Kuran ve Sünnet

Felsefe Ve Vahiy

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Felsefe Ve Vahiy

 

Ama sonradan gelen İbni Sina ve benzeri gibi düşünürler felsefe mesleğinde olanların görüşleriyle, nebi ve resullerin getirdikleri ilahi hakikatler arasında bir bağıntı kurmaya çalışmışlar; bu maksatla da, Cehmiyye ve Mutezile'nin temel görüşlerini alıp, başka başka kalıplara dökerek, bundan kendileri için pay çıkarmaya bakmışlardır.

Bu konuda bahsi edilenlerin içine düştükleri çelişkileri ve bu sebeple sebep oldukları fesadı bir kaç yerde ifade etmeye çalışmıştık.

Onların içine düştükleri en büyük çelişki; ilahi sırrın zerresiyle bile ilgisi olmayan Yunan filozoflarına bağlı oldukları halde, Peygamberlerin getirdiği ilahi sırrın zafer kazandığını görünce, bağlı bulundukları filozofları yüceltebilmek için, onları ilahi sırlara vakıfmış gibi göstermeleridir. Allah, melek, kitap, Resul ve ahiret gününden hiçbir haberi bulunmayan selefleri filozofların söz ve görüşleriyle ilahi kaynaktan gelen gerçekleri birbiriyle uzlaştırmak ve hatta birleştirmek istemeleri, bunların en büyük yanılgıları ve çelişkileridir.

Bu batıl takibçileri, akıl yobazları, filozof mukalidleri, “Ukul'ü-Aşere” diye bir densizliği ispata çalışıp, bu duruma “Mücerredat” (Cisim olmayan fakat akılla algılanabilen varlık) ve “Müferekat” (akıl madde değildir anlamına gelen bir deyim) ismini verdiler.

Bu yetmiyormuş gibi, feleklerin (Gökler, zaman, talih, dünya, her gezegenin gökyüzünde katı) birer nefis olduğunu, tasarruf sahibi olacak irade sahibi bulunduğunu ispata yeltendiler. Bir çoğu, feleklerin araz (asıldan olmayan, sonradan var olan) olduğunu, bir kısmı da cevher (asıl olan, yaradılışla birlikte var olan) olduğunu ileri sürdü ve öyle kabul edilmesini istedi.

İspata çalıştıkları bu mücerred kavramlar eğer tahkik edilirse, kendilerine ait olmayıp, taklid ettikleri Yunan filozoflarına ait olarak görülür. Aynı zamanda, zihin faaliyetinin dışında değil, içinde olduğu da kolayca tespit edilebilir.

İbni Sina ve benzerleri, risalet konusunu, filozofların fasit düşünceleri ve iddiaları üzerine bina edip oturtmak istedikleri zaman, şu iddiaları ileri sürdüler:

Peygamberliğin üç özelliği vardır. Bu özellikler her kimde varsa, ona peygamber denilebilir:

1 - İlmi kuvvet ve gücün varlığı. Buna kutsal güç denir ki, böyle bir kuvvete sahip olan kişi, hiç bir eğitim ve öğretim görmeden ilme sahip olabilir.

2 - Hayal gücünün varlığı. Bu gücü olan biri, uyuyan bir insanın görüp duymasında olduğu gibi, kendi nefsinde bazı büyük hakikatleri görebilir veya bazı şeyleri işitebilir. Bu görülen ve duyulan şeylerin zihin ve hayal dışında bir bildiğimiz varlıkları yoktur. Onlar, tahayyül ettikleri, zihinlerinde canlandırdıkları şeylerin, suretlerin birer melek olduğunu ve seslerin de ilahi bir ses, mesaj hüviyetinde bulunduğunu sanarlar.

3 - Aleme tesir edebilecek hareket halindeki bir gücün bulunması. Bu görüşe bağlı olarak onlar, Peygamberlerin mucizelerini, velinin kerametlerini ve sihirbazların sihirlerini, nefste varolan bir kuvvet olarak görürler. Bu konuda, kendi nefislerinin kabul ettiklerini benimser, reddettiklerini de inkar ederler. Mesela, Hz. Musa'nın asasının yılan olduğunu kabul ederler ama, Ay'ın ikiye ayrıldığını kabullenmez, inkar ederler.

