Kuran ve Sünnet

MUHAMMED-NASIRUDDİN EL ALBANİ-HİCAP

HİCAB

 

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

 

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salat ve selam peygamberlerin en faziletlisi, Rasuller Rasulu Hazreti Muhammed Mustafa'ya ve onun aline, ashabına, sünneti seniyeye sarılan ve kıyamete kadar o yoldan ayrılmayan mü'minlerin üzerine olsun.

Muhterem okuyucular işte size "MÜSLÜMAN KADININ ÖRTÜSÜ" adlı eserimizin ikinci baskısını da sunuyoruz. Bundan senelerce önce birinci baskısı neşredilen bu eserin hemen bitmesi üzerine yeniden gözden geçirilip basılmasında büyük faydalar mülahaza ettik. Bilhassa Avrupanın kalp medeniyetine kendisini uydurmak isteyen, modern kadınlar arasında bu eserin yayılıp okunması elbetteki bizim cephemizden pek çok faydalar sağlayacaktır. Bu günün kadını her şeyi ile kendisini batı fitnesinin seline bırakıp, tıpkı ilk cahiliyet devrinde olduğu gibi yine cahili adet ve ananelere dalmış bulunmaktadır. Artık yabancı erkekler yanında vücud ve baldır gösterileri yapmak gayet normal bir hal almıştır. Bunu gören anne ve babalar ise güya kızlarının calibi dikkat olmasından iftihar ederek sevinmektedir. Bunun karşısında elhamdülillah tamamen islami tesetür kaidelerine uyan ve her türlü fitneden kendisini koruyan, huyca güzel, yüzce güzel, faziletce güzel, her işinde de yabancıları değil, mü'min kadınlarını örnek alan genç kız kardeşlerimiz de gün geçtikçe artmaktadır.

Bu eseri neşrettikten sonra çıkanlar da olmadı değil. Suriye ve Hicaz gibi bazı islam ülkelerinde Lise ve dengi okullarda hocalık görevini deruhte eden, dini hamiyyeleri oldukça fazla batı zatlar kadının yüz kısmının da avret mahalli sayılacağını ve mutlaka örtülmesinin gerektiğini söyliyerek bizim kitapta serdettiğimiz fikirlere itirazda bulundular.

Bunlardan bir kısmı kadının yüz kısmının avret mahalli olup mutlaka örtülmesi gerektiği fikrindedirler. Haddizatında bu fikrin menşei şer'i delillere ve derin araştırmalara dayanmamaktadır. Sadece ecdattan yadigar olan adetleri taklit etme isteğinden. Veya yaşadıkları çevrenin alışa geldiği hayat tarzını şeriatın zaruri emirlerinden kabul etme temeyülünden gelmektedir. Bunlar arasında hüsni niyet sahibi olup islami duyguları dini gayret ve hameset derecesine varanlar bulunmaktadır. Hatta bir ara bu heyecanlı kardeşlerimden birisiyle saatlerce oturmuş ve aynı mesele üzerinde uzun tartışmalara girişmiştik. Ben ondan kendi fikrini destekler mahiyette kuvvetli deliller serdetmesini istemiştim. Fakat serdettiği deliller umumiyetle kitap ve sünnete dayanmayıp bir takım ferdi hükümlere ve kanaatlara dayanıyordu. Tabii bu durum benim fikrimin hakikata daha uygun olduğuna dair beni takviye yönünden daha müessir oldu. Yaptığım bütün araştırmalarda tefsir ve fıkıh ulamasının kadının el ve yüz kısmını avret mahalli olarak kabul etmediklerini gördüm. Bu kitapta yerli yerince bütün kaynaklarıyla onları da zikrettim.

Bir kısmı kardeşlerimiz ise bizimle hem fikir olup kadının yüz kısmınını avret mahalli olmayacağı itibare alarak her hangi bir fitneyi önlemesi bakımından açılmamasının daha uygun olacağı fikrindeydiler.

Ancak şeriat tarafından kitap ve sünnete sabit olan bir hükmü zamanın bozukluğu veya benzeri sebepler dolayısıyla gizlemek ve sayfa altı etmek ne derece doğru olur bilmem. Ayeti kerimede Allahü zülcelal kat'i olarak bilginin gizlenmesinin haram olduğunu belirtmektedir. Bakara suresinin 159. ayetinde şöyle denilmektedir:

"Hakikat indirdiğimiz o açık açık ayetlerimizi ve doğruyu biz kitapta insanlara pek aşikar bir surette bildirdikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara hem Allah lanet eder ve hem lanet etmek şanından olanlar lanet eder."

Rasulu kibriye aleyhisselatü vesselam efendimiz de buyuruyorlar ki: "Kim ilmini gizlerse kıyamet gününde Allah onun ağzına ateşten gemler vurur." İbni Hibban sahihinde Hakim ve Zehebi'de eserlerinde bu hadisi sahih olarak kaydetmişlerdir.

Bundan sonra kadının yüzünün avret mahalli olmadığı şeran sabit olduğuna göre nasıl olur da biz kalkıp örtülmesini ve bu hükmün terkedilmesini söyleyebiliriz. Bizim vazifemiz sadece hükümleri bildirmektedir.

Evet fitneyi önlemek için örtmenin lüzumundan bahsetmek doğru olur. Fakat bunu şeriatın bir emri olarak telakki etmek ve diğerlerini şeriat dışı ilan etmek elbetteki doğru bir hareket sayılmaz. Rasulu Kibriyaya bakınız ki Hazreti Abbas'ın oğlu Fazlı güzel bir kadınla lffet edip bakışırken görüyor. Kadın onun mahremi değildir. Bununla beraber Efendimiz sadece Fazl'ın yüzünü öbür tarafa çeviriyor. Bundan daha güzel örnek olur mu? Bu durum üzerine Rasulu kibriya şunu söylüyorlar:

"Genç bir kızla genç bir erkeği bakışırken gördüm ve onların üzerinde şeytanın galebesinden emin olmadım."

Bu hadisin sıhhati ilerideki sayfalarda münakaşa edilecektir. Ancak güzel de olsa bir kadının yüzünü açması kendisine verilen bir haktır. Dilerse açar dilerse bir peçe kapatır. Ve bunu zorla örtmek konusunda hiçbir hareket yapılamaz. Yüzü açmak her ne kadar caiz ise de şüphesiz ki fitneye vesile olmayacak şekilde örtmekte fayda mülahaza edilir. Biz bu mevzu için kitabımızda özel bir konu ayırdık. Zannediriz ki üzerimize düşen görevi gerektiği şekilde yerine getirmiş bulunuyoruz. Bu kitapta Müslüman kadının üzerine düşen vazifeleri farz ve vacipleri bilgimiz nispetinde açıkladık. Daha güzelini, alasını bilen ve bulanında vazifesini yerine getirmesi ise şüphesiz ki çok iyi olacaktır. Ben bu eserde dercettiğim hükümleri bizzat kendi ailem üzerinde tatbik ettim. Rabbi Zülcelalımdan dileğim çocuklarımı da aynı terbiye ile yetiştirip geliştirmektir.

Bir de şunu açıklamayı bir vazife addediyorum. Günümüzdeki kadınları kıyafetlerindeki gayri ahlaki ve gayri islami hal gittikçe kangırenleşen bir durum arzetmektedir. Avrupa modası olarak memleketimize giren bu fitne ve fesat unsurlarını temizlemek ve tedavi etmek için de ona mütenasip olarak haddi aşar derecede hareket etmek uygun bir fiili olmaz sanırım fitneyi defedeceğiz diye de Allah'ın helal kıldığını haram saymak kadınlarını mutlak şekilde yüzlerini de örtmek, örtmeyenleri Allah ve Rasulunün emrinin dışında saymak asla hastalık için tedavi unsuru değil; bilakis ters taraftan yeni bir hastalığın türemesine vesile olur. Çünkü teşri hikmeti meydandadır. Rasulullah Aleyhisselatü vesselam açıkça buyuruyor:

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, korkutmayınız." İslam hiç bir zaman teşri hikmeti dışında zorluğa baş vurmaz. Ümmetim ileri gelenleri, mürşit ve mürebbi vazifesini üstüne alanlar kadınlara şiddetle değil rıfk ile latifane hareket etmelidirler. Allah'ın nehyetmediği şeylerden onlar için zorluk çıkarmayıp kolaylık göstermelidirler. Bir taraftan müstehap ve sünnetli kaçırmayalım diye binlerce kişinin farzlardan kaçmasına vesile olmayalım. Hele değil nafilelerin farzlarını bile ifad edilmediği bir günde zorluğa başvurmayalım.

Eğer günümüzde kadının vücudunun diğer kısımlarını örtüp yüzünü ve elini açık bulundurmasını tehlikeli bulan din alimleri varsa bunu sadece kötüleyerek veya muhalefet ederek bırakmamalıdırlar. Madem ki elin ve yüzün örtülmesi onlara göre zaruridir. O takdirde halka kitap ve sünnete dayalı delillere mebni Allah'ın hükmünü açıklamalıdırlar. Yoksa adet ve taklitlerin, çevre ve muhitin tesiri ile meseleyi kestirip atmamalıdırlar. Bu takdirde doğru ile yanlış açıkça beliremez. İkinci olarak yetişen yeni neslin, genç kızları sağlam bir islamiyet terbiyesi ile eğitip okullarda, üniversitelerde faydalı dini ve dünyevi kültürü vererek yetiştirmelidirler. Her eve girecek kadar küstahlaşan açık ve ahlaksız mecmuaları, içtimai bir mikrop gibi ahlakımızı tehlikeye sokan kötü yayınları yok etme çarelerini aramalıdırlar.

Ancak bu takdirde tam ve ideal mü'min kadın nesli yetişebilir. Ve ancak bu terbiyeyi alan kadınlar: "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerine söyle. Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." şeklinde bir emir gelince 1300 küsür sene önce Medine’li ensar kadınları gibi hemen emre uyup örtüye bürünürler. İşte bu duygu ve şuura sahip kadınlara sadece vücutlarını diğer kısımlarını örtmekle değil yüzlerini ve ellerini de örtmeyi emredebilirsiniz. Fakat günümüzde hiç bir islam ülkesinin eteğini kurtaramadığı en iğrenç şekliyle fitne unsurlarının yaygınlaştığı hatta üzülerek söyliyeyim ki tevhit kalası müslümanların kıblegahı olan mübarek beldelerin bile kurtulamadığı bir devirde yetişen nesillere bizzat hayata tatbik etmenin zor olduğu bir zamanda kitap ve sünnetten anlayan kimse kolay kolay zaruret kabul etmez.

Ne kadar hayretimizdir ki, biz bugün müslüman yavrularına Allah'ın emrettiği kısımları örtmesi için gereken faaliyeti tamamiyle deruhte edemez olmuşuz. Bu devirde farz değil müstehap sayılan bir şeyi zorla dinin bir emri inmiş gibi telakki etmek Allah'ın ve Rasulunün sevmediği taassuba işarettir. Bilhassa Rasulu kibriyanın her zaman rıfk ile kolaylıkla muaemele edilmesini emrettiği bir kitle için şiddete baş vurma zannımca yerinde olmaz. Biz kadını veya erkeği ile islamı bizzat ve şuurlu olarak anlamı ve pratik hayatta yaşamaya başladığımız zaman işte eski şerefli devreler mutlaka yeniden başlayacak ve özlediğimiz nesil kendiliğinden meydana gelecektir. Ve o gün Allah dostları Allah düşmanlarına karış mutlak şekilde galibiyeti elde edeceklerdir.

"O gün mü'minler sevinecekler. Allah'ın nusratıyla ferahlanacaklardır. O kimse dilerse ona yardım eder. O yeğane galiptir, çok esirgeyicidir." (Rum: 30/4)

Bu ise ancak ve ancak bizim kadınlı ve erkekli Allah'ın emrine koştuğumuz zaman olacaktır. Temenni ederiz ki o demler yakın olsun. Sözlerin en doğrusu şüphesiz ki, Allah'ın kelamıdır.

"Ey iman edenler, sizi size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah'a ve Rasulune icabet edin. Bilinki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz hakikaten yalnız ona dönüp toplanacaksınızdır. Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden yalnız zulüm edenlere çatmaz. (Ammeye de sirayet ve hepsini perişan eder.) Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır. O zaman da hatırlayın ki siz yeryüzünde azlıktasınız, aciz tanınanlardınız. Halkın sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. (İşte bu halde iken Allah) sizi, belki şükredersiniz diye, ev bark sahibi yaptı yardımlarıyla kuvvetlendirdi, size en temiz ve güzel şeylerden rızık verdi, taki şükredersiniz.  Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hainlik etmeyin, siz kendiniz bilip dururken, kendi emanetlerimize hainlik eder misiniz?... Bilin ki mallarınız da, evlatlarınız da, ancak birer imtihandır, mükafat ise şüphesiz Allah katındadır.” (Enfal: 8/24-28)

 

Nasruddin El-Elbani

25/7/1385

ŞAM

 


 KİTAP VE SÜNNETE GÖRE MÜSLÜMAN KADININ ÖRTÜSÜ

 

Şayet Kur'an ayetlerini, Muhammed Aleyhisslamın hadisi şeriflerini ve selefi salihinin hikmetlerinin bu mühim mevzu ile alakadar olan kısmını araştıracak olursak meydana şu hakikat çıkar: Kadın evinden dışarı çıktığı zaman hiçbir ziynet eşyasını göstermemek kaydıyle yüzü ve elleri müstesna ne çeşit olursa olsun aşağıdaki şartları haiz bir elbise giymek mecburiyetindedir. Giyinilmesi gereken elbise aşağıdaki şartları haiz olmalıdır.

1) El ve yüz müstesna vücudun her tarafını kaplaması.

2) Süsün çevreye aksetmemesi, görülmemesi.

3) Şeffaf olmayıp kalın olması.

4) Dar olmayıp bol olması.

5) Etrafa güzel veya çekici koku salmaması.

6) Erkek kıyafetine benzememesi

7) Kafir kadınların kıyafetine benzememesi.

8) Şöhret nev'inden giyilen elbiselerden olmaması.

Şurası iyi bilinmelidir ki bu şartlardan bir kısmı yalnız kadınlara mahsus olmayıp müslüman erkeklerin de uyması gereken umumi kaideler arasında yer alır. Aynı zamanda yukarıda saydığımız şartlardan bazısı kadınlar için mutlak şekilde haramdır. İster evinde ister evin dışında olsun bu kıyafetler yasaktır. Son üç bölüm bu kısma dahildir. Fakat bizim mevzuumuzun evin içi değil evin dışı ile ilgili kadın kıyafeti olduğuna göre o mevzuları bir kenara itmek mecburiyetinde kalacağız. Ancak bundan o mevzulara hiç dokunmayacağımız manası çıkarılmamalıdır. Şimdi yukarıda madde madde saydığımız bölümlerin her birisin ayrı başlıklar halinde kitap ve sünnete dayanarak açıklamaya çalışalım.

 

 

1) El Ve Yüz Müstesna Vücudun Her Tarafını Kaplaması

 

Bu mevzuda önce zikredilen ayetleri sıralıyalım Nur Suresinin 31. ayetinde Allahu teala buyuruyor ki:

"Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlararını korusunlar. Zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini yakalarının üstünü (kapayacak surette) koysunlar. Zinet (mahal)lerini kendi kocalarından yahut kendi oğullarından yahut kocalarının oğullarından, kendi biraderlerinin oğullarından yahud kız kardeşlerinin oğullarından, yahud kendi kadınlarından, yahud kendi ellerindeki kölelerinden, yahud erkeklerden yana ihtiyacı olmayan (yani erkeklikten kalmış bulunan) hizmetçilerden, yahud henüz kadınların gizli yerlerine muttalı olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizliyecekleri zinetleri bilinsin diye ayakalarını da vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe eden ey müminler. Ta ki korktuğunuzdan emin, olduğunuza nail olasınız."

Ahzap suresinin 59. ayetinde ise şöyle denilmektedir:

"Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok yargılayıcı çok esirgeyicidir."

İlk önce zikrettiğimiz ayeti kerimede zinete vesile olan her şeyin gizlenip açıklanmamasına, yabancılara gösterilmemesine ancak kasdi olmadan açılan kısımlar müstesna, örtülmesinin vücuduna dair emir sarahten açıklanmaktadır. İstenmeden zaruri olarak açılan kısımları örtmeye çalıştıkları müddetçe üzerlerine bir şey terettüp etmez.

İbni Kesir tefsirinde bu ayeti şu şekilde açıklamaktadır: "Yani örülmesi mümkün olmayan kısımlar müstesna yabancılara zinete vesile olan hiç bir yerlerini göstermemelidirler." İbni Mes'ud diyor ki, "Bu örtü veya elbise gibi şeylerle olur. Eskiden Arab kadınlarının örtündükleri gibi. Elbisenin ait kısmından görülen taraflarında ise bir şey yoktur zira gizlenilmesi imkansızdır."

İmam Buhari 290/7'de Enes radıyallahu anhden rivayeten şu hadisi nakletmektedir. Uhud gününde hezimet baş gösterince herkes peygamberin çevresinden uzaklaştı. Yalnız Ebu Talha ve beraberindeki bir bölüm ashap zırhlı olarak onun çevresini sarmışlardı... Ebu Bekir'in kızı hazreti Aişe ve Ümmü Süleym.

Hafız İbni Hacer El-Askalani diyor ki: Bu hadise hicab emri gelmeden önce idi. İhtimaldir ki, o bakmak maksadı olmadan vuku bulmuştur. Benim fikrime göre "ancak açılan kısmı müstesna" ayetinin tefsirinde de zikrettiğimiz gibi ayetin gelişinden de anlaşılan yukarıdaki beyandır. Selefi salihinin bu ayeti üzerindeki görüşleri çok muhteliftir. "Açılan kısmı" tabirinden, bazıları dış kısımdaki elbisedir demişlerdir. Bir kısmı ise sürme, yüzük, bilezik, ve yüz kısmıdır demişlerdir. İbni Cerir tefsirinde (84/18) bazı sahabe ve tabiinden bu mevzuda pek çok rivayetler serdettikten sonra içlerinden şu görüşü secmişdir. İstisna edilen kısımdan maksat aslında en doğru kavil ise şudur: İstisnadan murad el ve yüzdür." Eğer böyle olursa müstesna edilenler arasında sürme, yüzük gibi şeylerde girer. Biz yukarıdaki fikri daha doğru ve en uygun te'vil olarak bulduk. Zira icma-i ümmetle variddir ki herkes namaz kılarken avret mahallini örtmek mecburiyetindedir. Ancak kadınlar namaz anında yüz ve ellerini açabilirler. Vücutlarının geriye kalan kısımlarını örtmekle mükelleftirler. Varid olan bir rivayetde Hz. Peygamber kadınlarını, bileklerinin yarıya kadar olan kısmını açabileceklerini belirtmektedir.1 Bütün icma bu konuda müttefik olduğuna göre erkeklerde olduğu gibi kadınların da avret olmayan mahallerini açık bulundurmalarında bir mahzur yoktur. Bu kendiliğinden meydana çıkıyor. Zira avret olmayan şeyin ızharı haram değildir. Kadın el ve yüzünü açabileceğine göre cenabı Allah'ın "ancak açılan kısmı müstesna" ayetiyle bu kısımlar istisna edilmiştir. Zira umumiyetle açık bulunan kısımları buralardır.

 

 

(1) İbni Cerir bu hadisin zayıfladığına işaret ediyor. O haklıdır çünkü hadisi şerif bu lafızlarla sahih değidir. Hatta münker hadislerdendir. ibni Cerir ise hadisi KATADE yoluyla rivayet ediyor. KATADE'nin rivayetinde hadisi şerifin metni aynen şu şekildedir: Rasulullah buyurdu: “Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir tadının şuraya kadarı müstesna olmak üzere elini göstermesi haramdır. Ve bileğini yarısına kadar tutmuştu." Halbuki bu isnat munkatıdır. Buna benzer bir rivayet te İbni Cüreyc’den variddir. Hazreti Ayşe dedi ki: Süslenerek kardeşim Abdullah İbni Tufaylin oğlunun yanına çıktım. Rasulullah bunu hoş karşılamadı dedim ki:

- “Ey Allah'ın Rasulu o benim kardeşimin oğludur. Ne var ki?” Rasululah buyurdu:

- “Kadın büluğa erince yüzünden başka hiç bir yerini açması helal değildir. Ancak şuralarını açabilir. Ve eliyle kendi bileğini tuttu."

Bu hadis isnat yönünden zayıf ve münkerdir. Hazreti Ayşe'nin Ebu Davud'dan rivayetten serdettiği hadisler bundan daha kuvvetlidir. Çünkü aynı hadisi rivayet eden Hazreti Esma'dan aynı şeyleri zikretmektedir. Sahabeler arasında cereyan eden hareket tarzı da aynı şekildedir. Ancak yukarıdaki hadisi takviye eder mahiyette hiç bir şahit yoktur. Tatbiki de varid değildir, o yüzden münkerdir. İbni Cüreyc'in rivayet ettiği hadiste de münkerlik vasfına sahiptir. Hatta Kur'an'a tamamen muhaliftir. Hazreti Ayşe’nin kardeşinin oğlunun yanına süslü olarak gitmesi açıkca inkar edilmektedir. Allahü Zülcelal Kur'an-ı Kerim'inde "Kocalarınzdan veya kardeşinizin oğullarından. Başka kimseye zinetini göstermeyin." buyuruyor. Bu ayet açıkça kadının zinetinin kardeşinin oğluna gösterebileceğini belirtmektedir. Bu yönüyle hadis münkerdir.

Bana göre bu tercih pek kuvvetli değildir. Zira Kur'an'ın üslubundan anlaşıldığı gibi ayette takip edilen gaye pek  bu şekilde değildir. Bu sadece fıkhi bir tercih unsuru olabilir. Fakat bizim düşünce metodumuzla yakından ilgili değildir. Zira böyle bir izah tarzına karşı bu şekide mukabele edilebilir. Kadının namazda yüzünü açması namaza mahsus bir haldir. Namaz dışında da aynı şeyin caiz olup olmıyacağı münakaşa mevzudur. Çünkü iki durum arasında önemli farklar vardır ve yüzden de kıyas edilemez. Kadınların namazda yüzlerini ve ellerini açık bulundurmalarına dair varid olan rivayetler pek çoktur. İlerde onları da zikredeceğiz. Biz bu sebepten muhalefet etmiyoruz. Ancak münakaşamız bu delilin bu mevzuundaki sıhhati ile ilgilidir. Yoksa iddianın sıhhatiyle ilgili değil. Burada istisna edilen kısımla ilgili gerçek hüküm bizim İbni Kesir’in tefsirinden naklettiğimiz metninde tashih ettiği şeklildedir. Kurtubi tefsirinde zikredilen rivayet de bizim fikrimizi destekler mahiyettedir.

İmamı Kurtubi 229/12'de şöyle diyor: "İbni Atıyye diyor ki: Ayetin lafılarından anlaşılan hükme göre ben öyle zannediyorum ki kadın hiç bir yerini göstermeyip zinet nev'inden olan her şeyini gizlemekle memurdur. Zaruret şeklinde açılması muhtemel hükümler ise bilmecburiyye veya bir şeyi ıslah için vaki olan istisnalardır. Bu şekilde açılan kısımlar zaruret nevinden olduğundan kadınlar için affedilmiştir." İmamı Kurtubi devam ediyor: "Bu güzel bir sözdür ancak yüz ve ellerin açılması adet ve ibadet nevinden pek çok kerre vakidir. Açıklık umumiyeti namaz ve hac ibadetinde vakidir. Ayetteki istisna lafzının da buraya varid olması en uygundur. Ebu Davud'un Hz. Ayşe'den rivayet ettiği şu hadisi şerif de fikrimizi destekler: Ebu Bekir'in kızı Esma Radıyallahu taala anhüma Rasuli kibriyanın huzuruna girdiğinde üzerinde ince bir elbise vardı. Rasulullah ondan yüzünü çevirdi ve şöyle dedi:

Ey Esma kadın hayız görmeye başladığı andan itibaren şurasından başka yeri görülmesi doğru değildir. Yüzünü ve avuçlarını işaret etti. Bu bir ihtiyat olup insanların bozulmaması için daha iyidir. Kadın ziynetinden eli ve yüzleri müstesna hiçbir kısmını göstermemelidir. Muvaffakiyet Allah'tandır. Ondan başka bir Rab yoktur." Bu hükmü de oldukça incelemek gerekir. Zira her ne kadar açılan kısımlar el ve yüzlerden ibaret ise de bu sadece mükellefiyet maksadı münasebetiyledir. Ayet bizim anlayışımıza göre açılan kısmın istisnası ifadesiyle kast değil, sadece anlatış tarzını belirtmiştir. Böyle bir durumda kasten açılan kısma da aynı ayeti teşmil etmek akıl ve mantık haricidir.

Evet Ebu Davud'un rivayet ettiği Hz. Ayşe'den mervi hadis kadının yüzünü ve ellerini açmasının caiz olduğuna açık bir delildir.2 Aynı hadisi çeşitli yoldan rivayet eden muhaddisler de takviye etmişlerdir. İmamı Beyhaki fiilen takviye etmiştir. Bu takdirde yukarıda zikrettiğimiz şekilde bir delil hükmünü alır. Bilhassa Peygamber Aleyhisselam devrinde bu şekilde muamele edilmesi de bir takviye unsurudur. Asr-ı Saadet'te kadınlar Rasulullahın huzurunda yüzlerini ve ellerini açarlardı. Buna rağmen o kendilerine bir şey demezdi. Bu mevzuuda bir çok hadis varittir. Bunlardan birkaçını zikredelim.

