Kuran ve Sünnet

Cenab-ı Hakk'ın Kayyum İsmi Hakkında

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Cenab-ı Hakk'ın Kayyum İsmi Hakkında    

 

Cenabı Hakk'ın "Kayyum" ismi hakkında:

(Cenabı Hakkın "Kayyum" ismi Kur'an'da şu üç yerde geçmektedir. Bakara, 255, AI-i İmran, 2, Taha, 111.)

Bazılar bunu "el-Kayyam" ve "el-Kayyim" şeklinde okumuşlardır ki bu kıraatlerin hepsi "kaim" den mübalağa ve ziyadedir.

("Kayyam" ile okuyanlardan bazıları: Ömer b. Hattab, Abdullah b. Mesud, el-A'meş, İbn Ebi Able ve ondan bir rivayetle Alkame b-Kays.

"Kayyım" olarak okuyanlar: Alkame b. Kays ve Ebu Rezin. "Kayyum" olarak okuyanlar: Yukarıda ismi geçenler dışındaki tüm kıraat alimleri. Bkz: Tefsiru Taberi 6/155, Mealimut Tenzil 1/238, Zadu'I-mesir 1/302, Kurtubi 3/272.)

Cenab-ı Hakk şöyle buyurdu:

"Allah, adaleti uygulayarak (bütün delilleri getirerek) kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şehadet etti (bildirdi). Melekler ve (adaletli) sebat eden ilim sahipleri de (buna iman ve ikrar ile) şehadet ettiler. O'ndan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O, Aziz (eşsiz galip) dir, Hakim (hüküm ve hikmet sahibi) dir. (Al-i İmran: 3/18)

"Her nefsin kazandığını gözetleyip muhafaza eden Allah'a karşı insanlar bazı ortaklar koşma cesaretini mi gösteriyorlar yoksa?...." (Ra'd: 13/33)

Cenabı Hakk, "kıst" ile kaimdir ki bu da "adalet" demektir ve yine o her nefsin kazandığına "kaim"dir.

Adalet ile kaim olması ve her nefsin kazandığı konusunda kaim olması, kudretli olmasını gerektirir. Dolayısıyla bu isim, Allah'ın kadir ve adil olduğuna delalet etmektedir.

Adeletinin, ihsanı gerektirdiği ve o'nun her yaptığının kullarına ihsan ve nimet olduğunu ileride açıklayacağız.

Bu nedenledir ki kullarına olan nimetini hatırlattıktan hemen sonra şöyle buyurmaktadır:

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

"Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz" (Rahman suresi -bu ayet Rahman suresinde 31 kere tekrar edilmiştir.)

Ayeti kerimede geçen "el-ala" kelimesi nimet anlamındadır ki, Allah'ın rahmet ve hikmetini gerektirdiği gibi kudret ve meşietini de kapsamaktadır.

Aynı şekilde "Kayyum" kelimesi iki şeyi gerektirmektedir:

1 - Kuvvet, sebat ve istikrar.

2 Adalet ve istikamet.

"Kaim", "vaki" ve "Zail" in zıddı olduğu gibi "müstakim" de "eğrilik" ve "sapıklığın" zıddıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Kulların kalplerinden hiç bir kalp yoktur ki bunların tamamı Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu doğrultmak isterse doğrultur ve eğmek isterse eğer.

"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme" (Al-i imran: 3/8)

(Ahmed, Müsned 4/182, İbn Mace, 1/72, İbn Asım kitabu's-sünne: 1/98, el-Acuri, eş-Şeria 317- 318, Hakim- Müstedrek, Rikak 4/357, Elbani, Sahihu Camius sağir (2/494)'de bu hadisi sahih kabul etmiştir.)

"Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı." (Saf: 61/5)

"Ok"u ve "saf"ı doğrultmak için de bu kelime kullanılır.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyordu:

"Saflarınızı doğrultun (Ekimu) muhakkak ki safın düzgünlüğü namazın tamamındandır." (Buhari, kitabu'l Ezan 1/177, Müslim, Kitabus Salat 1/ 324)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "oku" doğrultur gibi, safları doğrulturdu. (Konuyla ilgili hadis Bkz. Müslim, Kitabus-salat 1/324 Ebu Davud, Kitabus salat 1/432)

"Sıratul müstakim" ve "istikamet" terimleri de bu kelimeden türemiştir.

