Kuran ve Sünnet

Riba -Faiz- Ayetleri Hakkında

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Riba -Faiz- Ayetleri Hakkında   

 

Riba (Faiz) Ayetleri Hakkında:

Cenab-ı hak şöyle buyurdu:

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا فَمَن جَاءهُ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَانتَهَىَ فَلَهُ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ وَمَنْ عَادَ فَأُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  *  يَمْحَقُ اللّهُ الْرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ  *  إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ  *  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَذَرُواْ مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ  *   فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ  *  وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ *

"Faiz (riba) yiyen kimseler (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali,"Alış-veriş (ticaret) de faiz gibidir" demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helal, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse (faize bir son verirse), geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize geri dönerse işte onlar Ateşliktir, orada devamlı kalırlar...

"Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkâr olan kâfirlerin hiç birini sevmez." 

"Şüphesiz iman edip güzel amellerde bulunanlar, dosdoğru namazı kılanlar ve zekâtı verenler; onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır." 

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artakalanı bırakın (artan miktarı almayın.)"

"Şayet böyle yapmazsanız Allah ve Rasulü tarafından ilan edilmiş bir harb ile karşı karşıya olduğunuzu (Allah'a ve Rasulüne karşı savaş-açtığınızı) bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık (zulm) etmezsiniz ve haksızlık (zulm) da edilmezsiniz.

"Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekten çok iyi anlayan (bilen) kimseler iseniz sadaka saymak (Borcu sadaka olarak bağışlamanız) sizin için daha hayırlı bir iş olur." (Bakara: 2/275-280)

" فَلَهُ مَا سَلَفَ Felehu ma selef: Geçmişte olan kendisinindir." Yani daha önce alınmış faizler ona aittir.

" وَأَمْرُهُ إِلَى اللّهِ Ve emruhu ilallah: Ve işi Allah'a kalmıştır."

Yani Cenab-ı Hakk dilerse onu bağışlar. Buradaki zamirin şahsa veya "ma" ya döndüğü söylenmiştir. Her halükarda ayet, onun işinin borçluya değil, Allah'a kaldığını ifade etmektedir. Fakat borçlu bundan sonraki faiz borçlarının düşürülmesini talep hakkına sahiptir.

Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı almayın. Şayet yapmazsanız Allah ve Rasulü tarafından ilan edilmiş bir harb ile karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir.

Yani borçluların aleyhine faiz olarak artanı almayın. Tevbe ederseniz, ziyadesiz sadece ana malınız sizindir.

Cenab-ı Hakk fazlalığın terkedilmesini emretmiştir ki, işte terki emredilen bu fazlalık faizdir. Haram kılınması ile beraber borçlunun üzerinden düşmektedir. Borçlu haram kılındığı andan itibaren faiz vermemek ve onu kendisi için kullanmak hakkına sahiptir.

Ancak sahibinin tahrim ayetinden önce almış olduğu faizle ilgili olarak da şöyle buyrulmuştur:

"Geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır"

Yani geçmişte alınmış faizler alan kişiye aittir ve onun bu işi sadece Cenab-ı Hakk'a kalmıştır. Dilerse affeder. Borçlunun daha önce ödediği faizleri geri isteme hakkı yoktur. Allah'tan kendisine bir öğüt gelip de bu öğüde uyanların günahları affedilmesi veya cezalandırılması Allah'a kalmıştır.

"Geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır" ifadesi bu günahtan samimiyetle tevbe edenlerin bağışlanacaklarına işarettir.

Sonra "Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı almayın." buyrularak bundan sonra kalan faizlerin alınmaması emredildi. Yoksa daha önce alınan faizlerin geri ödenmesi kesinlikle emredilmedi.

Ve sonra:

"Eğer tevbe edip faizcilikten vaz geçerseniz sermayeniz sizindir." buyrularak daha önce alınan faizler hususunda şart koşulmadı.

Bu hüküm kafir iken faiz alan ve sonra Müslüman olup, bizim hükmümüze baş vuran kimse için de geçerlidir. Kafirlerin diğer ticari işlerden kazandıkları mallar gibi, onun kafir iken faizden kazandığı mallar Müslüman olduktan sonra da kendisinindir. Kafir iken içki satıp parasını alması ve sonra da Müslüman olması durumunda da böyledir. Aldığı bu para ona helaldir. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir şey üzerine müslüman olursa o şey onundur." (Beyhaki Sünenü'l-kübra Kitabu's-seyr: 9/113.)