 

 

 

(2) Bu hadisi Ebu Davud Sünen’in ikinci cildinin 182- 183 ncü sayfalarında rivayet etmiştir. İmamı Beyhaki ise süneninin 2. cildinin 226 ncı ve 7. cildinin 86 ncı sayfalarında şu şekilde rivayet emiştir:

“Beşir oğlu Said Kattade'den, o da Düreyk oğlu Halid’den, o da Ayşe'den rivayet etmiştir. Ebu Davud hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir:

"Bu hadis mürseldir, zira Düreyk oğlu Halid Hazreti Ayşe’ye ulaşamamıştır.

Benim fikrime göre Beşir oğlu Said de zayıftır. Hafız İbni Hacer el-Askalani de "Takrib" adlı eserinde bunu böylece zikretmiştir. Fakat hadis başka yollarla da geldiğinden kuvvetlidir. Bu yolları şöyle sıralıyalım:

a. Ebu Davud Mürseller arasında bunu zikrettikten sonra der ki: "Katade anlatıyor, Rasulullah aleyhisselam buyurdu:

"Kadın hayız görmeye başlayınca onun yüzünden ve bileklerine kadar elinden başka hiç bir yerinin görünmesi doğru olmaz." Dürrü’l-Mensur cilt 5 sayfa 42.

b. Beyhaki de bu hadisi şu yollardan rivayet etmiştir: İbni Lühey'a Abdullah oğul İyaz’dan o da Ansar kabilesinden Rufaa’nın oğlu Ubey oğlu İbrahim’den, o da babasından o da Esma’dan anlatıyor: “Rasulullah aleyhisselatü vesselam Ebu Bekir’in kızı Ayşe’nin yanına geldi. Hazreti Ayşe’nin yanında kız kardeşi Esma bulunuyordu. Esma’nın üzerinde omuzları genişçe bol şami bir elbise vardı. Bunu gören Rasulullah iğrendiği bir şey gördü de gitti. Rasulullah biraz sonra tekrar geldiğinde Hazreti Ayşe sordu:

“Niçin gitmiştiniz?” Peygamber buyurdu:

- “Görmüyor musun durumunu? Müslüman bir kadın şurası ve şurası müstesna hiç bir yerini gösermez. İki elini aldı (asıl ve doğru olan başka bir kaynakta ise iki eteğini aldı) parmaklarından başka hiç bir yeri görünmiyecek şekilde kolunu tuttu. Sonra ellerini başına doğru götürerek yüzünden başka hiç bir yeri görünmeyecek şekilde kapattı.” "İmamı Beyhaki" diyor ki bu hadisin isnadı zayıftır. Çünkü İbni Lüheya’nın asıl adı Abdullah El-Hadremi, Lakabı Ebu Abdurrahman El-Mısri el-Gazi’dir. Bazı müneahhirin hadisçileri onun hadislerini hasen kabul ederler. Bazıları ise sahih kabul ederler. Heytemi de bu hadisi ondan rivayet ederek "Mecma’uz-Zevaid" adlı eserinin 5. cildinin 137. sayfasında kaydetmiştir. Kebir ve Evsat adlı eserlerinde de hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: "İbni Lühey'anın hadisi hasendir. Bu hadisin diğer ravileri ise sahih hadis ravileridir.

İmamı Beyhaki bu hadisi başka yöndende takviye etmiştir. Hazreti Ayşe’nin ve İbni Abbas’ın hadislerini serdettikten sonra diyor ki: "Allah'ın zahir olan zinetleri mübah kılmasını beyan eden geçmiş sahabelerden bazıları da bu mürsel hadisle aynı fikirdedirler. Bu durumda hadis kendiliğinden takviye buluyor" Zehebi de "Tehzibü sünen El-Beyhaki" adlı eserinin 1. cildinin 38. sayfasında buna muvafakat etmektedir.

Beyhaki’nın "bazı sahabeler" kaydıyle işaret ettiği eshab Hazreti Ayşe, İbni Abbas ve Abdullah İbni Ömer’dir. Buna benzer rivayetler Evzai'nin de dediği gibi Ata İbni Ebi Rehab, Said bin Zübeyr’den de variddir."

Yukarıdaki hadise uygun şekilde fiiliyata dair Rasulullah’dan pek çok hadis zikredilmiştir.

1- Ümmü Atıyye rivayet ediyor. Rasulullah kadınlara bayram namazına gitmelerini emredince “Bizden birimizin örtüsü yoktur” dedim. Rasulullah buyurdu:

“O da kardeşimin üst örtüsünü giyinsin.” Bu hadis müttefekun aleyhdir. Açıkça Peygamber devrindeki kadınların namazlara giderken üstlerinden bir elbise giydiklerini açıklamaktadır.

2- Bu da Ümmü Atıyye’den rivayet edilmiştir. Rasulullah Aleyhisselatü vesselam Medine’ye gelince Ensarın kadınlarını bir eve topladı. Sonra Hattab oğlu Ömer’i onların yanına gönderdi. Ömer kapının yanına geldi ve onlara selam verdi. Selamını kadınlar tekrarladılar. Ömer konuşmaya başladı ve dedi ki:

- “Ben Allah elçisinin elçisiyim. Rasulullah beni size gönderdi.” Kadınlar hep birden “Rasulullah ve Rasulullah'ın elçisi bize hoş geldiler” dediler. Hazreti Ömer devam etti.

- “Siz Allah'a şirk koşmayacağınıza, hırsızlık yapmıyacağınıza, zina etmiyeceğinize, evladınızı öldürmiyeceğinize, çevrenizdekilere iftira etmiyeceğinize, bühtan etmiyeceğinize ve Allah'a isyan etmiyeceğinize dair biat eyleyin. Kadınlar “evet biat ederiz” dediler. Ömer evin dışından elini yukarıya kaldırdı. Kadınlar da iç kısımda ellerini yukarıya kaldırdılar. Sonra dedi ki:

-"Allah'ım sen şahit ol" Bundan sonra hayızlı olmayanların bayram namazına gidebileceğini bildirdi. Cenazenin gerisinde gitmekten nehyetti. “Sizin üzerinize Cum'a namazı yoktur” dedi. Ben bühtan ve isyan üzerinde ona süal sorduğumda Ömer “o, çığlıkla ağlamaktır,” dedi.

İmam Ahmed Müsned’inin 6. cildinin 408-409, Beyhaki, 3. cildinin 104 ve 105 nci sayfalarında Abdurrahman oğlu İsmail Atıyye’den o da ninesi Ümmü Atıyye’den bu hadisi rivayet ettiğini kaydederler. İbni Huzayme ve İbni Hibban da sahihlerinde kaydetmişlerdir.

İbni Hatem "cerh ve tadil" adlı eserinde bu hadisin ravisi olan ismaili zikretmiş ve onun rivayet ettiği hadislerden hiçbirini cerh ve tadil etmemiştir. Takrib’de ise İsmail’den makbul ravi olarak bahsedilmiştir.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi kadınların bayrama gidişleri Hicap farizasından sonra olmuştur. Ümmü Atıyyenin hadisinde geçen Hazreti Ömerin kadınların yanına girmeyip, sadece kapının ardından konuşması da bu fikrimizi teyid eder mahiyettedir. İşte o zaman Hazreti Ömer kadınların bayrama gitmelerini bildirmiştir.

1- Abdullah oğul Cabirden: "Ben Rasulullah'ın huzurunda bir bayram günü hazır bulundum. Rasulullah ezan ve kametsiz hutbeden önce namaza başladı. Sonra Bilal’a dayanarak ayağa kalktı. Allah'tan korkmayı emrederek Allah'a itaata teşvik etti. Orda bulunan cemaata çeşitli konularda vaaz ve nasihat etti. Biraz geçtikten sonra kadınların yanına gitti. Onlara da vaaz ve nasihat etti ve şöyle dedi: “Sadaka verin. Zira sizin çocuğunuz cehenneme odunsunuz.” Oturan kadınların arasında yanakları siyah ve benli bir kadın niçin ya Rasulullah dedi. Rasulullah buyurdu: “Çünkü siz çok şikayet eder ve ileri gelenlerinize küfr edersiniz.” Cabir diyor ki kadınlar kendi ziynet eşyalarından çeşitli miktarda tasadduk ettiler. Yüzüklerini Bilal’ın elbisesinin üstüne atıyorlardı.3

 

Bu olay hicretin altıncı senesinde Peygamberin hudeybiye musalahasından dönüşünde imtihan ve biat ayetlerinin nüzulü sırasında vuku bulmuştu. Ümmü Atiyye de rivayetinde bunu belirtir mahiyette ifade tarzı kullanmaktadır. Rasulullah Medine’ye geldiği zaman demektedir. Buradaki geliş hicret sebebiyle değil Hudeybiye’den dönüştür. İlk akla gelen hicret zamanı olabilir. Fakat tarihi hakikat Hudeybiye dönüşüdür. Şurası bir hakikattır ki Rasulullah'ın kadınların erkekler yanında yüzlerini açmalarına bir şey dememesi bunun cevazına delildir. Durum böyle olunca malum olduğu gibi bir hüküm başka birisiyle nesh edilip kalmaktadıktan sonra asla değişmez. Bizim iddiamız odur ki bundan sonra o hükmü kaldırır mahiyette hiç bir hüküm varid olmamıştır. Hatta devamını teyid eder mahiyette geçer. Hadiseler pek çoktur. Bunun aksini iddia edenler o hükmü kaldıran delili açıkça zikretmelidirler. Yoksa hükme muhalefet imkan haricine çıkar.  

(3) Bu hadisi Buhari 3. cildinin 295. 4. cildinin 54. sayfalarında Müslim 4. cildin 101. sayfasında, Ebu Davud 1. cildin 286. sayfasında, Nesei 2. cildin 5. sayfasında İbni Hazım 3. cildin 218. sayfasında İbni Maceh 2. cildin 314. sayfasında Malik 1. cildin 309. sayfasında İbni Abbasdan rivayet etmişlerdir.

İmamı Ali'nin bu kıssa ile ilgili hadisini ise Tirmizi Bolak baskısının 1. cildinin 167. sayfasında zikretmiş ve "sahih, hasen bir hadistir" demiştir. Ahmed İbni Hanbel ise 562. ve 1347 nci sıra numarasında bu hadisi kaydetmiştir. Ziya el-Makdisi Muhtarın 1. cildinin 214 sayfasında kaydetmiştirl. Bunun isnadı daha da kuvvetlidir. Hafız da Feth adlı eserinde bu fetvanın Kurban bayramında taşlamadan sonra kurban kesilirken vuku bulduğunu söyliyerek delil getirmektedir.

İbni Hazm şöyle der:

"Şayet yüz kısmı avret mahalli sayılsaydı halkın huzurunda o açtığı zaman tekrar örttürülmesi gerekirdi. Şayet yüzü örtülü olsaydı İbni Abbas onun güzel veya çirkin mi olduğunu nerden bilecekti.

İbni Battal ise şöyle diyor: Hadisi şerifte fitne korkusuyla yüzü çevirmenin zaruretine dair emir vardır. Fitneden emin olununca men edilemez. Hatta Rasulullah bile Fazl’ının yüzüne dikkatlice baktığının farkına varınca çeviriyor. Fitnenin harekete geçmesinden çekiniyor. Bu da insanoğlu tabiatındaki kadına karşı meyli ve hayreti ve bu zaafının kötü neticesini Rasulullah'ın iyi bilmesindendir. Aynı zamanda peygamberlerin hanımları için gereken peçenin diğer mü'min kadınlara zaruret olmadığını da delalet eder. Şayet yüzü örtmek bütün kadınlara vacip olsaydı. Rasulullah Aleyhisselatü vesselam Hüşami Kabilesinden olan kadının da yüzünü örtmesini emreder. Ve Fazl’ın yüzünü öte tarafa çevirmezdi.

Yine bu hadisi şerifte kadının yüzünü örtmesinin farz olmadığını icmaı ümmetle yabancılar görse bile yüzünü açmasının gerektiğine dair belirtiler mevcuddur."

İbni Battal’dan zikrettiğimiz bu metne Hafız şu şekilde karşılık vermektedir. Hüşami kabilesine mensup kadından İbni Battal’ın delil olarak getirdiği kıssa münakaşa mevzuu olabilir. Çünkü o kadın ihramlı olduğunda yüzünü açmış bulunuyordu.

Her ne kadar Hafız bu fikirdeyse de gerçek onun serdettiği gibi değildir. Zira yukarıda da açıkladığımız gibi Hüşami kabilesine mensup kadının Rasulullaha süal sorması cemrei akabede şeytan taşladıktan sonra vuku bulmuştur. Bu durumda ihramdan çıkmış olması gerekir.

Hatta Hüşami kabilesine mensup kadının süal sorduğu anda ihramlı olduğunu kabul etsek bile İbni Battal’ın yukarıda zikrettiğimiz delilini çürütmez. Çünkü yüzü örtmekle veya açmakta ihramlı kadınla diğeri arasında hiç bir fark yoktur. Birisine caiz olup diğerine caiz olmaz diye bir şey söylenemez. Şayet bir kadın yabancılar yanında yüzünü açacak olursa o takdirde caiz olmıyacaktır. Halbuki İbni Abbas’ın baktığı kadın güzel ve şık idi. Fazıl ona vurulabilirdi de. Buna rağmen Rasulullah kadını yüzünü örmesini emretmiyordu. Fazlın yüzünü öteye çeviriyor. Bu da gösteriyor ki yüz örtmek güzel veya çirkin kadınların üzerine vacip değil sadece fitneyi def için müstehaptır. Bazı fazilet sahibi kimselerin kadının yüzünü açık olmadığına dair sarfettikleri beyana gelince tamamen gerçeğe aykırıdır. Şayet kadının yüzü kapalı olmuş olsaydı rivayeti nakleden kişi nasıl olupda onun güzel ve parlak bir kadın olduğunu bilecekti. Yine Fazl neden tekrar ve tekrar dönüpte ona bakacaktı. Hadis açıkça kadınların yüzlerinin avret mahalli olmayacağını beyan etmektedir.

Bir kerre vakıa Hz. Peygamberin son zamanlarında cereyan etmiştir. Rasulullah'ın fiili ile ortaya koyduğu bir şey ise sabit hüküm mesabesine geçer.

3- İbni Abbas’dan: "Hasam kabilesinden bir kadın veda haccında Rasulullah'tan fetva istedi. Abbas’ın oğlu Fadıl ise Rasulullah'ın benzeri idi. (Fadıl parlak bir erkek idi) hadis devam ediyor. Fadıl kadına doğru dönerek ona birşeyler söylemeye başladı. (Kadın oldukça güzeldi. Rasulullah Fadıl'ın çenesini tuttu ve yüzünü öbür tarafa çevirdi.)4

Bu kıssayı Ebu Talip oğlu Ali (r.a.) hazretleri rivayet eder. Anlattığına göre Rasulullah cemrede taş attıktan sonra da kurban keserken kadın sual sormuştu. İmamı Ali rivayete şunu da eklemişti:

 

(4) Bu hadisi Buhari 9. cildinin 107. sayfasında, Müslim 4. cildinin 134. sayfasında, Nesai 2. cildinin 86. sayfasında, Beyhaki 7. clidinin 84. sayfasında, "Evlenecek erkeğin kadınlara bakması" babında zikretmişlerdir. Hafız "Fetih" adlı eserinin 9. cildinin 173. sayfasında aşağıdaki malümatı dercetmektedir:

"Bu hadiseden aynı zamanda bir kadınla evlenmek isteyen erkeğin kadının güzelliklerini düşünmesinin caiz olacağına dair hüküm de beliriyor. İsterse bu arzu evlenme isteğinden ve nişandan önce olsun. Çünkü Rasulullah Aleyhisselam kadına baktıktan sonra onu tasvip etti denilmektedir. Aynı zamanda bazı rivayet tariklerinde ifade edildiği gibi Rasulullah ona buyurdu ki:

“Benim kadına ihtiyacım yoktur." Rasulullah Aleyhisselamın yabancı kadınlara bakmasının caiz olup diğerlerinin caiz olmayacağı fikri de yaygın olan görüşler arasındadır. Ebu Bekir İbnül Arabi ise aynı konuda başka bir yol tutmuş ve hadisi şu şekilde izah etmiştir: "Olabilir ki bu emir örtünme ayetinin gelmesinden önce vuku bulmuştur."

(Abbas Peygambere dedi. “Ey Allah'ın Rasulu neden amcazadenin boynunu öbür tarafa çevirdin?” Peygamber buyurdu:

“Gördüm ki, ikisi de genç idiler. Onları şeytanın aldatmasından emin olamadım.” )

İmamı Ahmed'in bizzat Fadıl’dan şu rivayeti vardır. (211/1).

(Ben ona bakıyordum. Rasulullah bana baktı yüzünü onun yüzünden çevirdi. Sonra ben tekrar baktım. Rasulullah yine yüzümü çevirdi. Ve üç kere aynı hareketi tekrarladı. Yine de ben vaz geçmemiştim.) Bu hadisin rivayeti Sika ravilerdendir. Fakat, rivayet munkatıdır.

3- Sehl bin Saad’den "Kadının birisi Rasulullah'ın huzuruna geldi ve dedi: Ya Rasulallah kendimi sana hibe etmek için geldim. Rasulullah ona baktı gözünü gezdirdi. Sonra başını eğdi. Kadın Rasulullah'ın bir şey arzu etmediğini görünce oturdu."5

4- Hz. Ayşe (r.a.) dan: "Mümin kadınlar Rasulullah'la birlikte sabah namazında hazır bulunurlardı. Örtülerine bürünmüş halde namazlarını eda ederlerdi. Sonra evlerine dönerlerdi. Karanlıktan onları kimse tanımazdı."

5- Kays’ın kızı Fatma'dan: “Hafsin oğlu Ebu Amir onu tamamen boşamıştı ve kayıptı. (Başka bir rivayette de üç talakla boşamıştı.) Kadın Rasulullah'ın huzuruna geldi ve olanları ona anlattı. Rasulullah ona Ümmü Şureyk'in evinde iddetini tamamlamasını emretti. Sonra dedi.

 

 

(5) Bu hadisi İmamı Buhari ve diğerleri Ebu Davud’un sahihinin 449. sayfasında varid olan rivayetten apayrı şekilde serdetmişlerdir. Buradaki istidlal ciheti ise "Karanlıktan bilinmezlerdi" sözüdür. Bu sözün açıkça ifadesi karanlık olmayınca tanınacaklarını belirtmektedir. Malum olduğu gibi kadınları tanıyabilmek için yüzlerini görmek zarureti vardır. Bu durumda asrı saadetteki kadınların yüzleri örtülü değil açıktır. Ebu Yali'nin müsneddinin 2. cildinin 214. sayfasında sahih senetle serdettiği hadiste sarahatan bizim yukarıda kaydettiğimiz hüküm belirtiyor. Hadisin son kısmı lafız bile lafız aynen şu şekilde "Bizden bazımız bazımızın yüzünü bilemiyorduk."

“O kadarını ashabım korur. Sen İbni Ümmü Mektum’un yanında iddetini doldur. Zira o ama bir adamdır. Yanında örtünü indirebilirsin.” Başka bir rivayette şöyle variddir. (Ümmü Şüreyk'in yanından taşın. Ümmü Şüreyk Ensardan zengin bir kadındı. Allah yolunda pek çok nafaka verirdi. Misafirler hep onun yanında kalırlardı. Yapacağım dedim Rasulullah:

“Yapma Ümmü Şüreyk misafiri çok olan bir kadındır. Ben senin örtünün düşmesinden veya elbisen açılıp ayaklarının çevrede bulunanlar tarafından görülmesinden çekiniyorum. Böyle bir durumdan sen de kaçınırsın. Fakat amcan oğlu Abdullah İbni Ümmü Mektum'un evine git. -Abdullah ile aynı sülaleden idiler.- Şayet sen örtünü indirsen de o seni görmez” dedi. Ben de Abdullah İbni Ümmü Mektum'un yanına gittim. İddetim bitince bir münadinin namaza çağırdığını duydum. Mescidi nebeviye vardım. Rasulullah'la birlikte namaz kıldım. Rasulullah namazımı bitirince minberin üzerine çıktı ve şöyle dedi:

“Vallahi ben sizi ne korkutmak ne teşvik etmek için sadece şu vakıayı bildirmek için topladım. Temim ed-Dari Hristiyan bir adamdı. Geldi biat etti; müslüman oldu. Ve bana öyle sözler söyledi ki, tıpkı benim size Mesih Aleyhisselam ve deccal mevzuunda söylediğim sözler gibiydi."6

 

(6) Bu hadisi müslim sahibinin 4. cildinin 195. sayfasında ve 8. cildinin 203. sayfasında zikretmiştir. Hadisi şerifin kadınlarda yüz kısmının avret mahalli olmıyacağına dair belirttiği hüküm açıktır. Şöyle ki Rasulullah aleyhisselatü vesselam Kays’ın kızı Fatıma’yı başörtülü olarak erkeklerin görmesinde mahzurlu bir tarafı bulmuyor. Bu da gösteriyor ki başı örtme vacip olduğu gibi yüzü de örtme zarureti yoktur. Buna rağmen Rasulullah yine de onun hımarının düşüp ayeti kerime ile açıkça haram olduğu belirtilen kısımlarının görünmesinden çekinerek daha ihtiyatlı bir yol takip ediyor. Ve Fatıma’yı Ümmü Şüreyk'in evinden ama olan İbni Ümmü Mektum’un evine naklediyor.

6- İbni Abbas'dan: İbni Abbas'a dendi ki:

- “Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesselem ile hiç bir Bayramda hazır bulundun mu?”

- “Evet” dedi İbni Abbas. “Şayet küçük olmasaydım hazır bulunamayacaktım. Rasulullah'ın alemi Kesir b. Salt evinin önünde bulunuyordu. Kendisi de oraya geldi ve namazı kıldı. (İbni Abbas diyor ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi Veselelemi inip eliyle adamları oturttuğunu sonra onları yarıp geçtiğini görür gibi oluyorum.) Sonra kadınlar geldiler ve beraberlerinde Bilali Habeşi'de bulunuyordu. Rasulullah şu ayeti okudu:

"Ey Peygamber, mü'min kadınlar- Allah'a hiç bir şeyi eş tutmamaları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evlatlarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemeleri, emredeceğin her hangi bir iyilik hususunda sana asi olmamaları şartıyla sana biatleşmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et. Onlar için Allah'tan mağfiret isteyiver. Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." Ayeti bitirdikten sonra işte siz bunun üzerine kaim misiniz? İçlerinden bir kadın kalktı evet ey Allah'ın Peygamberi dedi. Ama diğer kadınlar hiç bir cevap vermediler. İbni Abbas diyor ki: Rasululullah onlara vaaz etti ilahi emirleri zikretti sadakayı emretti. Bilal elbisesini açmıştı: İşte size anam babam feda olsun haydin diyordu. Ben onların ellerinde bulunan şeyleri çıkarıp Bilal’in elbiseninin üstüne fırlattıklarını görüyordum. Başka bir rivayette kadınlar parmaklarına taktıkları ziğir ve yüzüklerini atıyorlardı. Sonra Rasülullah ve Bilal peygamberin evine döndüler.[1]

7- Haris’in kızı Sübey'aden: "Sübey'a Havle’nin oğlu Sa'dın nikahı altında idi. Saad veda haccında vefat etmişti. Bedir harbinde bulunmuştu. Ölmeden dört ay ona gün önce Sübey'a hamlini vaz etmişti. Nifastan temizlenince Batek'in oğul Ebussenabil onunla karşılaştı. Sübey'a gözlerine sürme çekmişti. Ebussenabil ona şöyle dedi:

- “Kendi nefsine arkadaş ol- Veya buna benzer- Yoksa sen nikahlanmak mı istiyorsun? Daha kocanın ölümünün üstünden dört ay on gün geçti.” Sübey'a diyor ki: Ben Rasulullah Sallalahü Aleyhi Vesellemin yanına geldim. Batek'in oğlu Ebussenabil'in söylediklerini anlattım. Rasulullah şöyle dedi:

“Hamlinizi vaz ettikten sonra helal oldun."8

 

İbni Hazm İbni Abbas’ın yoluyla zikrettiği hadise şu ilaveyide koymuştur: İşte İbni Abbas Rasulullah Aleyhisselatü vesselamın huzurunda kadınların ellerini görebiliyor. Bu da elin ve yüzün avret mahalli olmayıp kapanmasının zaruri olmayacağının delilidir. El ve yüzden maada vücudun bütün kısımlarını örtmek farzdır.

Bu kıssada nakledilen Rasulullah'ın kadınlarla biatleşmesi vakıası da bu hükmün, hicabın fraz olma emrinden sonra vukuu bulduğuna delildir. Bilindiği gibi hicap emri hicretin 3. senesinde farz kılınmıştır. Biat ayeti ise hicretin 6. senesinde nazil olmuştur. Hafızda "Feth, Cilt  2 sayfa 377" İbni Abbasdan nakledilen vakıanın Mekkenin fethinden sonra vukuu bulduğunu belirtmiştir.

İmamı Taberani’nin Kays bin Ebu Hazm'dan rivayet ettiği hadiside yukarıdaki fikri destekler mahiyettedir. Ebu Hazm diyor ki: Biz Hazreti Ebu Bekir hastalandığı vakit yanına vardığımızda beraberinde beyaz yüzlü titrek elli bir kadın görmüştüm. Bu da Esma binti Amis idi.

Heytemi 5. cildinin 170. sayfasında şöyle der: Bu hadisi rivayet edenler sahih kimselerdir. Esma binti Amis Ashaptan bir kadın olup Hazreti Ebu Bekirkin Hanımıdır. Görülüyor ki Ebu Bekirin zevcesi yabancıların yanında titrek ellerini açık bulundurarak oturuyordu yanında bulunan kocası Ebu Bekir hiç bir şey demiyor. Şu halde el ve yüzü kapamak zarureti vaki değildir.

