Kuran ve Sünnet

Hidayetin Mertebeleri

     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Hidayetin Mertebeleri

 

Kuşkusuz bu hidayetin üzerinde yine sınırı olmayan başka bir hidayet bulunur.

Kul Rabbinden korktukça başka bir hidayete yükselir. O kulun takvası her defasında arttıkça, hidayeti de artar. Takvadan bir hazzı kaybettiği zaman, hidayette de o ölçüde azalma baş gösterir. Kendisi her defasında takvaya girdi mi hidayeti de ziyadeleşir. Hidayeti de her arttıkça takvası da artar.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğundan da vazgeçen peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir. Allah o kitapla rızasına uygun hareket edenleri selâmet yollarına iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevk eder." (Maide, 15-16),

"Allah dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (ey Muhammed,) sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir." (Şura, 13),

"Hiç şüphesiz iman edip salih ameller işleyenleri, imanlarından dolayı Rableri hidayete erdirir. Naîm cennetlerinde altlarından ırmaklar akar durur." (Yunus, 9)

* İman ile onlara hidayet verdi. Kendileri iman ettiği zaman bir hidayete daha onları ulaştırdı. Bunun benzeri de şu âyet-i kerimedir:

"Allah, hidayeti kabul edenlere, daha çok hidayet verir. Baki kalacak olan salih ameller, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha hayırlıdır." (Meryem, 56),

 "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size bir furkan verir ve günahlarınızı örtbas eder, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir." (Enfal, 29)

Hakla bâtılın arasını ayıracakları nur da kendilerine verilen Furkan'dandır. Hakkı yerine getirerek ve bâtılın belini kırarak, sahip oldukları zafer ve izzet de Furkan'dandır. İşte Kur'an bununla tefsir edildi.

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

"Şüphesiz bunda Allah'a şükreden (hakka gönül veren) her kul için bir ibret vardır." (Sebe, 9),

"Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı kul için elbette ibretler vardır." (Sebe, 19)

Lokman, İbrahim, Sebe ve Şûra sûrelerinde olduğu gibi...

Aşikar şahit olunan âyetlerde haber verildiğine göre; bu âyetlerden ancak sabredenler ve şükredenler fayda görürler. Tıpkı Kur'an'ın imanî konularıyla alakalı âyetlerinden ancak takvalıların, korkanların ve O'na yakın olanların fayda gördükleri gibi. Her kimin maksadı, O'nun rızasına tâbi olmak ise, O'nun bu âyetlerinden ancak Rabbinden korkan kimseler öğüt alırlar.

Allah'ın (c.c.) buyurduğu gibi:

"Tâ, Hâ, Ey Muhammed! Kur'an'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Ancak Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)" (Taha, 1-3)

Ve kıyamet hakkında şöyle buyurduğu gibi:

"Sen ancak ondan korkacak olanları uyarıcısın." (Naziat, 45)

Bu âyetlere iman etmeyene, onları ummayanlara, onlardan dolayı korkmayanlara gelince, kuşkusuz açıkça şahit olunan âyetler olsun, Kur'anî âyetler olsun hiçbiri o kimseye fayda vermez. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ, Hud sûresinde, Peygamberleri yalanlayan ümmetlerin akıbetlerini zikrettiği üzere, onlara dünyada iken bir alçalmışlığın vurulduğunu haber vermiştir. Ondan sonra şöyle buyurmuştur:

"Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz." (Hud, 27)

Bu âyetiyle, peygamberleri yalanlayan kimselere verdiği akıbette, âhiret azabından korkanlar için bir ibretin olduğunu haber vermiştir. Âhirete inanmayan ve âhiret azabından korkmayanlara gelince; bunlara herhangi bir ibret yoktur. Kendileri bunu duyduklarında:

"Hayır, şer, nimetler, felaketler, mutluluk ve hüsran zaman içinde yok olup gitmez. Belki bazı felekî etkenlere ve insanî güçlere dönüşürler." derler.

Muhakkak ki sabır ve şükür sebebiyle, kişi âyetlerden fayda görmektedir. Çünkü iman, sabır ve şükür üzerine bina olmuştur. Yarısı sabır yarısı da şükürdür. İşte kulun sabır ve şükrüne göre imanı kuvvet kazanır. Aynı zamanda O'nun âyetleriyle ancak Allah'a (c.c.) ve âyetlerine iman etmiş kimse fayda görür. Kişide iman, ancak sabır ve şükrün bulunmasıyla tamam olur.