Allah teala şöyle buyurdu:

"Şüphesiz ki bu Kur'an, en doğru yola iletir" (İsra: 1/9)

Kur'an, kendisinden önceki kitab olan Tevrat'tan daha doğru (Ekvem) yola iletir. Daha önceki kitab'da sıratı müstakim'e (dosdoğru yola) iletmesine rağmen, Kur'an ondan daha doğrusu olan yola iletir. Bu nedenledir ki önce,

"Biz, Musa'ya kitab verdik ve İsrail oğullarına, "Benden başkasını, dayanılıp güvenilen bir Rab edinmeyin," diyerek bu kitab'ı bir hidayet rehberi yaptık." (İsra: 17/2) buyurulduktan sonra:

"Şüphesiz ki bu kur'an, en doğru yola iletir." buyuruldu.

İşleri Kur'an yolu ile yerine getirmek iki şeyi gerektirir.

1 - Kuvvet ve sebat ile,

2 - Adalet ve istikamet.

Durum böyle olunca Kur'an emri bu doğrultuda gelmiştir.

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhine de olsa Allah için şahidlik eden kimseler olun." (Nisa: 4/135)

"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun" (Maide: 5/8)

"Şahitliği Allah için yapın" (Talak: 65/2)

Tüm bu buyruklar, şehadetin tam ve doğru yapılmasını gerektirmektedir.

Şahid, şehadeti iyi yapmayabilir veya saptırabilir. Fakat eğer hakkıyla yerine getirirse bu onun kuvvet ve istikametine delildir.

Aynı şekilde namazın ikamesi, devamlı kılınması batınen ve zahiren muhafaza edilmesini ve gereği gibi kılınmasını gerektirir.

Cihad nedeniyle korku namazında eksiltme olması nedeniyle şöyle buyruldu:

"Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın" (Nisa: 4/103)

Kişi, huzursuzluğu sükunetten mahrum olması nedeniyle veya "hudu" ve "ihlasının" eksikliği nedeniyle namaz kıldığı halde namazını tam olarak ikame etmekten mahrum kalır.

"Zulmün" başı "şirk" olduğu gibi, "Adaletin" başı da "Allah'a gereği gibi, şirk koşmadan ibadet etmektir."

"Zulüm", bir şeyi olması gereken yerden başka yere koymak olduğuna göre, Allah'a yapılması gereken ibadeti, Allah'tan başkasına yapandan daha zalim kim olabilir ki?

Allaha ibadet adalet ve istikamet'in aslıdır.

Cenabı Hakk şöyle buyurdu:

"De ki: Rabbim bana adaleti emretti, her mescidde yüzlerinizi o'na doğrultun ve dini yalnız Allah'a has kılarak ona yalvarın. İlkin sizi yarattığı için yine O'na döneceksiniz." (Araf: 7/29)

Her mescidde yüzlerin o'na doğrultulması "tevhid", ondan başkasına doğrultulması ise eğriliktir.

Kul ihlas ile kaim, şirk ile zaiğ (eğri) olmuş olur ki: şöyle buyruldu:

"Sen yüzünü "hanif' olarak dine çevir." (Rum: 30/30)

"Yönünü dosdoğru dine çevir" (Rum: 30/43)

Bu, "tevhid" üzere Allah'a yönelmekle olur ve bu aynı zamanda Allah'a "hudu ve ihlas" ile "teslim olmak" anlamına gelir.

Kur'an yüzü Allah'a yöneltmekten ve Allah'a teslim etmekten söz eder ki; bu ikisi birden yüzün "ikamesidir" ve bu da "ızağanın" yani eğritmenin zıddıdır.

Namaz tüm bunları kapsayan ve gerektiren bir ibadettir ve bu da ancak "hudu" iledir.

"Huşu" kendisinde iki anlamı birden toplar:

1 - Boyun büküklüğü

2 - Sükûn ve Sebat.

Bunu Kur'an şöyle ifade etmiştir:

"Gözleri düşük bir halde yüzlerini zillet bürür" (Kalem: 68/43)

"Ateşe arz olunurlarken onların aşağılıktan başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin." (Şura: 42/45)

"Arzın huşusu", onun "sükun" ve "boyun büküklüğü" halidir ki, yağmur yağdığı zaman sükun halini terk edip, kıpırdanmaya ve boyun büküklük halinden kabarma haline döner.

(Bu husus Fussilet suretinin 39. ayetindie şöyle açıklanmıştır: "O'nun ayetlerindendir ki sen yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görürsün. İşte o halde iken, biz ona suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.")

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun..." (Nisa: 4/135)

"Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun!..." (Maide: 5/8)

Buyrulmuştur ki, bu ayetlerdeki "kavvam" kelimesi, "kayyam" anlamındadır.

