Kuran ve Sünnet

Haris el-Muhâsibi'nin sözleri:

Haris el-Muhâsibi'nin sözleri:

imam Ebû Abdillâh el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî, «Fehmü'l-Kur'an» isimli kitabında nâsih ve mensuhtan söz ederken, haberlerde neshin caiz olmadığım söyler ve der ki: «Hiç bir kimsenin, Allah'ın övgülerinden, sıfatlarından ve isimlerinden herhangi bir şeyin nesh edileceğine inanması helâl değildir». Daha sonra der ki: Aynı şekilde O, sıfatlarının güzel ve yüce olduğunu haber verdiğine göre, artık onların alçak ve aşağı olduğunu bildirmesi, bütün gaybı bildiğini haber verdikten sonra kendisini, bazı gaybı bilmemekle vasfetmesi, olanları görmemek, sesleri işitmemek, kudreti olmamak, konuşmamak, O'ndan olan bir kelâm bulunmamak, Arş üzere değil de, yerin altında olmak ile tavsif etmesi olacak bir şey değildir. O bundan münezzeh ve yücedir.
Bunu anlayıp kesin olarak inanırsan, neshi caiz olanlarla caiz olmayanları bilirsin. Böylece, bazı haberlerini, zahiri açısından neshettiğini sandığın bir âyet okursan (yanlışa düşmez, o haberlerde nesh olmadığım bilirsin). Fir'avn hakkındaki şu âyet gibi: «Nihayet boğulma derecesine gelince (Fir'avn), iman ettim, dedi«(129) (ve diğer âyetler). Şu âyet de böyle: «Tâ içinizden cihad edenleri ve sabr edenleri bilelim»(130), (Birinci âyet zahiri açısından Fir'avn'un mü'min olduğunu, ikincisi ise Allah'ın daha önce bilmediğini ifade ediyor. Bunun böyle olmadığını belirtmek üzere Haris el-Muhâsibi der ki. Bir topluluk «Allah, onu boğulacağı sırada iman ettiği için bedeni ile (cehennemi ateşinden koruyacağını kasdetmiştir» şeklinde te'vil ettiler. (Haris el-Muhâsibî yine) dedi ki: «Allah, Fir'avn'un değil de onun kavminin cehenneme gireceklerini zikretmiş »Onları ateşe vardıracaktır»(131) ve «Fir'avn ailesini azabın kötüsü saracaktır»(132) buyurmuş «Fir'avn'u saracaktır» buyurmamıştır» (dediler). İşte böyle diyerek Allah'a iftira ettiler. Çünkü «Allah onu (Fir'avn'u) hem dünya, hem âhiret azabı ile yakalar»(133) demektedir. »Allah sadık olanları elbet bilecek»(134) âyeti de aynı şekildedir. Yani zahiri, Allah'ın ilminin bir başlangıcı olduğunu ifade ediyor. Halbuki O, bundan yüce ve münezzehtir. Çünkü ne yapmak istediğini bilmeyen onu yapamaz. -Bu zorunlu bir kuraldır-. O yine buyurmuştur ki: «Hiç yaratan bilmez mi? O, lâtif (bilgisi en ince şeye nüfuz eden) ve herşeyden haberdar olandır»(135). Haris el-Muhasibî der ki: Allah, «tâ ki mücahid olanları bilelim«(136) buyurdu, bundan muradı «tâ ki görelim» demektir. Böylece o şey «mevcûd bir ma'lûm» olmuş olur. Çünkü O'nun o şeyi aynı anda henüz vücuda gelmemiş bir yok ve vücuda gelmiş bir vâr, hem yok, hem var olarak aynı anda bilmesi, işte bu muhaldir. İrade konusunda da bu açıdan söz etmiştir.
Daha sonra şunları söylemiştir:   «Biz sizinle beraberiz, işitiyoruz»(137) âyeti de aynı şekildedir. Bunun anlamı, O'nun için işitmenin sonradan meydana gelmiş bir sıfat olması değildir. O, onların sözlerini işitirken hiçbir külfete düşmez. Ehl-i sünnetten bir grup Allah'ın zatında bir istima'ının (işitme ve dinlemesinin) olduğunu kabul etmişler ve kulların ise bir sözü işitmeden dolayı akıllarında bir bilginin hâsıl olduğunu söylemişlerdir. Çünkü yaratıklar işittiği zaman, kulaklarının duyduğu ses den dolayı onlarda bir algılama meydana gelir. «De ki yapın, Allah ve resulü yaptıklarınızı görecek»(138) âyeti aynıdır ve burada, zatında sonradan olma bir basar (görme) sıfatı söz konusu değildir. Aksine hadis olan eşyadır ve Allah eşyayı meydana gelmelerinden önce ezelde bildiği gibi, meydana geldikten sonra da onları görür.
