Kuran ve Sünnet

NURCUYA NASİHAT [1]

MUKADDİME




Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefisleri mizin şerlerinden, amellerim izin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.

"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz."(Al-i İmran; 103)

"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizd en korkun. Kendisi adına birbirini zden dileklerd e bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir."(Nisâ;1),

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerin izi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur."(Ahzâb;70-71)

Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallah u aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.

 Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Siz Rabbiniz tarafından vahyedile ne uyun, O’ndan başka dostlar aramayın.”(A’raf 3)

“Bir şeyde ihtilafa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a (Kitabına) ve Rasulüne (sünnetine) döndürün”(Nisa 59)

Huzeyfe r.a. der ki; “İnsanlar hakkında en çok iki şeyden korkarım; gördüklerini bildikler ine tercih etmeleri ve farkında olmadan sapıklığa düşmeleri.” Süfyan es Sevrî der ki; “işte bu, bidatçinin durumudur .” 

İnsanların gördüklerini bildikler ine tercih etmesi şöyle olur; kişi hayırlı kimseler olduğunu umduğu kişilerin arasına katılır, onlarda gördüğü bazı yanlışları sırf onlara olan hüsnü zannından dolayı doğru kabul etmeye başlar. Nitekim İbni Mesud r.a.’den gelen bir rivayet şu şekildedir;

Yine Huzeyfe r.a. der ki;  “Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki öyle bidatler ortaya çıkacak, onlardan biri terk edildiği zaman; “sünnet terk edildi” diyecekle r.”

Hasen el Basri r.a. şöyle diyordu; “Allah’a yemin olsun sünnetleriniz haddi aşanla, haktan uzak kalan arasında kalmıştır. O sünnetlere uymada sabredini z. Zira sünnet ehli eskiden insanların en azı idiler, gelecekte de insanların en azı olacaklar dır. Sünnet ehli; ne haddi aşanlarla azgınlıklarına gider, ne de bidatçilerle bidatleri ne… Bilakis onlar; Rablerine kavuşuncaya kadar sünnete uymada sabreden kimselerd ir. O halde inşallah siz de böyle olunuz.”

el Evzaî r.a. diyor ki; “Sünnet üzerinde sabredini z. Sahabeler in durduğu yerde durun, konuştukları yerde konuşun, sustukları yerde susun. Salih selefinin yolunu tut! Zira onlara geniş gelen şey, sana da geniş gelecekti r.” 

Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş   

Çubukâbâd/ANKARA  05.05.200 5   

Said Nursi, Sikkei Tasdiki Gaybi'de; “Medet ya Abdulkadi r” şeklinde seslenere k istigase ettiğinden bahsediyo r!

Fatiha suresinde; “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım isteriz” buyrulmak tadır. Yine Allah Azze ve Celle buyurur ki;

“De ki: Ne dersiniz; size Allah'ın azabı gelse veya o kıyamet gelip çatıverse size, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)! Bilâkis yalnız Allah'a yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldırır; ve siz ortak koştuğunuz şeyleri unutursun uz.”(En’am 40-41)

“Onlar Allah'ı bırakıp kendileri ne ne zarar ne de fayda verebilec ek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyec eği bir şeyi mi haber veriyorsu nuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir."(Yunus 18)

“O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenler den olursun!”(Şuara 213)

Tasavvufçular Niçin Kabirlere Tevessül Ederler?

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), "Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar " (İsra, 57) ayeti hakkında şu açıklamayı yaptı: "İnsanlardan bir grup, cinlerden bir gruba tapıyorlardı. Bu cinniler Müslüman oldular. İnsanlar hâla bunlara tapmaya devam ettiler. Bunun üzerine ayet nazil oldu."

Allah Teala buyurur ki; “Onlar halka; “Sakın tapındığınız ilahlarınızı hele Veddi, Süva’yı, Yegus’u, Yeuk ve Nesr’i asla bırakmayın dediler.”(Nuh 23) İbni Abbas r.a. ve başkaları bu ayet hakkında şöyle dediler;

“Aslında bu isimler, Nuh kavminde yaşayan iyi insanların isimleriy di. Bunlar öldükleri zaman kavminin insanları onların kabirleri ne hürmet ve yakınlık gösterdiler. Daha sonra da bu insanların suretleri ni yaparak onlara tapınmaya başladılar.”

Ebu Cafer Muhammed b. Bâkır Hazretler i şöyle demiştir: "Vedd, kavmi içinde sevilen müslüman bir kişiydi. Ölünce Bâbil yurdunda kabrinin etrafında ordu kurdular, yas tuttular. İblis onların bu feryadını görünce bir insan biçiminde onlara: "Sizin ağlayıp sızladığınızı ve üzüldüğünüzü görüyorum. Size onun bir şeklini, resmini yapsam, toplandığınız yere koysanız da onu ansanız." dedi." Peki" dediler. Bunun üzerine İblis Vedd'in bir şeklini yaptı. Onu toplantı yerlerine koydular. Babillile r onu anarlardı. İblis bunu görünce: "Nasıl, evleriniz e de yapsam, herkes evinde de ansa olur mu?" dedi. Onu da yaptı, bu şekilde onu anar oldular. Sonra çocukları yetişti. Çocuklar büyüklerin ona yaptıklarını görüyordu. Nesil uzadıkça onu niye andıkları unutuldu. Tuttular, ona ilâh diye tapmaya başladılar. İşte yeryüzünde Allah'tan başka ilk tapınılan Vedd oldu."

