkel bir melek bulunmaktadır. Bu suretle Peygamberimiz de kendisine salât ü selâmda bulunanlara mukabelede bulunmaktadır.

El-Esbehânî'nin Terğîb'teki Ebû Hüreyre'den rivayetinde şöyle de­nilmiştir: "Peygamber (s.a.v.): "Her kim bana, kabrimin başında salât ü selâm ederse, o bana teblîğ edilir" buyurdu. [33]

Ahmed, Nesâî, sahihtir kaydiyle Hâkim, Beyhakî ve Bezzâr; îbni *Mes'ûd'dan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyur­du: "Allah'ın, yeryüzünde dolaşmakta olan birtakım melekleri bulun­maktadır.   Bunların  vazifeleri,   ümmetimden bana  salât  ü  selâm edenlerin salât ve selâmlarını bana ulaştırmaktadır." (Ibni Adiyy de Ibni Abbas'tan bunun bir benzerini rivayet etmiş­tir.)

Kâdî îsmâîl, "Peygamberimiz'e salât ü selâm'm fazileti" hakkın­daki eserinde Ali'den şöyle rivayet eder: Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu: "Sizler, nerede bulunursanız bulunun, bana salât ü selam ediniz! Zira sizin salât ü selâmlarınız bana tebliğ olunur." [34]

Kâdî Îsmâîl, Eyyûb'tan şu rivayeti nakletmiştir: "Bana ulaşan bîr habere göre, Peygamber'e (s.a.v.) getirilen salât ü selamları, O'na ulaş­tırmakla mükellef ve müvekkel bir melek bulunmaktadır."

tbni Râhâye îbni Abbas'ın şöyle dediğini nakleder: "Ümmet-i Mu-hammed'den her kim peygamber'e (s.a.v.) salât ü selâm gönderirse, bu buna müvekkel olan melek tarafından mutlaka Peygamber Efendimize: "Senin ümmetinden falan kişinin sana olan salât ve selâmıdır!" diyerek tebliğ olunur."

Ebû Dâvud, Ebû Hüreyre'den (r.a.) şöyle rivayet eder: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Ümmetimden herhangi bir kimse bana sâlât ü selâm getirdiği zaman, Allah mutlaka ruhumu bana iade eder de ben o kimse­nin salât ü selâmına karşılık veririm![35]

Ebû Nuaym, Saîd bin el-Müseyyeb'in şöyle dediğini nakleder: Ben, Harra Gününün gecelerinde Resûlüllah'm Mescidi'nde kaldığım zaman, bu Mescid'de benden başka kimse yoktu. Ben ise, her namaz vakti gel­diğinde, Resûlüllah'm kabrinden ezan sesi duyardım." [36]

(Zübeyr bin Bekkâr'm Saîd'den rivayeti de bu merkezdedir.)

Ebû Yâlâ ile Beyhakî'nin Enes'ten rivayetleri ise şöyledir: Pey­gamber (s.a.v.), bir hadîslerinde şöyle buyurdular: "Peygamberler, ka­birlerinde diridirler ve namaz kılarlar." [37]

Ibni Sa'd, el-Vakıdî tarikiyle Şebel bin Aladan rivayet eder. O da babasından, şöyle demiştir: Bir gün Peygamber (s.a.v.), Fatıma'ya hitaben buyurmuştur ki: "Kızım, ben vefat ettiğim zaman; "Innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!" diyerek istircâda bulun. Zira Allah'ın indinde her bir musibetin karşılığı, ecir ve sevabı vardır..."

îbni Sa'd'ınAta bin Ebû Rebâh'tan rivayeti de şöyledir: Resûlüllah (s.a.v.), bir defasında buyurdu ki: "Sizden biriniz bir musibetle karşılaş­tığı zaman, benim hakkımdaki musibetini hatırlasın! (Benim için "Pey-gamberimiz'i kaybetmiş olmaktan daha büyük musibet mi olur?" diyerek, musibetinin acısını hafifletmeye çalışsın...) Zira bir müslüma-nın en büyük musibeti, beni kaybetmiş olması sebebiyle uğradığı musibettir."

Beyhakî ise Ümmü Seleme den nakleder: O, bir gün, Peygamber'i (s.a.v.) kaybetmiş olmayı hatırlar ve: "Bışımıza çöken, ne büyük bir musibettir, hey!... Biz, Peygamberimiz'i kaybettikten sonra, başımıza gelen musibetlerin her biri, bize çok hafif gelmiştir. Zira, o sırada biz, esas musibetimiz olan Peygamber'i (s.a.v.) kaybetmiş olduğumuzu ha­tırlar, böylece diğer musibetler gözümüzde küçülür giderdi." demiştir.[38]

 

Peygamberimizin Vefatını Müteakib Vukua Gelen Fevkaladelikler

 

Peygamber'in (s.a.v.) vefatını müteâkıb, ashâb-ı kirâm'm savaşla­rında ve diğer benzeri yerlerde de birtakım fevkalâde olaylar vukua gelmiştir. Buna daîr çeşitli haber ve rivayetler bulunmaktadır. Şimdi bunları sırayla zikredelim:

Ebû Nuaym'in rivayetine göre; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ben, Alâ bin el-Hadramî ile birlikte sefere çıktım. Bu seferimiz esnasında kendisinden öyle şaşılacak fevkalâdelikler gördüm ki, bunların hangisi diğerinden daha üstün idi bilemem... Dicle kıyısına vardığımız zaman, karşı tarafa geçmek için gemimiz yoktu... O bu sırada dedi ki: "Haydi, besmele çekip yüce Allah'ın adım anarak, develerimiz üzerinde karşı tarafa geçiyoruz!" O, bu enirini verdi. Bizler de ona uyarak "Bismillah!" deyip develerimizi suyun üzerine sürdük. Salimen karşı tarafa geçtik... Baktık ki, sâdece develerimizin ayaklarının altı ıslanmıştı... Seferden dönüş sırasındaydı. Çölde gidiyorduk... Suyumuz kalmamıştı. Kendisi­ne durumu haber verdik... O hemen iki rek'at namaz kılıp dua etmeye başladı. Derken kalkan büyüklüğünde bir bulut belirdi. Sonra kırbadan dökülürcesine yağmur yağdı. Biz de hem suya kandık, hem de bütün su kablarımızı doldurduk... Hayvanlarımızı da bir güzel suya kandırdık... Derken Alâ bin el-Hadramî vefat etti... Biz de onun namazını kılıp def­nettik. Sonra yolumuza devam etmeye başladık... Derken, yırtıcı hay­vanların gelip onun kumsaldaki kabrini deşerler ve cesedini yerler diye endişe edip geri döndük... Ne kadar aradıksa da onun kabrini bulama­dık..."