Daha sonra şunları söyler: Şu âyetler de böyledir: «O kullarının üstünde yegâne kahredicidir»(139). Rahman Arş üzere istiva etti*(140). «Emin misiniz gökte olanın,..»(141), »Güzel söz Ona yükselir, salih amel de onu yükseltir»(142)
Yine buyurur ki: "İşi gökten yere düzenler, sonra işler O'na yükselir» (143) «Melekler ve ruh O'na yükselir»(144) . İsa'ya da şöyle buyurdu: *Ben seni vefat ettireceğim, kendime yükselteceğim ve seni kâfirlerden temizleyeceğim...»(145) «Bilâkis Allah onu kendine yükseltti»(146). Yine şöyle buyurdu: «Rabbinin yanında olan (melek)ler büyüklenip O'na ibadetten geri durmazlar»(147).
İlâhları zikreder, eğer başka ilâhlar olsaydı, onların, Arş'ın -ki O oradadır- sahibine yol bulmaya çalışacaklarını açıklar ve buyurur ki: «De ki, eğer dedikleri gibi O'nunla beraber başka ilâhlar olsaydı, o zaman onlar Arş'ın sahibine yol bulmaya çalışırlardı^(148). Yani O'nu isterlerdi. 'En üstte olan Rabbinin adını tesbih et»(149).
Ebû Abdillâh der ki: Zikredenler bu sebeble asla neshedilmezler.
Şu âyetlerde böyledir: «O, gökte de (tapılacak) tek ilâh, yerde de (tapılacak) tek ilâh olandır»(150), -Biz O'na şah damarından daha yakınız»(151). «O, göklerde de, yerde de tek Allah'tır. Sizin gizlinizi ve açığınızı bilir»(152). «Üç kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O'dur»(153) işte böyle bir âyet, bir diğer âyeti neshedici ve bunlar birbirlerine zıt değildir (her biri haber âyetidir. Her birinin başka bir vechi vardır, birbirlerine neshetmezler).
Şunu bilesin: Bu âyetlerin anlamı, bu yerlerde Allah'ın zâtı ile olması değildir ki O, eşyanın altlarında bulunsun, eşya bir yerden bir yere gittikçe O da onların içinde gitsin, onların hacmine göre parçalara bölünsün, onlar yok olduğu zaman onlardan ayrılsın! Hâşâ, tüm bunlardan münezzehtir. Dalâlet ehlinden bazıları insanları bu görü^ çağırmış ve Allah Teâlâ'nın hem Arş üzerinde, hem her mekânda zatı ile mevcud bulunduğunu, Arş üzere olması ile her yerde olması arasında fark olmadığını iddia etmiş, sonra da kendi sözleri dairesinde caiz olan şeyi tesbit ettikten sonra nefyettiklerini nefyetmek için muhal göstermişlerdir. Çünkü mâna olarak bir şeyi hem isbât eden, hem sözü ile onu nefyeden kimse nefiyden müstağni olamaz, dili ile derhal nefiy de eder. Bunlar saydığımız bu âyetleri Allah'ın her yerde olduğuna delil getirirler, sonra kabul ettikleri bu mânayı nefy (redd) ederek «bir şeyin bir şeyde olması gibi» değildir dediler.
EbûAbdillâh dedi ki: "Tâ ki bilelim*(154). «Allah görecek»(155). «Biz sizin beraberinizde işitiyoruz-*(156) âyetleri bize delildir. Bunun anlamı ancak, «o şey var olsun, Allah onu var iken bilsin», «işitecek halde iken işitsin», görülecek haldeyken görsün» demektir, O'nun bilmesinin, işitmesinin ve görmesinin hadis olması, yani sonradan var olan birer sıfat olması demek değildir.
*Murad ettiğimiz zaman» kavlinin anlamı ise «murad olunanın olma vakti geldiği zaman» demektir. (İradesinin sonradan olmuş bir sıfat olduğunu göstermez).