Müslümanlar bu konuda üç durum üzeredirler:

1 - Bazen ictihad ve taklid ile bu konudaki bazı riba çeşitlerinin helal olduğu yanılgısına kapılabilirler.

2 - Bazen cehaletleri nedeniyle yapılan işin riba olduğunu bilmeyebilirler.

3 - Bazen de bile bile haram işlemektedirler.

Birinci ve ikinci durumlarda alınan malın daha sonra riba olduğu anlaşılırsa bu konuda iki görüş vardır:

Aynı gaspçı gibi aldığı riba malı iade eder denildiği gibi iade etmez de denilmiştir ki doğru olan da bu görüştür. Çünkü o bunun helal olduğuna inanıyordu. Kafir şahsın geçmişte haram yoldan elde ettiği kazancı, müslüman olduktan sonra da helal oluyorsa, yanlış tevil sonucu haram mal elde eden müslümanın tevbe etmesi durumunda elde ettiği mal kendisine helal olur. Çünkü bazı alimlerin fetvası gereği helal inancıyla böyle bir malı alması durumunda, daha sonra aldığı malın helal olmadığı anlaşılması ve tevbe etmesi halinde bağışlanması evladır. Çünkü o, kafire göre daha çok özür sahibi sayılır.

Bilgisizliği ve cehaleti yüzünden haram işleyen müslümanın durumu ise, bunun kadar kolay olmamakla beraber kafirden daha kötü de değildir.

Cehaleti yüzünden bazı vacipleri terkeden bir müslümanın daha sonra bunları kaza etmesi gerekir mi? Bu konuda iki görüş olmakla beraber, tercih ettiğimiz görüşe göre kaza etmesi gerekmez.

Bu meselenin aslı şu sorudur:

Kendisine hitap ulaşmadan önce bir müslüman hakkında hitabın hükmü sabit olur mu? olmaz mı?

Bu konuda Ahmed'in ye diğerlerinin mezhebinde iki ayrı görüş mevcuttur.

Deve ağılında namaz kılan veya deve eti yedikten sonra abdest tazelemeden namaz kılan kişiler bu konudaki naslar açığa çıktıktan sonra, namazlarını iade etmeleri gerekir mi gerekmez mi?

Bu konuda Ahmed'den iki ayrı rivayet vardır.

(İmam Ahmed'in deve ağıllarında kılınan namazın iadesi gerektiğini söylediğini nakledenler oğlu Salih, Mesail: 2/201 ve diğer oğlu Abdullah, Mesail sh. 67'de. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız Muğni: 1/717.)

Ben birçok yerde, muhtelif deliller ile böylesi durumlarda namazın iadesinin gerekmediği görüşünü savundum. Bu delillerden bazıları şunlardır:

1 - Ömer ve Ammar'ın kıssaları.

(Ammar b. Yasir b. Amir b. Malik, İlk müslümanlardandır. Büyük imam, iman yolunda işkence görenlerden. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tüm savaşlara katıldı. Sıffin savaşında İmam Ali b. Ebi Talib'in komutasında savaştı.)

Her ikisi de cünüp idiler. Bu nedenle Ömer namaz kılmamıştır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) daha sonra ona namaz kılmasını emretmedi.

(Hadisin nassı şöyledir: Abdurrahman b. Ebza'dan (r.a.): "Bir adam Ömer'e gelip, dedi ki:

Ben cünüp oldum, su bulamadım!" Ömer:

"Namaz kılma!" dedi. Bunun üzerine Ammar dedi ki:

"Ey mü'minlerin emiri! Sen hatırlamıyor musun, hani beraber bir müfrezedeydik de ikimiz de cünüp olmuştuk. Sen namaz kılmamıştın, ben ise toprakta yuvarlanıp da öyle namaz kılmıştım. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştu:

"Sana ellerini yere vurman, sonra onlara üfleyip yüzüne ve ellerine sürmen kafi gelirdi." Ömer:

"Allah'tan kork ey Ammar" deyince, Ammar şöyle dedi:

"İstersen bu hadisi başkalarına anlatmayayım."

Buhari. Kitabu't-teyemmüm: 1/87, Müslim, Kitabu'l-Hayd: 1/280-281, Ebu Davud Kitabu't-Tahare: 1/228.)