(8) Zannederim ki Rasulullah yüce bir şey üzerinde hutbesini irad etti. Belki  de bineğinidir. Minber diyemeyeceğiz. Çünkü İbnül Kayyim El

8- Yine İbni Abbas'dan:

Kadının birisi biat etmek için Rasululullah'ın yanına geldi. Gözünde sürme yoktu ve kına yakınmamıştı. Rasulullah; kadın sürmelenip kınalanıncaya kadar biatını kabul etmedi."9

Bu hadislerin hepsi kadının elini ve yüzünü açmasının caiz olacağına delalat etmektedirler.10  Aynı zamanda Hz. Ayşe radıyallahü anha’nın daha önce geçen hadisini te'yid etmektedir:

 

 

Cevzi ve diğer ulemanın bildirdiğine göre Hz. Peygamber'in Bayramlarda minbere çıkarak hutbe irad ettiği açıkça bilinmemektedir. Çoğu kez olduğu yerde ayağa kalkarak hutbe okurlardı. Cabir’in rivayet ettiği ve bizim daha önce serdeddiğimiz hadisi şerifde şöyle denilmektedir: Sonra Rasulullah Bilali Habeşi’ye dayanarak ayağa kalktı.

İbnül Kayyim El Cevzi "Zadül maad" adlı eserinde şu bilgiyi vermektedir: "Rasulullah'ın dışarıda üzerine çıktığı her hangi bir minber yoktu. Medine’deki mescitte bulunan yere de çıkmış değildi. Sadece olduğu yerde ayağa kalkar ve o şekilde hutbesini irad ederdi. (İbnül Kayyim Cabir’in ve İbni Abbas’ın rivayet ettiği hadislerle birlikte bir kaç hadis zikrettikten sonra şöyle demektedir:) Bu hadisten anlaşılan Peygamber minber veya bineğin üzerinde hutbe irad etmiştir. Bu iki hadisin sıhhatında şüphe olmadığına göre durum nasıl ifade edilebilir. Minberi ilk olarak camii dışına götüren Hakem oğlu Mervan’dır. O yüzden kendisine karşı gelenler olmuştur. Çamurdan veya kerpiçten ilk olarak minber bina eden ise Salt oğlu Kesir’dir. Mervan onu Medine’ye emir tayin ettiği zaman Camii dışına minber naklederek halka hutbe irade etmiştir. Belki bu hadiste zikredilen yüksek yerden murat musalladaki seki veya benzeri yüce bir mahaldir. Rasulullah buradan hutbeyi irad ettikten sonra kadınlara vazu nasihatta bulunmuştur. Şüphesiz ki en doğrusunu bilen Allahü Zülcelal'dir.

(9) İmamı Ahmed bu hadisi müsnedinin 6. cildinin 432. sayfasında iki yoldan ihrac etmiştir ki yollardan birisi sahih diğer ise hasendir. Kendisinin belirttiğine göre Ebussenabil Sübeya'yla nişanlanmış fakat Sübeya evlenmekten kaçınmıştı. Bu da gösteriyor ki sahabe devri kadınlarının örfünde el ve yüzler avret mahalli değildir. Şayet avret mahalli sayılsaydı. Ebussenabil’in önünde Sübeya’nın elini ve yüzünü açık bulundurması gerekirdi.

 

 

 

(10) Buna benzer bir hadis de Ata İbni Ebi Rabah’ın İbni Abbas’tan rivayet ettiği hadisi şeriftir. Ata diyor ki: Abdullah İbni Abbas bana şöyle dedi:

- “İstermisin sana cennetlik bir kadın göstereyim?”

- “Evet” dedim. İbni Abbas dedi ki:

“İşte şu esmer kadın Rasulullah'ın yanına geldi, ben sar'a geçiriyorum. Allah için bana dua et” dedi. Rasulullah buyurdu:

“Dilersen sabret ve karşılığında cenneti bul. Dilersen sıhhat bulman için dua edeyim. Bundan sonra kadın o halde sabredeyim” dedi."

- Bu vak'ayı İmamı Buhari 10. cildin 94. sayfasında. İmamı Müslim 8. cildin 16. sayfasında, İmamı Ahmed müsnedinin 3240 numaralı hadisinde zikretmiştir.

(11) İbni Sadin tabakatının 4. cildinin 147. sayfasında şöyle bir hadiste nakledilir: Ebu” Esma Ebu Zer El-Gıfari hazretlerinin yanına geldiğinde beraberinde esmer bir kadın bulunuyordu. Bu sıralarda Ebu Zer el-Gıfarı Rebeze’de ikamet ediyordu. Ebu Esma diyor ki: Beni görünce Ebu Zer El-Gıfari şöyle dedi:

- “Bakmaz mısınız şu esmer kadına bana ne emrediyor.” Ebu Nuaym de 1. cildinin 161. sayfasında sahih bir senetle aynı vak'ayı zikretmiştir. Başka bir tarikle Ebu Nuaym’ın 1. cidinin 174. sayfasında Ebu Süleyldan diyor ki: Ebu Zer Gıfari’nin kızı üzerine yünden bir örtü atarak Ebu Zer'in yanına geldi. Yanakları esmerimsiydi. Kolunda bilezikleri vardıl. Ebu Zerin önüne geldi etrafında Ebu Zer’in yaranı dizilmiş oturuyordu. Dedi ki:

- “Babacığım, çiftçiler ve bekçiler seni bu batıl şeylerle iflas ettireceklerini zannediyorlar.” Ebu Zer dedi:

“Bırak yavrum baban sarı beyaz neye sahipse hepsi Allahın mülküdür. Hamd yine ona mahsustur.” Bu vak'ayı zikreden ravilerde güvenilir kimselerdir.

İbni Asakir tarihinin 2. cildinin 73. sayfasında Salb İbni Zübeyr’in vak'asını anlatırken şu malumat verilmektedir. Salbın Annesi Ebu Bekirin Kızı Esma tebessüm ederek parlak bir çehre ile yanımıza geldi diye zikredilmektedir. 283. sayfasında da Mihran oğlu Meymun’dan şu rivayet anlatılmaktadır. "Ümmü Derda’nın yanına vardığımda ince bir başörtüsünü kaşının üzerinden çenesinin altına kadar sarmış olduğunu gördüm.”

Gömlekten veya hırkadan kesilmiş olan kısımdır. Kelimede filolojik olarak kesmek manasına gelen "ceb" mastarında türemiştir. Allahü Teala başörtüsünün boyuna ve göğse sarılmasını emrediyor ki, bu o kısımların örtülmesinin vacip olduğuna delalet eder.

Emri ilahide yüzün örtülmesi diye bir şey geçmediğine göre bu kısımların avret mahalli olmadığı meydana çıkıyor. Buna binaen İbni Hazm "Muhalla" adlı büyük eserinin üçüncü cildinin 216-217"inci sahifelerinde şöyle diyor:

Allahü teala başörtüsünü- yakalarının üstüne atılmasını emretmekle bu kısımların avret mahalli olup göğsü ve boynu örtmesinin vacip olduğunu nas ile ifade etmiş oluyor. Bu ayeti kerimede yüzün açılmasının mübah olduğuna delalet vardır. Bundan başka ksımları açmak ise imkan dışıdır.

Bizim fikrimize dair üzerinde söz ettiğimiz ayeti kerimenin orta kısımlarında açık şekilde işaret vardır.

“Mümin erkeklere de söyle gözlerini haramdan sakınsınlar. Ve ırzlarını muhafaza etsinler. Mü'min kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna." Nur- 30 ayeti kerime kadınların açılan kısımlarının görülmesinin mümkün olduğuna işaret ederek onlara bakmaktan korunmayı emrediyor. Bu kısımlar ise el ve yüzlerden başka taraf olamaz. Buna benzer bir hadisi şerif de vardır. Rasulullah Sallahü Aleyhi Veselem buyuruyor:

“Sakın ha yollarda oturmayasanız. Eve döndüğünüz zaman yoların hakkını veriniz.” Ya Rasulallah yolların hakkı nedir diyenlere Rasülullah buyurdu:

“Gözü korumak, eziyyet verici şeyleri kaldırmak, selam vermek, marufu emredip münkeri nehyetmektir.”12

 

(12) Bu hadisi Buhari 3. cildinin 11. sayfasında, Müslim 3. cildinin 7. sayfasında Ebu Davud 2. cildinin 291. sayfasında, İmamı Ahmed İbni Hanbel 3. cidinin 36. sayfasında, Ebu Said El Hudri’den ve Ebu Talha El Ancarı’dan naklen rivayet etmektedirler.

Başka bir hadisi şerifde şöyle buyurur:

“Ey Ali baktıktan sonra bir daha bakma ile bakış senindir ama sonuncusu değil.”13

Abdullah oğul Cerir'den diyor ki: Ben Rasulullah Sallallahü Aleyhi Veselleme ansızın bakış mevzuunda sordum, Rasulullah gözümü çevirmemi emretti.14

İmamı Kurtubi tefsirinin 12. cildinin 230. sahifesinde. Ve diğer müfessirlerde bahis mevzuu olan ayeti kerimenin tefsirinde ayetin inişine sebep olarak şöyle demektedir:

"O zamanki kadınlar başlarını yaşmakla örttükleri zaman belin üst kısmından sarkıtırlardı. Tıpkı naptılerin yaptıkları gibi. Boyun gerdan ve kulaklar bu durumda örtülmezdi. Onun üzerine Allah'ü Teala (himarı) Başörtüsünü, üzerinden sarmalarını emretti."

Hazreti Ayşe Radıyallhü taala validemizden, dedi ki:

"Allah ilk muhacir kadınlarına merhamet etsin. (Baş örtülerini yakalarının üstünü kapayacak surette koysunlar.) Ayeti inince üstlerine giydikleri abalarını yırttılar ve onu başörtüsü olarak kullandılar. Başka bir rivayette de ibare şu şekildedir: İzarlarını aldılar eklendikleri kısmından yırtarak başörütüsü yaptılar.”15

 

 

(15) Bu hadisi Buhari 2. cildinin 182. ve sekizinci cildinin 392. sayfalarında nakletmiştir. İbni Ebi aynı hadisi daha mükemmel senetleriyle Şeybe kızı Safiyeden nakletmiştir. İkinci rivayet aynen şöyledir:

"Biz Hazreti Ayşe’nin yanındayken Hazreti Ayşe’nin şöyle dediğini işittik: Söz konusu kureyşli kadınlar fazilet sahibidirler. Ama Allah'a yemin ederim ki Medineli Ansar kadınlarından daha faziletli kimse bulunamaz. Onlar kadar Allah'ın kitabına sadakatla bağlanan, Kuranı mübine kuvvetle inanan pek az bulunur. Nur suresindeki "Baş örtülerini de yakalarının üstünden atıversinler" mealindeki ayet inince kocaları onlara Allah'dan nazil olan ayetleri okudular. Herrek karısına, kızına, bacısına ve bütün akrabalarına Allah'ın emrine sadakatla bağlanmayan hiç bir kadın çıkmadı. Başlarında kuş varmış gibi saçlarını örterek Rasulullah'ın gerisinde namaza durdular."

Gamid kabilesinden Haris 'in oğlu Haris'den, diyor ki:

Biz Mina’da iken babama bu cemaat nedir diye sordum babam dedi ki, onlar bir müneccim için toplanmışlardır. Haris diyor ki: Biz indik "başka bir rivayette de geldik" baktık ki, Rasulullah Aleyhisselam insanları tevhide ve imana davet ediyordu. Oradaki kalabalık ise Rasulullah'ın sözünü reddedip ona eziyet ediyorlardı. Gün yarıya varıp yanındaki kalabalık çekilince gerdanlığı görünen bir kadın ağlıyarak Rasulullah'ın yanına geldi. Kadının elindeki kadehte su bulunuyordu bir elinde de mendil vardı. Onu Rasülullah'a sundu, Rasulullah sudan içti, abdest aldı. Sonra başını kadına doğru kaldırarak buyurdu ki:

- "Ey kızım başörtünü gerdanına da ört. Babanın mağlup ve zelil olacağından korkma."

“Kimdir bu kadın?” dediğinde,

“O kızı Zeyneb’tir” dediler.16

Bundan sonra ayeti kerimedeki "gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar." İbaresine gelince bu da kadınların ayaklarını da örtmelerinin vacip olduğunu göstermektedir. Şayet böyle olmasaydı her hangi bir kadın gizlemesi gereken süs eşyasını (Arabların nesne) açabilirler ve sadece ayaklarını vuramazlardı. Ayağın açılması şeriata muhaliftir. Bu yüzden kadınlardan birisi çevresinde bulunan erkeklere gizlediği süs eşyası olan halhalını bildirmek için ayağını vuruyordu. Ve Allahü Taala o yüzden bu ayeti kerime ile ayak vurmayı da yasak etti. İbni Hazm'de "muhalla" adlı eserinin üçüncü cildinin 216. sahifesinde, tıpkı bizim beyan ettiğimiz gibi izahat verererk. Şöyle demektedir: "Bu da ayakların ve baldırların gizlenmesi gerektiğini açılmasının asla helal olmayacağını belirten bir nasdır."

 

(16) Bu hadisi Tabarani "Mu’cemül kebir"' adlı eserinin 1. cildinin 245. sayfasında. İbni Asakir "Şam tarihi" adlı eserinin 4. cildinin 46. sayfalarında zikretmişlerdir.

Bu fikrimizi destekler mahiyette İbni Ömer'den merfu bir hadiste Rasulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem buyuruyor:

"Kim hile ile elbisesini çekerse Allah kıyamet gününde asla onlara rahmet nazarıyla bakmaz.” Bunun üzerine Ümmü Seleme dedi:

“Ya kadınlar eteklerini ne ederler?” Rasülullah buyurdu:

“Bir karış kısaltsınlar.” Ümmü Seleme dedi:

“O takdirde ayakları açılır.” Rasulullah buyurdu:

"Bir zira bollatsınlar, fazla değil." Tirmizi de Süneninin 3. cildinin 47. sahifesinde aynı hadisi ihraç ederek diyor ki: Bu hasen ve sahih bir hadistir.

Bu hadiste kadınları izarlarının çekmelerine dair ruhsat vardır. Çünkü bununla daha iyi örtünürler. İmamı Beyhaki de şöyle diyor: Bu hadis kadınların ayaklarını örtmelerinin vacip olduğuna delalet etmektedir. İşte asrı saadetten beri devam edip gelen kadınların örtüsü mevzuunda örf bu şekilde cereyan etmiştir. Bu konuda bazı şer'i meselelerde varid olmuştur. İmamı Malik ve diğerleri Abdurrahman İbni Avf'in oğlu İbrahim’in Ümmi Veledin'den şöyle bir vakıayı zikrederler: O Peygamberlerin pak zevcelerinden olan Ümmü Seleme validemize sordu. Ben eteği uzun olan bir kadınım ve pis yerlerde yürürüm nasıl edeyim? Ümmü Seleme diyor ki: Rasulullah buna şöyle dedi:

“Geri kalan kısmı temizlersin.”

Abdul Eşhel oğullarından bir kadın rivayet ediyor:

- “Dedim ki, Ya Rasulallah bizim evin mescide giden yolu çirkin kokuludur. Yağmur yağınca ne yapacağız?” Rasulullah buyurdu:

- “Daha güzel başka bir yol yok mu?” “Evet” dedim. Rasulullah “bunun yerine ordan gelin” dedi.17

 

(17) Bu hadisi ve daha önce geçenleri Ebu Davud "Sünen'inde sahih bir isnatla zikretmiştir. İbni Hacer El-Heytemi de aynı hadisi hasen olarak kabul etmiştir.

Buna binaen ilk müslümanlar zimmi kadınlarının ayaklarını müslüman kadınlara benzememeleri için açık bulundurmalarını şart koşarlardı. Cehennem ehline muhalefet mevzuunda "doğru yolun icapları" adlı eserde de bu nevi bir hüküm zikredilir.

Allah'ü zülcelal nur suresinde mezkür ayette kadının yabancıların karşısında gizlemesi gereken yerlerini ve süs eşyalarını belirttikten sonra diğer ayette evinden çıkan kadının evde giydiği elbisesini üstüne çarşafa benzer bir şeyle örtünmesinin lüzumunu belirterek böyle bir örtünün kadınları daha iyi koruyacağının ve kadın tabiatını daha şerefli bir hale getireceğini beyan ediyor. Ayeti kerimede şöyle buyuruluyor:

"Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok yargılayıcı çok esirgeyicidir."

Bu ayet indiği zaman ensar kadınları başlarında (Karga) biçimindeki elbiselerle dışarı çıkmışlardı.

Ayeti kerimede geçen "Celabib" kelimesine gelince "Cilbab" kelimesinin cemidir. Bu ise ne sahih lince  "cilbab" kelimesinin cemidir. Bu ise en sahih kavle göre kadınların elbiselerinin üzerinden büründükleri örtüdür. Bilhassa evden dışarı çıkıldığı zaman bu örtüye bürünürler. İmamı Buhari ve Müslim de Ümmü Atıyye Radıyallahü Anhadan şöyle bir hadis rivayet ederler:

Rasulullah bize ramazan ve kurban bayramında hayız gören, dul ve yetişmiş kızların şu şekilde dışarı çıkmalarını emretti. Hayızlı kadınların namaz anında bulundukları yeri terk edip namazdan sonra müslümanlar için hayır duada bulunmak üzere tekrar gelmelerini emretti. Ümmü Atıyye diyor ki: “Ey Allah'ın Rasulu, ya birimizin örtüsü yoksa” dediği zaman Rasulullah şöyle cevap verdi. “O da mü'min bacının örtüsünü giyinsin.”

Keşmirli Şeyh Enver "Feyzül Bari" adlı meşhur eserinin birinci cildinin 38. sayfasında bu hadisi şu şekilde açıklamaktadır:

"Bu hadisten anlaşıldığı gibi "cilbab" denilen örtü evden çıkıldığı zaman gerekmektedir. Şayet üstten giyilen bir örtü bulunmasa kadın asla evinden dışarı çıkmamalıdır. Bu örtü omuzdan topuğa kadar uzanır. Buna göre himar denilen yaşmaklar evin haricine çıkıldığı zaman giyilir. Kur'an-ı Kerim'de geçen "yaşmaklarını da yakalarından salıversinler" ayetin tefsirini ben bu şekilde yaptım. Yine şeyh Enver mezkur kitabının birinci cildinin 256 sayfasında Ayette geçen cilbab ve himar kelimelerini şu şekilde tefsir etmektedir:

"Diyecek olursanız ki izara benzeyen çarşaf biçimindeki cilbab adı verilen örtüye bürünüldüğü zaman tekrar yaşmakları boyunlarından atıvermelerine lüzum var mıdır? Biz bu suale şu cevabı veririz: Cilbab denilen çarşaflar ihtiyaç vaki olduğu zaman evden dışarı çıkıldığı vakit giyilir, boyundan salınıveren yaşmaklar ise evin içinde ve diğer zamanlarda giyilir. O yüzden de çarşafa bürünmek yaşmadığı örtünmeye engel değildir."

Biz Şeyh Enver'in yaşmak denilen baş örtülerini sadece evlerde giyilmekle takyid etmesine muhalifiz. Zira ayetin zahirine aykırıdır. Ayeti kerimede şöyle denilmektedir: "Baş örtülerini yakalarının üstünü kapayacak surette koysunlar. Zinet mahallerini kendi kocalarından yahut kendi oğullarından, yahut kocalarının oğullarından başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar."

Burada ayakları birbirine vurmaktan nehyedilmesi de açık bir karine ile yaşmakların da evin haricinde yakalardan sarılmasının zaruretine delalet etmektedir. Ayetin baş tarafında da "Mümin kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, zinetlerini açmasınlar." Ayetinde belirtilen hüküm de Nur ve Ahzap suresinde ayette belirtilen hükmün icabı olarak evinden dışarı çıkan kadınların yaşmaklarıyla başlarını örtüp onun üstüne çarşaflarını giymelerinin zaruretini ifade etmektedir. Çünkü böyle bir kıyafet kadını daha iyi muhafaza eder. Başının ve omuzlarının şekli belirmemesi için böyle bir kıyafet daha evladır. Bizim bu izahımıza uygun olarak "Dür" adlı meşhur hadis kitabının 5. cildinin 222. sayfasında İbni Ebi Hatemin Said Bin Zübeyr’den rivayet ettiği şöyle bir hüküm vardır. Üstlerinden de bir örtüye bürünsünler ayetini Said bin Cübeyr  şöyle açıkladı: Yani dış örtülerini üst taraflarından sarkıtıversinler. Bu himar denilen yaşmağın üstünden örtülen bir kıyafettir. Ve hiç bir müslüman kadının başında bu örtü bulunmadan ve bu örtüyü başına ve gerdanına sıkıca bağlamadan yabancı erkeklere görünmesi asla helal değildir.

Sonra cilbab denilen elbisenin üstünden giyilen örtünün dışarı çıkılırken giyilmesinin hiç bir manası yoktur. Zira bu kadının zinetini yabancılardan saklaması için gereklidir. İster kendisi evinden dışarı çıksın ister bir yabancı erkek onun evine girsin her iki halde de kadının bu örtüsünü giyinmesi gerekir. Bizim bu fikrimizi teyid eder mahiyette Zeyd oğlu Kays’den de şöyle bir rivayet vardır:

Rasulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Ömer’in kızı Hafsa’yı boşadı. Rasulullah tekrar onun yanına geldiği zaman Hafsa dış örtüsüne bürünmüştü. Rasulullah buyurdu:

“Cebrail banageldi ve dedi ki, "Hafsa’yı tekrar al çünkü o gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan bir kadındır. Ve senin cennette eşindir."19

 

(19) Bu hadisi İbni Sad 8. cildinin 58. sayfasında Hammad bin Selemeden rivayet etmiştir.

Bütün bu izahlardan anlaşıldığı gibi Ayeti Kerimede kadının yüzü avret mahalli olup örtülmesine dair hiç bir rivayet yoktur. Sadece Ayette kadınların yabancılar yanına yaşmağının üstüne çarşaf veye benzeri bir örtüyle çıkmalarının gerektiği belirtilmektedir. Bu da gördüğünüz gibi mutlak bir emir halindedir.

 

 

 

Bu rivayette kaydedilen ravilerin hepsi sika olup Kays bin Zeyd’den başkası müsellemdir. İbnü Abdil Ber Kays’ın rivayetlerinden mürsel olduğunu zikreder. Hafız "El-isabe" adlı eserinde şu malumatı vermektedir: "Küçük bir tabidir ki, mürsel hadis rivayet etmiştir." Ebu Usame oğul Haris’in de dahil olduğu bir topluluk onu sahabeler arasında kaydetmişlerdir. Bu hadis İbni Ebu Hatemin ve diğer ravilerin beyanatına göre mürseldir. Aynı hadisi Hakim 4. cildin 15. sayfasında beyan ederek Ehes'in hadisinde zikremiş ve bununla takviye edildiğini söylemiştir. İbni Sa’d ise Tabakat’ının 8. cildinin 63. sayfasında Ebu Sabit oğlu Habib yoluyla bunu şu şekilde nakletmiştir: Ümmü Seleme dedi ki: Ebu Selemeden iddetim bittikten sonra Rasulullah yanıma geldi ve benimle konuştu. Aramızda hicap vardı.." Bundan sonra yukarıdaki hadisi zikretmektedir. Gerçekten bu rivayette zikredilen hicab kadının büründüğü örtü olmayıp sadece duvar veya perde gibi dışarıyla irtibatı kesen bir şey olması gerekir. Ahzap suresinin 53. ayetinde beyan edilen hicapta aynı cinstendir.

"Ey iman edenler! Bundan sonra Peygamberin evlerine davet olunmaksızın, vaktinde bakmaksızın girmeyin. Fakat davet olduğunuz zaman girin. Yemeği yeyince dağılın. Söz dinlemek veya sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu peygambere eza vermekte, o sizden utanmaktadır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Bir de onun zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit perde ardından isteyin onlardan. Bu, hem sizin kalpleriniz için hem de onların kalpleri için daha temizdir. Sizin Allah'ın peygamberine eza vermeniz doğru olmadığı gibi kendinden sonra zevcelerini nikahla almanız da ebedi caiz değildir. Bu, Allah nezdinde çok büyük bir günahtır."

Bu ayette geçen hicap (perde) ile yukarıdaki hadisede zikredilen hicap aynı manaya gelmektedir.

a) Bilindiği gibi Kur'an'ın bazı ayetleri bazılarını tefsir eder. Daha önce geçen Nur suresindeki ayette yüzün örtülmesinin vacip olmadığı beyan edilmektedir. Buradaki bürüme lafzını iki ayetin arasını uyuşturmak için yüzden başka yerler kaydıyle kabul etmek uygun düşer.

b) Yine malum olduğu veçhile hadisi şerifler Kur'an-ı Azim-üş-Şan'ın ayetlerini açıkladığı gibi umumi hükümlerini hususileştirir. Mutlak delilleri takyid eder. Daha önce zikrettiğimiz gibi bir çok hadis delileri yüzün örtülmesinin vacip olmadığını açıklamıştır. Bu ayeti de o hadislerin ışığı altında umumi durumda hususi hale irca ederek tefsir etmek gerekir.

Bütün bu izahattan yüzün kadınlar için örtülmesi gereken avret mahalli olmadığı meydana çıkıyor. İbni Rüşd'ün "Bidaye" adlı meşhur eserinin 1. cildinin 89. sayfasında dediği gibi müslüman ailmlerinin pek çoğu da bu fikrin taraftarıdırlar. İmamı Ebu Hanife, İmamı Malik, İmamı Şafii ve (Mecum adlı eserinin 3. cildinin 169. sayfasında zikredildiği gibi) İmamı Hanbel de aynı fikirdedirler. Tahavi "Şerhül Maani’nin" 2. cildinin 9. sayfasında belirtdiği gibi İmamı Ebu Hanife’nin iki talebesi olan İmamı Ebu Yusuf ve İmamı Muhammed Eşşeybani de aynı fikirdedirler. Şafii kitaplarının önemlilerinden olan "mühimmat" adlı eserde de bu fikir kabul edilmektedir. Şeyh Eşşerbini de ikna adlı eserin 110. sayfasında aynı fikirde olduğunu açıklamaktadır.