Kabirleri kutsallaştırma ve onlarla tevessül konusunda bir de oryantali stleri dinliyeli m; Goldziher şöyle diyor:

"Eski dinlerden birçok unsurlar İslâm'a geçmiştir. Evliyanın kutsallaştırması şeklinde birçok şekillerde bu kalıntılar varlığını sürdürmüştür. Gerçek şu ki İslâm'ın özünü bozan ve gerçeğini tahrif eden bu uydurma takdis kadar özgün uygulama ile ters düşen başka bir şey yoktur. Sünnete uymağa özen gösteren gerçek sünni bir müslümanın bunu tiksindiği ve nefret ettiği şirk şekillerinden sayması gerekir."

Yine oryantali st Ronaldson şöyle der: "Kur'ân'da apaçık ve kesin olarak belirtile n tevhide rağmen müslüman milletler hâlâ putperest birtakım gelenekle ri devam ettirmekt edir. Bütün müslüman milletler de avam için dini hayatın en önemli yanları, salihleri n kabirleri ni kutsallaştırmalarıdır. Bu konuda modern alimler (daha doğrusu, tasavvuf şeyhleri ve onların büyüledikleri sözde alimler) kamuoyunu n seyrine ayak uydurmuştur. Her bölgenin mahalli imamları olmuştur. Onların kabirleri ni ve kalıntılarını ziyaret ediyorlar . O imam da seviniyor ve onlara şefaat ediyor, onları fakirlik ve hastalıktan kurtarıyor.

Gördüğünüz gibi tasavvufçuların hurafe ve bidatları İslâm'a maledilme kte ve düşmanları onu bunlarla tanımaktadır. Bu oryantali stin söylediklerini tarafsız olarak düşündüğünüz ve İslâm aleminde yapılanları göz önüne getirdiğiniz zaman, ona hak vermemeni z mümkün değildir. Ancak tasavvufçuların saçmalıklarının faturası ne yazık ki İslâm dinine çıkarılmaktadır. Her kentte ve köyde bulunan ve halk tarafından kutsallaştırılıp Allah'tan istenecek şeyler kendisind en istenen yatırlar, tekkeler, ziyaretle r ve şeyhlerin makamları göz önüne getirilir se, bu oryantali stlerin tespitler ine hak vermemek mümkün müdür, dersiniz?

Uyanık iken Rasululla h s.a.v. ile görüşmek mümkün müdür?

Bu da şeyhlere masumiyet atfetmeni n ve hadisleri inkar etmenin başka bir hilesidir . Onlar yanlış yaptığı zaman Kur’an ve sünnetin ikazına aldırmadıkları için mi manen işaret beklentis i içerisinde olunuluyo r?

Bu aynı Mutezilen in “Kur’an mahluktur” diye patlattıkları fitne gibidir. Onlar bunu söylerken, “Muhammed Sallallah u aleyhi ve sellem’e inen vahiy, onun yaşadığı dönem için geçerliydi, şimdi biz aklımızla hükmederiz” demek istiyorla rdı. Sufiler de buna çok yakın olarak; “Biz de keşfimizle, rüyalarımızla hükmederiz” edasıyla “Kur’an mahluktur” demiş gibi oluyorlar .

Hem sormak lazım; madem Allah bu dini tamamladığını belirtmiştir (Maide 3) ve yeni bir helal veya haram kılma söz konusu olmadığına göre Rasululla h s.a.v’i uyanık iken gördüğünü iddia edenler Onun hayatı döneminde tebliğ ettiği dinden başkasını mı bildirdiğini söyleyecekler? Kim bunu söylerse o sözü alıp suratına çarparız! Zira Allah’ın koruyacağına bizzat kefil olduğu(Hicr 9) vahyi, ümmetin sıhhatinde ittifak ettiği, pek çok sünneti ihtiva eden Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim gibi hadis külliyatını, kerameti yalnız kendinden menkul bir sözle yalanlamıştır. İşte o, sünnet inkarcılarının en rezilidir! 

“Ama uyanıkken Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem ile görüşebilenler rivayet edilen hadisleri n doğruluk derecesin i öğrenebilirler” denilirse; derim ki; İbni Arabi, Bursevi, ed Debbağ, Suyuti gibilerin bu metodla sahih olduğuna hükmettikleri hadisleri karşılaştırırsanız, birinin keşfen sahih dediğine diğerinin keşfen bâtıl dediğini görürsünüz. Hatta Bursevi, hiçbir yerde aslı bulunmaya n birbirine zıt iki sözün ikisine de keşfen hadistir demektedi r . Bu iki hadis(!); “Allah buyurdu ki; Ey Muhammed! Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” sözü ile “Allah buyurdu; Ben gizli bir hazineydi m. Bilinmeyi istedim ve halkı yarattım” sözüdür.

Bu durumda Allah Azze ve Celle kainatı bu ikisinden hangisi için yarattığı çelişki gibi oluyor. Allahı bundan tenzih ederiz. O buyuruyor ki; “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(Zariyat 56) buyurmakt adır. Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem ile uyanık iken görüştüğü söylenen imam Suyuti’nin, bu iki hadisin de uydurma olduğunu söylemesi ayrı bir dikkat çekici husustur.  Yine Abdulaziz ed Debbağ “Gizli bir hazineydi m” hadisinin keşfen batıl olduğunu söyler.