"Kayyam" ve "Kayyum" un aslı "Kayvam" ve "Kayvum" dur. "Ya" ve "vav" bir arada bulunup, biri diğerini "sükun" ile geçtiği için "vav", "ya"ya "iklab" edilerek biri diğerine "idğam" edilmiştir. Çünkü "ya", "vav"dan daha hafiftir. (Bu konu için Bkz: Tefsirut Taberi 5/388, Zadül Mesir 1/303, Bahrul Muhit 2/277, Camiu'l Ahkamu'l Kur'an 3/272)

Ferra şöyle dedi:

"Hicaz ehli (feaal) veznini (fey'al) veznine sarf ederek "savvağ" a "sayyağ" derler."

(Bkz: Meani'l Kur'an (Fena) 1/190)

(Ferra; Allame, Ebu Zekeriyya Yahya b. Ziyad b. Abdilah el-Ferra. Nahivci. Meanil Kur'an ve başka eserleri vardır. 207 yılında vefat etti.)

Ben (İbn Teymiyye) derim ki:

"Feaal" den "Fey'al"e dönülmesi, sıfat yapmak istedikleri zaman olur ki bu aynı diğer "madul" sıfatlarda olduğu gibi mevsufun manasına sebat kazandırır. Muhtelif harfler, tek ve şeddeli bir harften daha belağatlıdır. Ancak fiil murad edilirse bu durumda şu kavli ilahi gibidir:

"  كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ  Kunu kavvamine bilkısti" (Nisa, 135) denilmiş "Kıyamine" denilmemiştir.

Seleften bazıları (el-Hayyu'l Kayyum) (Bakara, 255) olarak okumuşlar içlerinden hiç kimse: "Kunu kıyamine bilkıst" diye okumamıştır. Çünkü burada maksat onlara "kıst" ile "kaim" olmalarını emretmektir.

Emir ise, mevcusuf'dan haberin "sayyağ" olmasının aksine, mamur'un bir işi yapmasını istemektir.

Bu nedenledir ki Allah'ın isimleri arasında "Kayyum" gelmesine rağmen asla "Kavvam" gelmez. Ömer İbn Hattab ve başkaları "Kayyam" ve bazıları da "Kayyim" olarak okudular. Enbari ve İbn Mesud'un mushafında da böyledir" demiştir. (Enbari; Muhammed b. Kasim b. Muhammed b. Beşar, Allame. Ebu Bekir b. El-Enbari)

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sahiheyn'de geçen duasında ise şöyle buyrulmaktadır:

"Sana hamd olsun. Sen göklerin yerin ve orada bulunanların kayyim'isin..."

(İbn Abbas'ın Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazı ve gece duasıyla ilgili rivayet ettiği uzun hadisten bir cümledir. Bu hadisi rivayet edenler : Buhari, Kitabu't Teheccüd 2/41-42 ve sahihin diğer başka yerlerinde, Müslim: Kitabus Salatu'l müsafirin ve Kasruha (1/533)

"Kayyam" kelimesi "kuvvet ve sebat" anlamını kapsamakla beraber, bir şeyin kendi başına kaim olması ve başkasını da kaim kılması anlamını da kapsadığından "kavm" lafzı kadınlar için değil erkekler için kullanılır. Kadınlar topluluğu müstakil olarak Kavmi ile isimlendirilmez fakat, erkeklere tabi olarak bu lafzın kapsamına girebilirler.

Cenab-ı Hakk şöyle buyurdu:

"Bir topluluk bir topluluğu alaya almasın... Kadınlar da kadınları alaya almasınlar" (Hucurat: 49/11)

"Erkekler kadınlara kavvamdırlar. (Yani onlara yöneticidirler)" (Nisa: 4/34)

Şair'de şöyle demiştir:

Bilmiyorum ve zan yürütemiyorum,

Hısn oğulları kavm midirler, yoksa kadın mıdırlar? (Bu mısra Züheyr b. Ebu Selmi'ye aittir ve bir topluluğu ayıplamak için söylenmiştir. Bkz. divan züheyr b. Ebi Selmi sh. 12)

"Kayyam" kelimesi "sebat" içerdiğinden ve "zeval" in zıddı olduğundan Kur'an'da şöyle geçmiştir:

"Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile durması da o'nun delillerindendir." (Rum: 30/25)

"Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın (zail olmasın) diye tutar" (Fatır: 35/41)

Bu ise, "itidal" ve "sebat" ı gerektirir ki:

Allah (c.c) gökleri ve yeri "mutedil" olarak yaratmıştır:

"Ve onu yedi kat olarak sağlamca tesviye ve tanzim etti" (Bakara: 2/29)