Ayrıca delilim "Arş a istiva etti» (l57), «O, kullarının üstünde tek kahredicidir...»(158). «Emin misiniz gökte olanın...(159). «O zaman Arş'ın sahibine yol bulmaya çalışırlardı»(160) âyetleri ile benzerlerinin, «Melekler ve ruh Ona yükselir»(161). *Güzel söz O'na yükselir»(162) âyetleri gibi olduğudur. Bu âyetler kesin bilgi ifade eder, O'nun Arş'm üstünde ve bütün eşyanın fevkinde, yaratıkları içine girmekten münezzeh olmasını gerektirir. Onlardan yine de hiçbir gizli şey O'na gizli değildir. Çünkü bu âyetlerde «kendisinin binefsihi kullarının üstünde olduğu anlamını «murad etmiştir. Çünkü «Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz»(163) buyurmuştur, yani «Arş'ın üstünde olanın». Arş ise gök üzeredir. Zira herşeyin üzerinde olan aynı zamanda gökte de olur. Buna benzer bir kavl-i kerimi şu âyette de geçer: «-Yerde gezin, dolaşın»(164), yani yer üzerinde. Böyle demekle Allah yerin altında gezin dolaşın, (?) demek istememektedir. "Yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar»(165) âyeti de böyle. Yer üzerinde demektir; yerin dibinde, içinde demek değildir. "Sizi hurma dallarında sallandıracağım»(166) âyeti de aynıdır. Yani dallarının üstüne, üzerine demektir.
Yine Allah, "Emin misiniz gökte olanın* buyurmuş, sonra ayrı olarak «sizi yere batırmayacağından»(167) demiş, bunları birbirinden Özellikle ayırmıştır, -yani bir «gökte olan» dan, bir «yere batırmaktan söz etmiştir-. Bunun eğer bir anlamı varsa, o da yalnızca ve yalnızca O'nun Arş'ı üzere, göğün üstünde olduğu anlamıdır. Allah, «İşi gökten yere düzenler, sonra iş O'na yükselir»'(168)ve «Melekler ve ruh O'na yükselir»(169) buyurmuştur.
Böylece işin ve meleklerin yükseldiğini açıklamıştır. Sonra O'na doğru yükselirken ne kadar bir süre içinde yükseldiklerini anlatarak «muzdan elli bin yıl olan bir günde»(170) buyurmuştur. Allah, meleklerin «O'na» yükselmesinden bahsetmiş «O'na» kısmını ve «elli bin yıl olan bir günde» kısmım ayrı ayrı belirtmiştir. Meselâ «falana bir gün bir gecede yüksel» denir. Bu demektir ki, o falan yüksektedir ve senin ona yükselişin tam bir gün tutacaktır. Binaenaleyh melekler Arş'a yükseldikleri zaman Allah'a yükselmiş olurlar Her ne kadar O'nu o sıra görmüyor, yükseklik bakımından O'na eşit bulunmuyorlarsa da, şüphesiz mutlaka bir yükselme vâkî olmuş, yeryüzünden hareket ederek o yüksekliğe işi alıp yükselmişlerdir. Allah buyurur ki: «Bilâkis onu Allah kendisine yükseltti»(171). Böyle buyurmuş, «İsâ, O'nun yanındadır» dememiştir.  (İsâ yerde idi. Allah da yerde veya her yerde olsaydı, o zaman böyle bir yükseltmeden bahsedilmezdi).
Fir'avn dedi ki «Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki sebeblere erişeyim, (yani) göklerin sebeblerine (erişeyim) de Musa'nın ilâhına çıkıp bakayım»(172). Sonra da ayrıca, «Çünkü ben onun yalancı olduğunu sanıyorum» demiştir.
Allah burada, Fir'avn'un, Musa'nın söylediği sözde yalancı olduğunu sandığını, bu sebeble, yani Musa'yı yalancı sanması dolayısıyla mes'eleyi araştırmaya koyulduğunu açıklamaktadır. Eğer M ü s â, «Allah zatıyla her yerdedir» deseydi, Fir'avn O'nu evinde arardı, veya bedeninde veya (hâşâ) helasında arardı, bir kule yapmak için hiç de kendini yormazdı! Allah işte bütün bunlardan münezzehtir.
Ebû Abdillâh der kî: Allah'ın birbirinden ayırmadan zikrettiğini iddia ettikleri âyetlere gelince -ki bunlarda, aslında, O'nun Arş'a istiva ettiğini ifade eden sözlerinin bağımsızlığı şeklinde bir bağımsızlık yoktur- bu âyetlerin birinde "görmüyor musun ki, Allah göklerdekini de, yerdekini de biliyor»(173) buyurmuş, bize ilmini, yani bildiğini haber vermiş, arkasından yakaran her kişi ile beraber olduğunu bildirmiş, sonra bu âyeti yine ilim (bilmek)le sona erdirerek «O herşeyi bilendir» buyurmuştur.