Konevi ve Bursevi gibi sapık tasavvufçular eserlerin de “İşlerinizde bunaldığınız vakit kabir ehlinden yardım isteyin” şeklinde isnadı bulunmaya n ve tevhide zıt olan bir sözü sahih diyerek nakletmek tedirler. Hadis usulüne göre isnadsız bir söze sahih denilemey eceği için bunun  keşfen sahih olduğunu iddia etmiş oluyorlar! Halbuki bu Kur’an’a ve sahih hadislere zıttır.

Bursevi; Gazali’nin İhya adlı eseri hakkında; “İhya’da itiraz edilecek asla bir harf bile yoktur”  der, zira ona göre ; “Gazali İhyau Ulum nam telifi celili itmamdan sonra alemi manada Fahri Alem s.a.’e mülaki olup arz ve imza ettirmiştir.”  Rasululla h s.a.v’e hadisleri sorduğunu söyleyen Suyuti ise, Mirkatus Suud adlı eserinde “İhya’da aslı olmayan hadisleri n varlığı gayet açıktır.” Demiştir.

Bunun örnekleri çok olup hepsini burada sayamam.  Bursevi ve İbni Arabi hadis ravilerin in yanılmaları olabileceğini bu yüzden rivayet yoluyla gelen hadislere güvenilemeyeceğini, keşifle tesbit edilen hadislere itibar edilmesi gerektiğini söyleyerek hadis inkarcılıklarını ve uydurmacılıklarını ortaya koymuşlardır. Hadis inkarcılığının küfür olduğunun delilleri ni görmek isteyenle r, sünnet müdafasına dair yazmış olduğum “Allah’tan bir Nur ve Kitabı Mübin” adlı eserimi okumalıdırlar.

Bunların bu bidatı alevlendi rmelerind en önce tasavvufçuların “bu yoldaki öncülerinden” kabul ettikleri Ebu Süleyman ed Darani (v.h.215) şöyle diyordu; “Gönlüme günlerce hakikat sırlarından bazı şeyler doğar fakat iki adil şahit olan Kur’an ve Sünnet onu tasdik etmedikçe asla kabul etmem.”

Uyanıkken Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i görmenin imkanı ve mahiyeti hakkında alimlerin söylediklerine gelince, bu konuda eser yazan Suyutî’ye göre; böyle bir rü’yet, Rasululla h’ın zatını değil, misalini görmektir ve rüya mesabesin dedir.

Bursevi’nin uykusu dışında insilah ve yakazada bir kimsenin Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i görmesiyle sahabi olacağını söylemesine karşı İbni Hacer el Heytemi de melekut aleminde Rasuli Ekrem’in görülmesiyle sahabeliğin gerçekleşmeyeceğini, sahabi olabilmek için onu mülk aleminde görmek gerektiğini aksi takdirde ruhlar aleminde Rasul’ün ümmetini, ümmetin de Rasul s.a.v’i görmüş olacağından bütün ümmetin sahabi olmasının sözkonusu olduğunu, bunun da doğru olmadığını söylemiştir.  İbni Hacer el Askalani ve imam Suyuti de bunu böyle izah etmişlerdir.  Hatta İbni Arabi bile, sırf böyle bir rüyet ile sahabi olunması anlayışına karşı çıkmış, lakin bazı şartlarda o da asrı saadetten sonra keşif ile sahabe olunabile ceğini iddia etmiştir.

Şüphesiz Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in vefatından sonra sahabeler arasında halifelik sebebiyle ihtilafla r çıkmıştır. Nasıl oldu da onlara görünerek çekişmeyi gidermedi?

Ebu Bekr radıyallahu anh ile Fatıma radıyallahu anha arasında Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in mirası ihtilaf sebebi olmuş, Fatıma radıyallahu anha; “Onun ölümüyle mirası oğullarına kalmıştır, neden onları babalarının mirasından alıkoyuyorsun?” demiş, O da; “Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem; “Biz peygamber ler topluluğu miras bırakmayız, bizden kalan şey sadakadır” buyurdu” demiştir. 

Talha, Zubeyr ve Aişe radıyallahu anhum tarafı ile Ali bin ebi Talib ve ashabı radıyallahu anhumun tarafı arasında sonu Cemel savaşının çıkıp sahabe ile tabiinden pek çoğunun ölümüne varan şiddetli bir ihtilaf olmuştur. Neden peygamber sallallah u aleyhi ve sellem onlara görünerek bu kadar kan dökülmesine mani olmadı?

Ali bin Ebi Talib radıyallahu anh ile hariciler arasında çıkan ihtilafta pek çok kan döküldü. Şayet peygamber sallallah u aleyhi ve sellem hariciler in reisine görünüp imamına itaat etmesini emretseyd i bu kadar kan dökülmezdi.

Ali ile Muaviye radıyallahu anhuma arasında çıkan ihtilaf sebebiyle pek çok kan dökülmüş, aralarında Ammar bin Yasir radıyallahu anh’in de bulunduğu çok kimse ölmüştür. Neden peygamber sallallah u aleyhi ve sellem onlara görünerek Müslümanları tek kelimede toplamadı?

Ömer bin el Hattab radıyallahu anh, kadrinin yüceliğine ve şanının büyüklüğüne rağmen, bazı fıkhî meseleler i bilmediğinden ötürü üzülerek şöyle demiştir; “Şu üç şeyi aramızdan ayrılmadan önce Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’e arz edip, onun da bizden ahid alarak sonuçlandırmasını ne kadar da isterdim; dedenin ve ninenin mirası ve faizin kısımları.”

