Kuran ve Sünnet

Ümmetin En Önde Olanı Ashaptır

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Ümmetin En Önde Olanı Ashaptır

 

Allah'ın son Resulü Hz. Muhammed'in ümmeti ümmetlerin en ileri gelenidir, en hayırlısıdır. Bu ümmetin en önde olanı da, Allah Resulü ile birlikte yaşamış, onunla omuz omuza İslam için savaşmış ola topluluktur. Nitekim sahihaynde buna şöyle işaret edilmektedir:

“En hayırlı asır benim gönderildiğim asırdı Ondan sonraki derecede, birinci asırdan sonra gele asırdır. Onlardan sonra, birbirini sırayla takip eden asırlardır.”

Yine, Buhari ve Müslim'de zikredilen bir Resul sözü de şöyledir:

 “Ashabıma dil uzatmayın; Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın harcasa Allah yolunda, yine de onların ne bir avuç hayrının, ne de yarım avuç sadakasının faziletine ulaşamazsınız!”

Ashab içinde en hayırlısı da, ilk Müslüman olanlarla, Ensar, yani Allah Resulüne iman edip yardım eden, İslam devletinin temelini oluşturan hareketin kahramanları olan Medinelilerdir.

Yüce Allah bu meseleye şöyle işaret buyurmaktadır:

“İçinizde fetihten evvel, Allah yolunda harcayan ve savaş eden kimseler diğerleriyle bir olmaz. Onlar derece bakımından, o fetihden sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha üstündür. Bununla birlikte, Allah, bu iki zümreden her birine en güzel olanı, yani cenneti vaad etti. Allah, ne yaparsanız hakkıyla bilendir, haberdar olandır.

İslamda birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile, onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır.” (Tevbe: 101)

İslamda birinci dereceyi kazananlar, fetihden önce malını Allah yolunda harcayıp savaşanlardır. Fetihden kasıt, Hudeybiye savaşıdır ki, Mekke'nin fethinden evvel cereyan etmiştir. Bu savaşta Yüce Allah Mekke'nin fethedileceğine şöyle işaret buyuruyor:

“Biz Hudeybiye savaşı ile, apaçık görünmekte olan bir büyük zafer yolu açtık. Bu geçmiş ve gelecek günahını Allah'ın yarlığaması, senin üzerindeki nimetini tamamlaması, seni bu sayede doğru yola iletmesi içindir.” (Feth: 1-2)

Bunun üzerine ashab sordu:

“Ey Allah'ın Resulü! Bu savaş bir fetih midir?”

Allah'ın Resulü:

“Evet” diyerek cevap verdi.

Birinci dereceyi kazananların en üstünü hiç şüphe yok ki, dört halifedir. Onların da en üstünü, Ebu bekir, sonra da Hz. Ömer'dir. Allah onların hepsinden razı olsun.

Sahabe ve tabiinden, bu ümmetin imamları ile, bütün alimlerden gelen maruf kanaat budur. Konumuzu aydınlatan, açıklığa kavuşturan bütün delilleri “Minhac's-Sünnet'in-Nebeviyye fi nakz-ı Kelami Ehl-i Şia ve'l Kaderiyye” isimli kitabımızda zikretmişizdir. İsteyenler oraya bakabilirler ve geniş bir malumat elde etmiş olurlar.

Özetlersek; ehl-i sünneten bir gurup ile Ehl-i Şia, peygamberden sonra bu ümmetin en üstününün halifelerden biri olduğunda, ve sahabeden sonra gelen hiçbir kitlenin onlardan üstün olamayacağında ittifak etmişlerdir.

Allah velilerinin en üstünü, Allah Resulünün getirdiği şeriatı en iyi bilen ve sadece bilmekle kalmayıp hayatına tatbik ederek, Resulüllah'a uyan ve bu konuda örnek teşkil eden kişidir.

Resulün ashabı, Resulün Allah'dan getirdiği dini en iyi bilen ve hayatına uygulamaktan başka maksadı bulunmayan kimseler olduğu için büyüktür, ümmetin en üstünüdür.

Hz. Ebu Bekir Allah Resulünün getirdiği gerçekleri en iyi bilen ve bildikleriyle amel eden kimse olduğu için, Allah velilerinin de en üstünü sayılır.

Demek ki, Muhammed ümmeti bütün ümmetlerden üstündür. Bu ümmetin en üstünü Allah Resulünün dönemini Müslüman olarak yaşamış olanlardır ve bu dönemi yaşayanların en üstünü de Hz. Ebu Bekir'dir.