Diğer muhtelif konularda kaleme aldığımız eserlerde bu konuya çok geniş biçimde yer vermişizdir. Söylemek istediğimiz şey; bu gibilerin söylediği, ileri sürdüğü fikirlerin dini bakımdan hiçbir değeri bulunmadığıdır. Zira, peygamberlerin haberini verdiği melekler diridirler. Konuşurlar ve yaratıkların en yücesidirler ve de sayıları sayılamayacak kadar çoktur.

Kur'an'da Allah buyurmaktadır:

“Rabbin askerlerinin sayıları sayılamayacak kadar çoktur ve onların sayısını Rabbinden başkası asla bilemez.”

Demek ki, meleklerin sayısı ne on adettir ve ne arazdır. Onlar, ilk var olan şeyin akıl olduğunu sonradan olanların ise hep akıldan doğduğunu, oluştuğunu ileri sürerler. Faal olan onuncu aklın, kendinden altta bulunanların Rabbi olduğunu belirtirler.

Bütün bu iddiaların batıl ve iğrenç olduğunu, peygamberler aracılığı ile gelen ilahi gerçekler önünde görüp bilmekteyiz. Meleklerden herhangi biri, Allah'ın var olmasını istediğinden başkasını var edemez; Yahut da O'ndan yok edilme emri gelmeyeni de yok edemez.

Onlar, aklı, hadisde geçmekte olan şu akıl olarak kabul etmek isterler, işlerine geldiği için:

“Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır. Allah ona; “Beri gel!” deyince geldi; “Geri git!” deyince de, gitti.. Bunun üzerine Allah; “İzzet ve celalim hakkı için, benim katımda senden daha kerim ve yüce mahluk yaratmadım. Seninle tutacağım, seninle vereceğim. Sevap senin içindir. Ceza da sanadır” buyurdu.”

Buradaki akla kalem adı da verilir. Çünkü,

İmam Tirmizi'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:

“Allah en evvel kalemi yaratmıştır.”

Akıl hakkında rivayet edilen hadis, muteber hadisçilere göre tamamen uydurmadır. Ebu Hatim Besti, Dara Kutni ve İbni Cevzi gibi bilginler de bu konudaki hadislerin uydurma olduğunu söylemişlerdir.

Hadis metnindeki asıl deyim; “Allah ki, aklı yarattığında.. biçimindedir. Asla, “Allah ilk önce aklı yarattı” şeklinde değildir.

Demek ki, Allah aklı yaratmadan önce, bir çok şeyler yaratmıştır.

Onlara göre, ister yüce ve ulvi olsun, ister aşağılık ve süfli, alemin bütün cevherleri akıldan sudur etmiş, ondan doğup ortaya çıkmıştır. Hadis-i şerif ifadesi nerede, bu sakat ve batıl görüş nerededir?

İbni Sina ve benzerlerinin bu konuda yanılmalarının sebebi şudur:

Müslümanların lügatlarında geçen akıl kelime Yunan lugatında geçen akıl kelimesiyle aynı anlama alınmıştır. Bu iki ayrı lugattaki akıl kavramı aynı sanılmış ve bir tutulmuştur.

İslam dininde akıl, “Akale, yekulu” fiilinden gelen bir mastardır. Aynen Kur'an'da zikredildiği anlamda.

Halbuki ise, filozoflara göre akıl, kendi nefsiyle kaim bir cevherdir. Yani, muhtar, özerk, isteğini yapan bir fail...

İşte aklın böyle bir tanımı, Kur'an ve hadisin tanıttığı akla tamamen ters bir tanımdır. Bu tanım ne Kur'an'a ve ne de Hadis'e uymamaktadır.

Yine bu filozoflara göre, yaratılmış alem, akıl ve nefislerdir.