2 - Ebu Zer hadisi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ona da namazı kılmasını emretmemiştir.

(Hadisin metni şöyledir:

Ebu Zer'den (r.a.):

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yanında ganimet (koyun ve deve) birikti. Bana dedi ki:

"Ey Ebu Zer! Bunları otlat!" Ben de Rebze'ye kadar onları götürüp otlattım. (Ailem yalımdaydı) Cünüp oldum. Bu halde beş altı gün geçirdim. Nihayet peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e geldim.

"Bu Ebu Zer mi" dedi. Ancak ben sükut ettim. Sonra şöyle buyurdu:

"Ey Ebu Zer annen seni yetim bırakmasın!" Ondan sonra zenci bir cariye çağırdı, içinde su bulunan bir kap getirtti. Beni bir elbise ile örtüp perde yaptı; ben de devemi perde yaparak yıkandım. Üstümden sanki bir dağ atmış gibi oldum ve hafifledim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Yirmi yıl daha susuz kalsa temiz toprak müslümanın abdestidir. Su bulduğun zaman onu cildine dokundur (yıkan) bu tabiki daha iyidir."

Ahmed, Müsned: 5/146, Ebu Davud, Kitabu't-Taharet: 1/237, Tirmizi, Kitabu't-taharet: 1/211-213.)

3 - Müstehaza hadisi.

(Hamne binti Cahş radiyallahu anha'dan: Çok şiddetli hayız oluyordum. Allah Raşulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yapmam lazım geldiğini sormak için vardım. Onu kız kardeşim Zeynep binti Cahş'ın evinde buldum. Dedim ki:

"Ey Allah'ın Rasulü! Ben çok istihaze oluyorum, kan bir türlü kesilmiyor, bu durum beni namazdan ve oruçtan alıkoyuyor"

"Ben sana pamuğu salık veririm. O kanı giderir, keser" buyurdu. Dedim ki:

"Kan fevkalade çoktur"

"Öyleyse (onu zabt edecek) bir bez edin!"

"Sanıyorum o da dindirmez! Çünkü kanama şiddetle devam ediyor" dedim.

"Sana iki şey söyleyeceğim, hangisini yaparsan ötekine gerek kalmaz. Fakat ikisini de yapabilirsen tabiki daha iyi olur. Bir kere bu kanama, şeytanın darbelerinden bir darbedir. Allah'ın ilmine göre sen kendini altı veya yedi gün hayızli kabul edersin sonra yıkanırsın sonra kendini iyice temizlenmiş kabul edersin, sonra kendini yirmi üç ya da yirmi dört gece gündüzleriyle birlikte namaz kılarsın. Sonra da oruç tut. Bu sana yetişir..."

Bkz. Ahmed, Müsned: 6/439, Ebu Davud, Kitabu't-taharet: 1/199-202, Tirmizi, Kitabu't-taharet: 1/221-226.)

4 - Namazı yanlış kılan bedevi hadisi Rasulullah ona geçmiş namazları değil, vakti henüz çıkmamış olan hazır namazı iade etmesini emretti.

(Hadisin nassı (metni) şöyledir: Ebu Hureyre'den (r.a.):

"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) mescide girdikten sonra, bir adam geldi ve namaz kıldı. Sonra gelip Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e selam verdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun selamını aldı ve:

"Dön namazını tekrar kıl sen namazı kılmadın" dedi. Adam dönüp tekrar namazı aynı şekilde kıldı. Sonra tekrar Rasulullah'ın yanına gelip selam verdi. Allah Rasulü onun selamını aldıktan sonra:

"Dön namazını tekrar kıl sen namazı kılmadın" dedi. Bu olay üç kere tekrarlandı. Sonunda adam:

"Seni hak ile gönderene yemin olsun ki bu kıldığımdan daha güzel kılamıyorum. Bana namazın nasıl kılındığını öğret. dedi.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Namaza kalktığın zaman tekbîr getir. Sonra Kur'an'dan kolayına geleni oku. Sonra rukuya git ve rukuda mutmain oluncaya kadar kal. Sonra dümdüz duruncaya kadar doğrul. Sonra secde et ve mutmain oluncaya kadar secdede kal. Sonra culusa kalk ve mutmain oluncaya kadar bekle. Sonra namazının tamamında bunu böyle yap."

Buhari, Kitabu'l-istizan: 7/132, Müslim Kitabu's-salat: 1/298, Ebu Davud: 1/534-535.)