"Çok merhametli olan Allah'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin" (Mülk: 67/3)

Adalet, yaratılmış olan her şey için gereklidir ve herkes adalet ile mamurdur. Bu konuyu:

"Yaratıp düzene koyan" (A'la: 87/2)

Ayetinin tefsirinde genişçe açıkladık. Aynı şekilde "Kayyam" kelimesinin adaleti gerektirdiği gibi satılan şeyin değeri olan kıymet'e "adl" denilmektedir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Bir kimse bir kölesindeki hissenini azat ederse, malı bulunduğu takdirde diğer yarısını da kurtarması gerekir. Eğer bu kimsenin geri kalan kısmını karşılayacak malı yoksa, köleyi (kalan hissesinin) değerini kazanması için gücü dahilindeki işlerde çalışma teklifi yapılır." (Buhari, Kitabu'l itk; 3/117-118. Müslim, Kitabu'l itk 2/1139)

Hadisi şerifin orjinalinde "Kıymeten adl" tabiri kullanılmıştır.

Aynı şekilde zaman dilimini belirlemek için kullanılan ölçüye de "takvim" denilir.

Ve yine, karşılıklı rızaya dayanan alış-verişlerede

"Kamet es-suk" diye tabir edilir ki bu tabir "adl" ve "sebat" kavramlarını içermektedir.

Şair de şöyle demiştir.

"Yirmi yıl boyunca ailem için çarşı ikamet ettim"

Yani geçim ve maişetlerini temin ettim, demektir. (Kaynağı saptanamadı.)

Kavl-i ilahide de şöyle geçmektedir:

" إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِماً îlla madumte aleyhi kaimen"

Yani tıpkı "kayyum" un "işlerinin başına dikilmesi" gibi, "onun başına dikilmedikçe", anlamındadır. (Al-i İmran, 75)

("Kitap ehlinden öyleleri vardır ki; tonlarca mal emanet etsen onu sana (aynen) geri iade ederler. Ve (yine) onlardan öyle kimseler de vardır ki; bir dinar emanet etsen, "başlarında dikilip durmadıkça" onu sana geri vermezler. Bu onların: "Ümmiler (in malını yemek) konusunda üzerimize hiçbir sorumluluk yoktur" demelerindendir. Böylece onlar Allah'a karşı bile bile yalan söylerler." (Al-i İmran, 75)

"İkamet", "kıyam" dan daha beliğdir. Çünkü "ikamet" kelimesinde "benzer" ziyadeliği vardır ve buda "mana" ziyadeliğini doğurur.

Mekan'da "makam", oraya "oturma ve yerleşme" demektir ve "mukim", müsafir (yolcu)'nun zıddıdır.

"Kayyum" isminin her iki anlamada delalet eder.

Yani Cenabı Hakk gökler ve yerin kayyum'u olduğu gibi,

Aynı zamanda tüm mahlukatı "mukim" kılan, "ikametlerini sağlayan"dır.

Bundan, yaratılmış her varlığın "kıyam" dan bir payı olduğu ortaya çıkar. Çünkü: "varlık Allah'ın ikame ettiği kıyam ile kaimdir." Aynı yaratıkları üzerinde takdir sahibi olması gibi.

Cenab-ı Hakkın "Halık" gökler ve yerin "kayyum"u olduğu gibi, aynı zamanda tüm mahlukatı "mukim kılan", "ikametlerini sağlayan" dır.

Cenabı Hakk'ın "Halık" ismi "ibda" ve "takdiri" gerektirmektedir:

"Biz her şeyi bir ölçüye (takdire) göre yarattık" (Kamer: 54/49)

"Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talak: 63/3)

Yaratılmış her şeyin "kıyam" ve "kader" den bir nasibinin "cevher -i ferd"605 ve "araz iki zamanda kalmaz" diyenlerin düşüncelerinin batıl olduğunu gösterir.

(Kelamcılar cevheri ferdi, basit cevher anlamında kullanmışlardır, ki bu da bölünmesi mümkün olmayan en küçük şey anlamındadır. Bunu diyenler alemin ferdi cevherlerden teşekkül ettiğini ve bu cevherlerin bazılarının ruhi ve bazılarının da maddi zerreler (atomlar) olduğu görüşündedirler.

Mutezile ve Eşaire bu görüştedirler. İbn Teymiyye bu görüşü reddederek Minhacü's-sünne ve'n-nebeviyye'de buna cevap vermiştir. (1/21/, 2/139)

(Kelamcılara göre arz , varlığı başkasının varlığına bağlı olan, mutlak olarak başkasıyla var olan demektir. İbn Teymiyye bu görüşü eleştirerek çeşitli eserlerinde buna cevaplar vermiştir.)