Nitekim Gazali, yaratılmış alemden “Cesimler alemi” olarak bahseder ve buna “Alem-i emr” adını verir. Bazan da akla, alem-i Ceberrüt”, nefislere “alem-i melekut” ve cisimlere ise “Alem-i mülk” denilmektedir.

Peygamberlerin getirdiği hakikatin dilini bilmeyen, Kitap ve Allah Resulü'nün sünnetinin gerçek hüviyetine sahip olamayan kimseler; kitap ve sünnette geçmekte olan Mülk, Ceberrüt, meleküt gibi kavramları, bu anlayışlarına uygun sanırlar. Halbuki ise, işin gerçeği böyle değildir.

“Bütün bu filozof mukallidi kişiler, ileri sürdükleri batıl fikirlerle Müslümanların kafalarını çok feci bir şekilde karıştırmışlardır. Müslümanların gerçeklere ulaşmalarına engel olmuşlardır.”

Feleğin kadim olduğunu iddia ettikleri gibi, sonradan olma olduğunu da ileri sürmüşlerdir. Bakınız siz çelişkinin büyüklüğüne. Ya biri doğrudur, ya da öbürü. İkisinin aynı yerde bulunmaları mümkün değildir. Ne Arab'ın lugatında ve ne başka herhangi bir lugatta, ezeli ve kadim olan bir şeye, muhdes denildiği görülmemiştir.

Allah, kendi kadim kitabında, bütün her şeyin yaratıcısı olduğunu söylemiştir bize ve bundan başka türlü bir gerçek yoktur bizim için...

Her mahluk sonradan yaratılmıştır; onlar evvelce hiç yokken var edilmiştir. Onları vazeden ulu kudret, her şeye kadir olduğu gibi, bir şeyi hiç yoktan var etmeye de kadirdir.

Zaman zaman Cehmiye ve Mu'tezile bunlara cevap vermeye çalışmıştır. Fakat verilen bu cevaplar, Allah Resulünün, bu kainatı hiç yoktan var eden Allah'dan getirdiği gerçekler iyice bilinmeden ve akli kaziyeler ile hükmedilmeden yapıldığı için, çok verimsiz ve etkisiz kalmıştır. Düşmanları yenip İslama hizmet verme imkanı bulamamışlardır. Hatta, bazı hallerde, onların batıl iddialarına iştirak etmek zorunda kalmışlardır. Makul ve kabul edilebilir fikirlerini ise, bilmeden reddetmişlerdir. Bunların akli ve nakli ilimlerdeki eksiklikleri, ötekilerin kusurlarından bir çoğunu işlemek durumunda bırakmıştır Mu'tezile ve Cehmiyeyi...

Onların bu konuda düşmüş oldukları yanlışlıkları başka yerlerde iyice açıklamıştık.

İslami hikmetten uzaklaşıp felsefeye kayan ve filozoflaşan bu adamlar sapıklıklarını, Cibril'in, Allah Resulünün hayalinde canlandırdığı ve nefsinde teşekkül eden bir durum olduğunu iddia etme noktasına kadar vardırmışlardır. Hayalin akla tabi olduğunu ileri sürerek, Cibril'in aklın emrinde bir varlık olduğunu kabul ediyorlar.

Onun için, yani, kendileri akıllı oldukları için de, bu felsefecilere bağlı bu inkarcılar, Allah'ın velisi olduklarını söylemişler ve “Allah'ın velileri, Allah'ın peygamberlerinden daha üstündür… Çünkü, biz bizde var olan bilgileri doğrudan doğruya, hiç vasıtasız olarak Allah'dan alıyoruz” gibi, batıl ve de çok sakat iddiaları ileri sürmüşlerdir.

“Fütuhat” ve “Fusus” adlı kitabın sahibi İbni Arabi, bilgilerini Resule vahiy getiren meleğin getirdiği kaynaktan aldığını söyler...

Ona göre, vahiy meleğinin getirdiği haberlerin kaynağı, akıldır, Peygambere vahiy getiren melek olan Cibril de, hayaldir, tasavvurdur. Hayal ise, akla bağlı olduğundan, daha aşağı bir yerdedir.