Ancak bu hükmü yüzde ve ellerde zinet unsurunun bulunmaması kaydıyle sınırlamamız gerekmektedir. Çünkü Allahü Teala'nın "zinetlerini de göstermesinler" hükmü umumiyyet ifade eder. Eğer yüzde ve elde zinet unsuru bulunursa o kısımları da kapamak gerekir. Bilhassa kadınların yüzlerini ve ellerini çeşitli şekilde zinet unsurları ve boyalarla süsledikleri günümüzde böyle bir şeyin zaruretinde hiçbir müslüman muhalif kalmaz. Hatta akıllı ve gayret sahibi herkes böyle bir şeyin haram olacağından asla şüpheye düşmez.

Bu fikrimiz İbni Sad'ın 8. cildinin 238-239. sayfalarında Süfyan yoluyla Mansur’dan, o da Reb'i bin Harraş'dan o da başka birisinden, o da Huzeyfe’nin bacısından zikrettiği bir hadis teyid etmektedir. Huzeyfe’nin Peygamberin devrine ulaşan bir kaç tane bacısı vardı. Diyor ki: Bir gün Rasulullah bize hutbe irad etti. Buyurdu ki:

- “Ey kadınlar sizin gümüşten süs eşyalarınız var mı? Sizden hangi kadın altından süs eşyalarıyle süslenip ve onu başkalarına gösterirse onunla muklaka azaba düçar olur.” Mansur diyor ki ben bu hadisi mücahide anlattığım zaman şöyle dedi:

- “Sen onlara ulaştığın zaman onlardan birisi yüzüğe benzer bir süs unsurunu yakasına takmışlar mıydı?..”

Benim müşahedelerime göre bu hadis sarih olmasına rağmen merfu değildir. Çünkü kendisine isnad edilen kadının ismi arada zikredilmemiştir. Mücahidin sözü ise sarih bir nastır.

Allah'ü zülcelal üstten bir örtüye bürünmenin hikmetini ayetin devamında şöylece beyan etmektedir: "Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur." Yani bir kadın elbisesinin üstünde çarşaf veya izare benzer bir örtüye bürünürse iffetli temiz ve ahlaklı olduğu bilinir. Fasık kimselerin uygunsuz laflarına muhatap olmaz. Açık ve mütesettir olmayan bir kıyafetle dışarı çıktıkları zaman fasık kimselerin tamalarını arttırıp- günümüzdeki modern cahiliyetin hakim olduğu her ülkede olduğu gibi kötü- hareketlerine, muhatap olur. Cenabı Allah; mü'min kadınlara fenalığın yayılmasını önlemek için hicap emrini koymuştur.

İbni Sad'ın 8. cildinin 127. sayfasında Muhammed bin Ömer’in Ebu Sebre'den onun Ebu Sahr'dan onun da İbn Kab'dan ihrac ederek kaydettiği rivayette şöyle denmektedir:

"Münafıklardan bir adam mü'min kadınlarına dil ile taarruz ederek eziyyet ediyordu. Kendisine “Neden böyle yapıyorsun?” denildiğinde

“Ben onu cariye zannetmiştim” diyordu. Bunun üzerine Allahü talaa elbiselerinin üstünden bir örtüye bürünerek cariyelerden ayrı bir kıyafete girmelerini emretti."

Bu rivayet bir çok bakımdan zayıftır.

a) İbni Kab'ın adı Muhammed’dir: Tabiin devrinde yaşamış olup saadet asrına ulaşmamıştır. Bu yüzden rivayet mürseldir. Yani arada atlanılan bir kişi vardır.

b) İbni Ebu Saburii ise asıl adı Ebu Bekir'dir. Ebu Seburenin oğlu Muhammed'in oğlu Abdullah'ın oğludur. Bu da rivayet bakımından oldukça zayıftır. Hafız "Takrib" adlı eserinde onun mevzu hadis rivayet ettiğini söyler.

c) Muhammed bin Ömer El-Vakidi de bunu zayıf kabul etmektedir. Onun zayıf ravi olduğu bir çok muhadiselerce bilinmektedirler.

Bu rivayete benzer başka rivayetleri de İmamı Süyuti "Ed-dürü’l-mensur" adlı eserinde zikretmiştir. İbni Cerir ve diğerlerinde de bu rivayetler variddir. Ve zikredilen bütün rivayetler de mürsel olduğunda, sahih değildir. Çünkü son olarak Ebu Malike, Ebu Salihe, Külebiyye, Gurure oğlu Muaviyeye ve Hasenel Basriyye ulaşmaktadır. Müsned olarak gelmeyen bir hadis huccet olarak kabul edilmez. Bilhassa zahiri hükmü şeriat tarafından ve değerli akıl sahipleri tarafından kabul edilmeyen meselelerde olursa asla hüccet olmaz. Biz o rivayeti kabul edecek olursak müslüman kızlar için (bir takım müslüman kadınlarının da arasına girdiği) Tesettürü emretmediği münafıkların onlara eziyyet etmesini defetmek için sadece elbisenin üstünden örtüye bürünmelerini emretti vehmi doğar ki bu da asla kabule şayan değildir.

Ne acayiptir ki bazı müfessirler bu zayıf rivayetlere kapılarak Allahü Tealanın ayeti kerimesinde "müslüman kadınları" lafzını sadece hür kadınlara tahsis edip cariyeleri bundan hariç tutmuşlardır. Buna binaen de hür bir kadına düşen vaciplerini cariyeye düşmiyeceğini başını ve saçını açabileceğini söylemişlerdir. Hatta bazıları cariyelerin avret mahallinin erkekte olduğu gibi göbek ve diz arasından ibaret olduğunu söyleyenler bile çıkmıştır. Bazıları da yabancı erkeklerin cariyelerin saçına, koluna, bacaklarına, göğsüne ve memelerine bakmalarının caiz olduğunu söylemişlerdir.

Bu görüş ise kitap ve sünnete bir delil olmamakla beraber Allah'ü tealanın "Mü'min kadınlarını" kavli şerifinin umumi ahengine muhaliftir. Zira bu ayet umumi olması bakımından tıpkı şu ayet-i kerime gibidir. "Ey iman edenler, siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünub iken de yolculuk hali müstesna gusül edinaceye kadar namaza yaklaşmayınız. Eğer hasta olur ya bir sefer üzerinde bulunursanız veyahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse veya kadınlara dokunup da su bulamazsanız o vakit temiz bir toprağa teyemmüm edin. Yüzlerinize ve ellerinize sürün, şüphesiz ki Allah çok affedici ve yargılayıcıdır."

Ebu Hayyan El-Endülüsi "Bahrul Muhit" adlı tefsirinin yedinci cildinin 250. sayfasında şöyle diyor:

"Açıkça ayeti kerimede geçen "Müminlerin kadını" tabiri hür ve cariyelerin hepsine şamidir. Cariyelerin yayacağı fitne daha çoktur. Çünkü onların tasarrufu fazladır. Hür kadınlara gelince durum başkalaşır. Hür kadınları diğer kadınlardan ayırd edebilmek için açık alamet ve işaretlere ihtiyaç vardır."

Büyük alim İbni Hazm'in "Muhalla" adlı eserinin 3'üncü cildinin 218-219 sayfalarında belirttiği ifade ne kadar güzeldir. İbni Hazm merhum şöyle diyor:

"Hür kadınlar cariyeler arasındaki farka gelince; Allah'ın dini birdir. Yaratılış ve tabiat bakımından aralarında hiçbir fark yoktur. Dinin hükümler hür kadınlar ve cariyeler için aynı şekildedir. Aralarını tefrik eden umumi bir hüküm bulunmadıktan sonra biz de hiç bir fark gözetmeyiz." Ve İbni Hazm devam ediyor:

Bazı anlayışlı kimseler Allahü Teala’nın "Ey peygamber zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur."

Ayetinin tefsirinde örtünmeyi sadece hür kadınlara mahsus kılarak şöyle diyorlar: Zira fasıklar fıskları yüzünden kadınlara taarruz ediyorlardı. O yüzden Allahü zülcelal mü'min kadınların üstlerinden elbiselerini giyinmelerini ve böylece de fasıkların taarruzundan korunmalarını emretmiştir. Biz ya bilginin yanlışlığından veya akıl sahibi kimselerin kısa düşüncelerinden yahud da yalancı fasıkların iftirasından neşed eden bu gibi izah tarzlarından ayeti kerimeyi tamamen uzak kabul ederiz. Böyle bir izah tarzı haşa Allahü taala’nın fasık kimselerin müslüman cariyelerin ırzına tecavüzü normal karşılaması gibi bir düşünce belirtir ki bu ise edebi bir musibetin tezahüründen başka bir şey değildir. Ve ayet bu gibi izahlardan tamamen beridir. Hiç bir müslüman alimi hür kadınlar için haram olan zinanın cariyeler için haram olmayacağını ileri sürmemiştir. İcma-ı ümmetle hür kadınların zinası esnasında vurulan haddi şerinin zina eden cariyeler için de tatbik edilmesinde hemfikirlerdir. Cariye ile hür kadınlar arasında hiç bir fark yoktur. Hür bir kadına taarruz nasıl haramsa cariyelere taarruz aynı şekilde haramdır. Bu hür kadındır. Öbürü cariyedir diye tefrik edilmez. Bu ve buna benzer şüpheli mevzularda Efendimiz Aleyhisselamdan rivayet edilmiyen hiçbir sözü kabul etmemek gerekir."

Daha önce beyan edilen Enes İbni Malik'in rivayet ettiği hadis ile bu hüküm arasında hiç bir çatışma yoktur. Enes İbni Malik'in rivayet ettiği hadis şöyledir:

"Rasulullah Sallallahü Aleyhi Veselem, Hayber gazasının esirleri arasında bulunan Safiye’yi kendi nefsi için ayırınca sahabeler şöyle dediler. Rasulullah onunla evlenecek mi yoksa Ümmü Veled onlar mı (cariye) kullanacak? Şayet hicaba büründürürler örtüye girdirirse evlenecektir. Yok örtündürmez hicaba büründürmezse Ümmü Veled olarak alacak demişlerdir. Safiye bineğine bineceği zaman Efendimiz ona örtünmesini emretti. Hazreti Safiye deveye binmişti. Bunu gören ashab da Peygamberimiz Safiye ile evlendiğini anlamışlardır.”

Diğer bir rivayette ise hadisin son kısmı şöyledir. Rasulullah onu örtüye büründürdü ve terkisine bindirdi. Başına attığı şalını Safiye’nin omuzuna ve yüzüne sardı ayağına kadar uzattı. Peygamberin zevceleri arasına girdiğinde bile Safiye bu şalı taşıyordu.

Biz diyoruz ki bu hadisle bizim ayeti kerimeyi izah tarzımız arasında hiç bir muhalefet yoktur. Çünkü hadiste elbisenin üstünden giyilen "cilbab" denilen örtünün yokluğu değil de sadece hicap denilen örtünün yokluğu vardır. Bu ise mutlak şekilde cilbabın o devirde yokluğunu gerektirmez. İhtimaldir ki, yok olan yüzü de örten tam bir cilbabdır. Hatta bu fikrimiz destekler mahiyette ifade tarzı da ibarede mevcuttur. "Şalını omuzuna ve yüzüne sardır" kuvvetli bir ihtimalle burada -ilerde de beyan edeceğimiz gibi- efendimizin hanımlarının hususiyetlerinden olarak yüzlerini kapayacak bir hicaptır. İşte bu hususiyetleri ile ancak ashabı güzin Peygamber Efendimizin hür kadınlarını cariyelerinden tefrik ediyorlardı. Yukarıda beyan edilmek istenen de budur.

Açıkça ortaya çıktığı gibi ashabın "şayet hicaba büründürmezse" sözünden maksat yüzünü örtmezse demektir. Bu durumda cariyelerin bedenlerinin diğer kısımlarını örtmemeleri veya başlarını açık bulundurmaları gibi bir ifade çıkarılamaz. Omuz ve göğse gelince zaten bu mevzudaki ayet ve hadisler açıktır.

 

Peçe

 

Günümüzde bazı meşayih ve hocalar kadının yüz kısmının da avret mahalli olup açılmasının caiz olmayacağını ve haram olduğunu ileri sürmektedirler. Biz aynı konuyu gerektiiği mikarda daha önce inceledik. Bir de bunlara muhalif olan başka bir tabaka vardır ki, onlar da yüzü örtmeyi bid'at sayıp dine leke sürmek diye kötülemektedirler. Şimdi biz meseleyi etraflıca incelemeye başlıyalım.

Şurası iyi bilinmelidir ki elleri ve yüzleri örtmenin Peygamberin sünnetinde yeri vardır. Efendimizin zamanında kadınlar ellerini ve yüzlerini örterlerdi. Bir hadisi şerifde de buna şu ifade tarzıyla işaret edilmektedir: "İhramlı olan kadın yüzünü örtmesin eldivenlerini giymesin" büyük alim Şeyhül islam İbni Teymiye de "Nur suresinin tefsiri" adlı eserinin 56. sayfasında şöyle diyor:

"Bu da gösteriyor ki peçe ve eldiven o gün ihramlı olmayan kadınların giyimleri arasındaydı. Ve herkesçe maruftur. Böylece kadınların yüzlerini ve ellerini örtmeleri gerekir. "Peygamberimizin kadınlarının hicaba büründüklerini, yüzlerine değin örttüklerini belirten hadisler pek çoktur. İşte bunlardan birkaçı:

“Hz. Aişe Radıyallahü taala anhadan:

 

(23)  Bu hadisi Buhari 8. cildinin 430. sayfasında, Müslim 7. cildinin 7. sayfasında, İbni Sad ve Tabakat’ının 125. sayfasından, İbni Cerir ve Beyhaki de nakletmişlerdir. Ahmed İbni Hanbel ise 6. cildinin 56. sayfasında kaydemiştir.

"Hz. Sevde hicabını çıkardıkdan  sonra bir ihtiyaç için dışarı çıktı. Sevde cüsse bakımından uluca bir kadındı. Onu tanıyanlar hemen farkına varırlardı. Hattab oğlu Ömer onu görünce dedi ki: "Ey Sevde Allah'dan korkmaz mısın ki, bizim yanımıza örtünmeden geliyorsun? Baksana nasıl çıkmışsın. Bunun üzerine Hz. Sevde gerisin geriye eve döndü. Rasululullah Aleyhisselam benim evimde akşam yemeğini yiyordu. Elinde bir et parçası vardı. Sevde hemen Rasulullah'ın yanına gedi. Ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulu, ben bazı ihtiyaçlarım için dışarı çıktım. Ömer ise böyle böyle dedi." Bunun üzerine gelen vahyi ilahide belirtilen ayetin hükmüne muvafık olarak Efendimiz buyurdu:

"Öyleyse siz ihiyacınızı gidermek için dışarı çıktığınızda hicaba bürünümelisiniz.” Vahiy geldiği anda etin dikesi hala Rasulullah'ın elinde bulunuyordu.24

 

(24) Bu hadiste açıkça olmasa da delalet itibarıyle Hazreti Ömer’in Sevde’yi ancak Cüssesi ile tanıdığı meydandadır. Bu da gösteriyor ki Sevde’nin yüzü bir şöyle örtülüydü. Hazreti Ayşe’de Hazreti Sevde’yi cesametinden tanıdığını zikreder. Ömer sadeace bu arzu ile hareket etmiştir. Yoksa onun şahsını bilmiş değildir. Sadece evden dışarı çıkmaması için böyle bir hareketi tercih etmiştir. Ancak şeriatı vaz eden yaratıca böyle bir zorluğa Peygamberin kadınlarını düçar etmeyip, daha başka hikmetler koymuştur. Hafız Merhum diyor ki:

"Hazreti Ömer Radıyallahü anhin gönlünde Harimi Nebeviyye yabancıların muttil olmasından dolayı bir nefret hissi bulunuyordu. En sonunda Rasulullah'a bu hissi açarak Peygamber kadınlarının hicabı bürünmesini istedi. Ve bunun üzerine de ısrar etti. Nihayet hicap ayeti indi. Bundan sonra örülü de olsalar şahıslarının belli olmamasının kasdederek sadece meşakkati defetmek için ihtiyaç anında dışarıya çıkmalarına müsaade edildi. Böylece onlarında zora koşmaktan korudu."

Kadı İyaz diyor ki:

"Hicap farizası mü'minlerin anneleri olan peygamberin pak zevcelerine mahsustur. İhtilafsız onlar ellerini ve yüzlerini örtmekle mükellefdirler. Şahadet için veya başka şeyler için olsun açmaları caiz değildir. Zaruret olmadığı takdirde örtülü bile olsalar şahıslarının belirmemesi gerekir."

2- Hz. Aişe Radıyallahü taala anhadan, ifk hadisesi ile ilgili kıssayı anlatırken şöyle dedi:

"Ben yerimde otururken fena halde uyku bastırmıştır, gözlerimi açamaz olmuştum. Uyudum, beni Süleym kabilesinden sonra Zekvan kabilesinden olan Muattal oğlu Saffan askerin gerisinde idi. Gecenin başlangıcından yürüyüşe devam edildi. Saffan uyuyan bir insan karartısı görmüştü. Yanıma geldi ve beni görünce tanıyıverdi. O beni daha hicaba bürünmeden önce de bilirdi. Ben onun gürültüsü ile uyanıverdim. Hemen yüzümü ve hırkamı üstüme çektim.25

3- Hz. Enes Hayber gazası ile ilgili kıssayı rivayet ederken Peygamberimizin esirler arasında kendi nefsi için Safiye'yi ayırt edişini şöyle anlatır:

"Rasulullah Aleyhisselam Hayber'den çıkınca onu henüz kendisi için almamıştı. Deve yaklaşınca Rasulullah ayağın dik tutarak Safiye'nin deveye binmesi için ayağını baldırına koymasına yardım eti. Safiye kaçındı ayağını koymadı sadece dizini Peygamberin baldırının üstüne koydu. Rasulullah onun üstünü örttü. Terkisine bindirdi şalını Safiye'nin yüzüne ve beline sardı. Sonra ayağının altından bağlayıverdi. Ve beraberinde eve götürerek hanımları arasına onu da girdirdi."26

4- Hz. Aişe Radıyallahü taala anhadan:

"Biz Rasulullah'la birlikte ihramlı olduğumuz zaman süvariler yanımızdan gelip geçiyorlardı. Tam hizamıza gel

 

(25) Bu hadisi İmamı Buhari 8. cildinin 365. sayfasında, Müslim 8. cildinin 118. sayfasında, Ahmed İbni Hanbel 6. cildinin 197. sayfasından, İbni Cerir Ettabari 18. cildinin 66. sayfasında, Ebul Kasım "Fevaid" adlı eserinin 9. cildinin 142. sayfasında, hasen olarak zikretmişlerdir.

(26) Bu hadisi İbn-i Sa'd Tabakatının 8. cildinin 87. sayfasında, Ebu Hüreyre yoluyla Enes İbni Malik ve Ümmü el-Eshemi’den rivayet etmiştir. Bu konuda İbn-i Sa'd şu malumatı vermektedir. Ebu Hüreyre Ebu Gatafan Enes İbni Malik Ümmü Sinan El Esnemi’nin bazı hadisleri diğer bazılarınkine karışmıştır.

dikleri vakit her birimiz abalarımızı başımıza ve yüzümüze örterek yan tarafa sarkıtıyorduk. Bizi geçtikleri vakit tekrar açıyorduk."27

5- Ebu Bekir kızı Esma'dan:

Diyor ki: "Biz erkeklerden yüzümüzü örter, ihramlı iken örtmeden önce de taranırdık."28

6- Şeybe kızı Safiye'den diyor ki:

"Hz. Ayşe'yi, Kabeyi tavaf ederken peçeli olarak görmüştüm."

7- Ömer oğlu Abdullah:

"Hz. Peygamber Safiye'yi yanına alınca Aişe’yi halkın ortasında örtülü olarak görmüş ve tanımıştı."29

8- Abdurrahman İbni Avf’ın oğlu İbrahim’den:

"Hattab oğlu Ömer son haccında Peygamberin hanımlarının da birlikte hacca gitmelerine izin vermiştir. Onlara beraber Affan oğlu Osman’ı ve Avf oğlu Abdurrahman’ı da gönderdi. İbrahim diyor ki, Hz. Osman Kabe’de şöyle bağırmıştı: “Onların yanına kimse yaklaşmasın, kimse onlara bakmasın” dedi. Onlar indikleri zaman Osman ve Abdurrahman topluluğun gerisinde idiler ve yanlarına kimse yaklaşmamıştı.30

 

(27) Bu hadisi Ahmed İbni Hanbel 6. cildinin 30. sayfasında, Ebu Davud ve Beyhakı Hac mevzuunda zikretmişlerdir.

(28) Bu hadisi Hakim 1. cildinin 454. sayfasında zikrettikten sonra sahih olduğunu söyler. Zehebi de bu konuda ona muvaffakat etmiştir.

(29) İbn-i Sa'd 8. cildinin 97. safyasında bu hadisi zikrettikten sonra ravilarinin sıka olup isnadın yerinde  olduğunu bildirmiştir. Rivayet zinciri şu şekilde gitmektedir. Esed kabilesinde Abdullah oğlu Muhammed Süfyan bin Cüreyc’den o da Hasen bin Müslim’den o da Safiyye’den bize anlattı.

(30) Bu hadisi İbni Sad Tabakatı’nın 8. cildinin 152. sayfasında, şu rivayet zinciriyle zikretmişir. Bize Ata oğlu Velid Sad oğlu İbrahim’den, o da babasından, o da dedesi Ömer İbnül Hattab’dan rivayet etti..

Bu isnad hasen olup ravileri sika dır. Zehebi mizan adlı eserinde Hafız lisan adlı eserinde irad etmişlerdir.

Bütün bu hadislerden açıkça anlaşıldığı gibi Peygamberin saadetli devrinde ve kadınlarının yüzlerine örttükleri peçe bilinirdi. Ve peygamber kadınları peçeyi kullanırlardı. Daha sonra gelen fazilet sahibi kişiler de onların yolunu tutup peçe kullanmayı adet saydılar. İşte iki örnek:

Asım oğlu Ahvel anlatıyor: "Biz Sirin'in[2] kızı Hafsa’nın yanına vardığımızda abasını hep bu şekilde yapardı: "Yüzünü ve gözünü örterdi. Biz ona derdik ki, "Ey Allah'ın rahmeti üzerine olasıca kadın. Allah'ın kendisi Kur'an-ı mübininde buyurmuyor mu? (nikahlanmak istemeyen kadınlardan oturanların zinetlerini açıkça belirtmeyecek şekilde üstlerindeki giyecekleri indirmelerinde bir mahzur yoktur.)" Hafsa ise ondan sonra ne var diyordu. Biz ayetin devamını okuyup "Şayet iffetlerini takınırlarsa kendileri için daha hayırlıdır" dediğimiz zaman. Ve o "İşte hicabın şart olduğunu beliren hüküm budur." diyordu.[3]

Abdurrahman oğlu Uyeyne babasından rivayet ederek anlattı: Kadının birisi Cündep oğlu Semure’ye gelerek kocasının kendisine yaklaşmadığını söyledi. Adama sorunca adam inkar etti.[4] Semure bu durumu Muaviye’ye yazdı.

Ve beytul malden ona yardım edilmesini belirterek şöyle dedi: Onun eşi güzellik ve din bakımından oldukça nasipkar birisidir. Ubeyde diyor ki, kadın ikinci defa geldiğinde peçeli olarak gelmişti.[5]

 

Yukarıdan beri anlatılanlardan belirtildiği gibi kadının yüzünü peçe veya benzeri bir şeyle örtmesi rastlanır şeylerdendir. Bu gün bile iffetli ve müttaki kadınlar arasında güzel ve yaygın olan bir adettir. Her ne kadar dinen yüzün örtülmesi emredilmemişse de güzel bir fiildir. Yapmayanlar için hiçbir beis yoktur.

 

2) Süsün Çevreye Aksetmesi

 

Nur suresinde varid olan ayeti kerimede Allahü Zülcelal kadınların çevreye süs unsuru arzedecek hiçbir kıyafeti giymemelerini emrederek buyuruyor ki:

 

 

 

Bu nas açıkça peçenin faziletini haya yönünden iyi olduğuna belirtmektedir. Ancak bu isnad hüccet mesabesinde olamaz.

Bu kabilden olarak Ubeyd bin Ömer el-Mekki’nin naklettiği bir vakıa vardır, şöyle ki:

"Mekke’de güzel bir kadın vardı. Kadın bir gün aynayla kendi yüzüne baktı ve kocasına şöyle dedi:

- “Biliyor musun bu yüzü görüpte meftun olmayacak kimse var mı?”

“Evet var” dedi. Kadın “Kimdir o?” deyince, adam “Ubeyd bin Ömer” dedi. Kadın “Bana müsaade et onu da meftun edeyim” dedi. Adam “İzin veriyorum” dedi. Kadın Ubeyd’in yanına bir fetva danışmak için geldi. Mescidi Haram’ın bir köşesinde başbaşa kaldılar. Ubeyd de ona dedi ki, “Ey Allah'ın cariyesi Allah'dan kork bir daha bu nevi hareketlere tevessül etme.”

"Zinet (mahal)lerini kendi kocalarından yahut kendi oğullarından, yahut kocalarının oğullarından yahut kendi biraderlerinden yahut kendi biraderlerinin oğullarından yahut kendi ellerindeki memluklerden yahut erkeklerden yana ihtiyacı olmayan (yani erkeklikten kalmış bulunan) hizmetçilerinden, yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizliyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin ey mü'minler, ta ki korktuğunuzdan emin, umduğuna nail olasınız."