 (îbni Sa'd'ın rivayetinde de Ebû Hüreyre'nin: "Aradık fakat kabri­nin yerini bulamadık" dediği kaydedilmiştir.)

Ebû Nuaym Îbnü'd-Dakîl'den nakleder. O şöyle der: îslâm başku­mandanı Sa'd Ibni Ebu'l-Vakkâs, trân fütuhatına giriştiği zaman, Neh-reşîr'e vardığında karşı tarafa geçebilmeleri için gemi bulamadı. Emir verdi ise de, hiç bir gemi te'mîn edilemedi. Safer ayının bâzı günlerini beklemekle geçirdiler, Birgün rü'yâsında islâm askerinin atlarının Dicle suyu üzerinden karşı tarafa geçtiklerini gördü... Dicle'de o günlerde büyük bir medd olayı yaşanmakta idi. Suyu çok kabarmıştı... Sa'd, gör­düğü rü'yâ üzerine hayli düşündü. Sonra askerlerini toplayıp onlara dedi ki: "Ben, bu nehrin üzerinden geçmeye kesin karar verdim! İnşâallah salimen nehri geçip Medâin'i fethedeceğiz!" Askerlerin ileri gelenleri de onun bu kararını iyi ve yerinde buldular. Bütün askerlere ilân edildi ve denildi ki:

"Haydi hepiniz, "Allah'a sığınıp O'na tevekkül ettik! Allah bize kâfidir! Ve O, ne güzel vekildir!... Bütün güç ve kuvvet, sâdece ve sâdece yüce ve büyük olan Allah iledir" deyiniz."

Bütün askerler; böyle diyerek Allah'a sığınıp tevekkül ettiler. Sonra atlarını Dicle'nin azmış ve kabarmış suyuna sürdüler. Sanki on­lar, atlarına değil de kabaran ve coşan dalgalara binmişlerdi. Dalgalar, etrafa köpük saçıyordu. Suyun yüzü, koyu karanlık idi. Müslümanlar ise, sanki karada gidiyorlarmış gibi, birbirleriyle konuşup şakalaşarak, neşe ve huzur içinde karşıya geçiyorlardı ve geçmişlerdi bile... Tabiî karşı tarafın hesabında böyle bir şey yoktu... Netice islâm askerlerinin kesin zaferiydi. Tek ve kesin bir hamle ile Medâin'i ele geçirmişlerdi. Iran kralının (Kisrâ) Şîrîn'in ve daha sonrakilerin köşklerindeki bütün mallar, müslümanların ganimeti oluvermişti. Artık, Kisrâ'nm başşehri diye bir Medâin yoktu... İşte müslümanlar, Sa^d'ın kumandasında bu şekilde bu şehri; hicretin on altıncı yılında, Safer ayı içinde fethetmiş o-luyorlardı. [39]

Ebû Nuaym, Ebû Osman en-Nehdî'den, Sa'd'ın, askerlerini atları­nı suya sürerek Dicle'yi geçmeye davet edişiyle ilgili olarak şöyle nakle­der: "Atlarımızı ve bütün hayvanlarımızı Sa'd'ın daveti (emri) üzerine Dicle suyuna sürdük. Dicle'nin yüzünü öylesine kapladık ki, bu taraftan öbür tarafa kadar asker dolu idi. Hiç kimse suyun yüzünü göremiyordu. Öbür tarafa geçtiğimiz zaman, atlarımız yelelerini silkeliyor, kişneyerek karşı tarafa ses veriyordu. Bunu gören iranlılar, hiç arkalarına dönüp bakmadan kaçıyorlardı. Biz bu şekilde Dicle'den geçerken, hiç bir zâyiât da vermedik... Sâdece askerin birinin su kabı, bağı koparak düşmüştü... Aynı asker, suyun Öbür tarafına çıktığı zaman, su kabını kenarda gör­müş ve eğilip almıştır..."

Ebû Nuaym'ın, Ebû Bekir bin Hafs bin Ömer'den rivayeti de şöy­ledir: Biz bu şekilde Dicle'nin karşı tarafına geçerken, komutanımız Sa'd'm yanında Selmân gitmekteydi. Sa'd şöyle diyordu: "Hasbünallahü ve ni'melvekîl! Allah bize yeter, O ne güzel vekîl'dir! Vallahi, Allah kendi dostlarına yardım edecek, kendi dînini muzaffer kılacak, düşmanı hezimete uğratacaktır!... Eğer, bu orduda, sevablanmıza baskın çıkan günahlar yoksa, muhakkak bu böyle olacaktır!... Sa'd'ın bu sözünden sonra Selmân da şöyle diyordu: "Vallahi, Allah'ın bu dostları (evliyası) için, denizlerin bu şekilde itaat etmesi kadar lâyık ve güzel bir şey ola­maz! Baksanıza, deniz kendilerine bir kara parçası gibi itaat etmekte­dir" işte onlar; böylece karşıya geçtiler. Salimen öbür yakaya çıkıp hiç bir zâyiât vermediler. Suyun yüzünden geçerken konuşup şakalaşmaları da, karada giderken yaptıkları konuşmalardan hiç de az değildi..."

Yine Ebû Nuaym, Umeyr el-Sâidî'den şu nakilde bulunur: "Müs­lümanlar komutanları Sa'd'ın emriyle, atlarını suya sürdüler. Selmân, Sa'd'ın yambaşmda idi. Sa'd: "Bu, hiç şüphesiz, Azız ve Alîm olan Al­lah'ın bir takdiridir!" diyordu. Dicle ise, son derece coşkun, dolup taş­makta idi. Atlarımız ise elbette yoruluyordu. Dalgalar sanki küçük tepecikler gibiydi. Yorulan atım da, sanki kara parçasında topraktan bir tepecik üzerinde dinlenircesine bu dalgalar üzerinde istirahat ediyor, sonra yüzmeye başlıyordu. İşte bizim Medâin seferimizde; bundan daha hayret verici bir fevkaladelik olmamıştır. Bu sebeptendir ki, bizim bu seferimize ve günümüze "Yevmü'l-Cerâsîm" denilmiştir ki bununla, Dicle'nin kabaran dalgaları anlatılmak istenilmiştir. Zira yorulan atla­rımız, sanki önlerine çıkan bir küçük tepe üzerinde dinleniyor, sonra yüzmeye devam ediyordu..."