Cevher-i ferd diyenler, sağını solundan ayıramayan, hissi olmayan bir şeyi ispat ediyorlar ki bunun vücudu mümtenidir. Çünkü bir yönü belirgin olmayanın vücudu mümteni'dir. Bunu varlığını ancak sadece zihinlerinde tasavvur edebilirler.

Allah'ın her şeye bir ölçü koymasına rağmen, o'nun bu sıfatını inkar etmektedirler. Oysaki, bir ölçüden mahrum bulunan şey, yaratılmamıştır. Ve hatta mümtenidir.

Matematikçilerin mücerred nokta, çizgi ve satır konusundaki görüşleri ise, sadece zihin ve hayallerde tasarladıkları teorilerden ibarettir ki gerçek alemde bunlara yer yoktur. Bilakis gerçekte su ve mürekkeb noktası gibi sadece muayyen bir nokta mevcuttur ki bununla bir yön diğerinden temyiz edilir.

Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talak: 63/3)

"Ve her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mahlukatın mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir." (Furkan: 25/2)

Cenab-ı Hakk aynı tüm mevcudatın yaratıcısı ve zihni suretlerin öğreticisidir ki ilk nazil olan vahiyde şöyle buyurulmuştur:

"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku ! insana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin ekremdir." (Alak: 96/1-5)

İnsanlardan bazıları, madum mahluk değil, haricde sabit hatta subutu kadim bir şeydir dediler. Bazıları da şöyle dedi:

Mahiyetler kılınmış değildir. Her iki düşünce sahibleri de, ayandaki bazı hususlarda kararsızlık ve şaşkınlığa düşerek, bazı mahlukatın Allah'ın mahlukatı olmasını inkar sapıklığına battılar.

Bu meselenin hakikati şudur:

Takdir olunan her şey, ya ayanda sabit ve hariç'de mevcuttur veya ilim ve zihni düşüncede mevcuttur.

Cenab-ı Hakk subhanehu ve Teala, bunlardan öncekini yaratan, sonrakini de öğretendir.

Hiçbir şey O'nun yaratması ve öğretmesinden hali değildir. Bilakis yaratan ve düzenleyen, ölçü koyan, yön tayin eden O'dur.

(Cenab-ı Hakk A'la suresinin 2 ve 3. ayetlerinde şöyle buyurdu: "Yaratıp düzene koyan, planlayıp yol gösteren")

Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Nefse ve onu en güzel biçimde şekilendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da ilham edene yemin ederim ki..." (Şems: 91/7-8)

Allah her şeyin yaratıcısı ve kayyumudur. Kayyum'un her ikame ettiği şeyin kıyamından bir payı vardır.

Hareket ne kadar peyderpey olmuşsa da, mutlaka bir öncesi vardır. Zaman diliminden bir pay almadan önce yok olması düşünülemez.

Göklerin kayyumu, O'nu yaratan ve ona bu ölçü ve kaderi koyandır. O, ayan için bir ölçü hareketler için bir ölçü ve zamanı için bir ölçü koymuştur. Bunların bazıları bazılarına mutabıktır zaman, hareketi başlatır, hareket ise, olayların başlangıcıdır.

Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Çünkü Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar." (Hacc: 22/61)

Gece ve gündüzün değişmesinin, günlük hareketlerimizin sebebi olması gibi, Allah'ın bu katma fiili de etrafımızdaki hareketlerin sebebidir:

"Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği yaran, ölüden diri, diriden ölü çıkarandır. İşte size evsafı anlatılan o zat Allah'tır. O halde nasıl çevriliyorsunuz?

O, sabahı açandır. O, geceyi dinleme zamanı, güneş ve ayı birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bütün bunlar, aziz olan pek iyi bilen Allah'ın takdiridir." (En'am: 6/95-96)

Burada önce tohumu ve çekirdeğin yaratılması sonra da sabah'ın açılması ve sabah'ın açılması sebebiyle de gece ve gündüzün oluşması zikredilmiştir.

Bu yaratılıştaki plan, düzen ve intizamı gösterir. Sonra da ay ve güneşin hizmete sokulmasıyla, vakitler belirlenmiştir ki, burada da her şey bir takdire göre yürümektedir.

Hak subhanehu ve Teala, takdirleri vakitlere akıtmaktadır.

Cisimlerin birbirleriyle başkalaşım ve değişim haline girmesi malum bir husustur ki, tüm beşeriyet bu konuda tam bir anlayış birliği içindedir.