Bu zatın insanı şaşırtan fasit zannına göre, peygamberler, bilgilerini hayalden alır. Kendisi bilgilerini asli kaynak olan akıldan aldığı için, kendisini peygamberlerin üstünde görmüştür.

Eğer peygamberler, onun zannettiği gibi olsaydı, o zaman, peygamberlerle herhangi bir mümin arasında ne fark kalırdı?

İbni Arabi'nin bilgisini aldığını söylediği kaynak, nübüvvetin kaynaklarından değildir. Onun için de, peygamberlikle kıyaslanıp, onu üstün kabul etmek mümkün olmaz.

Hem aynı mahiyette olsa bile, nasıl üstün olur? Onların anlattığı şey, müminlerden herhangi bir fert için de mümkünat içindedir. Yani, kendilerinde var olduğunu söyledikleri hassalar, her müminde olan hassalardır ve bir orjinallikleri de yoktur. Sıradan bir haldir. Övünülecek bir vasıf asla değildir.

Peygamberlik mesleği ve hali ise, bunun ötesinde, çok üstünde bir mertebedir ve özelliği bakımından orjinaldir, şahsa mahsusdur.

İbni Arabi ve onun yolunda olanlar, kendilerini ne kadar sufilerden gösterirlerse göstersinler, felsefeci mülhid olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bırakın İslam sufilerinden olmayı, onlar, ilim ehlinin sufilerinden bile değildirler. Nerede kaldı, onlar kitab ve sünnetin beyan ettiği büyüklerden olsunlar…

Kitab ve sünnet ehlinin büyükleri ayan beyan ortadadır ve onları hiç kimse inkar edemez. Onlardan bir kısmı şunlardır:

Fudayi bin İyad, İbrahim bin Ethem, Ebu Süleyman el Daranı, Ma'ruf-u Kerhi, Ceneyd bin Muhammed Bağdadi, Sehl bin Abdullah el Tusteri ve benzeri büyükler.

Yüce Allah bunların hepsinden razı olsun ve de razıdır...

Hata ve bütün eksikliklerden uzak olan şanı Yüce Allah, Kur'an-ı Kerimin de, melekleri onların dediklerine zıt sıfatlarla vasıflandırmıştır.

Ayeti celilenin şu mealine benzer şekilde:

“Onlar; “Rahman çocuk edindi” dediler. Allah çocuk sahibi olmaktan münezzehdir. Melekler O'nun şerefli kullarıdır. O'nun sözünden önce ve başka söz söylemezler; yalnız O'nun emrini yerine getirirler. Allah onların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir; onlar Allah'ın hoşnud olduğu kimselerden başkalarına şefaat etmezler ve O'nun korkusundan tir tir titrerler. Bunlardan her kim, “Ben Allah 'dan ayrı bir İlah’ım” derse, işte biz böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimlerin cezasını işte böyle veririz.” (Enbiya: 26-29)

Yüce Allah bir başka ayeti kerimesinde mealen şöyle buyurmuştur:

“Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaati, ancak Allah'ın dilediği ve hoşnud olduğu kimselere izin vermesinden sonra fayda verir.” (Necm: 26)

Başka bir ayeti celilede ise:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun nezdinde ve emrinde olan melekler, O'na itaatla ibadet etmekle kibirlenip tereddüd etmezler ve bunu yapmaktan da asla usanmazlar.” (Enbiya: 19)

Yüce Allah, kitabında, meleklerin, İbrahim Aleyhisselama beşer şeklinde geldiğini; Hz. Meryem'e gelen meleğin de tam bir insan suretinde olduğunu apaçık bir şekilde beyan buyurmaktadır:

“İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi? Bir zaman onun yanına girmişler ve -selam” demişlerdi. O da onlara “selam” diye karşılık vermişti. Sonra da “siz tanınmamış bir topluluksunuz” diyerek devam etmişti sözlerine. Konuklarına yemek hazırlamasını söylemek için, gizlice hanımının yanına gitti. Semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine koyarak “yemez misiniz?” dedi. Onların yemediklerini görünce, içine onlardan bir korku düştü. Onlar-. “Bizden korkma” dediler ve ona bilgin bir çocuğun haberini verdiler. Bunu duyan karısı Sara çığlık kopardı. Hayretinden elini yüzüne vurarak: “Ben kısırlaşmış bir kocakarıyım benden nasıl çocuk olur” dedi. Dediler: “Rabbin böyle buyurdu. O, yegane hikmet sahibidir ve her şeyi bilendir. İbrahim; “Sizin asıl işiniz nedir ey elçiler?” dediler: “Biz suçlu bir kavme gönderildik. Ki, onların üzerlerine çamurdan taşlar salalım. Rabbin katında, hadlerini aşanlar için işaretlenmiş taşlar!” (Zariyat: 24-34)

“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuz Cebrail'i ona gönderdik. O, ona düzgün bir insan şeklinde göründü.” (Meryem: 17)

Cebrail aleyhisselam, Allah'ın Resulüne, ashabdan Dihyetü'l-Kelbi suretinde ve bir Arabi şeklinde gelir. Ve ashab da onu bu biçimde görürlerdi.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde, Cibril Aleyhis-selam’ı;

“Kuvvetli arşın sahibi yanında değerli, sözü dinlenen ve vahiy hususunda kendisine güvenilen” (Tekvir: 20, 21) bir elçi olarak vasıflandırmakta ve Allah Resulü onu “Apaçık bir ufukta gördüğünü” beyan buyurmaktadır.

Yüce Allah Cibril-i emini, Kur'an-ı Kerimin bir başka ayetinde şöylece vasıflandırmaktadır:

“Elçimiz Muhammed'e, çetin kuvvetlere sahip ve çok güçlü olan Cebrail öğretmiştir; sonra Cebrail Resulümüze yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay aralığı kadar, belki de daha da yakın oldu. Allah o anda kuluna vahyedeceğini vahyetti. Peygamberin gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar! Onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışır mısınız? Andolsun ki, Muhammed, Cebrail'i Sidre-i Münteha yanında başka bir inişinde de görmüştür. Varılacak olan cennet onun (Sidre-i Münteha'nın) yanındadır. Sidre'yi neler kaplamıştı neler!:. Resulümüzün gözü oradan ne kaydı, ne de sağa sola döndü. Andolsun ki, o, Rabbinin en büyük ayetlerine şahid oldu!” (Necm: 5-18)

Buhari ve Müslimde kaydedildiğine göre:

Hz. Aişe, Allah'ın Resulünden, onun, Cebrail'i, yaratıldığı; şekilde ve surette (biri en yüksek arşda, diğeri ise Sidre-i Münteha) bir başka inişinde olmak üzere iki kereden başka görmediğini ifade etmektedir.

Yüce Allah, Cibril emini, Kur'an-ı Keriminde “Ruhü'l-emin, Ruhü'l-Kuds” gibi, sıfatlarla vasıflandırmıştır.

Yüce Allah'ın bütün bu sıfatları, Cebrail'in, diri ve akıl sahibi varlıkların en üstünü ve yücesi olduğunu; onun, Allah Resulünün hayalinde tasavvur ettiği bir varlık olmadığını, apaçık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bir tek gerçek varsa bu konuda, o da budur. Kendisini Allah'ın velisi ilan eden felsefecilerin; söyledikleri gibi asla değildir.

Böyle söyleyenlerin gerçek amacı; Allah'a, kitablarına; meleklerine, ahiret gününe inanmak gibi, iman esaslarını inkar etmektir.

Açıkça söylemek gerekirse, bizzat Allah'ı inkar etmektir çeşitli biçimlerde. Zira, onlar, yaratıcının vücudunu, yaratılanın vücuduyla birliyorlar. Yaratılanın varlığını, yaratanın vücudu olarak kabul ediyorlar. “Vücud birdir” diyorlar.