Ebû Nuaym'in rivayetine göre, Habîb bin Sahbân da bir noktayı belirtmek üzere şöyle demiştir: "İslâm askerinin Medâin seferi sırasında, atlarını suya sürerek Dicle'nin öbür yakasına geçtiklerini gören iran­lı'lar; gördüklerine inanamayıp şaşırmışlar ve: "Bunlar, insan değildir! Olsa olsa cinler ve perilerdir" demekten kendilerini alamamışlardır..."

Ahmed el-Zühd adlı kitabında, Beyhakî sahihtir kaydıyle Sü­leyman bin Mugîra'dan şöyle rivayet ederler: "Humeyd'in dediğine göre, Ebû Müslim el-Havlânî Dicle'ye geldiği zaman, Dicle'nin suyu kabarmış, dalgalar odun taşımakta ve atmakta imiş... Buna rağmen Ebû Müslim suyun üzerinden geçip gitmiş... Ahmed'in rivâyetindeki ifâde şöyledir: "Dicle'nin kenarına geldiği zaman durup Allah'a ham'd ü senada bulun­muş ve Allah'ı zikretmiş... Sonra Isrâîl Oğullarının denizi geçmelerini Allah'ın nasıl kolaylaştırdığım yâdetmiş... Sonra hayvanını suya süre­rek selâmetle karşı tarafa geçmiştir.... Tabiî arkasındaki insanlar da ona tabî olarak hayvanlarını Dicle'ye sürmüşler ve onunla birlikte geçmislerdir. Karşıya geçildiği sırada Ebû Müslim, arkadaşlarına dönmüş ve demiştir ki: "Bir şeyiniz zayi olduysa söyleyiniz: Allah'a dua edeyim de neyiniz kayıpsa iade etsin."

Ebû Yâlâ, Beyhaki ve Ebû Nuaym Ebû's-Sefer'den şöyle nakleder­ler: Hâlid bin Velîd, el-Hîra'yı ele geçirdiği zaman, kendisine: "Sakın buranın ânında insanı öldüren zehirleriyle düşmanlar, bir hilesini yapıp seni Öldürmesinler!" şeklinde bir uyarıda bulundular. Hâlid: "Peki siz şimdi bana, o dediğiniz zehirden getiriniz!" dedi. Getirdiler. Halid zehiri eline aldı ve: "Bismillah!" diyerek içti... Zehirin ona hiç bir zararı do­kunmadı."

(Bu haberi, Ebû Nuaym, diğer vecihlerden de rivayet etmiştir.)

Yine Ebû Nuaym'ın çıkardığı bir habere göre, el-Kelbl şöyle demiş­tir: "Hâlid bin Velîd, Ebû Bekr'in halifeliği zamanında el-Hîra'yı fethet­mek üzere yürüdüğü zaman, Hıra'lılar Abdü'l-Mesîh adındaki adamı ona elçi olarak gönderdiler. Abdü'l-Mesîh yanında, insanı ânında öldü­ren zehir taşıyordu. Halîd'i bu hususta uyarıp dikkatli olmaya çağır­mışlardı. Hâlid ona: "Yanında, insanı ânında öldüren zehirden var mı?" dedi. Abdü'l-Mesîh de "evet" karşılığını verdi. Hâlid: "Peki onu bana ver bakayım!" dedi. O da verdi. Hâlid, ondan aldığı zehire baktı, sonra "Bis­millah" diyerek o zehiri içti... "Bismillah!" diyerek Allah'a sığınan bir kimseye, Allah'ın adıyla birlikte hiç bir şeyin zarar veremeyeceğini de söyledi. Baktılar ki, Hâlid'e içtiği bu zehir, hiç bir zarar vermedi. Bunu böylece ve şaşkınlıkla izleyen Abdü'l-Mesîh, derhal kavminin yanına döndü ve onlara hitaben şöyle dedi: "Ey kavmim, sizin beni elçi olarak gönderdiğiniz müsllümanlann lideri ve sahih adamları; bizce meşhur olan o ânında adamı öldüren zehiri alıp içti de, kendisine hiç bir zarar vermedi!... Bu, onlara bahşedilmiş fevkalade bir şey değil midir?"

îbni Ebü'd-Dünyâ da sahih bir senedle Hayseme'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Adamın biri Hâlid bin Velid'in yanına geldi. Adamın yanında şarap tulumu vardı. Hâlid adama hitaben: "Tulumunda ne var?" dedi. Adam: "Sirke var" dedi. Hâlid de: "Allah onu gerçekten sirke kılsın!" dedi. Açıp baktılar, hakîkaten içindeki sirke olmuştu... Halbuki o, sirke değil, şarap idi." (Bir defasında da birinin şarabı, Halid'in duası ile bala dönüşmüştü.)

Muharib bin Disâr'dan îbni Sa'd'ın naklettiği haber de şöyledir: "Bir gün şikâyeti olanlardan biri Halid bin Velid'e gelip: "Senin askeri­nin içinde şarap içen var!" dedi. Bunun üzerine Hâlid, derhal askerin i-çine teftişe çıktı... Dolaşırken, tulumunda şarap olan birinin yanma geldi. Ona dedi ki: "Senin şu tulumunun içinde ne var?" Adam: "Bunun içinde sirke var" cevabını verdi. Hâlid de dedi ki: "Ey Allah'ım, şu kulunu yalancı çıkarma! Tulumun içindekini sirke eyle." Halid'in bu duasından sonra, tulumun içinde ne olduğuna baktılar. îçindekinin sirke olduğunu gördüler. Tulumun sahibi dedi ki: "Bu, Hâlid'in duasının neticesidir..."