Doktorlar bu hususu daha iyi bilmektedirler.

Aynı şekilde fakihler de temiz şeyin pis şeyle pis şeyin de temiz şeyle karışıp değişmesi ve içine pislik karışan suyun başka şeye dönüşüp dönüşmediği konusunda konuşmuşlar ve çeşitli görüşler beyan etmişlerdir.

Bunu inkar edip de, cevheri ferd görüşünü savunanlar, Allah'ın bulutları, bitkileri, suyu, yağmuru, insan ve hayvanı yaratması gibi kulların bizzat gözleriyle gördükleri bu yaratma hadisesini, Allah'ın bu ayan ve cevheri kendi başına kaim olarak yaratması ve cevherlerin birbirleriyle terkibi sonucu araz'ı meydana getirmesi olarak yorumladılar. Cevherin Allah tarafından yaratıldığının ancak istidlal yolu ile bilinebileceğini iddia ettiler. Ki bu onun arazi hadise'den hali kalmaması hadis olması sonucunu doğurur.

Bu insanlar, Allah'ın alemi yaratması ve yaratıcıyı isbat etmede bu teoriye itimad ettiler ve bu teoriyi müslümanların dininin esası haline getirmeye çalıştılar.

Sonra yine bu teoriden hareketle, Allah'ın sıfatlarını veya sıfatlarından bazılarını, inkar ettiler. Bu kabilden olarak Allah'ın görülmesini inkar ettiler ve Kur'an'ın yaratılması iddiasına inandılar.

Fakat selef, imamlar ve ehl-i sünnet uleması bu batıl görüş sahiplerini cehalet ve sapıklıkla beraber bidat ve küfürle ittiham ederek, reddettiler.

Aynı şekilde onların sözlerini anlayan diğer akıllı insanlar da, onların bu görüşlerini reddederek, onların bu görüşlerinin onların ve başkalarının ilmin kaynağı olarak kabul ettikleri üç şey olan, akıl ve şeriat'a aykırı davrandıklarını ispat ettiler.

- His bakımından aykırılıkları: Allah insanın ve hayvan'ın aynısını ürünlerin, yağmurların ve bulutların aynı'sını yoktan var etmeyip telifen ihdas etmiştir demektir.

Ve Ademoğullarındaki cevherin aynısı ile herkeste çocuğundan baki olduğunu iddia etmektedirler. Bunun mümkün olmadığı ortadadır. Çünkü tek bir adamın menisinin, Adem oğullarından her doğanını sayısınca yeni kısımlara bölünmesi mümkün değildir.

Yine bunların iddialarına göre, her Ademoğlundan Nuh'tan bir parça vardır. Çünkü bunlara göre Allah, Nuh'u yoktan var etmemiştir.

Onlara göre Baha'nın menisinde bulunan cevherler, ayrı bir şekilde terkib edilmiş ve başka cevherlerin eklenmesiyle var edilmiştir.

- Akla aykırılıkları: Cevher-i ferd'in isbatı, kendisinden hiç bir şeyin temyiz olmadığı mevcut bir şeyi ispattır. İki cevher arasına bir cevher konulursa, bu canibi uygulandığı zaman, iki cevher birleşir, aksi takdirde inkisam ve ayrılık sabit olur.

Aynı şekilde havanın cam içinde suya ve karın eriyip su damlacıkları haline dönüştüğünü görüyoruz. Bilindiği gibi burada kar camı delmemiş bilakis onu kapsayan soğuk, aynı bulut ve su oluşturduğu gibi, havayı suya dönüştürmüştür.

Ve yine tüm insanların gözlerinin önünde meydana gelen şöyle bir hadise vardır: insan gemilerden yükselen buharın bir bulut oluşturduğunu ve gökyüzünde bir dağ oluşturduğunu görür.

Aynı şekilde hava ateşe dönüşmektedir. Lamba fitili ateşe yaklaştırıldığında, daha henüz ateşde temas etmediği halde, tutuşuverir. Bunu sağlayan ateşin oluşturduğu sıcak havadır. Hava soğuduğu zaman suya, ısındığı zaman da ateşe dönüşür. Ateş'te bu şekilde çakılır.

Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Nallarıyla çakarak kıvılcım saçanlara" (Adiyat: 100/2)

"Söyleyin şimdi bana tutuşturmakta olduğunuz ateşi." (Vakıa: 56/71)

"Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran o'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz." (Yasin: 36/80)

Arap ata sözünde:

"Her ağaçta dilediğin kadar ateş vardır"  denilmektedir. (Bkz. Mecmuu'l Emsal (2/31), Meydani )

İki odun parçası birbirine sürtüldüğü zaman birisi oluşur. Çünkü hareket, ısıyı gerektirir.