5 - Siyah iplik ile beyaz ipliği birbirinden ayırt edinceye kadar sahurlarını yiyenlerin hadisi. Bunlar da daha sonra oruçlarını tekrarlamakla emredilmediler.

(Hadisin metni şöyledir:

Sehl b. Sa'd (r.a.)'dan :

"Beyaz iplik, siyah iplikten size ayırdedilinceye kadar yiyin, için" (Bakara: 2/187)

Mealindeki ayet nazil oldu. Henüz "tan yerinde" ibaresi nazil olmamıştı. Bir kısım insanlar, ayetin nazmındaki:

" حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ hatta yetebeyyene lekumu'l haytu'l-ebyadu mine'l-hayti'l-esved:  "Beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar" kavl-i celilini yanlış anlayarak ayaklarına beyaz iplikle siyah iplik bağlarlardı.

Sonra beyaz ipliği siyah iplikten ayırdedinceye dek yerler, içerlerdi. Bunun üzerine Allah "Tan yerinde" kısmını inzal buyurdu da bundan gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığı olduğunu anladılar.)

Şeriat emir ve yasaklar bütünüdür. Emir hükmü ancak, emir hitabının ulaşmasından sonra vaki olduğu gibi yasak hükmü de böyledir. Bir kimse haram olduğunu bilmeden bir şey yapsa, sonra bunun haram olduğunu öğrense, o kimse bundan dolayı cezalandırılmaz. Bunun gibi bir kimse haram olduğunu bilmeden ticaretine bazı faiz işleri karıştırsa ve bundan para kazansa, o kimse daha sonra Rabbinden gelen öğüte kulak verip faizi terkettikten sonra daha önce faizden kazandığı mallar helal hükmündedir ve kendisine aittir. Bu kimse kafirden daha kötü değildir ki, kafir küfründen döndükten sonra kazandıklarının tamamı helal olarak kendisine aittir. Haram olduğunu bilmeden şarap, haşhaş ve köpek satıp parasını almak da bunun gibidir.

Semure'nin içki satıp parasını aldığı Ömer'e ulaşınca şöyle dedi:

"Allah Semure'yi katletsin. Rasulullah'ın şöyle dediğini bilmiyor mu:

"Allah bir kavme bir şeyin yenmesini yasaklamış ise, onun parasını da yasaklamıştır." (Bkz: Buhari, Kitabu'l-Buyuu: 3/40, Müslim, Kitabu'l-musakat: 2/1207)

(Semure b. Cündüb b. Hilal el-Fizari. Sahabenin alimlerinden Basra'ya yerleşti. Çeşitli hadisleri vardır. Haricilere karşı olan şiddetli tutumuyla tanınır. 58 yılında vefat etti.)

Bazı cizye memurlarının ehl-i kitap'tan cizye karşılığı şarap alıp, sonra bunu sattıklarını duyan Ömer şöyle dedi:

"Ehi-i kitap şarabını kendisi satsın; sonra siz bunun parasını alın" demiştir. (Abdurrezzak, Kitabu'l-buyuu: 8/195.)

Burada şuna dikkat edilmelidir:

Ömer Semure'ye içki satışından elde ettiği parayı geri iade etmesini emretmemiştir. İçki ehl-i kitaba satılmış ve onlar da bundan faydalanmışlardır.

Haram olduğunu bilmeden parasını almak günah değildir, ve bu para geri iade edilmez. Nasıl ki kafir küfründen tevbe ettikten sonra geçmişte İslama göre haram yollardan kazandığı şeyler, artık kendisi için helal ise müslümanın da haramlığını bilmeden kazandığı mallar kendisine aittir.

Kur'an şu kavliyle bunu teyid etmektedir:

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vaz geçerse, geçmişte olan kendisinidir."

Bu hüküm geneldir. Kim Rabbinden gelen Öğüde uyarsa, geçmişte kazandıkları kendisine aittir. Bu hükmün müslüman hakkında sabit olduğunu şu kavl-i ilahi delalet etmektedir.

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Faiz-olarak artan miktarı almayın"

Hakk teala mü'minlere şimdiye kadar aldıklarını iade etmeyi değil, o andan itibaren faizi terketmeyi emretmiştir. Şimdiye kadar faiz olarak almış oldukları malların yine kendilerine ait olduğu Kur'an'da yine şöyle ifade edilmiştir:

"Geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır."