Ebû Nuaym Haris bin Abdullah el-Ezdî'den naklediyor. O şöyle diyor: "Ebû Ubeydetü'bnül-Cerrâh Yermûk'e indiği zaman, Rum askeri­nin komutanı, kendi adamlarının sayılılarından birini ona gönderdi. Gönderilen bu adamın adı Cercîr idi. Ebû Ubeyde'ye geldiği zaman dedi ki: "Ben, Rum Kıralı'nın Samdaki Valisi tarafından sana gönderilmiş bir elçiyim. Beni sana elçi olarak gönderen der ki: "Bana, akıllılarınızdan bir adam gönder. Ben onunla konuşayım ve sizin ne istediğinizi ondan öğ­reneyim?'1 Bunun üzerine Ebû Ubeyde, Hâlid'e hitaben: "Hâlid, ona elçi olarak sen git" dedi. Hâlid de: "Sabah olunca erkenden giderim!" dedi. Namaz vakti olduğu için, müslümanlar namazlarım kıldılar. Rumların elçisi Cercîr ise, müslümanlann namaz kılışlarım hayranlık ve dikkatle izliyordu. Namaz kılınıp, dua edildikten sonra Cercîr, Ebû Ubeyde'ye: 'Yirmi küsur sene oldu. Kimimiz, Peygamberimizin davetinin ilk yılla­rında, kimimiz de son yıllarında müslümanlığı kabul etmiştir" diye ce-vablandırdı. Cercîr: "Peki, Peygamberiniz kendisinden sonra peygamber geleceğini de haber verdi mi?" diye sordu. Ebu Ubeyd ise şu cevabı verdi: "Hayır, böyle bir şey demedi. Bilakis, kendisinden sonra bir daha pey­gamber gelmeyeceğini haber verdi. Aynı zamanda îsâ Ibni Meryem'in, kendisinin geleceğini kavmine bildirmiş olduğunu da bize haber verdi..." Rûm elçisi bunun üzerine dedi ki: "Ben buna, candan şehâdet ederim. Evet, Isa (a.s.), bize Râkib-i Cemel'in (deveye binen bir peygamberin) geleceğini haber vermiştir. Ben bunun, sizin peygamberiniz olduğunu zannediyorum. Eğer peygamberiniz Isâ hakkında bir şey söylemişse, onu bana haber veriniz! Hem müslümanlar olarak sizin îsâ hakkındaki sözünüz nedir? Ben bunu da sizden duymak istiyorum..." Bunun üzerine Ebû Ubeyde dedi ki: "Bizim îsâ hakkındaki sözümüz, Allah'ın bu hu­sustaki âyetlerinin haber verdiği şeylerdir. Onlardan bâzılarını sana haber vereyim: Yüce Allah bir âyetinde şöyle buyurur: "Şüphesiz Allah indinde isa'nın meseli, Adem'in meseli gibidir. O onu, topraktan yarat­mıştır." [40] Yüce Allah, bir âyetinde de şöyle buyurur: "De ki: "Ey kitâb ehli olanlar! Sakın dîninizde aşırılığa gitmeyiniz..." [41]

Ebû Ubeyde'nin bu söylediklerini tercüman; Rum'un elçisi Cercîr'e Rumca'ya aktararak anlattı... Cercîr bunun üzerine çok duygulandı ve hemen şöyle dedi: "Ben, bunun gerçekten isa'nın sıfatım haber verdiğine inanıyorum ve ben hiç tereddüde yer vermeksizin sizin peygamberinizin doğruluğunu da tasdik ediyorum! Ve O, gerçekten bizim Peygamberimiz isa'nın bize haber verdiği peygamberdir!" Cercîr, işte bunları söyledik­ten sonra orada, müslümanlığı kabul etti..."

Ebû Yalanın Amr bin el-As'tan rivayeti ise şöyledir: "Başlarında ben olmak üzere, bir miktar islâm askeri yola çıktık ve iskenderiye'ye geldik. Buranın büyüklerinden biri dedi ki: "Kendisiyle konuşmak üzere, akıllılarınızdan birini bana elçi olarak gönderiniz..." Ben de bunun üze­rine, onunla konuşmak üzere gittim. Kendisine dedim ki: "Biz, Arabız ve Allah'ın evi olan Kabe'nin adamlarıyız... Bizim arazîmiz çok dar, geliri­miz de pek az idi. Mecburen leş ve kan yiyorduk... Bâzan da birbirimize baskınlar yapıp elimize ne geçerse yağmalıyorduk... Derken bizim içi­mizden bir adam çıktı. Bu adam, zengin birisi değildi. Fakat kendisinin peygamber olduğunu îlân etti... Bize, o zamana kadar bizim bilmediği­miz şeyler emderiyor ve bâzı şeyleri de bize yasaklıyordu. Bizim ve a-talanmızın üzerinde bulunduğumuz puta tapıcılığı da, çok açık bir şekilde menediyordu. Biz, bu sebeble kendisine karşı koyduk ve O'nun bize söylediklerini kabule yanaşmadık... Fakat başkaları O'na inandı ve arka çıktı... O'na inananlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz seni, bü­tün söylediklerinde tasdik ediyoruz! Sana inanıyor ve tâbi oluyoruz! Seni ve senin dînini, malımız ve canımızla koruyacağımıza kesin olarak söz veriyoruz." Bunun üzerine O da, bizden ayrılıp onlara katıldı. (Onların şehri olan Medine'ye göç etti...) Biz de kendisiyle savaştık... Fakat O bize gâlib geldi ve Beytüllah'm bulunduğu Mekke'yi fethetti... Biz de sonunda hepimiz müslümanhğı kabul ettik ve şimdi de müslümanlık uğrunda savaşmaya başladık..." O, benim bu sözlerimi dikkatle dinledi ve bana dedi ki: "Evet, Allah'ın Resulü sizlere hep doğruyu söylemiştir. Bizim peygamberlerimiz de, hep bunları tebliğ etmişlerdir, aslında... Fakat bizim aramızdan iki adam çıkıp, bizim dînimizin aslım bozarak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde insanları sevketmişlerdir. Eğer sizler, başkalarının te'sîrinde kalmadan, aynen peygamberinizin gös­terdiği yoldan giderseniz, mücâdelelerinizde sizi kimse mağlûb ede­mez... Eğer siz de sonradan hevâ ve hevesinize uyar, peygamberinizin yolundan ayrıhrsanız, sayınız ne kadar çok da olsa, yine sonunda perişan olursunuz..."