Isı da ateş ve alev hareketini oluşturur. Sürtünmeyle meydana gelen ısı sonucunda, bu parçalardan bazısının ateşe dönüşmesi ile, ateş çakılır. Böylece Mevcut madde'nin başka hale dönüşmesi üzerine, ondan yeni bir madde yaratılmıştır. Maddenin ilk hali yok olunca, Allah o'nu yeni bir madde suretinde yeniden yaratmıştır. Bu mevzuyu bir başka yerde detaylı bir şekilde açıkladık. (Şeyhul İslam ibn Teyniyye'nin ihlas suresinin Tefsirine bakınız. (sh: 66-89)

 

"Kayyum" ismi ve bunun gerektirdiği marifet ve bilgilerden hareketle, "göklerin ve yerin kayyum"'u olan Allah'ın uyuklaması veya uyumasının mümkün olmadığı aksi takdirde gökler ve yerin bozulup yok olacağı açıktır. Mahluk kendi başına hiçbir şey değildir.

Bilakis Rabbu'l Aleminin var etmesiyle olmuştur ve ancak O'nunla kaimdir. Yaratılmış zatı ile Allah'a muhtaçtır ve Yaratıcı zatı ile mahlukatından ganidir. O samed'dir. Kimseye muhtaç değildir, fakat her şey o'na muhtaçtır.

(Mahlukatın Allah'a muhtaç, O'nun ve Mahlukatından gani olduğuna delalet eden ayetlerden biri de fatır suresinin 15. ayetidir:

"Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye layık olan ancak o'dur.")

O'nun yaratılmışlardan gani olması zatının gereklerindendir.

Aynı şekilde mahlukatın, yaratıcısına muhtaç olması da yaratılışının gereklerindendir.

Şu kavli ilahi, bu manayı güçlü bir şekilde ihtiva etmektedir:

"Allah, kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, Hayy ve Kayyum'dur." (Bakara: 2/255, Al-i imran: 3/2)

İnsanlar o'nun her an yeni yaratıklar "icad" edip, başka yaratıkları yok ettiğine gözleriyle şahit olmaktadırlar.

Yüce Allah iradesi ile dilediği şey yaratmakta ve dilediği şeyi başkalaştırarak ondan yeni şeyler yaratmaktadır. Ve yine dilediği şeyi, doğrudan veya ölü bir bedeni toprağa dönüştürmesi gibi, dönüştürmek suretiyle yok etmektedir.

Ahirete müteallik meseleler de bundan kaynaklanmaktadır. İkinci yaratılış birinci yaratılıştan bir cüzdür. Birinci yaratılışı düşünemeyen, ikincisini nasıl bilebilir ki?

Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Söyleyin öyleyse, dökmekte olduğunuz meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz bizmiyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar varedelim diye. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?" (Vakıa: 56/58-62)

Kelamcıların hataları, Allah'ın tüm alemi yok edip, yalnız kendisinin mevcut kalacağını zannetmelerinden kaynaklanmıştır. Onlar Allah'tan başka mevcut yoktur, diyerek o'ndan başka her şeyin adem olduğu sonucuna varıp, sonra aralarında çeşitli ihtilaflara düştüler. Cehm şöyle dedi: Alemin tamamı yok olacaktır.

(Cehmiyenin kurucusu Cehm b. Safvan. Kelamcı Bidat ehlinin liderlerinden küçük tabiin döneminde ölen bu adam, İslam dünyasında büyük bir fitne başlatmıştır.)

İade edildiği taktirde cennet ve cehennem de yok olacak ve her ikisinden de bir eser kalmayacaktır. Çünkü böyle olmaması havadisin devamını gerektirmektedir. Bu ise cehmiyye'ye göre mazi ve müstakbelde nihayeten ve bidayeten mümtenidir.

Cehmiyyeden çoğunluk ise şöyle dedi. Bilakis alem tamamen yok edildikten sonra, tekrar iade edilecek ve ikinci kez yok edilmeyecektir. Cennet ebedi baki kalacaktır.

Cehennem konusunda ise, baki kalıp kalmaması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunlar alemin fenası konusunda kesin görüş beyan ederken bu konudaki görüşleri şöyledir:

1 - Kesinlikle fani olacaktır.

2 - Bu konuda görüş bildirmekten kaçınılması ve bunu caiz olarak görülmesi ancak alemin vücudu veya ademi konusunda kesin görüş beyan edilmemesi

3 - Kesin olarak alemin fena bulmayacağı görüşü ki, doğru olan görüş de budur.

