Kuran ve Sünnet

Günahkar Olan ve Ziyanda Olan

     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Günahkar Olan ve Ziyanda Olan

 

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) günahkâr olanla ziyanda bulunanı bir arada anmıştır.

Çünkü günahkâr olan kimsenin âhireti hüsrana uğramış iken, ziyanda olanın da dünyası hüsrana uğramıştır.

(Buhârî (832), Müslim (589) Aişe (r.a.) hadisinden rivayet etmiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazda iken şöyle dua ederdi:

 "Ey Allah'ım! Kabir azabından sana sığınırım. Mesih Deccal'in fitnesinden sana sığınırım. Hayatın ve ölümün şerrinden sana sığınırım. Ey Allah'ım! Günahkârdan ve ziyana uğrayandan sana sığınırım." Hadisin lafzı Müslim'e aittir.)


     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Cihad Hakkında

 

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ama bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz." (Ankebut, 69)

Yüce yaratan hidayete ulaşmayı cihad etmekle kayıtlamıştır. Dolayısıyla insanlar arasında hidayeti en kâmil olanlar, cihadı en yüce şekilde yapanlardır.

Cihadın en büyüğü;

- Kişinin nefisle,

- Hevayla,

- Şeytana ve

- Dünyaya karşı yaptığı cihaddır.

Her kim Allah için bu dördü ile cihad edecek olursa, Allah'ın razı olduğu yollardan cennete ulaşır. Kim de cihadı terk edecek olursa, o kimse de cihad etmeyi terk ettiği kadar hidayetten eksilir.

Cüneyd der ki:

"Nefisleriyle bizim yolumuzda tevbe etmek suretiyle cihad edenlere gelince, onlara İhlasın yollarını göstereceğiz. Zahirî düşmanlarıyla cihad eden kimse bu cihadı ancak batını düşmanlarını yendikten sonra kazanabilir. Kim bunlara karşı yardımcı olursa, düşmanlarına karşı yardımcı olmuş olur. Kime de bunlar yardımcı olmuşsa, ona da düşmanı yardımcı olmuş demektir


     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Aklın ve Hevanın Düşmanlığı

 

Allahu Teâlâ, akıl ile heva arasına ve nefsi emmare ile kalp arasına düşmanlık koymuştur. Bunlarla kulu imtihan etmektedir.

Bunları da kendi aralarında toplayıvermiş, her topluluğu da ordularıyla ve yardımcılarıyla güçlendirmiştir. Böylelikle savaş, onlardan birisinin diğerine galip olup otoritesini kuruncaya dek iki taraf için devam etmektedir. Öbür taraf, dolayısıyla diğerinin egemenliği altına girmiş olmaktadır.

Öyleyse şayet zafer kalp, akıl ve meleke için meydana gelmişse, işte orada sevinç, nimet, haz, rahatlık, göz aydınlığı, yaşantı hoşluğu, iç ferahlığı ve ganimetler vardır.

Şayet zafer nefis, heva ve şeytan için meydana gelmişse, orada da karanlıklar, sıkıntılar, hüzünler, kötü işler, iç daralmaları vardır.

Krallığını düşmanlarının istila ettiğini bir düşünsene! Senin otoriterliğini esir ettiklerini, onunla hazinelerin, stokların ve hizmetin arasına bir set çektiklerini ve onu pençeleri altına aldıklarını bir düşünsene! İşte bununla beraber artık intikam almak istediğinde de intikam almaya gücün olmaz.

Kuşkusuz bu kralın üstünde her şeye kadir ve yenilmez olan mutlak bir Melik vardır. O öyle bir Melik ki, her şeye galip olandır ve hiçbir şey O'na egemen olamaz. İzzet sahibidir ve hiçbir kimse O'nu zillete sokamaz. İşte bu Melik olan Allah (c.c), bu durumdaki kuluna şu mesajını gönderir:

"Şayet bana nusret edersen sana nusret ederim. Benden yardım istersen ben de sana yardım ederim. Şayet bana iltica edersen ben de intikam almak istediğinden intikamını alırım. Bana kaçarsan ve bana sığınırsan ben de düşmanlarına karşı seni musallat ederim (seni muzaffer ederim) ve düşmanlarını sana esir ederim."

Şayet esir olmuş olan bu melik şunları söylemiş ise:

"Düşmanım iplerimi eline almış ve onu sımsıkı bağlamış, bana tuzaklar kurmuş ve sana yönelmekten, sana kaçmaktan ve senin kapına yürümekten beni engellemiştir. Dolayısıyla katından bana ordularını gönder ki, bu iplerimi çözsünler, beni tuzaklardan kurtarsınlar ve bu hapisten beni çıkarsınlar. Senin kapına gitmeme bana imkân tanısınlar. Aksi takdirde hapiste kalırım ve tuzaklara düşerim."

İşte bu söylediklerini şayet sultana deliller getirmek amacıyla söylemişse ya da gönderilen yardımı defetmek niyetiyle ya da düşmanı yanında olana razı olarak söylemişse, en yüce sultan olan Allah onun bu durumuna karşı çıkar ve ondan yüz çevirir.

Şayet bu söylediklerini O'na (c.c.) karşı fakirliğinden ve acziyetinden ve zillette oluşunu ortaya koymak amacını güderek söylemişse, buna ek olarak Allah'a gidişatında nefsinin en aciz ve en zayıf durumda olduğunu, Allah'ın kuvveti ve yardımı sayesinde düşmanlarından kurtulduğunu ve hapisten çıktığını, tıpkı bu yardım mektubunu kendisine gönderdiği gibi O'nun eksiksiz nimetin kendisinde tamamlandığından dolayı bunların meydana geldiğini belirtmişse...

Allah'ın kendisine ordularıyla ve kölelîriyle kurtulması için destekler sağladığını, esaret kapısından kendisini kurtardığını, tuzaklardan koruduğunu haykırmışsa...

İşte şayet böyle söylemiş ve böyle yapmışsa, kuşkusuz o kuluna nimetlerini tamamlamış demektir. Eğer O'ndan uzakta kalmış ise, Allahu Teâlâ bu hâlde bulunan kuluna da zulmetmez ve ona yardımını esirgemez. Çünkü O'nun hamdi ve hikmeti onu hapisteyken esirgemesini ve ondan uzak durmamasını gerektirmektedir. Özellikle de hapsin Allah'ın hapsi olduğunu, kendisini esarete almış olan düşmanın da O'nun kölelerinden bir köle ve O'nun kullarından bir kul olduğunu, kendi canının Allah'ın elinde olup ancak O'nun (c.c.) izin vermesi ve dilemesi sonucu kendisinin tasarruf edebildiğini, düşmanına iltifat etmediğini, ondan korkmadığını, onun herhangi bir şeye gücünün yetmediğini ve fayda ve zarar veremeyeceğini bildiği hâlde...

Hatta o, bunların Malikine bakıp durmakta, işlerini evirip çevirene bakmakta, canı elinde olanı gözetlemektedir. Buna ek olarak korkmasında ve ummasında, iltica edip huşulu olmasında, sakınıp rağbet etmesinde... bunları da hep Allah'a özgü kılmaktadır. İşte bu durumda iken o kimseye zafer ve yardım ordular geliverir.