Buharı ve Beyhakl Enes'ten rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Ömer bin el-Hattâb, kıtlık ve kuraklık sebebiyle yağmur duasına çıkıldığı za­man, Peygamberimiz'in amcası Abbâs ile istiskâda bulunurdu. Onu öne geçirip dua ettirerek, yağmur yağdırması için Allah'a tevessül ederdi. işte birgün böyle yağmur duasına çıkıldığında, şöyle dedi:

"Allah'ım, bizler Sana, peygamberimiz ile tevessül ederdik de Sen bize yağmurunu indirerek lutufda bulunurdun! işte şimdi ise, Peygam­berimiz'in amcası ile Sana tevessülde bulunuyoruz! Ey Allah'ım, bize bugün dahî yağmurunu yağdırmakla ihsanda bulun!..." Ve bunun üze­rine yağmur yağdı..."

İbni Sa 'd ve Beyhakl Sabit el-Benânî 'den şöyle rivayet ederler: Enes bin Mâlik'in arazisine bakan adamı gelip dedi ki: "Ey Enes, arazîn yağ-mursuzluktan kurumuştur." Bunun üzerine Enes, kalkıp namaz kıldı ve Yüce Allah'a dua ve niyazda bulundu. Derken bulutlar belirmeye başla­dı. Çok geçmeden de yağmur yağmaya başladı. O kadar bol yağdı ki, Enes'in büyük su havuzu dahi dolmuştu... Enes, durumu görüp sevindi ve adamlarından birini göndererek yağmurun nerelere kadar yağmış olduğunu anlamak istedi. Fakat adamın getirdiği haber çok hayret verici idi. Zira Enes'in adamı kontroldan döndüğünde dedi ki: "Yağan yağmur, senin arazînin sınırından dışarı düşmemiştir!"[42]

(Bu mealdeki bir rivayeti de îbni Sa'd, Sümâme bin Abdullah'tan nakletmiş tir.)

îbni Sa'd, îbni Ömer'in âzadlısı Nafi' ile Zeyd bin Eşlemden şu haberi nakletmiştir: "Bir Cuma günü, Ömer bin el-Hattâb hutbesini o-kumakta iken:

"Ey Sariye bin Zenîm! Dağa dikkat et dağa! (dağa tırmanınız ve kurtulunuz!) Bilesin ki, sürünün başına çoban diye kurtları bırakan bi­risi, gerçekten de zulmetmiş olur" diye bir söz söyledi. Sonra hutbesine kaldığı yerden devam ederek tamamladı. Oradakiler ise, bu-arada söy­lenen sözden bir şey anhyamadılar. Nihayet Sâriye seferinden dönüp Medine'ye geldi ve gidip Ömer'i gördü... O'na dedi ki: "Ey mü'minlerin emiri, ben askerlerimle birlikte düşmanı muhasara ettiğim bir sırada, dağın eteğinde bulunuyorduk. Bulunduğumuz yer de biraz çukur idi. Düşman ise, kalenin içindeydi. Kale oldukça yüksekte idi. işte tam bu sırada ben bir ses duydum! Duyduğum ses bağırarak diyordu ki: "Yâ Sâriye bin Zenim, dağa tırman» dağa!" Ben de arkadaşlarımla birlikte dağın zirvesine doğru tırmanışa geçtim... Sonra aradan fazla bir zaman geçmeden, o kal'anın fethini Yüce Allah bize müyesser kıldı..."

Bir ara Ömer'e soruldu: "Senin o Cuma hutbesi esnasında, "Ey Sâriye!..." diye söylediğin söz ne idi?" Ömer de şu karşılığı verdi: "Val­lahi ben o sözü, düşünüp hazırhyarak söylemiş değilim! Öyle.bir söz işte... Dilime geldi, ben de söyleyiverdim." [43]

Bârûdl ve îbni Seken îbni Ömer'den rivayet eder: O şöyle demiştir: Halife Osman minberde hutbe okumakta iken, Cahcâh el-Gıfârî ayağa kalkarak halîfe Osman'ın yanma gitti. Onun asâsmı elinden alıp dizleri üzerine vurarak kırdı. Bir sene geçmemişti ki Cahcah'ın elinde uyuz hastalığı çıkıp eli dökülmeye başladı. Hastalık ilerledi. Senesi dolmadan da bu yüzden ölüp gitti..."

(Yine îbni Sekenin Füleyh bin Selimden nakline göre, Füleyh'in babası ve amcası bu olayda hazır bulunmuşlardır ve şöyle anlatmışlar­dır: "O gün Cahcah Hz. Osman'ın elinden asâsmı alıp kırdı, insanlar şaşkınlıkla bağırdılar. Cenâb-ı Allah, Cahcâh'm dizlerine ve eline bir uyuz hastalığı verdi. Senesini doldurmadan bu yüzden Ölüp gitti...) [44]

Beyhaki'nin nakline göre, Hubeyb bin Mesleme, kendi başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştır: "Ben, bir grup askerin komutanı olarak gazaya çıkmıştım... Düşmanla karşılaştığımızda, Sevgili Peygamberi­mizin bir hadîsini hatırladım. Peygamberimiz bu hadîslerinde şöyle buyuruyorlardı:

"Bazı müslümanlar bir araya toplanır, içlerinden biri dua eder, diğerleri de bu duaya âmîn derlerse; Allah teâla onların bu duasını mu­hakkak kabul buyurur." Ben de buna göre dua etmek üzere Yüce. Allah'a hamd ü senada bulundum ve şöyle dua ettim: "Ey Allah'ım, biz müslü-man kullarının kanlarını sen muhafaza eyle! Bizi öldürmeleri için düş­mana fırsat verme! Bununla birlikte bize yine şehid sevabı ver." Biz bu durumda, gerçekten büyük bir tehlike ile karşı karşıya idik... Sonra baktık, düşman askerlerinin komutanı atından inip çadırına girdi ve bize saldırmaktan vazgeçti..."

îbni Ebü'd-dünyâ ve Beyhakî, yine Hubeyb'den şöyle rivayet eder­ler: Ben bir defasında bir kaleyi kuşatmış fethe çalışıyordum... Düşman da bütün gücüyle dayanıp mukavemet ediyordu. Ben de bütün îmân ve ruhumla: "Lâ havle vela kuvvete illa billahi" diyerek, güç ve kuvvetin ancak Allah ile olduğunu dile getirdim... Bütün askerin de böyle söylemelerini emrettim. Onlar da bunu söylediler. Bu şekilde hep beraber Allah'a sığındıktan sonra, bir hamle daha yaptık, kale yerle bir oluver­di..."