- Nitekim şükrün başı tevhiddir.

- Sabrın başı da hevaya davetiye çıkaran kimsenin icabetini terk etmektir.

Şayet bu kimse müşrik ve hevasına tâbi olmuş bir kimseyse sabreden ve şükreden olamaz. Buna ek olarak, âyetlerden bir fayda da görmez ve bunda imanı da tesir etmez.

* İkincisi; bu da kendisini dalalete sokacak fücur, kibir ve yalanın iktiza edilmesidir. Kur'an'da bu konu hakkında âyetler çoktur. Şu âyetlerde buyrulduğu gibi:

"Muhakkak ki Allah bir sivrisineği hatta daha üstününü misal getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rabblerindendir. Ama küfre saplananlar: "Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?" derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır. Onlar ki, söz verip anlaştıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar. Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır." (Bakara, 26-27),

"Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, âhirette de sağlam bir söz üzerinde tutar; zalimleri de saptırır ve Allah, dilediğini yapar." (İbrahim, 27),

"O hâlde, siz niçin münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? Allah onları kazandıktan günah yüzünden terslerine döndürdüğü hâlde Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için bir çıkış yolu bulamazsın." (Nisa, 88),

"(Yahudiler, Peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile) "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler." (Bakara, 88),

"Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de, onlar, ilkin iman etmedikleri gibi, gene iman etmezler. Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın bırakırız." (En'am, 110)

Haber verdiğine göre; kendilerine iman geldiği zaman ondan yüz çevirdikleri için Allahu Teâlâ onlara ceza vermiştir. Şüphesiz kendileri imanı bildiler ve (bile bile) ondan yüz çevirdiler. Allahu Teâlâ da bundan dolayı içlerini ve gözlerini (imana girmemek üzere) çevirdi ve kendileriyle imanlarının arasına girdi. Şu âyette buyrulduğu gibi:

"Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resule icabet edin." (Enfal, 26)

İçinde kendilerine hayat olacak olana, Allah ve Resûl'üne davet ettikleri zaman onlara icabet etmelerini emir buyurmuştur. Sonra icabetten yüz çevirmekten ve Allah'ın (c.c.) kendileriyle kalplerinin arasına girmesine sebep olan icabeti geciktirmelerinden kendilerini sakındırmıştır. Şöyle buyurmuştur:

"Onlar eğrilince, Allah da kalblerini eğriltti. Allah fasıkları doğru yola iletmez." (Saf, 5),

"Hayır hayır, öyle değil. Aksine onlann kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur." (Mutaffifin, 14)

Yüce Allah'ın bildirdiğine göre; kesbettikleri şeyler kalplerinin üzerini örtüvermiştir. Kalpleriyle, O'nun âyetlerine iman arasına girmişlerdir. Bunun üzerine onlar da "Öncekilerin masalları" deyiverdiler.

Münafıklar hakkında:

"Allah'ı unuttular da, Allah da onlan unuttu. Gerçekten de münafıklar hep fâsık kimselerdir." (Tevbe, 67) diye buyurmuştur.

Allah'ı unuttukları için ceza olarak O da onları unutmuştur. Onlara hidayeti ve rahmeti hatırlatmaz. Haber verdiğine göre; kendilerine nefislerini unutturmuştur. Böylece onlar kendi nefislerinin kemali hakkında faydalı ilim ve salih amel yani hidayet ve hak dini talep etmediler. Bunları kendilerine unutturmuştur. Onlara bunların sevgisini, marifetini ve bunlara karşı hırslı olmalarını da unutturmuştur. Sırf Allah'ı unuttukları için bu cezayı hak ettiler. Onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"(Ey Muhammed!) Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: "O demin ne söyledi?" diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar. Doğru yola girenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir." (Muhammed, 16-17)

Bu âyetiyle onlar hakkında hevaya uymak ve bunun meyvesi ve gereksinimi olan dalalet arasını cem etmiştir. Tıpkı hidayette olanlar hakkında takva ile hidayetin arasını cem ettiği gibi.