Kur'an alemin, bir halden diğerine dönüşeceğini, göğün yarılıp, erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül gibi olacağını, dağların yürütüleceğini, parçalanacağını dünyanın tümüyle sallanıp parça parça döküleceğini denizlerin kaynatılacağını, yıldızların döküleceğini ve daha başka hallerin meydana geleceğini haber vermektedir.  

("Gök yarılıp da, erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman" (Rahman: 55/37)

("Dağlar yürütülür, serap haline gelir." (Nebe: 78/20)

("Dağlar tozduman haline geldiği.." (Vakıa: 56/5-6)

("Hayır! Dünya tümüyle sallanıp parça parça döküldüğü." (Fecir: 89/21)

("Denizler kaynatıldığında" (Tekvir: 81/6)

("Yıldızlar kararıp döküldüğünde.." (Tekvir: 81/6)

Kur'an Allah'ın her şeyi yok edeceğini değil, yok etmeyeceğini haber vermektedir.

"Yer üzerinde bulunan her canlı fani olacak" (Rahman: 55/26)

Buyruğu ise, sadece yer üstünde bulunanların fani olacaklarını haber vermektedir ki, fena'dan murad bunların yok olması demek değil, ölümü tatmasıdır. İnsanlar öldükleri zaman ruhları azap veya nimet tatmak üzere Allah'ın dilediği yerlere gidecektir. Kabirlerdeki bedenler ise, peygamberlerin bedenleri hariç olmak üzere çoğunlukla toprağa dönüşecektir.

(Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) uzun bir hadisin sonunda "Allah (c.c) yere peygamberlerin cesetlerini haram kılmıştır" buyurdu. Ahmed, müsned 4/7, Darimi, kitabu's salat. sh 369, Ebu Davud, Kitabu's Salat 1/635, İbn Mace, Kitabu'I Cenaiz 1/524, Nesai, Kitabu'I Cuma 3/91-92, Hakim, Müstedrek, Kitabul Cuma 1/413. Hadis Buhari'nin şartına göre sahihtir.)

Toprağa dönüşecek bedenlerden, kendisiyle yaratılışın başladığı ve terkibin başlayacağı kuyruk sokumu topraklaşmaksızın aynı hal üzere kalacaktır.

(Müslim'in, Kitabul Fitende (3/2271) de tahric ettiği hadiste: "Her aza çürüyecek ancak kuyruk sokumu müstesna. Azalar ondan yaratıldı ve ondan terkib olunacakdır" buyrulmuştur.)

Onlar, tüm alem yok olacaktır. Bu vaki ve mümkündür, inancına kapılarak, bu inançlarını teyid için batıl sözler söylemek zorunda kaldılar. Yoksa Kur'an'ın haber verdiği fena (yok olma), (dönüşüm ve başkalaşım) yoluyla başka maddeye dönüşmek demektir.

Cenab-ı hakk'ın "kayyum" ismi devam, sebat ve kuvveti ve aynı zamanda itidal ve istikameti gerektirmektedir.

Cenab-ı Hakk kendisini adaletle "kaim" ve "sıratı müstakim" üzere olmakla vasfetmiştir.

(Al-i İmran: 3/18 ayette şöyle buyruldu: "Allah, adaleti uygulayarak (bütün delilleri getirerek) kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şehadet etti (bildirdi). Melekler ve (adaletli) sebat eden ilim sahipleri de (buna iman ve ikrar ile) şehadet ettiler. O'ndan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O, Aziz (eşsiz galip) dir, Hakim (hüküm ve hikmet sahibi) dir. )

(Hud, 56 ayette şöyle buyurdu: "Ben, benim de rabbim, sizin de rabbîniz olan Allah'a dayandım. Yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim doğru bir yol üzerindedir.")

Onun şu buyruğu da buna delalet etmektedir.

"Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (Tin: 95/4)

İnsanın itidal olan boyuna da (karne) denilmesi bundandır.

Aynı şekilde insanın kemal ye itminan ile beraber itidal üzere bulunmasına da "kıyamu'l-insan" denilir. Bu bağlamda şair hanımına hitap ederek O'ndan en güzel develerini Temim oğullarına doğru yöneltmesini istemektedir.

(Bu mısra Ebu Zümb. el-Cüzami'ye aittir. İbn Manzur, (Lisanu'l Arab 7/117) de zikrederek o'na nisbet etti.)

(Iys) binme ve yük taşımaya yarayan deveye denilir ki çoğulu "ıysa" dır.