Çok büyük bir yanlışlığa düşmüş bir grub, son Resulün bağlısı evliyanın, diğer evliyalardan üstün olduğunu zannetmektedir. Halbuki ilk Müslümanlardan hiçbir kimse, bu konuda böyle bir iddiada bulunmamışlardır.

Sadece, Muhammed bin Ali el-Hakimi el-Tirmizi, bu konuyla ilgili bir eser yazmıştır ama, bu eserin bir çok yerleri yanlıştır ve çok büyük hatalarla doludur. Ne kadar yazık ki, bu yanlış ve hatalı görüşler, sonradan gelen bazı alimlerin üzerinde etki yapmış olacak ki, onlardan bir kısmı, evliyalığın da sonu olacağını sanmış, hatta bir kısmı daha da ileri giderek, evliyanın sonuncusunun risaletin sonuncusundan üstün olacağını zannetmiş: Allah'ı bilme, O'ndan ilim alma hususunda daha ileri derecede olduğuna itikad etmişlerdir.

Hatta o kadar ileri gidenler olmuştur ki, son Resulün; Allah ilmini evliyanın en sonuncusundan alacağını, bu evliya aracılığı ile Allah ilminin derinliklerine dalacağını zannetmişlerdir bunlar.

Nitekim Futuhat-ı-Mekkiye ve Fusus adlı kitapların sahibi olan İbni Arabi de bu zandadır. Hiç şüphe yok ki, bunlar bütün peygamberlere ve Allah velilerine muhalefet etmekle birlikte, şeriata, ve hatta saf akla da uymamışlardır.

Şunu da hemen ekleyelim ki, peygamberler, kendi zamanlarında bu ümmetin velilerinden ve bütün peygamberler, geçmiş ve gelecek bütün velilerden üstündürler. Artık bütün enbiya evliyanın kendilerinden sonra gelenlerden Allah'ın ilmini öğrenebilmesi mümkün olabilir mi?

Böyle bir saçmalık nasıl düşünülebilir?

Zira, hatem-i evliya bütün evliyalardan üstün değildir. Fakat, son Nebi olan Hz. Muhammed Aleyhisselamın bütün nebilerden ve Resullerden üstün olduğunu Allah kitabında beyan etmektedir.

Allah'ın Resulü de buyurmaktadır ki:

“Ben Ademoğullarının efendisiyim, fakat bunda iftihar edilecek bir şey yok. Kıyamet günü cennetin kapısına gelir ve açılmasını isterim. Cennet bekçisi olan Hazin, bana “kimsiniz?” diye sorar. “Muhammed'im” diye cevap veririm. O zaman Hazin: “Zaten ben de cennetin kapısını sizden önce hiç kimseye açmamakla emrolundum” der ve kapıyı açar.”

Miraç gecesinde, Allah, onun derecesini bütün peygamberlerden üstün tuttu. Her Resul ve nebinin üstüne çıkardı onun derecesini. Allah Resulü, Yüce Allah'ın şu buyruğuna diğer peygamberlerden daha layık bulunmaktadır:

“İşte bu peygamberler yok mu? Biz onların kimini kiminden üstün kıldık, ayrı ayrı meziyetler verdik. Allah onlardan birisiyle söyleşmiş, birini de çok üstün derecelere çıkarmıştır, yükseltmiştir.” (Bakara: 253)

Daha buna benzer bir çok deliller mevcuttur.

Bütün peygamberlere vahiy gelmiştir. Özellikle Hz. Muhammed Aleyhisselam, kendi peygamberliğinde, başkasına muhtaç kılınmadığı gibi, şeriatı da, ne önceki, ne de sonrakilere muhtaç olmuştur.

Hz. İsa'nın durumu böyle değildir. Onun şeriatı bir çok hususlarda Tevrat'a dayanır ve onun bir tamamlayıcısı olarak kabul edilir. Bu bakımdan, Hıristiyanlar, Zebur ve Tevrat gibi, daha önce gelen kitablara ve yirmi dört peygamberin getirdiklerine bir çok meselede muhtaçtırlar.

Peygamberimizden önce gelen ümmetler, ilham yolu ile haber alan kimselere muhtaç durumda idiler. Fakat Muhammed ümmeti böyle değildir. Allah, onları, Hz. Muhammed gibi, zenginliklerle dolu bir peygamberle beslediğinden, ne başka peygamberlere, ne de ilhamla haber alıcılara ihtiyaçları yoktur.

Peygamberimizi diğer peygamberlerden ayıran faziletin, marifetin ve güzel amellerin tümü kendisinde toplanmıştır. Peygamberimize Allah'dan ne gelmişse, ya doğrudan doğruya, ya da bir melek tarafından getirilmiştir. Bir beşerin araya girmesi bahis konusu değildir.