Bu ayet şümulü bakımından, dışarı çıkılırken üstten giyilen dış elbisenin umumunu kaplar. Dıştan giyilen elbisenin yabancı erkeklerin nazarı dikkatini celbetmeyecek şekilde olması gerekir. İşte Allah'ü zülcelal ahzap suresinin 33 üncü ayetinde buyuruyor.

"Vakar ile evinizde oturun evvelki cahilliyye devri kadınlarının kırıla döküle, süslerini göstererek yürüyüşleri gibi yürümeyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekatı verin. Allah'a Rasulune itaat edin. Ey ehli beyt Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister."

Efendimiz Aleyhisselatü vesselam Hadisi Şeriflerinde buyuruyorlar. "Üç kimseye Allah sual sormaz ve onları ebedi helake gark eder."

1. Cemaattan ayrılıp mü'min başkana isyan eden ve isyankar olarak ölen kişi.

2. Sahibine isyan edip kaçan köle ve cariye.

3. Kocasının yanından ayrılıp ta dünya metaaına aldanan ve cahili süslere dalan kadın. Bu üç kişi süale, çekilmeden azaba müstahak olur."35

 

(35) Bu hadisi Hakim 1. cildinin 119. sayfasında, Ahmed İbn-i Hanbel 6. cildinin 19. sayfasında, Fadala bin Ubeyd’den zikretmişlerdir. Hadisin senedi sahihdir.

Ayeti Kerimede geçen teberrüç: (Cahilliyyet adetine uygun süs) kadının kendi zinet ve güzelliklerini ve örtmesi gereken yerlerini yabancıların şehevi hislerini harekete getirecek fiilleri göstermesidir." Fethül Beyan'ın 7 inci cildinin 274. sayfasında böyle denmektedir.

Cilbab denilen örtüyle emrolunmaktan maksat kadının zinet unsurlarını örtmesidir. O takdirde elbisenin üstünden giyilen cilbabın da zinet unsurunu havi olması elbette makul değildir. Büyük alim Zehebi "Büyük Günahlar" adını verdiği eserinin 131. sayfasında şöyle diyor:

"Kadının tel'in edilmesi gereken fiilleri şunlardır: Zinet unsuru olan altın, inci ve benzeri süsleri örtüsünün altından dışarı çıkarıp göstermesi, misk ve anber gibi benzeri koku saçan şeyleri evde dışarı çıkarken sürünmesi, ipekli ve süslü elbisler giyip kısa eteklerinin genişletip süründürmesi" Bütün bunları Allah cahili süslenme saymaktadır. Bu gibi hareketleri yapanlara dünya ve ahirette buğz etmektedir. Günümüzde bir çok kadınlarda bu gibi hareketler yaygın halindedir. Bütün bunlardan dolayı Rasulullah kadınlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Cehenneme muttali oldum, orda bulunanlardan çoğunun kadın olduğunu gördüm." İslam bu mevzuularda o kadar sıkı davranmıştır ki cahili hareketleri hırsızlık, şirk ve zina gibi büyük günahlar derecesine yükseltmiştir. Kadınlar Rasulullah'a biat ederlerken cahili adetlere dalmayacaklarına dair söz veriyorlardı. Amr oğlu Abdullah diyor ki:

"Rukayka kızı Ümeyme biat etmek için Rasulullah'ın yanına geldi ve şöylece biat etti: “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evladını öldürmemek, önündekine arkandakine bühtan ve iftira'da bulunmamak, çığlık atarak ağlamamak, evvelki cahiliyye devri kadınlarının yaptıkları gibi süs ve hareketlere dalmamak üzere sana biat ederim de." diyordu Rasulullah.36

 

3) Giyilen Elbisenin Şeffaf Olmayıp Kalın Olması

 

Elbisenin vücudu iyici örtebilmesi için şeffaf ve dar olması gerekir. Şeffaf olmamalıdır. Çünkü şeffaf elbise kadınların fitne ve zinet unsurlarını daha çok arttırır. Bunun için Rasulu kibriya aleyhisselatü vesselam buyuruyor:

"Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lanetleyin. Çünkü onlar melun kadınlardır." Başka bir rivayette aynı hadise şu ibare de ilave edilmiştir.

"Onlar cennete giremezler. Cennetin kokusunu alamazlar. Onlara cennet kokusu şu kadar şu kadar fersah mesafeden ulaşır."[6]

İbni Abdulber'den:

"Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar." buyurduğunu rivayet ediyor.”[7]

Ümmü Alkame diyor ki:

"Ebu Bekr’in oğlu Abdurrahman kızı Hafsa’nın Hz. Ayşe'nin yanına gelirken üzerinde sadece ince bir örtünün bulunduğunu, alnını onunla sardığını görmüştü. Hz. Ayşe ona kızarak dedi ki:

“Sen nur suresini okumadın mı? Allah'ın orda ne vahyettiğini bilmez misin? Sonra bir baş örtüsü isteyerek Hafsa’nın başını örttü.”[8]

Urve oğlu Hişam'dan:

"Zübeyr oğlu Müzir Irak’tan dönünce Ebu Bekir’in kızı Esma’ya "mürevi" ve "Kuhi" adı verilen bir elbise gönderdi. (Mürevi: Irakta Merv adlı bir şehirin adına nisbetle söylenilen bir kıyafet şeklidir. Kuhi ise: Horasanın Kuhistan bölgesinde örülen ve bu adla meşhur olan bir giyim şeklidir.) Hişam diyor ki: Hz. Esma o güzelim elbiseye eliyle şöyle bir dokunduktan sonra dedi ki: of, gönderin ona geri elbisesini. Münzir buna kırıldı ve Esma’ya dedi ki: Anacağım, o şeffaf değil neden reddedersin? Hz. Esma şöyle dedi: Şeffaf değilse bile vücut hatlarını belirtir ya."[9]

Ebu Seleme oğlu Abdullah'tan:

"Hattab oğlu Ömer Radıyallahü anh halka "Kubat" denilen bir elbise giymelerini emretti. Sonra sakın onları karılarınıza giydirmeyeseniz dedi. Adamın birisi Ey mü'minlerin emiri karım onu giyiniyordu. Ama evin içinde gördüm ki şeffaf değildi. Ömer dedi ki: Her ne kadar şeffaf değilse de vücud hatlarını belirtir." (Kubat kıptilerinin giydiği bir kıyafet şeklidir, İnce ve beyazımsı elbiselerden meydana gelir.)[10]

Bütün bu rivayetlerden anlaşılacağı gibi şeffaf ve vücut hatlarını belirten elbiselerin caiz olmayıp dinen yasak olduğu meydandadır. O yüzden Hazreti Ayşe radıyallahü anha buyuruyor:

"Hamar; saçı ve teni örten baş örtüsüdür."[11]

Şümeyse de şöyle diyor: "Hz. Ayşe’nin yanına vardığımda üzerinde ipekle karışık ve güzelce örülmüş bir cübbe gördüm. Başında baş örtüsü ve peçesi vardı. Baş örtüsü bir parça usfur renginde idi."[12]

Bütün bunlardan dolayı islam bilginleri kadınların avret mahallerini ve saçlarını belirmiyecek şekilde örtmelerini vacip olduğunu, bunun bol bir elbiseden veya sahtiyandan yahut da bunlara benzer şeylerden yapılmış olmasını şart koşmuşlardır. Vücudu belirten herhangi bir kıyafet caiz olmaz çünkü tesettür ancak vücudun bütünün örtülmesiyle hasıl olur.[13]

İbni Hacer El Heytemi "zevacir" adlı mühim eserinin birinci cildinin 127'inci sayfasında bu konu için hususi bir bab ayırmış, kadınların vücud hatlarını belirten ince elbiseler giymelerinin büyük günahlardan olduğunu zikretmiştir. En sonunda şöyle demektedir:

 

4) Elbisenin Dar Olmayıp Bol Olması

 

İslam'ın nazarında elbiseyi giymekten murat çevrenin fitnesini defetmektir. Fitnenin defi ise ancak vücut hatlarını belirtmiyen bol elbiselerle mümkün olabilir. Zira dar elbise her ne kadar vücudu örterse de vücut hatları, bedenin hacim ve boyu, etraftaki kimseler tarafından tefrik edilebilir. Yabancı erkeklerin gözünde dar elbesi giyenen kadınların hal ve suretleri canlanır. Bu ise fesada vesile olduğu gibi açakça fitneye işarettir. Bu yüzden kadın elbisesinin dar değil vücut hatlarını belirtmeyip bol olması gerekir. Zeyd oğlu Üsame de şöyle der:

"Rasulullah sallallahü aleyhi vesellem bana "kutbi"[14] denilen ince ve dar bir elbise hediye etmişti. Onu da kendisine "Dihyetül Kelbi" armağan olarak göndermişti. Ben elbiseyi götürdüm ve karıma giydirdim. Rasulullah beni görünce “Neden o kutbi elbiseyi giymemissin” dedi? Karıma giydirdim efendim dedim. Rasulullah “Koş, altından bir gömlek giysin. Korkarım ki vücudunun hacmı belirir kemikleri dışarı çıkar.” dedi."45

Görüldüğü gibi Rasulullah Sallallahü taala aleyhi vesellem efendimiz Usame'nin karısının kutbi denilen elbisenin altından bir de gömlek giymesini vücut hatlarını belirtmemesi için emrediyor. Bu takdirde "usulü hadis" ilminde beyan edildiği gibi efendimizin bu emri vücub ifade eder. Buna binaen imamı Şevkani bu hadisin şerhinde şu açıklamaları zikrediyor:

 

(45) Bu hadisi Ziya el-Makdisi muhtar hadisler adlı eserinin 1. cildinin 441. sayfasında Ahmed ve İmamı Beyhaki de sahih bir senetle nakletmişlerdir.

"Hadiste görüldüğü gibi kadınların bedenlerini vücut hatları belirmiyecek şekilde bir elbiseyle örtmeleri vaciptir. Setri avret için bu şarttır. Üsameye kutbinin altından bir gömlek giymesinin emretmesi ise kutbi denilen elbiselerin vücut hatlarını belirtmiyecek şekilde olmayıp şeffaf olduğundan ötürüdür. (Şevkani cild 2 sayfa 97)

Görüyorsunuz ki imamı Şevkani bu hadisi vücut hatlarını tamamen gizleyemeyen şeffaf elbiselere hamletmiştir. Ancak şurasını da belirtmek gerekir ki hadis sadece şeffaf elbiselere değil dar elbiselerde variddir. Hata vücut hatlarını belirttiği takdirde darlık ve şeffaflıktan başka bol olan elbiseler de hadisin şümulü içerisine girer. Çünkü hadiste belirtildiği gibi Üsame’nin ifadesine göre kutbi denilen ve peygamberin hediye ettiği elbise oldukça geniş imiş. Ancak inceliğinden dolayı vücut hatlarını belirtir imiş. Yoksa bol elbisede kolayca vücut hatları belli olmaz. İmamı Şevkani'nin hadisi açıklarken sadece şeffaf elbiselere tevil etmesi şayani dikkattir. Ancak Şevkani Merhum hadisi şerifte geçen bol kaydını nazarı dikkate almamıştır. Böylece Kurtubi tabirin asıl manası ile şerhedip bilinen şekilde ifade etmiştir. İkinci olarak ta Peygamberimiz Efendimiz Aleyhisselam bizzat ifadeli ile Üsame’ye Hediyye ettiği kutbi elbisenin mahzurlu yönlerini de sarahatan açıklıyor. Bilindiği gibi ifade aynen şöyledir. "Ben vücut hatlarının belirmesinden, kemiklerinin dışarı çıkmasından korkarım." Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi mahzurlu olan taraf vücut hatlarının belirmesidir. Yoksa elbisenin rengi değil. Denilecek olursaki durum anlatıldığı gibi olunca ve kutbi denilen elbise bol idiyse gömleğin ne faydası olur. Bu süale verilecek cevap gayet basittir. Gömleğin faydası onun mahzurlu yönünün bertaraf etmesindedir. Bazı elbiseler vücuda yapışınca tabiatıyla bol da olsa vücut hatları belirir. Tıpkı günümüzdeki ipek ve çuha kumaşlar gibi. İşte bu yüzden Rasulullah bütün mü'minlere hanımlarının giyecekleri kıyafet şeklini iş'ar etmek için Üsame’ye altından bir de gömlek giymesini emrediyor. Şüphesiz ki en doğrusunu ancak Allah bilir.46

Şafii fıkıhçılarının takip ettikleri metod ise daha garipir. Onlara göre "Elbise vücudun rengini örttükten sonra vücut hatarının belirmesinden bir beis yoktur. Yani dar bir gömleğin giyilmesi mahzurlu değildir.

"Şerhül mühezzep" adlı eserinin 4 üncü cildinin 92'inci ve 105 inci sayfalarında geçen ibare şöyledir: "Kadının namaz kılarken uzun bir entari ve baş örtüsüyle, bunun üzerinden vücut hatlarının belirmemesi için aba biçiminde bir elbise giymesi müstehaptır."

Burda geçen müstehap'tır ifadesi daha önceki ibarede geçen vücup tabirini bir bakıma nakzeder. 

İmamı Şafii'nin "Ümm adlı meşhur eserinde zikredilen ifade ise bizim fikrimize daha yakındır. Büyük imam bu eserinin birinci cildinin 78. sayfasında şöyle diyor:

"Şayet bir erkek vücudunu saran şeffaf bir elbiseyle namaz kılarsa namazı caiz olmaz. Ancak namazda giydiği elbise vücuduna yapışmayıp sadece beden hatlarını belirtirse mekruh olur. Buna rağmen namazını iade etmesi gerektiği de açıkça söylenemez. Kadınlara gelince durum daha başkadır. Vücut hatlarını belirten veya ince entari ve baş örüsüyle kılınan namazın keraheti daha şiddetlidir. En doğrusu bu gibi elbiselerin üzerinden cilbab gibi hırka giymeleri gerekir. Ancak bu takdirde entarilerinden vücud hatları meydana çıkmaz."

Hz. Ayşe radıyallahü anha validemiz de şöyle diyor:

"Bir kadının namaz kılarken üç bölüm elbisesi olmalıdır:

a) Deri: Ferace veya benzeri entari yerine giyilen elbise.

b) Cilbab: Elbiselerin üzerinden çarşaf mahiyetinde giyilen örtü.

 

(47) Bu hadisi İbni Sa’d 8. cidinin 49. sayfasında sahih bir isnatla kaydetmiştir.

c) Hımar: Başörtüsü.

Hazreti Ayşe dışarı çıktığı zaman elbisesinin üzerinden mutlaka cilbab denilen çarşaf veya benzeri örtüsünü giyinirdi. "Elbisesinden hareket anında vücud hatlarının belirmemesi için cilbabı üstünden giyerdi. Elbette gerekir, sözü de bunun lüzumuna delalet eder.

Abdullah bin Ömer'in sözü de bu fikre delalet etmektedir:

"Kadınlar namaz kılarken elbiseleriyle kılsınlar.48 Ferace veya benzeri hımar ve çarşaflarını örtünsünler." Bütün bunlar bizim daha öncede belirttiğimiz gibi dışarı çıkarken kadınların elbiselerinin üstünden bir örtüye bürünmelerinin lüzumuna delalet etmektedir. Bu arada şunu da zikretmemiz yerinde olur. Cafer'in oğlu Muhammed’in kızı Ümmü Cafer’den gelen bir rivayete göre Rasulullah'ın kızı Fatımatüzzehra Radıyallahü taala anha hazretleri der ki:

"Ey Esma ben kadınların öldükleri zaman üzerlerine bir örtü çekilip elbiselerinin soyulmasını ne kadar çirkin karşılıyorum bilmez misin. Esma dedi ki: Ey Rasulullah'ın kızı, sana habeşililerde gördüğüm bir şeyi söyliyeyim mi? Sonra Hazreti Fatıma devam eti: Şayet ölürsem beni sen ve Ali yıkayın. Ve yanıma hiç kimse yaklaşmasın. Hazreti Fatıma vefat edince İmamı Ali ve Esma onu yıkadılar."49

İşte görüyorsunuz ya Fatıma ölü bir kadının bile bir elbiseye sarılmasını hoş karşılamıyor.

Canlı olunca ne kadar iğrenç olacağını siz düşünün. Hele günümüzde hareketlerini, adım atışlarını herkese göstermek için çırpınan, giydikleri elbiseden bütün uzuvları tefrik edilen güya müslüman kadınlarına ne deme gerekir siz

 

(48) Bu hadisi İbni Ebi Şeybe Musannef adlı eserinin 2. cildinin 26. sayfasında sahih senetle nakletmiştir.

(49) Bu hadisi Ebu Nuaym hilye adlı eserinin 2. cildinin 43. sayfasında nakletmektedir. Beyhaki 4. cildinin 35. sayfasında aynı rivayeti nakletmektedir

düşünün. Allah günahlarını affetsin. Onlara sadece tevbe edip istiğfar etmelerini tavsiye eder, Rasulullah'ın şu hadisi şerifini hatırlatırız:

"Haya ve iman ikisi birbirine eştirler. Birisi kalkınca diğeri de kalkar."50

 

5) Etrafa Güzel Veya Çekici Koku Salmaması

 

Evinden dışarı çıkan kadınlarda aranan beşinci şart giydiği elbiseden çevreye parfüm veya koku nevinden bir şey salmamasıdır. Rasulullah’dan bize kadar ulaşan pek çok hadisi şerifte dışarı çıkan kadınların koku sürünmemelerinin gerektiğini görüyoruz. Senetleri sahih olan bu hadislerden bir kaç tanesini zikredelim.

1. Ebu Musa El Eşari diyor ki: Rasulullah Sallallahü Aleyhi Vessellem buyurdu:

"Hangi bir kadın ki koku sürünerek evinden dışarı çıkarsa ve kokusu (karşılaştığı kimselere) ulaşsın diye bir toplulukla karşılaşırsa o kadın zina etmiş olur."51

2. Sakif kabilesinden Zeyneb’in rivayetinde Efendimiz buyuruyor ki:

“Kadınlar sizden biriniz mescide çıktığı zaman koku sürünmesin."

3. Ebu Hüreyre’den Rasulullah buyuruyor ki:

“Hangi bir kadın buhur sürünürse yatsı namazında cemaatımızda hazır bulunmasın."

4. Musa bin Yesar Ebu Hüreyre'den anlatıyor:

 

 

(51) Bu hadisi Nesai 2. cildinin 283. sayfasında, Ebu Davud 2. cildinin 192. sayfasında, Tirmizi 4. cildinin 17. sayfasında, Hakim 2. cldinin 396. sayfasında, İmamı Ahmed 4. cildinin 400 ve 413 sayfalarında, İbni Huzeyme ve İbni Hıbban sahihlerinde kaydetmişlerdir.

- “Ey Cebbar’ın cariyesi camiyi mi ararsın?” Kadın.

- “Evet” dediğinde Ebu Hüreyre:

- “O yüzden mi koku süründün?” dedi. Kadın:

- “Evet” dedi. Ebu Hüreyre:

- “Git ve yıkan. Çünkü Rasulullah’dan işittiğimiz bir hadisi şerifte efendimiz şöyle buyuruyordu:

"Hangi bir kadın koku sürünerek camiye girerse evine dönüp yıkanıncaya kadar Allah namazını kabul etmez."52

Bu hadislerdeki istidlal ciheti umumidir. Koku sürünme çeşitli şekillerde olur; vücuda sürüldüğü gibi bazan da elbiselere sürülür. Bilhassa üçüncü hadiste adı geçen buhur en çok elbiselere sürülür ve bu hassasıyla bilinir.

Koku sürmeyi yasaklamanın gayesi açıkça meydandadır. Bilindiği gibi koku insan şehvetini tahrike vesile olan amillerdendir. Bu konuda bazı bilginler üstten giyilen elbisenin süsü ve şatafatı etraftan görülen zinet eşyalarının durumu ve erkeklere karışık olarak bulunmayı da aynı sınıfa girdirmişlerdir.53 "Fethül Bari"nin 2. cildinin 279. sayfasında İbni Dakik El-İyd şöyle der:

"Mescide giden kadınların koku sürünmelerinin haram olmasına sebep erkeklerin şehevi hislerini tahrike vesile olmasından dolayıdır."54

Mescide giderken, haram olan koku çarşıya, komşuya, pazara giderken de haramdır elbette. Hatta günah bakımından öbüründen daha da fazladır.

 

(52) Bu hadisi Beyhaki 3. cildinin 133 ve 246. sayfalarında İmamı Evzai yoluyla Musa bin Yessar’dan nakletmiştir. ibni Yessar Şayet Kulebinin kendisi ise şüphesiz ki isnat sahih olur. Çünkü onun Ebu Hüreyre’den de rivayetleri vardır. Şayet Ürdünlü Musa bin Yessar ise rivayet munkatı olur.

(53) Fethul Bari’nin 2. cildinin 279. sayfasına bakınız.

(54) Bu ibareyi Münavi "Feyzül Kadir" adlı eserinde Ebu Hureyre’den şerhederken nakletmiştir.

İbni Hacer El-Heytemi "Zevacir" adlı eserinin 2. cildinin 37. sayfasında şöyle demektedir:

“Kadının süslenerek, koku sürünerek evinden dışarı çıkması kocası müsaade etse de büyük günahlardandır."

Sonra hadislerde zikri geçen hükümler umumidir. Zaman ve mekan bakımından şumulü her yere ve her devreye ulaşır. Üçüncü hadisde yatsı namazının zikredilmesi, karanlığın basmış olması münasebetiyle fitne unsurunun daha çok olmasından dolayıdır. Yoksa yatsıdan başka zamanlarda caiz olması gibi bir vehme yer verilmemelidir.

"Aliyyül Kari"nin "Mirkat" adlı eserinin 2. cildinin 71. sayfasında şu rivayet zikredilir: "Açıkçası, hadisi şerifdeki nehyin yatsı vakine tahsis edilmesi karanlıktan ve yolların asude olmasından dolayıdır. Koku ise şehveti tahrik eder. Ve bu vakitte kadınlar fitneden kolayca emin olamazlar. Sabah ve akşam namazında ise durum bunun aksidir. Vakit oldukça aydınlıktır, daha önce de söylediğimiz gibi koku sürünmek mutlak şekilde kadınların camiye gelmesini engeller."55

 

6) Erkek Kiyafetine Benzememesi

 

Erkek kıyafetine benziyen elbise giyen kişi kadınları Peygamberimiz Efendimiz muhtelif hadisi şeriflerde tayin emiştir. bunlardan sahih olanlarını sıralıyalım:

1. Ebu Hureyre'den:

"Rasulullah (S.A.V) kadın elbisesi giyen erkeklerle, erkek kıyafeti giren kadınları telin etti."56

 

(55) Bu ibareyi Aliyyül Kari mirkat adlı eserinin 2. cildinin 71. sayfasında nakletmiştir.

(56) Bu hadisi Ebu Davud 2. cildinin 182. sayfasında, İbni Maceh 1. cildinin 588. sayfasında, Hakim 4. cildinin 194 sayfasında, Ahmet İbn-i Hanbel 2. cildinin 325. sayfasında Süheyl İbn-i Ebu Salih yoluyla nakletmiştir. Ayrıca Hakim şu malumatı vermektedir:

2. Amr oğlu Abdullah'dan Rasulullah'ın şöyle dediğini işittim:

"Kadınlardan erkeklere benziyenlerle, Erkeklerden de kadınlara benziyenler bizden değildir."57

3. Abdullah İbni Abbas'dan

"Peygamberimiz Aleyhisselatü vesselam erkekleşen kadınlarla kadınlaşan erkekleri telin etti ve buyurdu: 

“Onları evlerinden çıkarınız." Abdullah diyor ki: “Peygamber aleyhisselam falancayı, halife Ömer de falancayı bulundukları yerden çıkarmışlardı." Başka bir rivayette de aynı hadis şu şekilde gelmektedir:

"Rasulullah erkeklerden kadınlara benzemek isteyenlere kadınlardan erkeklere benzemek isteyenleri lanetledi.”58

 

"Müslim yoluyla olduğu takdirde hadis sahih olur. Zehebi de tıpkı Hakim gibi kabul etmektedir. İbni Hıbban da sahihinde zikretmiştir. Şevkani bu hadisi rivayet edenlerin sıhhatlı kimseler olduğunu nakleder.

(57) Bu hadisi Ahmed 2. cildinin 199. sayfasında nakletmiştir. Ayrıca İmamı Ahmed rivayet silsilesini şu şekilde saymaktadır: Abdurrazzak bize anlattı da o da Ömer’den, o da Amr İbni Dinar'dan, o da Katade’den, o da Hüzeyl kabilesinden bir adamdan dinlemişti. Hüzeyl kabilesinden olan adam diyor ki: Amr İbnil As'ın oğlu Abdullah'ın yanında olduğum zaman Ebu Cehlin kızı Ümmü Saidin erkek gibi yürüyerek ok takınmış olduğunu gördü. Abdullah dedi ki: şu giden kadın kimdir? Adam: O Ebu Cehlin kızı ümmü Said dir, dedim. Bunun üzerine Abdullah ibni Amr İbnil As şöyle dedi: Ben Rasulullah'dan işittim ki o, kadın elbisesi giyen erkeklere erkek kıyafetine giren kadınları tel'in etti.

Bana göre bu hadisin isnadı sahih olup ravileri sika kimselerdir. Ancak Huzeyl kabilesinden olan kimsenin isminin müphem kalması sıhhat derecesini gölgeler, Tabarani rivayetinde kısaca isimleri zikretmiş ama Hüzeyl kabilesinden olan kimseden bahsetmemiştir. Bu takdirde Tabarani’nin rivayetindegeçen isimlerin hepsi sika ravilerdir.