Ebû Nuaym'in rivayetine göre Enes şöyle demiştir: "Ebû Talha, gazaya çıkmıştı... Denizde giderken hastalanıp öldü... Arkadaşları bir kara parçası veya adaya rastladıklarında cenazesini defnetmek üzere yola devam ettiler. Fakat yedi gün gittikleri halde, bir adaya rastlama­dılar. Bu müddet zarfında Ebû Talha'nm cesedi hiç bozulmadı. Onu, ancak yedi gün sonra defnedebildiler..."[45]

 

Peygamberimiz Zamanından Beri Devam Edip Gelmiş Bulunan Bir Mucize

 

Ebû Nuaym îbni Ömer'den şöyle rivayet etmektedir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Hacc ibâdeti kabul olunan bir kimsenin, Cemreler'e attığı taşlar, semâya ref olunur."

(Ebû Nuaym ile Beyhakî'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den sevkettikîeri rivayet de bu mealdedir.)

Bir de bu hususta Ebû Nuaym ile Beyhakî'nin îbni Abbas'tan rivayetleri var, O şöyle demiştir: "Atılan taşların kabul edilenleri semâya kaldırılmaktadır. Böyle olmasaydı, dağ gibi yığılırdı..." Ebû Nuaym da, bunun üzerine şöyle demektedir: "İşte bu, Peyganıber'in (s.a.v.) pey­gamberliğinin sıhhatine ve Onun şerîatinin haca vâcib kılışına, büyük bir alâmet ve mucize teşkil eder..."[46]

 

 

 

 



[1] Acaba şu dünyada, O muazzam baba'yı kaybeden Fatıma Anamız'dan, musibeti daha büyük olan kim olabilir? Elbette bu, yalnız Fatıma'nın musibeti de değildir. Bilakis koskoca bir ümmet, butun ufkunu ve dünyasını İlâhi ve İslâmi hakikatlerle doldurmuş bulunan Peygamberini kaybediyordu ve musibet, bütün ümmetin musibetiydi. Ümmetinden bir sevgi ve saygı, bir hediye ve mükafat olarak, O büyük ve şerefli Peygamber'e, binlerle salat ü selâmlar olsun! O'nun izzeti, şeref ve keremi, yüceldikçe yücelsin. (Amin!).

[2] Bu hadis, Peygamberimiz'in; Kendisinden sonra halife olacak kişinin Ebû Bekir olduğuna en büyük işaretlerinden biri mahiyetindedir. Şiiler ise buna karşı çıkıyor ve: "O sı­rada Peygamberimiz, Ali'nin kapısından başka kapıların kapatılmasını emretti" yalanını uy­duruyorlar.

[3] Biz, lsâ(a.s.)'ın, Peygamber olarak kırk sene yaşadığını zannetmiyoruz. Belki o, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır.

Muhakkak burada: "Belki, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır" demekle, Hz. İsa'nın "Otuz üç yaşındayken reîolunduğu" şeklindeki rivayete işarette bulunmak istemiştir. Halbuki bu rivayet, Nasrâni (hrıstiyan) kaynaklıdır. İslâmive Muhammedi kaynaklı haberler İse böyle de­ğildir. Zira Peygamber Efendimİz'eâit hadisler, Hz. İsa'nın semâya kaldırıld ığı zaman yüzyirmi yaşında bulunduğu merkezindedir. İmam-ı Taberani ile Hâkim'in Müstedrek'inde Hz. Aişe'den rivayet edilen hadisten anlaşılan da budur. Evet, sevgili Peygamberimiz; vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında, kızı Fatıma'ya hitaben, Hz. İsa'nın yüz yirmi yaşındayken semâya kaldı­rıldığını haber vermiştir. Bu rivayetin çeşitli tarikleri bulunmaktadır, râvileri de sıkadır: sağlam ve muteber şahsiyetlerdir. (Mevahib-i Ledünniye ve Şerhi Zerkâni, 5/351 -Beyrut, 1393)

[4] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 533-535.

[5] Sahihlerden Müslim'in rivayet ettiği hadis de dâhil, pazartesi günü oruç tutma­nın müstehap bulunduğuna dair müteaddid hadisler vardır.

[6] ibni Abbas'ın bu hadisi sahih olduğu taktirde ki, biz de onun ancak sahth oldu­ğunu zannetmekteyiz; Pazartesi günü tutulan orucun, bütün bu nimetlere bir şükür olacağı anlaşılmaktadır.

[7] ölümün Medine'de olmasının çok mübarek bir şey olduğuna dair Muvatta ve Tirmizi de hadisler vardır. Fakat Peygamberimiz'in "Medine'de öleceğini haber vermiş olma­sı", sabit olmasa gerekir. Zira kişinin nerede öleceğini bilmesi, Kur'an'a göre mümkin değildir ve bu "Müğayyebât-ı Hamse" denilen Beş Gayıbtan biridir. Bunları Allah'tan başkası bilmez. (Lokman Sûresi, 34).

[8] Hasan'm ve Ata'nın rivayetleri mürseldir. Mürsel haberler ise, şer"an delil teşkil etmezler.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 536.

[9] Yüce Allah, Peygamber Efendimiz'in bu zehrin te'siriyle ölmesini murad etmiştir. Böylece O'na peygamberlik faziletiyle birlikte şehidlik mertebesini de kazandırmıştır.

[10] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 536-537.

[11] Buhari'nin rivayetine göre, Abbas; oturmuş ağlamakta olan bir topluluğun ya­nından geçiyormuş. Onlara bunun sebebini sormuş. Onlar da demişler ki: "Peygamber (s.a.v.), Mescid'e başı sarılı olarak geldi ve bize bir veda hutbesi irâd etti." Artık, ayrılık iyice yaklaşmıştır" buyurdu. Bunun ve bu esnada söylediği diğer şeylerin te'siriyle ağlıyoruz. Bu sırada Peygamberimiz, özellikle Ensar"ı medhu sena eyledi ve onlara karşı iyi davranılma-sını öğütledi. Ayrıca Allah'ın kendisini dünya ile âhiret arasında muhayyer kıldığını, kulunun ise âhireti ve Rabbine kavuşmayı tercih ettiğini söyledi. Bütün bu söylenenler, bizi bu hale getirdi."

işte onlar, Rasulullah'ın amcası Abbas'a bu cevabı vermişler ve kendilerinin de ifade ettikleri gibi Rasulullah'ın firâkıyla gözyaşı döküp ağlamışlardır.