Başında da, sonunda da ilimden söz etmiştir. Böylece açıklamıştır ki O, onlar nerede olursa olsun onları bilir, O'na gizli kalmazlar, yakarışları da O'na gizli kalmaz. Onlar en aşağıda toplansalar, O da o yüksekliğinde olduğu halde onlarla münazara ederek «Ben sizi daima görüyorum, yakarışlarınızı işitiyorum» dese elbet bu sözünde doğrudur. -En üstün durum ve misal Allah'a aittir, hâşâ O yaratıklarına benzemez-. Ama mutlaka âyetin zahirine sarılacaklarsa ve bu (yani O ilmiyle beraberdir zâtıyla değil sözü) sizin iddianızdır derlerse, âyetin zahirine göre de onlar için görüşlerinden çıkmak kaçınılmazdır. Çünkü Allah eğer gizli konuşan iki veya daha fazla kişinin beraberinde (zâtı ile) mevcud ise, demek ki onların beraberindedir, içlerinde değildir. Kim biri ile beraber ise onun cismi içinde değildir. Bu da onların görüşlerinden çıkmalarını gerektirir. (Yani Allah her yerde değildir).
*Biz O'na şah damarından daha yakınız»(174) âyeti de böyledir.Çünkü bir şeye yakın olan, o şeyin içinde değildir. Binâenaleyh onların iddiasına göre âyetin zahirine bakılsa, Allah'ın şah damarının içinde olmadığı ortaya çıkacaktır. «O, gökte de (yegâne tapılacak) ilâhtır, yerde de (yegâne tapılacak) ilâh»(175) âyeti de böyledir. Allah, -«Emin misiniz gökte olanın» deyip kestikten sonra «sizi yere batırmaya cağından» buyurduğu gibi- bu âyette, «Gökte (yegâne tapılacak) ilâhtır» deyip kesmemiştir. Aksine, «O, gökte de ilâhtır» yani gök ehlinin de ilâhıdır, yer ehlinin de ilâhıdır buyurmuştur. Bu dilde var olan bir ifade şeklidir. Falanca hem Horasan'da, hem Belh'te, hem Semerkant'ta emirdir, dersin. Bu yerlerden birinde oturmaktadır o kişi ve diğer yerler onun için gizlidir. Böyle olduğu halde sen öyle dersin. Artık nasıl olur da idare ettiği, çekip çevirdiği hiçbir şey kendine gizli kalmayan, herşeyin üstünde en yüksek olan Allah göklerde ve yerde ilâh olmaz, herşeyin üstünde, Arş'ının üzerinde olduğu halde gökleri ve yerleri İdare ederken ulûhiyyeti devam edip gitmez? O tüm benzer ve denklerden yücedir». Ebû Abdillâh Haris el-Muhâsibî'nin sözleri burada bitti.


Dip Notlar:
129) 10 Yûnus, 90
130) 47 Muhammed 31
131) 11 Hûd, 98
132) 40 Ğâfir, 45
133) 79 Nâziât, 25
134) 29 Ankebût, 3
135) 67 Mülk, 14
136) 47 Muhammed, 31
137) 26 Şuarâ, 15
138) 9 Tevbe, 105
139) 6 En'âm, 18
140) 20 Tâhâ, 5
141) 67 Mülk, 16
142) 35 Fâtır, 10
143) 32 Secde, 5
144) 70 Meâric, 4
145) 3 Âl-i imran, 55
146) 4 Nisa, 158
147) 7 A 'raf, 206
148) 17 İsrâ, 42
149) 87 A'lâ, 1
150) 43 Zuhruf, 84
151) 50 Kâf, 16
152) 6 En'âm, 3
153) 58 Mücâdele, 7
154) 47 Muhammed, 31
155) 9 Tevbe, 105
156) 26 Şuarâ, 15 '
157) 20 Tahâ, 5
158) 6 En'âm, 18
159) 67 Mülk, 16
160) 17 İsrâ, 42
161) 70 Meâric, 4
162) 35 Fâtır, 10
163) 67 Mülk, 16
164) 6 En'am 11
165) 5 Mâide, 26
166) 20 Tâhâ, 71. Ebû Abdillâh «fi» ve «alâ» edatlarının birbiri yerine kullandığını açıklamak istiyor.
167) 67 Mülk, 16
168) 32 Secde, 5
169) 70 Meâric, 4
170) 70 Mearic, 4
171) 4 Nisa, 158
172) 40 Mü'min, 36-37
173) 58 Mücâdele, 7
174) 50 Kâf, 16
175) 43 Zuhrut, 84