(58) Bu hadisi Buhari 10. cildinin 274, Ebu Davud 2. cildinin 305, Daremi 2. cildinin 281. sayfalarında nakletmişlerdir. İmamı Ahmed 1982-2006 ve 2123 numaraları hadis olarak Hışam’dan, o da Yahya bin Ebu Kesir’den, o da İkrime’den gelen rivayetle nakletmiştir. Tirmizi 4. cildinin 17. sayfasında, ibni Maceh 1. cildinin 589. sayfasında Tayalisi 2679 numarada İkrime’den rivayet etmişlerdir.

4. Ömer oğlu Abdullah Efendimiz buyurdu ki:

"Üç kimse cennete giremez. Ve kıyamet gününde Allah onlara rahmet nazarıyla bakmaz. 1 Ana ve babasına isyan eden. 2. Erkeklere benzeyerek erkekleşmek isteyen kadın. 3. Ve deyyus."59

5. Ubeydullah oğlu Abdullah'dan: Hazreti Ayşe radıyallahü anhaya soruldu:

“Kadın, erkek ayakkabısı giyebilir mi?” Hazreti Ayşe dedi ki:

“Allah'ın Rasulu kadından erkekleşenleri tel'in etti.”60

Bu hadislerde açıkça belirtildiği gibi ereklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzer kıyafete girmeleri haramdır. Ve bu hüküm umumidir. Elbiseyle beraber diğer hususları da içine alır. Ancak birinci hadisi şerif sadece elbiseye delalet eder. Ebu Davud "İmam Ahmed’in meseleleri" adlı eserinin 261. sayfasında şöyle demektedir:

"İmam Ahmed’den işittim ki cariyesine beyaz hırka giydiren bir adamın birisi helal olup olmayacağını sordu. İmamı Ahmed dedi ki:

“Ona erkek elbisesi giydirmeyin erkeklere benzemesin."61

Ebu Davud Diyor ki: "İmamı Ahmed’e dedim ki:

“Kadın kıldan ayakkabı giyebilir mi?” “Hayır” dedi, “Ancak abdest için mest giyebilir.” “Güzellik için olursa?” dediğimde. “Hayır” dedi. “Kılı caiz olur mu?” diye sorduğumda, “Hayır” diye cevap verdi."62

 

(60) Bu hadisi Ebu Davud 2. cildinin 184. sayfasında İbni Cüreyc’in İbni Ebu Melike yoluyla rivayetini zikreder. Rivayet silsilesi sika ravilerden müteşekkildir. Ancak İbni Cüreyc müdellesdir. Fakat hadisin başka kaynaklardan gelen rivayetler dolayısıyla takviye edildiği malumdur.

(61) Nihaye'de bu ibare şu şekildedir: "Çocuk geldi ve başında bir beyaz bere vardı."

(62) Buna benzer bir rivayeti de Müslim 1. cildinin 176. sayfasında Abdurrahman oğlu Ebu Seleme’den nakletmektedir. Ebu Seleme diyor ki:

"Ben ve süt kardeşi Hazreti Ayşe’nin yanına girdik. Süt kardeşi ona Rasulullah'ın cünüplük halinde nasıl yıkandığını sorduk..."

Zehebi kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemelerini büyük günahlardan sayıp bu adı verdiği eserinin 129. sayfasında bizim yukarıda zikrettiğimiz hadisleri saydıktan sonra şöyle der:

"Kadın erkek kıyafetine girip dar omuzlu elbiseler giyindiği zaman erkeklere benzemiş olur.  O yüzden de Allah'ın lanetine müstehak olur. Kocası da onu müsaade eder veya rıza gösterir yahutta ona bu hareketinden alı koymazsa o da Allah’ın lanetini hak eder. Çünkü koca karısını doğru yola sevketmek, Allah’ın emirlerine itaat ettirip, isyandan alı koymakla görevlidir. Çünkü Rabbı Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde buyuruyor ki:

"Ey iman edenler kendi nefsinizi ve evladu iyalınızı yakacağı insan ve taş olan cehennemden koruyunuz." Peygamber efendimiz de bir hadisi şeriflerinde açıkça ifade ediyorlar:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz sürüden mesulsünüz kişi ailesinin çobanıdır, ve kıyamet gününde onlardan mesuldur.”

İbni Hacer El-Heytemi de Zehebi’nin izini takip ederek "zevacir" adlı eserinin 1. cildinin 126. sayfasında şöyle diyor:

"Kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemelerinin büyük günahlardan olduğu zikredilen hadisi şeriflerden açıkça anlaşılmaktadır. Bu konudaki ilahi azabın şiddeti de meydandadır. Bizim imamlarımızdan gelen rivayetler ise iki türlüdür:

Bir kısmı kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzeyişini açıkça haram kabul etmektedirler. Bunlar arasında İmam Nevevi’yi sayabiliriz. İkinci Tayfa ise mekruh kabul etmektedirler. İmam Rafii de bunlar arasındadır. Benim fikrime göre en sahihi İmam Nevevi’nin dediği gibi haram olmasıdır. Ben onu büyük günahlar arasında sayıyorum. Sonra yaptığım araştırmalarda bazı kelam bilginlerinin de büyük günahlardan saydığını gördüm."

Hafız "Fethul Bari" eserinin 10. cildinin 273-274. ncü sayfalarında bizim üç numarada serdettiğimiz İbni Abbas’ın hadisi şerhederken özetle şöyle demektedir.

"Taberi diyor ki: Erkeklerin giyecek ve zinet eşyalarında kadınlara benzemeleri, kadınların da aynı konularda erkeklere benzemeleri caiz değildir. Kadınlara mahsus bir giyeceği erkekler giyinemezler. Ebu Cemre oğlu Şeyh Ebu Muhammed her ne türlü olursa olsun kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemelerini tahrim etmektedir. Ancak diğer delillerden de anlaşılacağı gibi hadisi şerifde murad olunan kıyafet ve hareketlerle ilgili benzemedir. Hayır mevzuularında böyle bir şey söz konusu olmaz. Kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzer hareket ve giyeceklerin yasaklanmasındaki hikmet hakimler hakimi olan Allah'ü zülcelalin koymuş olduğu hilkat kanunun esas çığrından çıkarılmak gayesine mebnidir. Peygamberimiz aynı mevzuu ile münasebetinden dolayı başka bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuşlardır: (Allah'ın laneti Allah'ın yaratmış olduğu hilkati değiştirenlerin üzerine olsun.)"63

Bütün bu izahlardan anlaşılacağı gibi ne şekilde olursa olsun kadınların kıyafetinin erkeklerin kıyafetine benzemesi asla caiz değildir. Bir kadının entari ve baş örtüsü yerine bazı Avrupa hayranlarının yaptığı gibi ceket ve pantalon giymesi doğru değildir.  Hatta pratik hayatta pantalon veya ceket giymesi kadını daha çok tesettüre yaklaştırmakta ve diğer yabancı kılıklardan İslami kıyafete daha yakın ise de caiz değildir. Ey düşünce sahibi olanlar ibret alınız!..

 

 

(63) Bu hadisi İmamı Buhari 10. cildinin 306. sayfasında, Müslim 6. cildinin 107. sayfasında ibni Mes'ud’dan merfu olarak nakletmişlerdir.

İbni Teymiye merhumu eserlerini karıştırırken konumuzla yakından ilgisi ve münasebeti olmasından dolayı burada kısaca bahsetmeyi uygun buluyorum. İbni Teymiye mevzuumuzu gayet ilmi ve faydalı bir şekilde araştırmıştır. Kendisine irad edilen suali şöyle dercediyor:

Sual: Kadınların küfüye ve ferace giymelerini hükmü nedir? Giyilen elbiselerde erkeklerin kıyafetine benzememesi için nelere başvurulmalıdır? Kadının erkeğe erkeğin kadına benzemesinin haram oluşu Rasulullah'ın devrine mahsus mudur? Yoksa bütün zamanı şümulü içerisine almaktamıdır?

Cevap: Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Uzamış saçları tamamen örtmiyen kufüye çocukların giyecekleri arasındadır. Buna binaen küfuye giyen kadınlar da çocuklara benzemektedir. Kufiye kadınlar da çocuklara benzemektedir. Kufiye ilk önce kadınların sarılı ibiğine saçlarını benzetmek için yapmaları ile başlamıştır. Tıpkı bazı yanlış yolda olanların saçlarını uzatıp tek bölüm halinde bağlayıp iki omuzundan sarkıttıkları gibi, haddi zatında erkek oldukları halde bölüklerini uzatan bu yanlış yolun yolcuları kadınlara benzemek için bunu yapmaktadırlar. Böylece yavaş yavaş bu durum yaygınlaşmaktadır. İşte kufiyede kadınların saçlarını başlarına örttükleri örtüyü dolayarak tıpkı öğe sarılı ip manzarasına benzetmek için kadınlar bu maksadı gütmemişlerdir. Lakin bu benzeşme arzusu hepsinde de müşterek bir durum arzetmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselamın hadisi şeriflerinden fışkıran nurani hükümlere göre kadınlardan erekeklere benzeyenler erkeklerden de kadınlara benzeyenler telin edilmiştir. Sahih olan bu rivayete göre hadisin ibaresi aynen şöyledir: "Rasulullah Aleyhisselam erkeklerden kadınlaşanları, kadınlardan da erkekleşenleri telin etti. Kadınlaşan erkeklere erkekleşen kadınların sürgün edilmesini emretti." İmamı Şafii Ahmet İbni Hanbel ve diğer bazı imamlar aynı izi takip ederek zina edenlerle muhnisleri tel'in etmişlerdir.

Müslim’in sahihinden varid olan bir hadisi şerifde Efendimiz buyuruyor:

"Ümmetimden iki sınıf vardır ki onlar cehennem ehlidirler. Daha onları görmedim. Elbiseli çıplaktırlar. Meyledikci ve meylettiricidirler. Başları deve hörgücüne benzer. Cennete girmezler ve cennet kokusu görmezler. Diğerlerinin elinde öküz kuyruğuna benzer kırbaçlar vardır. Onunla Allah'ın kullarına vururlar." Bazı hadis alimleri yukarıda geçen "Elbiseli olup çıplak olan kadınlar" ibaresini tesettüre riayet etmiyecek şekilde elbise giymek diye tefsir etmişlerdir. Haddi zatında onların da elbiseleri vardır. Ama gerçekten örtünmüş sayılmazlar. Vücud hatlarını belirten, baldırları veya mafsalları gösteren ince dar elbiseler giyen kadınlar gibi Kadın giyeceği elbisenin bol olması, bedenin en ve boyunu, vücud hatlarını belirtmesi gerekir.

Bu izahattan; kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemesinin yasaklanmasındaki hikmet açıkça beliriyor. Bu konuda esas olan sadece kadınların beğenip istedikleri ve adet haline getirdikleri kıyafetler mücerred şekilde maksut değildir. Şayet kastedilen sadece adet ve istekler olsaydı, erkeklerin baş örüsü ve entari giymeleri, gözlerinden başka her taraflarını örtmeleri normal karşılanırdı. Yahutta kadınların cübbe takke gibi elbiseler giymeleri yaygınlaşabilirdi. Haddi zatında yaygın olan adet ve gelenek şekli nassın üzerinde müessir değildir. Ayetin zahiri hükmü ve bilgilerin icmai bu yönde değildir. Allahü zülcelal kitabı mübininde kadınlara şöyle hitap ediyor:

"Baş örtülerini yakalarının üstünü kapayacak surette koysunlar Zinet mahallerini kendi kocalarından yahut kendi oğullarından yahud kocalarının oğullarından yahut kendi biraderlerinden, yahud kendi biraderlerinin oğulllarından yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut kendi kadınlarından yahut kendi ellerindeki kölelerinden, yahut erkeklerden yana ihtiyacı olmayan hizmetçilerden, yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklarından başkasına göstermesinler."

Diğer ayeti kerimede ise:

"Ey Peygamber zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur."

Öbür ayeti kerimede ise: "Onlar eski cahiliyyet devrinin süsleriyle süslenmesinler."

Şayet elbise deyince mücerret olarak kadınların veya erkeklerin giymeyi adet haline getirdikleri kendi arzu ve isteklerine bağlı bir kıyafet şekli olsaydı elbiselerinin üstünde başka bir elbise giymeleri veya baş örtülerini yakalarının üstünden sarmaları gerekmezdi. Hele cahilliyet devri kılıkları asla yasaklanmazdı. Çünkü o çeşit kılık ve kıyafet ayetin geldiği devreden arap kadınları arasında en yaygın olanıydı. Şu halde yasaklanmasına vesile olan hüküm adet yönünden değil de esas hikmetlere mebnidir. O devrede yaşayanlar diyebilirdi ki giyilmesi gerek esas kılık adetlerimize göre budur. Diğerleri ise haramdır. Haddi zatında o devrede yaygın olan kıyafete göre kadınlar eteği uzun elbiseler giyerlerdi. Öyleki dışarı çıkan kadının gerisinde eteği yerlere kadar uzanırdı. Erkeklere ise eteklerini aşıklarına kadar uzatırlardı. O yüzden Rasulullah erkeklerin elbiselerini kısaltmalarını yasaklayınca kadınlar ne yapacaklar? dendi. Efendimiz:

- “Bir karış kısaltsınlar” dedi. Ashab:

- “O zaman ayakları görünür” dediler: Peygamberimiz:

- “Bir ziradan fazla kaldırmasınlar” dedi. Tirmizi diyor ki: Bu hadis sahihdir. Hatta bu emre binaen kadınların etekleri yere değince pislik isabet ederse sonra o yere kadar uzanan etek temiz yerlerden geçince temizlendiğine dair ruhsat bile vardır. Ahmet İbni Hanbel ve diğer bir kaç alimin görüşü bu sadeddedir. Onlar yere değen etekleri ayakkabıya benzetmişlerdir. Nasıl necaset bulaşan ayakkabı kuruyunca temizlenirse etekler de kuru yerde sürününce temizlenir demişlerdir.

Şayet kadınlar şalvar ve geniş ve sert mes giyerlerse ve vücut hattı belirtmiyecek şekilde üstünden dış elbisesi giyinirlerse maksat kendiliğinden hasıl olur. Ancak ayağının hacimini açıkça belirten ince mesler üzerinde ihtilaflı görüşler vardır. Bazılarına göre ince mes giymek erkeklere mahsustur. Tıpkı bunun gibi her hangi bir kadın soğuktan korunmak için cübbe ve kazak giyinse kimse onu men edemez. Denilecek olursa ki kadınlar cübbe giymezler, hiç bir yerde buna rastlanmamıştır, hiç caiz olur mu? Bizim buna vereceğimiz cevap şu olacaktır. Burada giyilen elbise ihtiyaçla alakalıdır. Soğuk memlekelerde sıcaklık verici ve üşütmeyici, yönden kalın elbiseler giymek zaruretter. Sıcak memlekette bu ihtiyacın bulunmaması o nevi kıyafetin yasaklanmasına sebep değildir. Ve adet haline gelmemiş olması da haramlığına vesile olmaz, zikrettiğimiz hadisi şerifin şümulüne girmez.

Erkek kıyafetiyle, kadın kıyafetini neye göre tefrik edeceğiz diye soranlar olabilir. Kadın kıyafetiyle erkek kıyafetini birbirinden ayırt eden esas sebep uygunluk meselesidir. Erkek kıyafetine uygun olan elbise erkeklere mahsus sayılır. Kadınların hareket ve işlerine uygun olan elbise de kadınlara mahsus kıyafettir. Ve bu kıyafeti erkeklerin kullanması doğru değildir. Şeriata göre erkeklerin ve kadınlar memur olduğu tarz ve fiil de tefrik ettirici unsurlar arasındadır. Mesela kadınlar örtünmekle memurdurlar. Kıyafetleri hiç kimse tarafından vücud hatları, hareket ve fiilleri bilinmeyecek şekilde olması gerekir. Aynı zamanda kadınlar ezan ve telbiye anında seslerini yüksetlemekle mükelleftirler. Safa ve Merve’ye çıkarken de durum aynıdır. Kadınlar ihrama girerken erkekler gibi değillerdir. Çünkü erkekler ihramda başlarını açmak ve alışa geldikleri elbiseleri giymemek mecburiyetindedirler. Gömlek ve şalvar gibi alışa gelen elbiseler mecburiyet durumu olmayınca giyilmez. Avret mahallini örtmek için bir örtü bulunmayınca şalvar veya benzeri bir örtü için ruhsat verilmiştir. Nalin bulunmayınca da mes giyilebilir. Bu sadece umumun ihtiyacına mebnidir. Ancak hastalık veya soğuk gibi hususi zaruretler müstesna. Bu takdirde bir şey giyerse fidye vermek mecburiyetinde kalır. O yüzden Ebu Hanife bu konuda kıyası kabul etmemiştir. Fakat bir çok imamlar sahih hadise binaen ona muhalefet etmişlerdir. Kadınlara gelince durum bunun tam tersine. Kadınlar ihram için herhangi bir elbiseye giymekten nehyedilmemiş olup iyice örtünmeleri emredilmiştir. Bunun aksine bir hüküm düşünülemez. Ancak kadınlar o anda peçe, eldiven gibi giyecekleri çıkarmak zaruretindedirler. Çünkü bunlar uzuvların ölçüsüne göre yapılmış giyecekleri olup ihtiyaç zarureti yoktur.

Fıkıh bilginleri kadınların yüzleri mevzuunda ihtilaflıdırlar. Kadın yüzünün erkeklerin başı veya bedeni gibi şeri hükümler müvacehesinde mecburiyet var mıdır, yok mudur? İmamı Ahmed’in kavline göre kadının yüzü erkeklerin başları gibi şeri hükümlerin müvacehesine girer. Bu takdirde baştan atılan örtünün yüz kısmını kapaması gerekir. Bir kısmı ise kadınların yüzünün el yerinde olduğu fikrindedirler. Sahih olan da budur. O takdirde yüzü örtmek yasak değil sadece peçe ve eldivenler yasak olur. Yüzü baştan sarkıtılan bir şeyle örtmeye gelince uyurken başka birşey sarmak veya elleri elbisenin yenleri ile örtmek gibidir. Bu durumda da nehyedilen bir hal yoktur.

Şayet erkekler peçe örtünüp başlarına bir şeyler sarsalar kadınlar da yüzleriniaçık bıraksalardı yine menedilmeleri gerekirdi. Tıpkı bunun gibi kadınlar da, namazda uzuvlarını birbirinden ayrı bulundurmayıp, toplu halde oturmakla emrolunmuşlardır. Başlarını örtmekle ilahi emirdir. Hayız gören bir kadının baş örtüsü olmadan namazını Allah kabul etmez. isterse hiç kimsenin görmediği yalnız bir yerde bulunsun. Bu da gösteriyor ki kadınlara şeriat tarafından emredilen hükümler erkeklere emredilmemiştir. Bu da Allah'ın onlar üzerindeki emir münasebetiyle tebeyyün eden bir hakkıdır. Kadın başını açmaz. İsterse onu hiçbir kimse görmesin. Allahü Zülcelal Kuran-ı Kerim'de buyuruyor:

"Evlerinizde vakarlıca oturun evvelki cahiliyyet devri kadınlarının adet ve süslerini kullanmayın." İşte Allah'ın Rasulu de buyuruyor:

"Allah'ın cariyelerini Allah'ın camilerinden menetmeyiniz. Ama evlerinin köşesi onlar için daha hayırlıdır." Başka bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor:

"Sizden birinizin odasında namaz kılması diğer odada namaz kılmasından daha faziletlidir. Başka odada namaz kılmanız ise salonda namaz kılmanızdan daha efdaldir. Evde namaz kılmanız mahallenizin camisinde namaz kılmanızdan daha efdaldir. Mahallenizin camisinde namaz kılmanızsa benimle birlikte namaz kılmanızdan daha efdaldir."64 Bütün bunlar örtünme ve fitne şartlarından dolayı fazilet kesbetmektedirler.

Bilindiği gibi evlerin içerisi bir bakıma elbiseler gibidir her ikisi de haddi zatında zararı defetmek ve korunmak içindir. Tıpkı yemek ve içmenin menfaatı celbettiği gibi. Elbise insanı sıcak ve soğuktan korur. Çevreden gelecek taarruzları hafif de olsa engeller. Evler de aynı vazifeyle yapılmıştır. İnsanı hem sıcak ve soğuktan korur. Hem de düşman tecavüzlerini engeller. Allahü Taala da Buyuruyor:

"Allah evlerinizi sizin için sükunet yeri kıldı." Başka bir ayette ise şöyle denilmektedir:

"Allah yarattıklarınızdan sizin için gölgeler yaydı. Dağlardan size yuvalar, siperler yaptı. Hararetten sizi koruyacak elbiseler, Harpte sizi muhafaza edecek demirden giyimler yaptı, işte o bu surette üzerimizdeki nimetini tamamlıyor. Taki ona teslimiyetle itaat edesiniz." (Nahl: 16/81)

(64) Hadis hasen olup Ahmed İbni Hanbel, İbni Huzayme ve İbn Hıbban sahihlerinde nakletmişlerdir. Müslim de aynı hadisi rivayet eder. 

 

Burada belirttiği gibi bu nimetler insanları eziyetlerden koruyacak ihtiyaçlar mesabesindedir. Surenin başında da şöyle deniyor:

"Davarları da sizin faydanız için o yaratmıştır ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler ve nice nice menfaatler vardır. Onlardan yersiniz de."

Bunları zikretmekteki maksadımız elbiselerle meskenler arasındaki benzerliği anlatabilmektedir. Erkek ve kadın elbisesi muhtelif olunca örtünme ve hicapla mütenasip olan elbiseler kadınlara, diğerleri de erkeklere mahsus olur. Biz bu mevzuda "sarıta müstekimin" icabı cehennem eshabına muhalefettir" adlı eserimizde uzun şekilde bilgi verdik. Dileyenler oraya müracaa etsinler. Bilindiği gibi kılık ve kıyafet bakımından beliren benzerlik ahlak ve amellere de sirayet eder. Bu yüzden de kafirlere acemlilere ve çöl bedevilerine benzemekten nehyedilmiş bulunuyoruz. Aynı zamanda erkek ve kadınlar da kılık ve kıyafette birbirine benzemekten nehyedilmektedir. Kadınlara benziyen erkekler dış yüzleriyle onlara benzemiş olduklarından naşi ahlak ve hareketleriyle de onları taklide yönelirler. Neticede hareket ve kılıkları tıpkı kadınlar gibi olur. Erkeklere benziyen kadınlar da bu benzeyişin neticesi erkek ahlak ve hareketlerini taklide başlar. Tıpkı erkekler gibi hareketlerde bu taklid daha ileri varır. Erkekler gibi onlar da vücud hatlarını belirten gayri islami kılıklara bürünürler. Haya duyguları silinip kadınlar için şart olan utanmak ve haya hissi ortadan kalkar. Bütün bunlara vesile; görüldüğü gibi fitnenin esası olan kadın erkek benzeşmesidir.

Erkek elbiseleriyle kadın elbiseleri arasında ikisini bir birinden ayırd eden fark bulunması tebeyyün ettiğine göre kadınların giyeceği elbiselerde de hicap ve örtü şartlarının yeri yerince bulunması elbetteki kendiliğinden ortaya çıkıyor. Şu halde bir elbise umumiyetle erkekler tarafından giyiliyorsa onu kadınlara giydirmemeleri, kadınların kıyafetini de erkeklerinkine benzer şekle sokmamalıdır. Şüphesiz ki, her şeyin doğrusunu bilen Allah'dır.65

 

7) Kafir Kadınların Kıyafetine Benzememesi

 

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan anlaşılacağı gibi ister kadın ister erkek olsun müslüman fertlerin hiç bir surette kafirlere benzememesi bir kazıyye hükmündedir. Bu benzeyiş özel kıyafette olduğu gibi ibadet şekillerinde ve bayram törenlerinde de caridir. ancak üzülerek belirtelim ki islamın bu büyük kaidesi bizzat müslümanlar tarafından yıkılmış ve her işimizde kafirleri taklid eder olmuşuz. Haddi zatında müslümanların geri kalışlarının zafa düşüp yabancıların boyunduruğu altına girmelerinin esası da bu taklid unsuruna dayanmaktadır. Çünkü Allahü Zülcelal açıkça beyan ediyor:

 

 

(65)  Ben bunu İbni Urve’nin "Kevakib"inden aldım. Cilt 1, sahife 1354 Zahiriyye kütüphanesi No: 579 ŞAM

'"Bir millet kendi kendisini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez." Bu hükmü anlamaya ne kadar muhtacız? Bu konuda varid olan naslar pek çoktur. Mücmel olan ayetler hadisi şerifler tarafından açıklanmış ve tefsir edilmiştir. Şimdi biz bunlardan bir kaçını alalım:

"Andolsun ki biz İsrailoğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik vermiş onları tertemiz rızıklara nail etmiş, onları zamanlarında, alemlerin üstüne çıkarmış idik.  Onlara din emrinden açık deliller de vermiştik. Şimdi onların bu emirler hakkında ihtilafa düşmeleri başka sebeple değil ancak kendilerine durumun hakikatına dair bilgi geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayıdır. Şüphesiz, Rabbin onların ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkındaki hükmünü kıyamet günü aralarında verecektir. Sonra habibim seni de din emrinden ve şeriatın üstüne memur kıldık. O halde sen ona tabi ol. Bilmezlerin heva ve heveslerine uyma"            (Casiye: 45/16-18)

Şeyhül İslam İbni Teymiye merhum "Sıratı Mustakimin icabı cehennem ashabına muhalefettir." adlı eserinin 8. sayfasında şöyle diyor:

"Allahü zülcelal bu ayette İsrail oğullarına din ve dünya nimetlerini ihsan ettiğini bundan sonra aralarında ihtilafa düştüklerini belirtiyor. Bu örnekten sonra Hazreti Muhammed’e dönüyor. Ve ittibaını emerttiği bir şeriat sunduğunu bildiriyor. Bunun yanında bilmezlerin heva ve hevesine uymaktan da nehyediyor. "Bilmezler" tabiri ile şeriata muhalif olan herkes bu hususa dahil oluyor. "Heva ve heves" tabiri ile müşrikler ve onların peşinde olanlar kastediliyor. Aynı zamanda kafirlere imrenenler veya heveslenenler de aynı hükmün şümulu içinde giriyor. Müslümanların kendi prensiplerine uymalarından dolayı kafirler sevinirler. Hatta bunun için bir yığın masraftan da kaçınmazlar. Şayet yapılan işin onlara özenmekten ve heveslenmekten gelmediğini kabul edecek olsak bile onları sevindirmektense Allah’ın (emrine) tabi olup onun rızasını elde etmek daha iyi olmaz mı? Çünkü siyecin kenarında dolaşan onun içine girebilir. Şüphelerden mümkün olduğu kadar sakınmak gerekir."