Allah kullarından tevbeyi kabul eder. Eğer denilse ki bu hüküm sadece kafirler hakkındadır. Denilir ki: Kur'an'da buna delalet eden herhangi bir hüküm yoktur.

"Bundan sonra kime Rabb'inden bir öğüt gelir de faizden vaz geçerse, geçmişte olan kendisinindir." kavl-i ilahisi kafirleri de kapsamakla beraber, onlardan önce ve evlaviyetle müslümanları kapsamaktadır.

Zeyd b. Erkam'ın kıssasında olduğu gibi Aişe muamelatına riba bulaştıran kadına:

"Ne kötü yapmışsın, ne kötü yapmışsın! Zeyd'e söyle tevbe etmediği taktirde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte yaptığı cihadın sevabından mahrum olacaktır." dedi. Kadın:

"Ey mü'minlerin annesi, sadece sermayemi alsam ne dersin?" demesi üzerine Aişe:

"Bundan sonra kime Rabb'inden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır." kavl-i ilahisini okudu.

(Be eser rivayeti için bkz: İbn Ebi Hatim, Tefsir: 3/1134-1135, Darekutni: 3/52, Beyhaki Sünenü'l-kübra, Kitabu'l buyu: 5/330, İbn Kesir, Tefsir: 1/484, İbn Kayyım, İ'lamu'l-muvakkiin: 3/219.)

(Zeyd b. Erkam b. Zeyd b. Kay s, el-Ensari, el-Hazreci. Küfe'ye yerleşti. Sahabenin meşhurlarındandır. Mute ve başka savaşlara katıldı. H. 66 yılında vefat etti.)

Hatta şunu dahi söyleyebiliriz:

Bu ayet bilerek haram işlediği halde, Rabb'inden gelen öğüte kulak verip haram işlemeyi terkedenleri de kapsamaktadır. Cenab-ı hak tevbe eden herkesin tevbesini kabul eder ve geçmişte işlenilmiş kötü fiil, sanki hiç işlenilmemiş gibi olur. Ayet:

"Geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır" ifadesiyle bu kimseleri de kapsamaktadır. Bundan sonra gelen şu ilahi hitab da buna delalet eder:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız, faiz olarak artan miktarı almayın." Ve:

"Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir."

Tevbe kafirleri kapsadığı gibi, günahkar müslümanı da kapsamaktadır. Riba'lı işleme giren kişi tevbe ettiği zaman, sermayesi kendisinindir ve bundan önce aldığı faizleri iadeyle memur değildir.

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vaz geçerse geçmişte olan kendisinindir"

Bilerek faiz yiyen ve yediren melundurlar. (Cabir b. Abdullah'tan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) faiz yiyene, yedirene, yazana ve şahidlik edene lanet etti ve "Onlar bunda eşittirler" buyurdu. Müslim, kitabu'l-musakat: 2/1219.)

Tevbe ettikleri taktirde günahları bağışlanır. Daha önce alınmış olan faiz, faizci tarafından kullanılmış veya harcanıp tüketilmiş veya baki kalmış olabilir. Alınan faiz malı tamamen harcanmış ve borca dönüşmüş ise bu büyük bir zarardır. Bu durumda iyilik olarak onun üzerindeki borçlar silinebilir. Zimmetinde kalanlar ise, diğeri ona gönül rızasıyla vermiştir. Ve faizi alan da veren de melundurlar.

Bir adam diğerine malını telef etmesini söylese o da etse, her ikisi de zalim olmakla beraber malın telefini emreden adam bunu karşılamak zorunda değildir. Aynı şekilde kölemi öldür, diyen adamın da durumu böyledir ki bu görüş Ahmed ve başkaları tarafından benimsenmiştir. (Bkz. Keşfu'l-kanaa an metni'l-iknaa: 4/112.)

Aynı şekilde faizcileri bu işe teşvik edenler faiz işlemlerini kabul edenlerdir. Dolayısıyla bu insanların karşılaşacakları zararlar karşılanmaz. Yine bir çok alim hırsız üzerinde iki ceza birden vaki olmaması için, had ile beraber hırsızın çaldığı malın tazmini ile sorumlu tutulamayacağını söylemişlerdir.

(Hırsızın veya gasıbçının çaldığı malın aynısı mevcut ise çalınan bu malın aynısının sahibine iadesi konusunda tüm alimler müttefiktirler. Ancak çalınan şey telef olmuş ise bu konuda alimler ihtilaf etmişlerdir. Hırsızın elinin kesilmesiyle beraber, çalınan şeyin tazmini gerekir mi gerekmez mi?