Şayet peygamber sallallah u aleyhi ve sellem ölümünden sonra bir kimseye görünseydi, mutlaka Ömer radıyallahu anh’e de görünür ve; “Üzülme! Şunun hükmü şöyle şöyledir..” derdi.

Bu Meselede Alimlerin Görüşleri

1- Kadı Ebu Bekr İbnul Arabî der ki; “Bazı Salihler, vefatından sonra peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’i baş gözüyle hakikaten gördüklerini iddia ederek sapmışlardır.”

2- İmam Ebul Abbas Ahmed bin Ömer el Kurtubî, “el Mufhim Li Şerhi Sahihi Muslim” adlı kitabında Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’in zatının hakikaten görülmesini şiddetle inkar etmiş ve demiştir ki; “Bu görmenin hakikat olduğunu zanneden ve diline dolayanın aklı bozuktur. Eğer görüntü hakiki anlamda olsaydı, herkesin peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’i başka bir surette değil, son nefesinde ki suretinde görmesi lazım geldiği gibi, iki kimsenin aynı anda Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i görememeleri lazım gelirdi. Yine  peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in şu an hayatta olup kabrinden çıkması, çarşılarda dolaşması, insanlara hitap etmesi gerekirdi . Bundan dolayı kabrinin boş olması, cesedinin orada bulunmama sı gerekirdi . Böylece onu kabri dışında gece gündüz hakikaten görmek mümkün olursa, kabrini ziyaret edip selam veren gaib olana selam vermiş olurdu. Bu ancak akıl sektesini n en düşük seviyesin de olanın iddiasıdır.”

3- Şeyhulislam İbni Teymiye “el İbadatuş Şer’iyye vel Farku Beyneha ve Beynel Bid’iyye” adlı risalesin de der ki; “onlardan Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in kabrinden çıkıp konuşacağını zannedenl er, bunun keramet olarak sayanlar vardır. Yine onlardan peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in kabrine sorulup cevap alınabileceğine inananlar vardır. Bazıları şöyle anlattı;

“İbni Mende’ye bir hadis müşkil geldiği zaman Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in kabrine gider ve O’na sorar, cevap alırdı.”  Magripli bir başkası için de bunun hasıl olduğu söylenir ve onun kerameti olarak kabul edilir. İbni Abdilberr böyle zannedenl ere der ki; “Yazıklar olsun! Önceki Muhacirle r ve Ensar’dan bunu daha mı üstün görüyorsun?! Onlardan biri Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in vefatından sonra O’na sorup cevap almışlar mıdır?! Sahabeler bazı meseleler de çekişecekleri yerde, peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’e sorup cevap alamazlar mıydı? İşte kızı Fatıma! Mirası hakkında O’na sorup cevap alamaz mıydı?”

yine İbn Teymiye r.a. der ki; ““Bazı kimseler için bazen yakaza halinde de, uyuyan kimse için rüyada görülen şeylere benzer bir görme hali hasıl olabilir. Bu kişi kalbi ile uyuyan kimsenin gördüğünün aynısını görür ve ona , kalbiyle müşahede ettiği bir takım hakikatle r tecelli eder. Bütün bunlar da dünyada iken vuku bulur.

Bazen kalbiyle müşahede ettiği şey, kişiye üstün gelir, onu tamamen sarar ve o şeyi bütün organları ile algılar; kişi de o şeyi bizzat gözleri ile gördüğünü zanneder. Bu hal uyanıncaya kadar devam eder; uyanınca bunun bir rüya olduğunu anlar. Ama bazen de kişi, uykuda gördüklerinin rüya olduğunu bilebilir .

İşte böyle abidlerde n kendisi için kalbi bir müşahede meydana gelmiş, bu müşahede kendisini tamamen kaplamış ve  onun duygularıyla idrak etmesini ortadan kaldırmış kimseler vardır. Böyle bir durumda bu abid kalbi müşahedesini bizzat gözü ile görme işi zanneder, ama bu konuda yanılgı içindedir…”

4- Hafız Zehebî, Mizanul İtidal’de, er Rabî bin Mahmud el Mardînî’nin hal tercemesi ni verirken der ki; “Deccaldir, 599 yılında sahabelik iddia etmiştir.” Zehebî şunu kastediyo r; mezkur şahsın Medine’de peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’i uyanık iken gördüğünü iddia ederek; “Dünyam ve ahiretim kurtuldu.” Dediği işitilmiştir.

5- Hafız İbni Kesir el Bidaye’de  Ebul Feth Ahmed bin Muhammed et Tusi el Gazalî’nin hal tercemesi ni verirken der ki; “İbnul Cevzî ondan münker bazı sözler nakletti. Onlardan biri de şudur; “Ebul Feth Tusi’ye müşkil gelen bir mesele olduğunda Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i uyanık iken görerek ona sorardı. O da ona doğrusunu gösterirdi.” İbni Kesir de, İbni Cevzî’nin buna münker demesine katılmıştır. İbni Cevzî bunu el Kussas vel Muzekkiri n adlı kitabında belirtmiştir.