Yine aynı konuda Allahü Zülcelal Ra'd suresinin 36-37. ayetlerinde şöyle buyuruyor:

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler sana indirilen bu Kur'an ile sevinirler. Fakat Peygamberin aleyhinde birleşen güruh, onun bir kısmını inkar eden kimseler de vardı. De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk edip ona ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak ona dua ederim. Dönüşüm de yalnız O’nadır."

şte biz onu böyle Arapça bir hikmet olarak indirdik. Andolsun ki sana gelen bu ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan Allah'dan senin için ne bir yardımcı vardır, ne de bir koruyucu vardır."

Ayeti kerimede geçen "heva ve heveslerine" tabirindeki üçüncü şahıs zamiri daha önce zikri geçen peygambere düşman olan güruha ulaşmaktadır. Tabiiki bunlar arasına ister nasrani ister yahudi, ister put perest olsun Kur'an’dan bir parçayı inkar eden herkes girer.

Allahü Teala hadid suresinin 16 ıncı ayeti kerimesinde buyuruyor ki:

"İman edenlerin Allah’ı ve haktan ineni zikri için kalplerinin saygıyle yumuşaması zamanı hala gelmedi mi? Onlar daha evvel kendilerine kitap verilip de üzerlerinden uzun zaman geçmiş, artık kalpleri kararmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onardan bir çoğu dinlerinden çıkmış fasıkar idi."

Şeyhül İslam İbni Teymiye tefsirinin 43. sayfasında diyor ki:

"Ayeti kerimede geçen "olmasınlar" nehyetmektedir. Şurası da bir hakikattır ki benzeyiş sadece kılık ve kıyafetlerde olmaz aynı zamanda fiil ve hareketlerde istek ve arzularda da olur. Bu da bir nevi masiyettir."

İbni Kesir tefsirindeki bu ayeti şöyle izah eder:

"Allahü zülcelal kati şekilde mü'minlerin kafirlere asli ve feri konularda benzememelerini yasaklamıştır." (Tefsiri İbni Kesir cild 4 sayfa 310)

İbni Kesir merhum bakara suresindeki şu ayetin tefsirinde aynı mevzua mütenasip beyanlar veriyor:

"Ey iman edenler "raina" demeyin. "Unzurna" deyin. Söze iyi kulak verin kafirler için çok acıklı bir azap vardır."                                                             (Bakara: 2/104)

"Allahü Teala mü'min kullarını söz ve fiilleriyle kafirlere benzemekten nehyetmektedir. Yahudiler Kur'an-ı Kerimde geçen tevriye ve benzeri sanatları maksatlı olarak Kuran’a noksanlık atfetmek için dile doluyorlardı. Allah'ın laneti onlara olsun. Bizi dinle demek istedikleri zaman böyle demiyorlardı da "raina" bizi korur diyorlardı. Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresinin 46. ayetinde aynen şöyle denilmektedir:

"Yahudi olanlardan kimi kelimeleri Allah tarafından konuldukları yerlerinden kaldırıp değiştirirler. Dillerini eğerek bükerek dine de saldırarak sana derler ki: (sözünü zahiren dinledik fakat kalbimizle isyan ettik. İşit işitmez olası) "raina" eğer onlar (dinledik itaat ettik. İşte bize bak) deselerdi kendileri için elbet daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, kendi küfürleri yüzünden onları rahmetinden koğmuştur. Artık onlar birazı müstesna olmak üzere iman etmezler."

Yine hadis ve muhtelif rivayetlerinden edindiğimiz bilgilere göre Yahudiler müslümanlarla karşılaştıkları zaman "Esselamünaleyküm" demezler de "essamüaleykum" derlerdi. Yani Allah’ın selamı üzerine olsun diyecekleri yere Allah'ın derdi (ölüm) üzerinize olsun derlerdi. Bunun üzerine efendimiz de onlara karşılık verirken "Aleykümselam" demeyip sadece "vealeyküm" yani sizin de üzerinize demeyi emretmişti. Ve şöyle buyurmuştu: Onların bizim için yaptıkları dua kabul olmaz da bizim onlar için yaptığımız dua kabul olur. Bütün bunlardan açıkça şu hakikat meydana çıkmaktadır. Allahü Teala her ne türlü olursa olsun fiil ve sözle kafirlere benzemekten kati şekilde mü'minleri nehyetmiştir." Tefsiri İbni Kesir cild 1 sayfa 148.

Şeyhul islam İbni Teymiye bu ayeti tefsir ederken özetle şöyle demektedir:

"Katade ve diğerleri dediler ki: Yahudiler Peygamberle alay etmek için ona bizi dinle diyeceklerine "raina" diyorlardı. Buyüzden Allah'ü zülcelal mü'minlerin yahudilerin yaptığı gibi bu kelimeyi kullanmalarını nehyetmiştir. Şu halde yahudilerin, fazlaca ve kötü niyetle kullandıkları, böylece yasaklanmasına sebep oldukları bu kelimede kötü bir yön yoktur.

Nehyedilmesine yegane sebep gayri müslimlere benzememek prensibini yerleştirmektir."

Bu mevzu ile ilgili genişçe izahat İbni Teymiye’nin tefsirinin 8, 14, 22 ve 42'inci sayfalarında mevcuttur. Dileyen oraya göz atsın.

Yukarıdan beri zikrettiğimiz hükümleri özetliyecek olursak kafirlere söz ve işle, gaye ve idealle benzememe prensibi Kur'an-ı Kerim tarafından açıkça va'z edilmiştir. Peygamberimiz Aleyhisselam da ümmeti Muhammed’e bunu tafsilatlı olarak açıklamıştır. Hatta pratik olarak da açıkça iş'ar etmiştir. O zaman Peygamberin şehrinde '"Medine" yaşayan Yahudiler bile bu durumu anlamışlar ve içlendiklerini gizlememişlerdir. Enes İbni Malik'den gelen bir rivayette şöyle denilmektedir:

"Yahudiler, kadınlar hayıza girince onunla beraber evde yemek yemezler, cinsi münasebette bulunmazlardı. Sahabeyi güzin Rasulullah aleyhisselamdan bu konu hakkında malumat dilediler. Bunun üzerine Allah'ü zülcelal şu ayeti kerimeyi indirdi:

"Sana kadınların ay halini de sorarlar. Deki o bir ezadır. Onun için hayız zamanında da kadınlarınızla cinsi münasebetten ayrılın. Temizlendikleri vakte kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi Allah'ın size emretiği yerden onlara gidin. Herhalde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem de çok temizlenenleri sever. Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde onlara dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önceden iyi ameller gönderin. Bir de Allah'dan korkun ve bilin ki herhalde siz ona kavuşacaksınız. İman edenlere müjdele."

                                                           (Bakara: 2/222-223)

Bunun üzerine efendimiz Eshabı güzine buyurdular:

"Hayızlı anlarında karılarınıza cinsi münasebetten başka bir şeyi yapabilirsiniz. Bu durum Yahudilere ulaşınca ileri gelenleri dediler ki: "Bu adam hiç bir şey bırakmıyacak hep bize muhalefet ederek" Üseyd ve Bişr oğlu Ubbad Rasulullah'a geldiler ve dediler ki:

- “Ya Rasulallah yahudiler böyle böyle diyorlar. Biz hayızlı kadınlarımızla cima etmiyelim mi?”

Rasulullah'ın mübarek çehreleri değişti üzerlerine yürüyeceğini zannettik."66

 

(66) Bu hadisi İmamı Müslim 1. cildinin 169. sayfasında, Ebu Uvane 1. cildinin 312. sayfasında nakletmişlerdir. imamı Tirmizi hadisin hasen ve sahih olduğunu söylemektedir.

Şeyhul İslam İbni Teymiye iktiza adlı eserinde bu hadisi şu şekilde açıklamaktadır:

"Bu hadis Peygamberin Yahudilere ne kadar muhalefet ettiğini açıkça göstermektedir. Hatta Yahudiler bu adam bize muhalefet etmedik hiç bir şey bırakmıyacak diye dert yanmaya başlamışlardır. Bu muhalefet bazen esasda bazen de evsafta olur. Bazı sahabeler Allah'ın koymuş olduğu hükümlere muhalefet ettikleri zaman Rasulullah'ın çehresi değişecek şekilde kızarmıştı.

Müslüman kadınlarının kafir kadınlarına benzememelerine dair hadisi şerifler pek çoktur. Biz mümkün olduğu kadarını kaydetmeye çalışalım:

1. Enes oğlu Ebu Ümeyre'den o da Ansarlı halasından:

"Peygamber aleyhisselatü vesselam halkı namaz vakitlerinde camiye nasıl toplamak gerektiğine dair istişare yapıyordu. Topluluktan birisi dedi ki:

-Bir sancak dikelim namaz vaktinde bu sancağı gören herkes camiye gelsin. Peygamber bunu acayip karşılamadı. Başka birisi boru çalınsın dedi. Peygamber bunu kabul etmedi. O yahudilerin alemidir dedi. Çan çalalım diyenler oldu. Peygamber onu da kabul etmedi. Çan dedi, Hristiyanların alametidir. İstişare meclisi bir karara varmadan dağıldı. Ertesi gün Zeyd oğlu Abdullah rüyasında Ezanı Muhammediyeyi öğrendi ve peygambere rüyasını anlattı. Ve kabul edildi.[15]

2. Abese oğlu Amrden: "Dedim ki:

- “Ey Allah'ın peygamberi bana Allah'ın sana öğrettiklerinden öğret.” Bunun üzerine peygamber bana namaz kılmayı öğretti ve dedi ki:

- “Sabahleyin gün doğmadan önce kalk ve sabah namazını kıl. Kuşluk vakti güneş zevale erişinceye kadar namaz kılabilirsin. Güneş doğarken ve zeval anında namaz kılma. Çünkü güneşin sabahleyin doğuşu şeytanın iki boynuzu arasından çıkışı gibidir. O zaman işte kafirler ibadet ederler. Güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra tekrar namaz kılabilirsin. Ama zeval anında kılma. Çünkü o zaman cehennem kızdırılır. Bundan sonra ikindiye kadar dilediğin namazı kılabilirsin. Ancak ikindiden sonra güneş batarken namaz kılmayı bırak. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından kayıyormuş gibi batar. Ve kafirler işte bu vakitte güneşe tapınırlar."[16]

3. Abdullah El-Beceli oğlu Cündep’ten diyor ki: "Rasulullah'ın vefatından beş gün önce onun şöyle dediğini işittim:

"Dikkat edin sizden öncekiler peygambelerinin ve salih kişilerin kabirlerini mescit edinip ibadet ettiler. Dikkat edin. Sakın ha kabirleri mescit edinmiyesiniz. Ben sizi bundan kati surette nehyederim.”[17]

4. Evs oğlu Şeddat'tan, Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Yahudilere muhalefet ediniz. Çünkü onlar mestleri ve ayakkabıları ile ibadet edinirler.”[18]

5. Ömer oğlu Abdullah'dan Rasulullah buyurdu:

"Sizden biriniz üs elbiseyle namaz kılarsa düğmelerini iyice pekiştirin. Sakın ha Yahudiler gibi seriştirmeyiniz.”[19]

6. Abdullah oğlu Cabir'den:

"Rasulullah bir gün şikayetlenerek ayakta namaz kıldırmayacağını belirtti. O oturuyordu biz de gerisinde kendisine tabi olarak ayakta namaz kılıyorduk. Ebu Bekir ise cemaata tekbir sesini duyuruyordu. Rasulullah bize döndü ayakta olduğumuzu görünce işaret ederek oturmamazı bildirdi. Biz de oturarak namaza başladık. Namaz tamamlanınca selam verdik. Rasulullah tekrar bize doğru döndü şöyle dedi:

- “Sizde mi İranlı ve Bizanslılar gibi yapmak istiyorsunuz. Onlar oturan krallarının yanında ayakta elpençe divan dururlar. Sakın öyle yapmıyasınız. Siz imamınıza uyunuz. Eğer ayakta kılarsa siz de namazınızı ayakta kılın. Şayet oturarak kılarsa siz de oturarak kılın." Başka bir ravinin metninde ise hadisin sonuna şu ibare eklenmiştir:

"Sakın ha İranlıların büyüklerine yaptığını siz de yapmıyasınız."[20]

7. Ömer oğlu Abdullah'dan:

"Rasulullah aleyhisselatü vesselam namazda sol eline dayanarak oturan bir adama böyle yapmamasını emretti ve buyurdu:

- “O şekilde yahudiler namaz kılarlar." Başka bir rivayette ise hadisinin sonu şu şekildedir:

"Öyle oturma çünkü o şekilde oturuş azaba müstehak olanların oturuşudur."[21]

8. Abdullah oğlu Cerir’den Rasulullah buyurdu:

"Bizim ölülerimiz için lahid, kafirlerin ölüleri için yarık."[22]

9. As oğlu Amir’den Rasulullah buyurdu:

"Bizim orucumuzla kafirlerin orucu arasındaki fark sahur yemeğidir.”[23]

10. Ebu Hüreyre’den Rasulullah buyurdu:

"İnsanlar iftarda acele ettikleri müddetçe bu din zahir olacaktır. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar iftarı tehir ederler."

11. Hassasi kabilesinden Büşeyir’in karısı Leyla'dan diyor ki:

"Ben iki gün ardarda oruç tutmak istedim. Kocam Büşeyr ise beni nehyeti ve dedi ki:

“Rasulullah ardarda oruç tutmaktan bizi nehyetmiştir. Çünkü bu hıristiyanların adetidir. ‘Siz sadece Allahın size emrettiği şekilde oruç tutun ve Allah’ın emrine uygun olarak orucunuzu bitirin. Akşam olunca iftar edin’ dedi."[24]

12. Abdullah İbni Abbas'dan diyor ki:

"Rasulullah aşure günü oruç tutmaya başlayınca bize de oruç tutmamızı emretti. Ashabtan dediler ki:

- “Ey Allah’ın Rasulu aşure günü Yahudi ve Hristiyanların tarafından tazim edilen bir gün değil midir?” Rasulullah buyurdu:

- “Önümüzdeki sene inşallah dokuzuncu günü oruç tutarız.” İbni Abbas diyor ki: Ertesi sene aşure gelmeden Rasulullah Aleyhisselam vefat ettiler.[25]

13. Ümmü Seleme’den diyor ki:

"Rasulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem Cumartesi ve pazar günleri diğer günlerdekinden daha çok oruç tutarlardı. Ve şöyle derlerdi.:

- “Cumartesi ve pazar müşriklerin bayramıdır. Ben onlara muhalefet olsun diye bu günlerde oruç tutmayı da daha çok seviyorum.”[26]

14. Hattab oğlu Ömer’den, diyor ki:

"Müşrikler gün doğuncaya kadar Müzdelife’den ayrılmazdı. Rasulullah aleyhisselatü vesselam onlara muhalefet olsun diye gün doğmadan önce ayrılmayı emretti.”[27]

15. Hatem oğlu Adiy’den, diyor ki:

"Dedim ki ya Rasulallah zaruretten başka yememen gereken yemekleri bana bildirirmisin? Rasulullah buyurdu:

“Hristiyanlara benzeyen hiç bir şeyi bırakma.”[28]

16. Amr İbnül as oğlu Abdullah'dan:

"Rasulullah aleyhisselatü vesselam benim üzerimde çeşitli renklere boyanmış iki elbise gördüğünde şöyle dedi:

- “O kafirlerin giydiği elbisedir. Sen giyme onları."[29]

17. İmamı Ali Kerremallahü vechehudan, rasulullah buyurdu:

"Sakın ha papaz kıyafetini giymeyesiniz. Kim onların kıyafetini giyinirse ve benzerse benden değildir."[30]

18. Ebu Umame’den diyor ki:

"Rasulullah sakalları beyazlaşmış ansarlı ihiyarların yanına varıp dedi ki:

"Ey ensar topluluğu sakallarınızı kırmızılaştırın veya sıralaştırın ve ehli kitaba muhalefet edin. Ebu Umame diyor ki:

“Ey Allah'ın Rasulu ehli kitap mes giyerler de ayakkabı giymezler” dedim. Rasulullah yine buyurdu:

- “Mest de giyin ayakkabı da giyin ve ehli kitaba muhalefet edin.” Ebu Umame diyor ki:

“Biz ey Allah'ın Rasulu kitap ehli bıyıklarını gür, sakallarını kısa yaparlar” dedik. Peygamber buyurdu:

- “Siz  de bıyıklarınızı kesin, sakallarınızı bırakın. Ve böylece ehli kitaba muhalefet edin” dedi.[31]

19. Ömer oğlu Abdullah’dan Rasulullah buyurdu:

"Bıyıklarınızı kırkın, sakallarınızı bırakın."[32]

20. Ebu Hüreyre’den Rasulullah buyurdu:

"Bıyıklarınızı kesin, sakallarınızı bırakın. Mecusilere (ateş perestlere) muhalefet edin."[33]

21. Ebu Hüreyreden Rasulullah buyurdu:

"Yahudi ve hıristiyanlar sakallarını ve bıyıklarını boyamazlar. Siz onlara muhalefet edin.”[34]

22. Ebu Hüreyre’den Rasulullah buyurdu:

"İhtiyarlığınızı değiştirin, ama yahudi ve hıristiyanlara benzemeyin."[35]

23. Abdullah İbni Abbas’dan, diyor ki:

"Rasulullah aleyhisselatü vesselam, ilahi emre mebni olmayan konularda başkalarına değil ehli kitaba muvafakatı severdi. Mesela ehli kitap saçlarını sarkıtırlardı. Müşrikler ise saçlarını başlarının ortasından ikiye ayırırlardı. Rasulullah da müşrikler gibi değil ehli kitap gibi sarkıtırdı.”[36]

24. Abdullah oğlu Cabirden, Rasulullah buyurdu[37]:

"Yahudiler gibi selam vermeyin. Çünkü onların selamı başla elle ve işaretledir."[38]

25. Süveyd oğlu Şüreyd’den diyor ki:

"Bir gün ben şöylece oturmuştum. Sol elimi yan tarafına doğru yere dayamış ve onun üstüne abanmıştım. Rasulullah sallallahü aleyhi vessellem bana rastladı ve şöyle dedi:

- “Allah'ın gazabına uğrayanlar "yahudiler" gibi mi oturursun?"

26. Sad İbni Ebi Vakkas'dan Rasulullah buyurdu[39]:

"Evlerinizi temiz tutun ve yahudilere benzemeyin. Onlar süprüntülerini evlerinde yığarlar."[40]

27. Ömer İbnül Hattab diyor ki: Ben Rasulullah'ın şöyle dediğini işittim:

"Siz beni yahudilerin Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede öğdükleri gibi öğmeyin. Ben sadece Allah’ın kuluyum. Ve deyin ki: "Muhammed Allah'ın kulu ve Rasuludür."[41]

28. Ebu Vakıd Elleysi’den:

"Rasulullah sallallahü aleyhi vesellem Huneyn gazasına giderken müşriklerin çevresinde toplandıkları, "Zatü envat" dedikleri üzerine silah ve diğer eşyalarını astıkları bir ağaca rastladı. Müşrikler topluca onun çevresinde oturuyorlardı. Sahabe-i güzin dediler ki:

- “Ey Allah’ın Rasulu müşriklerin olduğu gibi bizim de bir "Zatü envat"ımız olsa iyi olmaz mı bize de böyle bir yer seç?” Rasulu zişan efendimiz buyurdu:

- “Sübhanellah (başka bir rivayette ise Allahü Ekber) bu sizin dediğiniz kardeşim Musa’nın kavminin dediğine benzer. Onlar da "Ey Musa müşriklerin ilahları olduğu gibi bizim için de ilahlar kıl" dediler. Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki siz de sizden yıllarca önceki kavimlerin adetlerini mi irtikap edersiniz."[42]

29. Abdullah İbni Ömer’den Rasulullah buyurdu:

"Ben kıyamete yakın devrede kılıç ile gönderildim. Ta ki, Allah'a ibadet edip ondan başkasını eş koşulmaz oluncaya kadar. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde verildi. Zillet ve küçüklük benim emrime muhalefet edenlerin üzerinedir. Kim ki bir kavime benerse o da onlardandır."[43]

Görüldüğü gibi bütün bu hadislerden açıkça kafirlere muhalefet edip onlara benzememenin islam şeriatının esas prensiplerinden biri olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İster kadın olsun ister erkek olsun özel yaşayışında ve umumi hayatında kılık kıyafetinde yukarıda zikredilen ayetlerin ve hadislerin emrine uygun şekilde hareket etmesi her müslümana vaciptir. Ancak bu şekilde bir kılık islam kıyafeti olabilir.

Bazıları bu muhalefetin ibadetle ilgili emirlerde olduğu gibi sadece icbari olduğunu sanmaktadırlar. Halbuki durum hiçte böyle değildir. Kıyafetteki hususiyyetin hikmeti açıkça meydandadır. Hatta büyük ilim adamları tarafından belirtildiği gibi insanın dış görünüşüyle iç görünüşü arasında büyük irtibat vardır. Birinin diğerine tesiri mühimdir. Dış görünüşüyle hayırlı olan bir kişinin umumiyetle iç alemi hayırlıdır. Bunun aksine dış görünüşü şerli olan kimseler çok kerre iç alemleriylede şerlidirler. İnsan her ne kadar bunu kendisinde hissedemesse de diğer kimselerde farkına varabilir. Bunu Şeyhül İslam İbni Teymiye merhum güzelce izah etmiştir.

"Dış ve iç alemlerin münasebeti his ve tecrübelerle kolayca anlaşılabilir. Hatta aynı memleketten hemşehri olan iki kişi diyaru gurbette karşılaştıkları zaman aralarında yakın ve dostana ülfetler olur. İsterse kendi memleketlerinde birbirlerini tanımasınlar. Sadece aynı memleketli olmaları bile dostça anlaşmaları için sebep sayılır. Hatta gurbet illerde yolculuk eden iki kişi kılık ve kıyafet biçim konuşma veya binek tarzlarda birbirine uygun olursa anlaşma ve yakınlaşma daha çabuk ve kolay olur. Pratik hayatımızda da örnekleri pek çoktur. Aynı sanattan anlayanlar veya aynı işi yapanlar arasındaki muhabbet söylenmiyecek dereceyi bulabilir. Haddi zatında düşmanlıkların ve savaşların esası ya saltanat içindir yahut ta din içindir. Devlet adamları ve reisleri memleketleri her ne kadar birbirine uzakta olsa aralarındaki riyaset ve saltanat benzerliğinden dolayı kolayca anlaşıp uyuşabilirler. Bu insan tabiatının görme ve tanışma duygularının bir icabıdır. Bu gibi uyuşuklukları ya din duygusu yahut ta özel idealler yokedebilir. Dünyevi işlerde benzerlik insan tabiatında bu derece muhabbet ve dostluk yaratıyor da dini konulardaki benzerlik yaratmaz mı? Hatta bu konulardaki benzerlik diğerlerinden daha çok muhabbeti temin eder. Halbuki kafirlere muhabbet imana aykırıdır. Görmüyor musunuz Allah'ü zülcelal kitabı mübinin de ne buyuruyor:

“Allah'a ve ahiret gününe imanda sebat eden hiç bir kavmin Allah'a ve rasulune muhalefet eden kimselerle-velevki onlar bunların babaları, oğulları, kardeşleri yahut soysopları olsunlar-dostlaşacaklarını göremez misin. Onlar, o kimselerdirler ki Allah imanı kalplerine yazmış bunları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Bunları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan hoşnud olmuşlardır. İşte onlar Allah fırkasıdır. Gözünüzü açın ki Allah fırkasının mensupları umduklarına erenlerin ta kendileridir."                                                           (Mücadele: 58/22)

Böylece Allah kafirlerle dostluk kuracak hiç bir mü'minin bulunamayacağını belirtiyor. Kim kafirlerle dostluk kurarsa o müm'min değildir. Dış görünüşü itibariyle de olsa benzerlik dostluğa vesile olacağından haramdır. (sıratı müstakimin icabı cehennem ashabına muhalefetir. Sayfa: 105-106)

İbni Teymiyye aynı eserin başka bir yerinde de şöyle diyor:

"Zahiri işlerle batını işler arasında yakından bir irtibat ve münasebet vardır. Kalbe vasıl olan haller zihne giren duygular zahiri işlerin tesiriyle cereyan eder. İnsanın dış dünyası ile münasebette bulunduğu işler kalbinde ve zihninde yer eder. Allah Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi vesellemi kendi şeriatı ve sistemiyle insanları kurtarmak için Peygamber olarak göndermiştir. Elbetteki bu şeriatın söz ve fiillerle ilgili hükümlerini belirten hikmetleri vardır. Elbetteki islam şeriatının koyduğu hükümler lanete uğrayan, delalete düşen, gazaba müstehak olanlara yoluna uymayacaktır. Uyulduğu takdirde zuhur edecek fenalıklardan dolayı Allah ehli küfre muhalefeti emretmiştir.