Ebu Hanife eli kesilen hırsız aynı zamanda malın tazmini ile cezalandırılmaz. Çünkü konuyla ilgili ayette:

"Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir." (Maide: 5/38) buyurulmakta fakat malın tazmininden bahsedilmemektedir.

Şafii, Ahmed, İshak, Nehai, Leys ve Ebu Sevr ise; ister Ödeyebilsin, ister ödeyemesin malın tazmini ile yükümlüdür. Ödeyemezse üzerine borç kalır, dediler. Ata, İbn Şirin, Şa'bi ve Mekhul ise, eli kesildiği taktirde hırsızdan malın tazmini istenmez dediler.

İbn Arabi ve Kurtubi Şafii'nin görüşünü tercih etmişlerdir.

Bkz. Ahkamu'l-Kur'an Cassas: 2/431-432, Ahkamu'l-Kur'an İbn Arabi: 2/113-114, Camiu'l-Ahkam Kurtubi: 6/165-166.)

O halde faizci üzerinde, geri kalan faizlerin düşürülmesi ve daha Önce alınan faizlerin geri ödenmesi gibi iki cezanın uygulanmaması evlaviyetle daha gereklidir. Malın aynısı baki olsa bile o hırsız veya gaspçı gibi bunu malın sahibinden zorla almış değildir. Bilakis o bu malı haram olsa da, her ikisinin rızasına dayanan bir sözleşme ile almıştır. Nasıl kafir müslüman olduktan sonra aldığı faizi geri iade etmiyorsa, günahkar müslüman da tevbe ettikten sonra, geçmişte aldığı faizleri geri ödemez.

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vaz geçerse geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır."

Şöyle denilebilir:

Şarabın parası veya fahişenin fuhuştan aldığı para veya kahinlerin kehanetleri karşılığında aldıkları ücret gibi kötü kazanç sahipleri tevbe ettekten sonra, aldıkları parayı sahiplerine iade etmeyecekleri gibi, ulemanın tercih ettikleri görüşe göre tasadduk etmeleri gerekir.

Şarabı taşıması için kiralayan hammal meselesinde Ahmed, onun ücret alabileceğini, fakat alınan bu ücreti yiyemeyeceğini söylemiştir. Çünkü hammallık caizdir ve ücreti haketmektedir fakat şarap sahibinin kasdından dolayı aldığı ücreti yiyemez.

(İçen veya yiyen kimse için ücretiyle şarap, domuz eti veya leş taşımak caiz değildir. Şafii, Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşleri de böyledir. Fakat Ebu Hanife caiz demiştir.

İmam Ahmed de böyle bir iş yapan hammalın aldığı ücreti yemesinin mekruh olduğunu söylemiştir.)

Aynı şekilde şarap yapan kimseye üzüm veya meyve suyu satan kişiye, üzüm ve meyve suyunu geri vermek mümkün olmadığından , bunun ücreti verilir. Hiçbir akıllı, üzümü alıp şarap yapana o üzümün parası geri verilir, diyemez. Bu meselede en fazla şu denilebilir: Şarapçıya üzüm satan kişi aldığı bu parayı sadaka vermelidir.

Buna kıyasla aynı şey faiz içindir denilirse şöyle cevap verilir: Buradaki haramlık Allah'ın hakkından dolayıdır. Çünkü nefis haram olan şarabı ivaz etmiştir. Diğerinde ise haramlık beşeriyete yönelik bir zulümden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca faizin geri iadesi durumunda bu suistimal edilecek ve kötü niyetli kimseler insanların sermayelerini alıp kullandıktan sonra verdiği faiz fazlalığını geri isteyecektir. İnsanların rızası ve borç olmaksızın onların paralarını kullanarak kendisine haksız kazanç temin edeceklerdir. Bu kapının da kapatılması gerekir.

Bu mesele tahkik ve araştırma gerektirmektedir. Biz, kitap, sünnet ve içtihadın ışığında şundan kesin olarak eminiz ki, yanlış te'vil veya cehaletleri yüzünden faiz alanlar, tevbe ettikten sonra bunu geri iade etmezler. Haramlığını bilerek faiz yiyenlerin durumu ise araştırma gerektirmektedir.