6- Hafız İbni Hacer el Askalanî Fethul Barî’de der ki ; “İbni Ebi Cemre tasavvufçu bir cemaatten, onların rüyada Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’i gördüklerini, bundan sonra da uyanık iken görerek ondan korktukla rı bazı şeyler hakkında sorduklarını ve kurtuluş yolunu öğrendiklerini nakletti.” Sonra İbni Hacer bu söze itiraz ederek şöyle der; “İşte bu gerçekten problemli bir meseledir . Şayet zahirine yorumlana cak olursa, bütün bunların sahabe olması gerekir! Bu durumda kıyamet gününe kadar sahabe olma imkanı devam edecek anlamına gelir ki bu çamur atmaktır. Rüyada onu gören herkes sonra onu uyanık iken gördüğünü söylememiştir. Sadık haber ise böyle çelişkili olmaz.”

7- Sehavî, vefatından sonra peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in uyanık iken görülmesi hakkında der ki; “Sahabeler den ve onlardan sonrakile rden bize böyle bir şey ulaşmamıştır. Nitekim Fatıma radıyallahu anha Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki altı boyunca çok üzülmüş, ondan böyle bir şey nakledilm emiştir. “

8- Molla Aliyul Kârî, Cem’ul Vesail Şerhuş Şemail Lit Tirmizî adlı eserinde der ki; “Tasavvufçuların iddia ettiği gibi Peygamber sallallah u aleyhi ve sellem’i vefatından sonra uyanık iken görmek hakikat olsaydı, ondan işitilen emir veya yasakla amel etmek gerekirdi . Fakat malumdur ki bu icma ile caiz değildir. Bu tıpkı büyüklerden bir zat görse bile, hükmü rüyada görmenin hükmü gibidir. Nitekim bunu el Mazerî ve başkaları; “Kim O’nun, katli haram olan birini öldürmesini emrettiğini görürse, bu görmek değil, hayaldir.”

Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’in vefatından sonra uyanık iken görülebileceğini iddia edenlerin dayandığı tek delil; “Kim beni rüyasında görürse uyanık iken de görecektir” hadisidir . Buhari altı yerde naklettiği hadisi bu lafızla sadece bir yerde rivayet etmiştir. Bunu Ebu Hureyre radıyallahu anh’den beş farklı tabii rivayet ettiyse de, bu lafızla sadece Ebu Seleme rivayet etmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den bunu rivayet eden diğer dört tabii; Muhammed bin Sirin, Ebu Salih Zekvan, Abdurrahm an el Cuheni ve Kuleyb; “Kim beni rüyasında görürse gerçekten görmüştür. Zira şeytan benim şeklime giremez” lafzıyla rivayet ettiler. 

Ebu Seleme’den de iki ravi iki farklı lafızla rivayet etti. Muhammed bin Amr bin Alkame el Leysî’nin Ebu Seleme’den, onun da Ebu Hureyre radıyallahu anh’den yaptığı rivayet, diğer dört tabiinin Ebu Hureyre’den rivayetin in lafzının aynısıdır. Fakat Ebu Seleme’den rivayet eden diğer ravi Zühri, bunu şek ile şu şekilde rivayet etti; “Kim beni rüyasında görürse uyanık iken görecektir, veya uyanık iken görmüş gibidir.” Görüldüğü gibi “Uyanık iken görecektir” lafzı şüphelidir.

Ayrıca bu rivayet, Enes, Cabir, İbni Abbas, İbni Mesud ve Ebu Cuhayfe radıyallahu anhum’den de rivayet edilmiş olup lafzı şöyledir; “Kim rüyasında beni görürse gerçekten beni görmüştür” işte bu mahfuz olan lafzı olup, vefatından sonra Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’in uyanık olarak görülebileceğini iddia edenlerin tutundukl arı lafız şazdır.

Şunu da belirteli m ki; İmam Rabbani, peygamber ler dışındakilerin rüyalarına ve keşiflerine mutlaka şeytanın müdahalesi olduğunu belirtmiştir.

Ehl-i Sünnet indinde Rüya, ilham ve keşifler delil değildir. Bu İmam Şatıbi gibi usul alimleri tarafından belirtilm iştir.  Kitap ve Sünnet’e uygun olanları da ancak o rüyayı göreni bağlar. İmam Şa’rani de Tenbihul Muğterrin’de böyle demiştir .

“İbni Sirin radıyallahu anh’den sahih olarak rivayet edilmiştir ki, Peygamber Efendimiz sallallah u aleyhi ve sellem’i görme rüyası, İbni Sirin’e anlatıldığı zaman, O; “Rüyada gördüğün zatı bana anlat” derdi. Eğer rüya sahibi o zatı, İbni Sirin’in bilmediği ve Peygamber Efendimiz sallallah u aleyhi ve sellem’in hilyesine muhalif görülen bir şekilde anlatırsa, İbni Sirin radıyallahu anh, rüya sahibine; “Sen Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i görmemişsin” diye cevap verirdi.

Aynı uygulamayı İbni Abbas r.a, Ebut Tufeyl’in rüyasında Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i gördüğünü zannettiğini söylemesi üzerine yapmış, ondan gördüğünü tarif etmesini istemiştir.

İbni Arabi ve diğer bazı ulema; “Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i bilinen sıfatları üzere görmek, bizzat Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i görmektir. Başka şekil üzere görmek ise, Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’in misalini idrak etmektir.” Dediler.

Kadı Iyaz; “Bir kimse, Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i hayatındaki suretinde görürse, rüyası doğrudur. Bilinen sıfatlarından başka şekilde görürse onun rüyası te’vile muhtacdır.” Dedi.