[12] Tirmizi'nin Aişe'den rivayeti ise şöyledir: "Ben, Resûlüllah'ın hastalığı sırasında acı ve sıkıntılarının şiddetini gören bîr kişi olarak; artık bundan sonra herhangi bir kimsenin kolayca ölüvermesinde imrenilecek bir şey olmadığı kanâatine varmış oldum." Nesai'nin ri­vayetinde de şöyle denilmiştir: "Resûlüllah (s.a.v.); mübarek başı benim kucağımda olduğu h^lde vefat etti. Ben, bu sırada Sevgili Peygamberimiz'in çektiği şiddetli sıkıntıyı gördüğüm için, artık bundan sonra bir kimsenin çok sıkıntı çekerek vefat etmesini, asla ve ebediyen kerîh görmez oldum!" (Müellrfimiz'in burada zikrettiği hadis metni ise; Buhari, Müslim ve Tir-mizi'ye âit bulunmaktadır.)

[13] Bu, yanlıştır. Zira Peygamberimiz imam olmuş, Ebû Bekr O'na uymuş,.cemâat da Ebû Bekr'e uyarak kılmıştır. Peygamberimiz oturduğu yerden kılmış, Ebû Bekr ise ayakta kılmış ve cemaata tebliğ etmiştir ve kılınan bu namazdan sonra böyle bir hadis irâd edilme­miştir. Peygamberimizin o sözü;-sabah namazını kıldırmakta olan Abdurahman bin Avf'ın arkasında namaz kıldığı zaman söylemiştir. Peygamberimiz bu namazın ikinci rekatinde yetişmiş ve namazdan sonra da: "Güzel eylediniz" buyurup sonunda da o mealdeki hadisini irâd etmiştir.

[14] Peygamberimiz, o sırada oturduğu yerden namazını kılmıştır. Fakat Ebû Be­kir'in arkasında değil, sağında kılmıştır. Peygamberimiz Ebû Bekr'e değil, Ebû Bekr Pey-gamberimiz'e uymuştur. Cemâat da Ebû Bekr'e uyarak namazını edâ etmiştir.

[15] Peygamber Efendimiz'in bu şekilde kıldığı namaz, bundan önceki hadiste gör­düğümüz gibi, Ebû Bekr'in sağ tarafına durarak kıldığı namazdır. Bu sabah namazı değil, öğle namazı idi. Pazartesi günü ise, cemaata çıkamamıştır. O gün, Peygamberimiz; Aişe'nin odasının perdesini aralıyarak çıkmış ve onların sabah namazını kılmalarını seyretmiş ve çok sevinmiştir. Ebû Bekr, O'nun namaza çıkacağını zannederek geri çekilmiş, Peygam­berimiz ise, namazlarını kılmağa devam etmeleri için eliyle onlara işarette bulunmuştur. Sonra Peygamberimiz içeri girip odanın perdesini indirmiştir.

[16] Hastalığının ikinci çarşamba gününde hastalığı şiddetlenmiş ve o gün, bir kağıt istiyerek bir şey yazdırmak talebinde bulunmuştu. Vefatı bundan beş gün sonra olmuştur.  

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 537-541.

[17] Nisa suresi, 69

[18] Sevgili ve şanlı Peygamberimizin son vasiyetlerinin namaz ve kul hakkına riâyet üzerinde olması, ne kadar da güzel olmuştur! Bunu aklı başında hiçbir müslüman ya-dırgayamaz! Biri, Allah'ın vahdaniyetine İmândan sonra Allah'ın kullan üzerinde en büyük hakkı bulunan namaz. Diğeri de, bir insanın elinin altında bulunan ve kendisine emânet olan köle ve hizmetlilerinin hukukuna riayet. Onlara güzel bakmak, onları güzel eğitip yetiştirmek. Haklarından hiç birini hafife almamak.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 541-542.

[19] Onların arasında bu şekilde bir ihtilâf veya tereddüd olmamıştır. Buhari'nin ri­vayetine göre Aişe validemiz: "Ve kendisine verdiğim misvakı kullandıktan sonra Rafık-ı Alâ'ya!" dedi. Bunu üç defa tekrarladı ve "vefat etti" demiştir. Bunda bir tereddüd ifadesi bu­lunmamaktadır.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 542-543.

[20] Ebû Davud'un rivayetinde: "Sonra kalkıp elbisesi üzerinde olduğu halde O'nu gaslettiler. Ovuştururken, elleriyle O'na dokunarak değil, üzerindeki gömleğiyle ovuşturdular" denilmektedir.

[21] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 543-544.

[22] ibni Abdü'l-Berr der ki: "Peygamberimizin cenaze namazının bu şekilde kılın­dığı üzerinde itifak vardır." İbni Dıhye de Peygamberimizin cenaze namazını otuz bin kişi kılmış idi" der.

[23] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 544-546.

[24] Bu husustaki ifadelerde mühim bir fark bulunmamaktadır. Zira: "Salı günü def­nedildi" diyenin maksadı, Salı günü akşamında defnedildiğini haber vermektir. "Çarşamba günü defnedildi" diyenin maksadı da, Çarşamba gününün gecesinde defnedildiğini haber vermekten ibarettir.

[25] Ebû Bekr"İn bu hadisi rivayet etmesiyle de, vâki' ihtilaf sona ermiştir. Zaten Peygamberimiz'in ashabı hep böyle idiler. Bazı meselelerde ihtilaf ve İçtihat ederler. Pey­gamberimiz'in bir hadisi nakledilince de, işi o noktaya bağlıyarak ihtilaft sona erdirirlerdi.

[26] Tirmizi'nin rivayetine göre de: Peygamberimiz'in kabrini kazan ve (ahdini (sap­masını) yapan Ebû Talha idi. Altına kadifeyi seren de Şakrân idi.

[27] Yani başka herhangi bir kimsenin kabrine defnedilirken, altına bir yaygı sermek müstehab değildir. (Başkaları için böyle bir şey, güzel görülmemiştir.)

[28] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 546-548.

[29] Yani insanlar, musibet sahibine; Peygamberimizi bile kaybetmiş olduğumuzu hatırlatarak taziye ve tesellide bulunur oldular.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 548-549.