Bu konuda bazıları şöyle demektedirler:

Haram olduğunu bildiği halde içkiden para kazanıp sonra tevbe eden kimsenin geçmişte haram yoldan kazandığı bu para şimdi de kendisine aittir.

Aynı şekilde haram yoldan para kazanan herkes, şayet bu malı veren kimse gönül rızası ile vermiş ise, tevbe ettikten sonra, geçmişte kazandıkları ona aittir. Tevbe etmeden önce fahişelik veya kahinlik yapan kimselerin bu çirkin işlerden kazandıkları para da böyledir.

Bu görüş seri usulden çok da uzak bir görüş değildir. Bu görüş ayeti kerimelerde geçtiği gibi tevbe edenle, etmeyeni birbirinden ayırmaktadır.

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir."

Ve;

"İnkar edenlere eğer vazgeçerlerse, geçmiş (günahların) bağışlanacağını söyle." (Enfal: 8/38)

Bu hüküm kafirler hakkında kesin mütevatir hadisler ve müslümanların ittifakları ile sabittir. Bir kafir müslüman olduktan sonra, geçmiş namaz, oruç ve zekatı kaza etmek zorunda değildir ve eski dinine göre, helal olduğu inancıyla kazandığı mallar kendisine aittir.

Geçmişte namaz ve oruçlarını aksatan müslümanın tevbe ettikten sonra bunların kazasının gerekip gerekmediği konusunda ihtilaf vardır.2

Bu hususu kuvvetlendiren bir diğer şey de bu malın hiçbir şekilde telef olmadığı gerçeğidir. Fuhuş ve içki satışı yoluyla elde edilen mal, ya sadaka verilir veya zina eden ve içki içene verilir veya bu tevbekar kimsenin elinde kalır.

Paranın zinakar ve içkiciye geri verilmesi söz konusu olamaz. Bu büyük ve kat kat daha fazla fesada yol açar. Kendi rızasıyla para verip, zina eden bir kimseye parasını iade etmek, onu günaha teşvik etmekten başka bir şey değildir.

Bu paranın sadaka olarak verilmesi uygun bir görüştür. Fakat bu kimse fakir ise, elinde bulunan bu mala diğer fakirlerden daha layıktır. Ben birçok kez bu doğrultuda fetva verdim. Tevbekar fakir ise, kötü yoldan kazandığı paradan ihtiyacı kadarını alabilir. Çünkü o buna başkalarından daha layıktır ve bu onun tevbesini yerine getirmeye destek mahiyetindedir. Eğer bu malın tamamını çıkarmak zorunda bırakılırsa, o bundan büyük zarar görecek ve tevbeden yüz çevirecektir. Şeriat usulünü inceleyen kimse görecektir ki islam insanları tevbeye çekmek için onlara her türlü kolaylık ve hoşgörüyü göstermektedir.

Aynı şekilde mücerret olarak parayı almada herhangi bir zarar yoktur. Para alındığı anda sahibinin mülkünden çıkmış olur ve paranın aynısı haram değildir. Haram olan, o paranın günaha vesile kılınmasıdır. Tevbe günahı düşürdüğüne göre bu para fakir olan alıcısı için helal olmaktadır. Kötü yoldan para alan kimsenin zengin olması halinde, infak etmesi daha evladır. Bununla bu tür kötü yollardan para kazananların tevbeleri kolaylaştırılmış olmaktadır.

Faiz ise sahibinin onayı ile alınmaktadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vaz geçerse geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır."

Yoksa kim müslüman olursa veya haramlığını anlarsa denilmemektedir.

"Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse" buyrulmuştur ki öğüt, bilmeyerek haram işleyenden çok, bilerek haram işleyenlere yöneliktir.

Hak Teala şöyle buyurdu:

"Eğer inanmış nişanlarsanız Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır." (Nur: 24/17)

"Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir, onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle." (Nisa: 4/63)

Ve yine:

Bunda orta yol vardır. Nasıl borçlu baki kalan faiz fazlalığını ödemiyorsa, faiz fazlalığı alan kimse de geçmişte aldığı faizleri ödemekle sorumlu değildir. Geçmiş faizlerden onu sorumlu tutmak, borçludan bundan sonra da faiz ödemesini istemek gibi çirkindir. Her ikisi de zulüm ve aşırılıktır. Oysa İslam orta yolu tercih etmemizi emreder.

Allah daha iyi bilir.