Ali Bin Ebi Talib Radıyallahu anh buyurur ki; “Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem’i rüyasında güzel surette görenin  eğer layık olmayan surette görürse, o kimsenin fitneye duçar olacağına te’vil edilir.”

İmam Bedrüddin el Ayni de; “Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem, rüyada bir kimseye bir emir verirse, o emir, hayatında bildirilm iş şeriata muvafıksa kabul edilir, değilse reddedili r.”  Der.

Keşif ve rüya ile elde edilen bilgi delil olmaz

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissa lâtu vesselâm, odasının kapısında bir münakaşa işitmişti. Yanlarına çıkıp:

"Ben bir beşerim. Bana ihtilaflılar gelir. Bunlardan biri, diğerine nazaran daha belâgatlı (ikna edici) olur. Ben de onun doğru söylediğini zanneder, lehine hükmederim. Ancak kime bir müslümanın hakkını vermiş isem, bunun ateşten bir parça olduğunu bilsin. O ateşi ister yüklensin, ister terketsin (kendisi bilir)" buyurdula r."

Sahiheyn'in bir rivayetin de hadis şöyledir: "Ben de sizin gibi bir insanım. Siz dâvalarınızın halli için bana geliyorsu nuz. Bazınızın hüccet yönüyle, diğer bazısından daha ikna edici olması, böylece benim, işittiğime dayanarak onun lehine hükmetmem mümkündür. Kimin lehine, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki), onun için cehennemd en bir ateş parçası kesmiş oluyorum."

Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem, bu hadis ile hükmü, işitilen şeylerin gereğine ve diğer şeylerin terkine bağlamıştır. Rasululla h aleyhissa latu vesselam, kendisine arzedilen hükümlerin pek çoğunun aslına vakıf bulunuyor, onların haklı ya da haksız olduklarını biliyordu . Buna rağmen o, ancak duyduğuna göre hükümde bulunuyor, bilgisi doğrultusunda hüküm vermiyord u.  Yine Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem, münafıklar kendisine vahiyle bildirild iği halde, işleri zahirdeki görünüşe göre yürütüyordu.

Allah Azze ve Celle, bu dini tamamladığını beyan etmiştir.(Maide 3) şu halde keşif veya ilham ile elde edilen bilgi bu dinde bulunmaya n bir şey getiriyor olamaz. Öyle olursa bunun şeytanî olduğu kesin olarak ortaya çıkar. Keşfe veya ilhama muhatap olan kişi bunu Kitap ve sünnetin hükümlerine arz etmek mecburiye tinde olup, bunlara muhalif olursa ona asla itibar edilemez. Mesela gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Kimin keşfi gaybî unsurlar içeriyorsa, işte o şeytanî bir keşiftir. Şunu da unutmamalı ki, masum olan Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem dışındaki herkesin keşfine şeytan mutlaka müdahale eder.

Ebced hesabı hakkında

Ebced hesabı, büyü ve tılsım yapımında istifade edilen, gelecekte n bazı haberler vermek için de kullanılan bir sihir dalıdır. İbni Abbas r.a.’den rivayet edilen hadiste buyrulur ki; “Yıldızlara bakan ve ebced harfleriy le uğraşan kimseleri n Allah katında hiçbir nasibi yoktur.”

Yine İbni Abbas r.a.’ın rivayet ettiği merfu hadiste buyrulur ki; “Kim yıldızlardan bir ilim elde ederse, sihirden bir şube elde etmiştir.”

Abbas r.a. der ki; “Rasululla h sallallah u aleyhi ve sellem ile beraber Medine’den çıktım. Sonra Medine’ye dönüp baktı ve buyurdu ki; “Eğer onları yıldızlar saptırmazsa, Allah bu ülkeyi şirkten temizler.”

Cifr, ebced, cümmel vs. gibi adlar verilen rakam değerli harf sistemiyl e olayların zamanını, yerini, durumunu, sırrını keşfetmek için yapılan bu hurâfecilik işlemine “hurûfîlik” adını verebilir iz. Tarihte bu adla ünlenmiş bir ekol de bulunmakt adır. İran’lı Fazlullah Hurûfî (ö. 1394) adlı bir şeyhin kurduğu bu tarikatta, görülmeyen güçleri harekete geçirmek ve tabiat üstü kuvvetler i kullanmak için birtakım harf, rakam ve şekillere özel anlamlar yüklenir.

İmam Şatıbi r.a. diyor ki; “Bir çok insan Kur’an üzerindeki iddialarında sınırı aşmışlar ve ona tabiat ilimleri, matematik, mantık, ilm-i huruf gibi öncekilerin – sonrakile rin bütün ilimlerin i yüklemişlerdir. Bu iddia yanlıştır. Kaldı ki, sahabe, tabiun ve selefi Salihin, Kur’anı ve Kur’an ilimlerin i, Kur’anda bulunan esrarı en iyi bilen kimselerd i. Bununla birlikte onlardan hiç kimsenin bu iddia doğrultusunda söz ettiği bize gelmemiştir. Onlar, Kur’andan sadece tevhid delilleri, teklifi hükümler, ahiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların ispatına çalışmışlardır. Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabaları olsaydı meselenin esasına delalet edecek şeyler mutlaka bize ulaşırdı. Böyle bir şey ulaşmadığına göre bu iddianın onlarda mevcut olmadığı anlaşılır. Bu da Kur’anda onların iddia ettiği gibi bütün ilimlerin esaslarının bulunmadığına bir delildir.