Şüphesiz ki şekil ve durum bakımından kafirlere benzemenin ahlaki ve ameli yönden pek çok mahzurları vardır. Mesela bilginlerin, profesörlerin kıyafetine giren kimse kendi nefsinde bir ilim vasfı görür. Ve alimliğe yeltenir. Yahut subay elbisesi giyen kimse hareket ve yaşayışlarıyla bir nevi askerlik mesleğinin tesiri atında kalır. Bu, insan tabiatında mevcut olan bir halettir. Bunu önlemek için ya açıktan açığa benzeyişi kaldırmak hakikat ve hidayet ehli ile küfür ehli arasında açık bir tefrik koymak, yahuta Allah düşmanlarıyla açıktan açığa harb etmek gerekir. Müslüman olduğuna yakınen inanan ve gönülden islamı yaşamak isteyen herkes her yönüyle yahudi ve hıristiyanlar da dahil olmak üzere bilcümle kafirlerden ayrılmalıdırlar. İslam deyince sadece bu ismi alan namaz veya benzeri ibadetlerle iktifa eden kimseleri kastetmiyorum. Gayri müslimlerin içimize saçtıkları fitneler öldürücü veba mikroplarından daha tehlikelidir. İkinci olarak dış görünüş itibariyle kafirlere benzemek ihtilat ve karışmayı normal hale getirir. Bu durumda müslüman ile kafirlerin, hidayete erenlerle, Allah'ın gazabına müstehak olanların arasında ayırd edecek özelliklerin kalkmasına vesile olur."(Aynı eser sayfa 7-8)

İnsanın dış alemi ile iç alemi arasındaki irtibatı en güzel şekilde beyan yine Efendimin şu hadisi şerifleri oluyor. Numan bin Beşir rivayet ederek diyor ki:

"Rasulullah aleyhisselatü vesselam bizim saflarımızı tıpkı bir ok gibi düp düzgün yapardı. Bir kerre saflardan dışarı çıktığımızı gördüğünde şöyle demişti:

- Ey Allah'ın kulları, ya saflarını düzeltirsiniz yahutta Allah sizin yüzünüz arasını açar. Başka bir rivayette ise yüzünüzü yerine "kalpleriniz" denmiştir."[44]

Bu hadisi şerifle de Rasulullah efendimiz sahiri ihtilafın velev saflarda olsa gönüllerinde ihtilafına vesile olacağını açıkça belirtiyor. Toplu haldeyken bile ayrı oturmayı yasaklıyor. İşte size iki hadis:

1. Semure oğlu Cabirden:

"Bir gün Rasulullah aleyhisselatü vesselam yanımıza geldi. Biz halka halka oturuyorduk. Ve buyurdu:

- “Neden dağınık olarak oturuyorsunuz?"[45]

2. Ebu Salebe’den Diyor ki:

"Topluluk bir yere indiği zaman sahabeler vadi ve bölüklere ayrılırlardı. Rasulullah buyurdu[46]:

- “Sizin bu dağılışınız Şeytanın eseridir.” Bundan sonra nereye inildi ise bütün ashab birleşik halde otururlardı. Hatta üstlerine bir şey örtülseydi hepsini de kaplardı denilebilir.[47]

 

8) Giyilen Elbisenin Şöhret Nevinden Olmaması

 

Abdullah İbni Ömer Radıyallahü Anhin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Rasulullah aleyhisselatü vesselam buyuruyor:

"Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyamet gününde zillet kaftanını giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar."[48]

İşte muhterem okuyucular ayet ve hadislere dayanarak kadınların örtüsü mevzuunda yazmış olduğumuz bu kitap burada bitiyor. Her müslümanın aile ve efradının ayet ve hadislerde belirtilen hükümlere göre giyinmesi vaciptir. Herkes kendi idaresi altında bulunan efradı ailesinden mesulüdür. Ve bu mesuiliyetin hesabı kıyamet gününde mutlaka sorulacaktır. İşte Rasulullah buyuruyor:

“Hepiniz bir çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz sürüden mesulsunuz.”

Son sözü ise alemleri yoktan var eden Rabbı zülcelalımıza bırakalım:

"Ey iman edenler, gerek kendilerinizi, gerek ailelerinizi yakacağı insan ve taş olan ateşten koruyun. O ateşin üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır ki onlar Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere asla isyan etmezler. Neye de memur edilirlerse yaparlar."

                                                                   (Tahrim: 66/6)

Muhammed Nasıruddin El-Elbani

ŞAM

5/9/1375

 



[1] Bu hadisi İmamı Buhari 2. cildinin 273. sayfasında, Ebu Davud 1. cildinin 174. sayfasında, İmamı Beyhaki 3. cildinin 307. sayfasında Nesai 1. cildinin 227. sayfasında, İmamı Ahmed 1. cildinin 331. sayfasında, İbnül Carut Münteka adlı eserinin 263 numaralı parağrafında kaydetmişlerdir.

[2] Bu hadisi Beyhakı 7. cildinin 93. sayfasında Nasr oğlu Sa'd'dan o da Asım’dan zikretmişlerdir.

[3] Hafıza binti Sirin Basralı Ansardan Ümmü Hüzeyn lakabıyla anılır. Faziletli tabiindendir. 12 yaşlarında küçük bir kızken Kur'an-ı iyice okumuştu. Hicretin 101. yılında 70 yaşında Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.

[4] Bu hadisi Beyhakı 7. cildinin 228. sayfasında zikretmiş olup senedi hasendir.

[5] Müteahhirin ulemasından bazıları Ebu Davud'un Sünen'in 1. cildinin 389. sayfasında Ferc bin Faddale’den o da Sabit oğlu Abdul Habir’den, o da Gays oğlu Şemmas’dan, o da babasından, o da dedesinden rivayet ettiği şu hadiseyi huccet kabul etmişlerdir. Hadise şöyledir.

"Bir kadın Rasulullah'ın yanına geldi. Ashab arasında Ümmü Hallad diye anılırdı. Kadın peçeliydi ve öldürülmüş olan çocuğunu soruyordu. Peygamberin ashabından bazıları şöyle dediler:

- “Peçeli olarak oğlunu sormaya mı geldin?” Rasulullah ona dedi ki:

“Oğluna iki şehit mükafatı var.” Kadın:

- “Niçin ya Rasulallah?” deyince. Rasulullah buyurdu.

- “Çünkü onu ehli kitap öldürdü."

 

[6] Bu hadisi Tabarani Mucemüssağir adlı eserinin 232. sayfasında İbni Amr’ın hadisinden sahih senetle zikretmiştir. Diğer hadisi ise Müslim Ebu Hüreyre’den rivayet etmiştir.

[7] Bu hadisi süyuti "tenvirul havalif" adlı eserinin 3. cildinin 103. safyasında nakletmiştir.

[8] Bu hadisi İbni Sad Tabakat’ının 8. cildinin 46. sayfasında şu şekilde rivayet etmiştir: Bize Halid Süleyman’dan o da Ebu Alkame oğlu Alkame’den anlattı. Bu senedin ravileri Alkame’nin, anasından başka hepsi sikadır. Bu kadının asıl adı Mercane’dir. İbni Hıbban da sikat adlı eserinin 1. cildinin 236. sayfasında zikretmişlerdir.

[9] Bu hadisi İbni Sad 8. cildinin 184. sayfasında Münzir’den sahih bir isnatla zikretmektedir. İbni Hıbban da "Sikat" adlı eserinde Muhammed bin Münzir’den böyle bir hadisin rivayet edildiğini kaydetmektedir. Münzir’in kardeşi oğlu Hişam Bin Urveden nakledildiğine göre Muhammed bu hadisi Zübeyr oğlu Münzir Kızı Fatıma'dan rivayet etmektedir.

[10] Bu hadisi İmamı Beyhaki 2. cildinin 234-235 sayfalarında kaydetmiş olup mürsel olduğunu zikretmektedir. Yani rivayet zinciri Abdullah İbni Ebu Seleme ile Ömer İbni Hattab arasında inkita vardır. Fakat ravileri sikadırlar. Beyhaki’nin dediğine göre Müslim El Bakının Ebu Salih'den o da Ömer İbnül Hattab’dan arasında inkita vardır. Fakat Ravileri sikadırlar. Beyhaki’nin dediğine göre Müslim El Bakının Ebu Salih'den o da Ömer İbnül Hattabdan aynı hadisi rivayet etmiştir. Bununla hadis kuvvet kazanmaktadır.

[11] Aynı hadisi İmamı Beyhakı 2. cildinin 235. sayfasında zikrettikten sonra şu bilgiyi vermektedir: "Biz Ayşe'den himar mevzuunda sual sorulduğumuz zaman saçı ve teni örten şeye himar denir, diye cevap verdi."

[12] Bu hadisi İbni Sad Tabakat’ının 8. cildinin 48. sayfasında sahih senetle Şümeyse’den nakletmektedir. Şümeyse Basralı Amir’in Oğlu Aziz’in kızıdır. Hafız da Şümeyse’nin makbul olduğunu kaydetmektedir.

[13] Bu hadis Mühezzeb'in 3. cildinin 170. sayfasında nakledilmiştir.

[14] Kutbi: Mısır’da kıbtilerin giydiği bir nevi entaridir.

[15] Bu hadis sahip olup Ebu Davud’un Sünen’inin 511 numarasında kayıtlıdır.

[16] Bu hadisi İmamı Müslim 2. cildinin 209. sayfasında, Ebu Uvane, 1. cildinin 387. sayfasında sahih olarak nakletmişlerdir.

[17] Bu hadisi İmamı Müslim 2. cildinin 68. sayfasında, Ebu Uvane 1. cildinin 401. sayfasında sahih hadiseler arasında nakletmiştir. İbn-i Sa'd da Tabakat’ının 2. cildinin 35. sayfasında zikretmektedir. Şeyhul İslam İbn-i Teymiye iktiza adlı eserinin 52. sayfasında şu malumatı verir:

"Rasulullah'ın daha önceki milletlerin salih kimselerin, peygamberlerin kabirlerini mescid ittihat edinmelerini söylerken, ifade tarzı açıkça kabirlerde ibadet edinmemenin lüzumunu belirtir. Bu nehye sebep daha öncekilere benzememektir. Aynı zamanda Yahudi Hiristiyanlara da benzeyişin fenalığını belirtmektedir.

[18] Bu hadis Ebu Davud’un Sünen’inde 659. numarada kayıtlıdır.

[19] Bu hadisi İmamı Beyhakı, Tahavi sahih senetle zikretmişlerdir. Ebu Davud’un sahihihnde de 645 numarada kayıtlıdır. Merfu olduğuna dair hükümler daha tercihe şayandır.

[20] Bu hadisi İmamı Müslim ve Ebu Uvane sahihlerinde nakletmişlerdir. Ebu Davud’un Sahih’de de 619 numarada kayıtlıdır. isnadı sahihdir.

[21] Birinci rivayet Hakim’in olup isnadı sahihdir. Diğer rivayet ise İmamı Ahmed ibn-i Hanbel’in olup senedi hasendir. Bu hüküm Müslim’in hasen hadislerde aradığı şartı nazarı itibare aldığımız takdirde ortaya çıkar.

[22] Bu hadisi Tahavi "Müşkilül asar" adlı eserinde, İmamı Ahmed müsnedinde, ibn-i Sa'd tabakatının 2. cildinin 72. sayfasında zikretmişlerdir. Aynı hadisi takviye eder mahiyette İbni Abbas’ın rivayeti mevcuttur.

[23] Bu hadisi İmamı Müslim 3. cildinin 131. sayfasında İmamı Ahmed 4. cildinin 197. sayfasında ve diğer Sünen sahibleri de hasen bir isnatla rivayet etmişlerdir.

[24] Bu hadisi İmamı Ahmed 5. cildinin 225. sayfasında, Şeyhul İslam İbni Teymiyenin iktiza adlı eserinin 29. sayfasında belirtildiği gibi, Said bin Mansur Ubaydullah bin İyad tariki ile nakletmişlerdir. Bu isnat sahihdir.

[25] Bu hadisi İmamı Müslim 3. cildinin 151. sayfasında, imamı Beyhaki 4. cildinin 287. sayfasında nakletmişlerdir. Her ikisinin şartına göre hadisin isnadı sahihdir. Buna benzer başka bir rivayetde zayıf senedle merfu olarak nakletmişlerdir.

[26] Bu hadisi İmamı Ahmed 6. cildinin 324. sayfasında, Hakim 1. cildinin 436. safyasında, Beyhakı 4. cildinin 303. sayfasında, Abdullah İbni Muhammed İbnül Ömer, İbn-i Ali yoluyla zikretmiştir. Bu isnad hasendir. Ancak Hakim’in rivayetine göre isnadın sahih olması gerekir. Zehebi de Hakim’in fikrindedir. Neylül Evtar adlı eserde İbni Huzeyme’nin bu hadisi sahih kabul ettiği variddir. İbnül Kayyim El Cevzi Zadül Maad adlı eserinin 1. cildinin 237. sayfasında Neseinin rivayetini nakleder. Hafız Feth adlı eserinin 10. cildinin 289. sayfasında aynı rivayetin taraftarıdır. İmamı Tabarani Sünenül Kebir’de hadisi rivayet etmiş olup ravilerinin sika kimseler olduğunu kaydeder. İbn-i Hıbban da hadisin sıhhatına taraftardır.

Hafız hadisi naklettikten sonra şu malumatı vermektedir:

"Burada bayramdan maksat Yahudilerin Cumartesi günü Hıristiyanların da Pazar günü mübarek gün olarak kabul etmeleridir. Rasulullah bu günlerde oruç tutarak onlara muhalefet etmiştir. Bazı Şafii Fıkıhçılarının yalnız cumartesi veya yalnız Pazar günleri oruç tutmalarını iyi karşılamamaları da bu yüzdendir.

[27] Bu hadisi İmamı Buhari 3. cildinin 418 sayfasında, Ebu Davud 1. cildinin 305. sayfasında, Nesai 2. cildinin 9. sayfasında, Tirmizi 2. cidinin 104. sayfasında, Daremi 2 cildinin 60. sayfasında Beyhakı 5. cildinin 125. sayfasında, İmamı Ahmed 385 numarada zikretmişlerdir. Tirmizi ayrıca hadisin hasen ve sahih olduğunu kaydeder.

[28] Bu hadisi İmamı Buhari 9. cildinin 553. sayfasında, İmamı Müslim 6. cildinin 79. sayfasında, Ebu Davud 2. cildinin 6. sayfasında, Nesai 2 cildinin 207. sayfasında Tirmizi 2. cildinin 351. sayfasında İbni Maceh 2. cildinin 284. sayfasında, İmamı Beyhakı 9 cildinin 247. sayfasında kaydetmişlerdir.

[29] Bu hadisi İmam Ahmed 4. cildinin 377. sayfasında, İmamı Beyhakı 7. cidinin 279. sayfasında, İmamı Tirmizi 2. cildinin 384. sayfasında, Şabe, Semmak bin Harb yoluyla nakletmişlerdir. Semmak diyor ki: Mürri bin Katari’den işittim. O da Adiy İbn-i Hatem’den işittim. Ve yukarıdaki rivayeti zikrediyor. Bu takdirde Senet hasen olup ravileri sika kimselerdir. İbni Hibban Mürri'nin de sika olduğunu kaydeder. Hafız "Takrib"inde Mürri’nin makbul bir ravi olduğunu söyler. İmamı Tirmizi, Ebu Davud, İbni Maceh, İmamı Beyhakı, İmamı Ahmed Semmak yoluyla aynı hadisi başkalarından da rivayet etmişlerdir. Bu rivayetin zinciri şu şekildedir.

Ubeyse bin Helep babasından rivayet ediyor: Rasulullah'dan şöyle dediğini işitim...

Bu isnad da yukarıdaki gibi sahihdir. Ancak Ubeyse’nin sahih olup olmadığı kesin değildir. Tirmizi bu rivayetin hasen olduğunu kaydeder.

[30] Bu hadisi İmamı Müslim 6. cildinin 144. sayfasında Nesei 2. cildinin 298. sayfasında, Hakim 4. cildinin 190. sayfasında nakletmişlerdir. Hadis sahih olup her iki imamın da şartlarını taşımaktadır.

[31] Bu hadisi Tabarani Evsat adlı eserinde kaydetmiştir. Fethul Kadir’in 10. cildinin 223. safyasında da kayıtlıdır.

[32] Bu hadisi İmamı Ahmed Kasım yoluyla rivayet edip 5. cildinin 264. sayfasında kaydetmiştir. Bana göre bu isnat hasen olup ravilerin hepsi sika kimselerdir. Ancak Kasım sika değildir. Esas adı Kasım olup şamlı Ebu Abdurrahman oğlu İbni Abdurrahman’ın kendisidir. Heytemi "Mecma" adlı eserinin 5. cildinin 131. sayfasında şu bilgiyi verir: Bu hadisi İmam Ahmed ve Tabarani rivayet etmiştir. İmamı Ahmed’in ravileri sahih ravilerdir.

[33] Bu hadisi İmamı Buhari 10. cildinin 288. sayfasında, İmamı Müslim 1. cildinin 153. sayfasında, Ebu Uvane 1. cildinin 189.  sayfasında, İmamı Beyhakı 1. cildinin 150 . sayfasında Nafi yoluyla rivayet etmişlerdir.

[34] Bu hadisi imamı Müslim 1. cildinin 153. sayfasında Ebu Uvane 1. cildinin 88. sayfasında Beyhakı 1. cildinin 150. sayfasında İmamı Ahmed 2. cildinin 153. sayfasında Ala Bin Abdurrahman yoluyla nakletmişlerdir. "Necma" adlı eserin 5. cildinin 166. sayfasında Enes'in rivayet ettiği hadiste bunu desteklemektedir. Enes’in hadisini Tahavi 2. cildinin 333. sayfasında nakletmiştir.

[35] Bu hadisi İmamı Buhari 10. cldinin 291. sayfasında, Müslim 6. cildinin 155. sayfasında, Ebu Davud 2. cildinin 195. sayfasında Nesei 2. cildinin 273. sayfasında, İbni Mace 2. cildinin 3821. sayfasında, İmamı Ahmed 2. cildinin 240, 260, 309, 401 nci sayfalarında nakletmişlerdir.

Şevkani, "Neylül Evtar" adlı eserinin 1. cildinin 105. sayfasında şu malumatı verir:

"Boyanmanın teşri edilmesinin sebebi Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefettir. Rasulullah bu konuda çok ciddiyet gösterirlerdi. İbni Cevzi der ki: Sahabe ve tabiinden pek çok kimseler sakallarını boyardılar.

[36] Bu hadisi İmamı Ahmed 2. cildinin 168. sayfasında, Amr İbni ebi Seleme ve Muhammed bin Amr yoluyla nakletmektedir. İsnad hasen olup İbni Hıbban, Camiinde sahih hadisler arasında kaydetmiştir. İmamı Ahmed 2. cildinin 356. sayfasında, İmamı Tirmizi 3. cildinin 55 sayfasında, Amr bin Ebi Selemi’nin babasından rivayet ettiğini söyliyerek der ki:

"Hadis hasen ve sahih olup pek çok delilleri vardır. Zübeyr İbni Avam’dan bir rivayeti İmam-ı Ahmed 1415 numarada kaydeder. Rivayet zinciri şu şekilde yürür: Muhammed bin Urve’den, o da babasından, o da Zübeyr İbni Avvam’dan, İbni Kenase’nin bu yoldan rivayetini nesei 2. cildinin 278. sayfasında, Ebu Nuaym 2. cildinin 180. sayfasında, Hatip 5. cildinin 404-405 sayfalarında kaydeder. Bu isnad en sahih olanıdır.

[37] Bu hadisi Buhari 6. cildinin 447.  7. cildinin 83. sayfasında Ebu Davud 2. cildinin 193. sayfasında Nesei 2. cildinin 292. sayfasında, İbni Maceh 2.cildinin 383. sayfasında, İmamı Ahmed 2944 numarada kaydetmiştir. 

[38] Bu hadisi Hafız "Fetih adlı eserinin 11. cildinin 12. sayfasında nakletmiştir. Nesei "Sünenül kübra'sında kaydeder. İbn-i Hacer El Heytemi mecma adlı eserinin 8. cildinin 38. sayfasında irad eder. Tirmizi İbni-l Lühey'a yoluyla Amr İbn-i Sayb’den, o da babasından, o da dedesinden getirmiş olduğu bir rivayeti 3. cildinin 386. sayfasında nakleder. Ancak İbni-l Lühey'a rivayet yönünden zayıftır.

[39] O yüzden Ata İbn-i Rabah’ın dediğine göre ashabı Güzin el ile selam vermeyi iyi karşılamazlardır. Buhari Edebül Müfred adlı eserinin 146. sayfasındaki bu hadisi kaydeder, isnadı sahihdir. Nevevi diyor ki:

"İşaretle selam verme yasağı söyleyebilme kudretine sahip olan kimselere mahsustur. Selam veremiyecek kadar mazur olan kimseler işaretle selamlaşabilir. Uzakta olan dilsizler, sağırlar ve namaz kılanlar müstesna.

[40] Hadis hasen olup, Dolabi, "kına" adlı eserinin 2. cildinin 137. sayfasında zikremiştir. Dolabi Muhammed oğlu Ebutayyib El Harun yoluyla zikreder ve der ki: Mükeyr bin Semmar bin Sa'd’dan o da Sa'd bin Ebi Vakkas’tan bize nakletti. Rasulullah buyurdu ki: “Allah temizdir ve temizliği sever. Cömerttir cömertleri sever. Kerimdir kerimleri sever. Güzeldir güzelleri sever. Siz de temiz olun." Bu hadisin ravileri sika kimselerdir. Sadece Ebu Tayyib Harun bin Muhammed zayıftır. Tirmizi bu Hadisi başka bir yolla Halil bin İlyas’dan, o da Salih bin Ebu Hasan’dan o da Said bin Müseyyeb'den nakleder. Tirmizi Hadisin garip olduğunu ve Halid bin İlyas’ın zayıf olduğunu söyler.

[41] Bu hadisi Ahmed İbni Hanbel 4263 numarada, İmamı Beyhakı 10. cildinin 215. sayfasında, ibrahim bin Müslim El Hucri’nin Ebul Ahvas yoluyla getirdiği rivayeti nakleder. Hucri rivayet bakımından zayıftır. İbni Hacer El Heytemi Mecma adlı eserinin 8. cildinin 113. sayfasında yukarıdaki lafızla zikretmiştir. İmamı Ahmed ve Tabarani’nin rivayet zincirini teşkil eden raviler sahih kimselerdir. Hicri ise sahih kimse değildir.

[42] Bu hadisi Buhari 6. cildinin 381. sayfasında, Tirmizi Şemail’in 6. cildinin 161. sayfasında, Daremi 2. cildinin 320. sayfasında, Tayalisi 25 numarada, imam-ı Ahmed 154 numarada naklederler.

[43] Bu hadisi Tirmizi 3. cildinin 213. sayfasında, İmamı Ahmed 5. cildinin 218. sayfasında nakleder. Bu isnad İmamı Buhari ve Müslimin şartlarına muvafık olup sahih hadisdirler. Tirmizi Sahih ve Hasen bir hadis olduğunu kaydederler. ibnül Kayyim El Cevzi "İgasetül-Lehefan" adlı eserinin 2. cildinin 300. sayfasında takviye eder.

[44] Bu hadisi İmamı Ahmed 5114 numarada nakleder. İbni Asakır 1. cildinin 96. sayfasında, Şeyban oğlu, Sabit oğlu Abdurrahman yoluyla nakleder. Bu isnat hasendir. İbni Teymiye’de İktiza adlı eserinin 39. sayfasında isnadın yerinde olduğunu söyler. Hafız El Irakı "tahricül ihya" adlı eserinin 1. cildinin 342. sayfasında senedin sahih olduğunu söyler. Hafız Feth’ul-kadir aldı eserinin 10. cildinin 222. sayfasında senedin hasen olduğunu söyler. Sanani’nin "Bülüğul meram" şerhinin 4. cildi sahih kabul ettiği kayıtlıdır. Aynı Hadisi Tahavi "Müşkilül Asar" adlı eserinin 1. cildininin 88. sayfasında Ebu Umeyye’den naklen anlatır: Muhammed bin Veheb Atıyye’den işitti. O da Velid Bin Müslim’den işitti. O da Evzai’den işitti. O da Hasan bin Atıyye’den işitti....

Bu isnattaki Ravilerin hepsi de sahih olup sıka oldukları maruftur. Ancak Velid Bin Müslim müdellesdir. Bu hadisin aynı metnini Tabarani Evsat adlı eserinde Huzeyfe’den naklen anlatır. Diğer kimselerinde mecma adlı eserin 10. cildinin 271. sayasında sıka oldukları belirtilmiştir.

[45] Bu hadisi Müslim ve Ebu Uvane sahihlerinde naklederler. Diğer rivayette Ebu Davud’un sahihinin 688 numarasında kayıtlıdır.

[46] Bu hadisi Müslim 2. cildinin 31. sayfasında nakleder. Ahmedde 5. cildinin 93. sayfasında, Tabarani Mucemül Kebir’inde kaydederler.

[47] Bu hadisi Ebu Davud 1. cildinin 409. sayfasında, İbni Hıbban 1664. bölümünde Hakim 2. cildinin 115. sayfasında, Beyhaki 9. cildinin 152. sayfasında İmamı Ahmed 4. cildinin 193. sayfasında Velid bin Müslim yoluyla naklederler. Rivayet zinciri şu şekilde uzar: Abdullah İbni Zübeyr İbni Müşküm’den o da Ebu Salebe’den nakleder.

[48] Şevkani Neylül Evtar adlı eserinin 2. cildinin 94. sayfasında: Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir, der. İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek mütekebbirane edeya bürünmektir diye belirtir.