[30] Bu, Peygamberimiz'in kabri hakkında özel bir yasaklama değil, bütün kabirlerle İlgili umumi bir yasak olup, müslümanlar bundan sakındırılmıştır. Nitekim bir hadiste de: "Sizden öncekiler, peygamberlerin ve sâlihlerin kabirlerini mescid edinirlerdi. Sakın sizler de onlar gibi, kabirleri mescid edinmeyiniz!" buyurulmuştur.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 549.

[31] Bunu, Hâkim, Ibni Hıbban ve Nesaİ de rivayet etmişlerdir.

[32] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 530.

[33] İbni Kesir, bu rivayetin senedinde Muhammed bin Mervân'ın bulunduğunu ve onun metruk olduğunu söylemektedir.

[34] Kâdî ismâîl bunu Ali bin Huseyn bin Ali tarikiyle şöyle rivayet etmiştir: "Pey­gamber (s.a.v.) buyurdu: "Sakın sizler benim kabrimi bayram yerine çevirmeyiniz! Kendi ev-lerinizide     kabir hâline getirmeyiniz.  Nerede  bulunursanız  bulununuz,  bana salât  ü selâmlarınızı getiriniz! Zira sizin salât ve selâmlarınız bana teblîğ olacaktır." Hafız ibn Kesir ise, bu rivayet hakkında şöyle demektedir: "Bunun senedinde mübhern bir râvî bulunmak­tadır. Fakat bu rivayet, mürsel olarak bir diğer tarîkten dahî nakledimiş bulunmaktadır."

[35] Bunu yalnız Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Fakat Nevevi de El-Ezkâr adlı kita­bında bunun sahih olduğunu söylemiştir.

[36] Eğer, gerçekten bunu bu şekilde Sâid bin el-Müyesseb söylem işse; O büyük bir zattır. Tâbiin'dendir. Muhakkak doğru söylemiştir. Fakat biz korkarız ki, bu onun adına uy­durulmuş bir şeydir.

[37] Herhalde bu, Mirâc ve Isrâ Hadisinden alınmıştır. Zİrâ orada Peygamberimiz; Musa (a.s.)'ı kabrinde namaz kılarken görmüştü. Fakat buradaki Enes Hadisi muztaribtir: Merfu olarak da, mevkuf olarak da rivayet edilmiştir.

[38] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 550-552.

[39] Rivayet edilen bu ve benzeri haberler için bizim kısaca diyeceğimiz şudur: "Bunlardan sahih ve sabit olanları, şüphesiz Allah yolunda candan ve cihandan geçerek ci-had eden bu islâm askerlerinin, bu büyük kahramanların kerametleri; sevgili ve büyük Pey-gamberimiz'in de birer mûcizesidir. Allah, bu büyük İslâm mücâhidlerinden razı olsun! Sevgili Peygamberimizi de salat ü selâmlar kılsın."

[40] Al-i Imran suresi, 59

[41] Maide suresi, 77

[42] İşte bu, meşhur Tevessül Hadisi'dir. Bazıları bunu yanlış anlıyarak kişiler ve şahıslar ile tevessül etmek ve onlar adına Allah'a iksamda bulunmak gibi yanlış neticeler çıkarıyorlar. Hayatta olmayan kişi ve şeyhlerin zâtları ile tevessülde bulunuyorlar ve her ne zaman başları dara düşse, türbe ve yatırlara koşup onlardan meded diliyorlar. Güya kendil­erince caiz olan ve pek te'sirli (!) bulunan bir tevessülde bulunuyorlar. Halbuki onların bu yaptıkları caiz değildir ve kendilerinin yaptıkları hakkında, bu Tevessül Hadisinde bir delil de yoktur. Çünkü öyle bir şey caiz olsaydı, Hz. Ömer gibi bir zat; Peygamber1! (s.a.v.) bırakıp da, O'nun amcası ile tevessülde bulunmazdı. Bu hadis, tam tersine, ölülerle tevessülde bulun­manın caiz olmadığına delalet etmektedir! Halbuki sevgili Peygamberimiz; ölümü halinde de, hayattaki hali gibidir. Böyleyken, O'nunla tevessülün terkedilmesi ve hayatta olanlardan bi­riyle tevessülde bulunulmuş olması; nasıl olur da türbe ve yatırdakilerle tevessülde bulun­manın caiz olduğuna delil olabilir? Kaldı ki tevessül; insanların zatları ile değil, yapı vere­cekleri dualarıyla olmaktadır. Yâni Hz. Ömer, dua etmesi için Abbas'ı öne geçirdiği zaman, onun zatıyla değil, ediverdiği duası ile Allah'a tevessülde bulunmuş idi. Nitekim rivayetlerde, onun Abbas'a hitaben: "Haydi elini kaldır, bizler için dua ediver!" dediği kayıtlıdır. O gün, Abbas'ın ediverdiği dua dahi Hyıtlara geçirilmiştir ve şöyledir: "Allah'ım, belalar günahlar sebebiyle inmekte, tevbe ve dua ile de kalkmaktadır! İşte günahkar ellerimizi biz de sana açtık! Günahlarımızdan tevbe ediyor, Senden yağmur dileniyoruz! Bizlere rahmetini indir Allah'ım!" işte Hz. Abbas'ın duasında, bu cümleler de vardı. Ömer'in onunla tevessülde bu­lunmasının manası da; onun bu çok manalı ve bereketli duası İdi. Nitekim o da dua ettikten sonra, müslümanlar yağmura kavuşmuşlardı. Keza sevgili Peygamberimiz dahi sağlığında, yağmurunu indirmesi için, böylece Allah'a dua eder, Yüce Allah da yağmurunu lütfeder yağ­dırırdı.

[43] Bu Sâriye İle ilgili hadisi, sahihlerde rivayet edilmiş olarak bulamıyoruz. Ancak, bizzat sahih olması halinde, hiç şüphesiz Ömer hakkında ve bu islâm askeriyle ilgili olarak Allah'ın lütfettiği büyük bir keramettir. Aradaki mesafe çok uzak olmakla beraber, Hz. Ömer'in sesinin onlara' ulaşmış olması da, mücerred akla dayanılarak red ve inkar edilemez! Allah, dileyince, dilediği-manevi vasıta ile, bunu onlara ulaştırmıştır.

[44] Demekki Cahcâh, bu suretle, Resûlüllah in minberinde hutbesini okumakta olan Resûlüllah'ın halifesine karşı yaptığı saygısızlığın j/# zulmünün cezasını, kısa zamanda bulmuş oldu.

[45] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 552-560.

[46] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 560.