Evet Kur’an bazı ilimleri içermektedir, ancak bunlar Arapların bildikler i ilimlerdi r. Yahut onların bildikler i ilimler üzerine kurulu olan ve akıl sahipleri nin taaccüp ettiği, işaretleri gösterilmedikçe yolları aydınlatılmadıkça üstün akıl sahipleri nin dahi kavrayama yacağı türdendir. Kur’anda bunların dışında başka bir şeyin bulunması noktasında ise cevap; hayır olacaktır.

İddia sahipleri muhtemele n kendileri ne şu ayetleri delil getirirle r; “Sana; her şeyi açıklayan, hidayet ve rahmet, müslümanlara da bir müjde olan kitabı indirdik.”(Nahl 89) “Biz, kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”(En’am 38) Ayrıca onlar surelerin başında bulunan harfleri – ki bunlar Arapların yabancı oldukları şeylerdi – özellikle Ali r.a. olmak üzere seleften bazılarından nakledile n sözleri delil getirmekt edirler.

Delil olarak kullandıkları ayetlerde n maksat, müfessirlere göre yükümlülük ve Allah’a karşı kulluk icrasında gerekli olan hususlarl a ilgili şeylerdir. İkinci ayette ise levhi mahfuzdan bahsedili r…

Sure başlarındaki harflere gelince, alimler bunlar hakkında Arapların bilgisi bulunduğunu gerektire cek şekilde açıklamalar getirmişlerdir. Mesela bunlara siyer müelliflerine göre, Arapların ehli kitaptan öğrendikleri cümmel hesabı gibi yorumlar yapılmıştır. Yahut bunların Allah’tan başka kimsenin bilemeyec eği müteşabihattan olduğu söylenmiştir. Bunları Arapların hiç bilmediği şeklindeki yorumlara gelince, bu asla caiz değildir ve seleften hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır. Dolayısıyla iddiacıların elinde kendi davalarına delalet edecek hiçbir delilleri yoktur. Ali r.a.’den ve başkalarından nakledile n şeyler sabit değildir. Kur’anın gerektird iği şeylerin inkarı caiz olmadığı gibi, ona onun gerektirm ediği şeylerin nispeti de caiz değildir. Dolayısıyla onu anlamak için özellikle Araplara nispet edilen ilimlerle yetinmek gerekir.

Kur’andaki hükümlere ancak bu yolla ulaşılır. Kuranı anlamak için bundan başka yollar arayanlar, onu asla anlayamay acaklar, Allah ve Rasulüne kasdetmed ikleri anlamları nisbet edecekler, onlara söylemediklerini söyleteceklerdir.” 

Bazılarına göre sure başlarındaki bu harflerde n maksat, bu ümmetin ecelini belirleye n sayı remizleri dir.(cifir hesabı gibi) bu iddianın dikkate alınabilmesi için, Kur’an indiği sırada araplar’ın harflere belli sayılar yükleyerek tarih düşürme ya da zaman belirleme gibi bir usulü bildikler i sabit olmalıdır. Halbuki onların böyle bir şey bildikler i asla sabit değildir. Bunun aslı, siyer müelliflerinin dediği gibi Yahudiler e dayanmakt adır…

İlme intisap ettikleri ni, hatta eşyanın hakikatin e keşif yoluyla vakıf olduklarını söyleyen bazı kimseler, bu görüşleri Kur’an hakkında ileri sürdükleri iddialarına hüccet kabul etmişler ve bunlardan bir kısmını da Ali r.a.’a isnad etmişlerdir. Bunlar, sözü edilen yorumları, ilimlerin aslı, dünya ve ahiret hallerine mükaşefe yoluyla vakıf olabilmen in kaynağı sanmışlardır. Gariptir ki bu kimseler, bu konuda hiçbir şey bilmeyen ümmi arap halkına yönelik olan ilahi hitaptan Allah’ın muradının bunlar olduğunu iddia etmişlerdir. Haydi diyelim ki onlar, kısmen sure başlarında murad olsun, peki onların çeşitli şekillerde terkip edilmesi ve birbiri ile çarpılması yoluyla her hal ve durum üzerine delalet ettikleri ne, onların dört tabiata nispetine ve varlık aleminde etkin olduğuna, her mufassalın özü, her mevcudun unsuru olduğuna delil nerede? Onlar bu konuda çeşitli tertipler yapmaktadırlar ve onların hepsi de keşif ve gayba ıttıla esası üzerine dayandırılmaktadır. Keşif iddiası, şer’i konularda kesin olarak bir delil değildir. Kaldı ki şeriat dışında diğer hususlard a da delil sayılmamaktadır.” 

Örnek verecek olursak; bazıları kıyametin “ansızın” manasına gelen “????” kelimesin in ebced değeri olan “1407” hicri yılında kopacağını söylemişler, fakat kıyamet bu tarihte kopmamıştır. Şayet insanlar ebced ve cifir hesabını delil kabul edip “Kur’an kıyametin 1407 yılında kopacağını belirtiyo r” diye iddia etselerdi, bu tarihte de kıyamet kopmayınca Kur’an yalanlans aydı kopacak fitne akla hayale gelmezdi.

Yine Muhyiddin Arabi “? ? ?” geçtikten sonra mehdi çıkar demiş, bunun ebced değeri olan h.683 yılından beri mehdi çıkmamıştır. Şa’rani de mehdinin h.1255 yılı şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir.

Cifir yoluyla haber verilen bazı şeylerin çıkmış olması, cifrin hak olduğunu göstermez. Çünkü bir kimse, olması muhtemel olan pek çok şeyi haber verirse, şüphesiz bunların bazısı doğru çıkar. Eğer cifir hak olsaydı, bu yolla verilen her haberin doğru çıkması gerekirdi .

Allah Teala buyurur ki; “Onlar, ancak zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar. “(En’am 116)

“De ki: Rabbım, açığıyla, gizlisiyl e tüm hayasızlıkları, günahı, Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”(A’raf 33)

“Hakkında bilgin olmadığı şey üzerinde durma. Çünkü kulak da, göz de, kalb de bütün bunlar ondan sorumludu rlar.”(İsra 36)

“Rabbından apaçık bir burhan üzerinde bulunan kimse; işlediği kötülükleri kendisine güzel gösterilen ve hevesleri ne uyanlar gibi midir?”(Muhammed 14)

“Şeytanların kime indiğini size bildireyi m mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler.”(Şuara 221-222)

“Bununla beraber onların çoğu, sadece biz zan peşinde gider, ama zan gerçek adına hiçbir şey ifade etmez! Şüphesiz Allah onların ne yaptıklarını çok iyi biliyor.”(Yunus 36)

“Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalblerin de eğrilik bulunanla r; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşabih olanlara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbımızın katındadır, derler. Ancak akıl sahibleri düşünebilirler.”(Ali İmran 7)

“Acaba gaybın bilgisine sahiptir de o alemin sırlarını mı görüyor?”(Necm 35)

“Halbuki onların bu hususta bilgileri yoktur. Onlar, sadece zanna uyarlar. Zan ise hiç şüphesiz gerçekten bir şey ifade etmez.”(Necm 28)

Hurâfeci Tahrif Akımlarından Hurûfîlik, Ebcedcili k, Cifircili k:

İnsanlık tarihinde tevhid akîdesini bulandıran bir yığın hurâfe çeşidi olagelmiştir. Bunlar bazen ağaç, ırmak, inek, yıldız, güneş, ateş, yer, gök gibi müşahhas/somut varlıklar olabildiği gibi, bazen de peri, gulyabânî, dev, hortlak vs. gibi mücerret/soyut tasavvurl ar da olabilmek tedir. İnsanın, olmayan bir şeyi vehmetmes iyle, eşyada olmayan bir gücü onda varmış gibi hissetmes i arasında temelde bir fark yoktur. Bunların tümü birer “tahrif”tir, imanın tahrifi.. .

Somut birer varlık olan eşyada güç vehmetmek ten daha beter bir hurâfe olan soyut birer sembol olan harf ve rakamlard a birtakım sırlar ve manalar vehmetmek, insanoğlunun en eski hurâfelerinden biridir. Bu hurâfeler, kendisine inanan insanlard a gösterdiği etki sayesinde yaygınlaşmakta, bâtıl da olsa, insanın duyuları üzerindeki baskısı sonucunda gerçekleşen birtakım fizikî tezâhürler, “evhamlı” insanların hurâfelere inanmasına delil olmaktadır.

Din, her şeye gücü yeten bir varlığa (Allah); sihir ise, tabiattak i somut ya da soyut bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, sihrin ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah ve haram anlayışı varken, sihirde yoktur. Dinde açıklık ve anlaşılırlık, sihirde ise kapalılık ve gizem esastır. Dinde erdem, itaat ve bağlanma; sihirde ise menfaat vardır. Sihir, ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır. İddiası, tanrı(lar)ı zorlayara k bir şey yaptırmaktır. Sihirbaz, menfaati için her kutsalı kullanmak ta bir beis görmez.

Hurûfîlik, tarihin en eski hurâfe yöntemlerinden biridir. Harfler ve rakamlarl a insanların duyguları üzerinde baskı kurma, onları, tabiat üstü varlıkları harekete geçiren birer parola olarak kullanma işinin bir parçası olan rakam değerli harf sistemini (ebced, cifir), yahûdileşen İsrâiloğulları sistemati k bir biçimde kullanmışlardır.

Sihirbazlık ve yıldız falcılığı Tevrat’ta yasaklanm asına rağmen (bkz. Levililer, 19/26, 31; 20/27; Çıkış, 22/18; İşaya, 47/ 8-14) yahûdiler bu işi yapagelmişlerdir. Hatta Kabala adı verilen ve ebced hesabına çok benzeyen bir rakamsal sihir sistemi yahûdilere atfedilir . Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın “peygamber”  değil de; büyücü olduğunu iddia eden yahûdileri reddedere k sihrin ilk defa nasıl ortaya çıktığını Bakara sûresi, 102. âyette bildirir.

Yahûdiler, eski alışkanlıkları gereği hep gizemli şeylerin ardına düşüyorlar, tabiatta insanla uyum içerisinde yaşayan şeffaf güçleri, hasımlarının aleyhine kullanmanın yollarını arıyorlardı. Ayrıca “Ebû Câd hesabı” diye bilinip Türkçeye “ebced hesabı” olarak geçen rakam değerli harf sistemiyl e, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları bilecekle rini iddia ediyorlar dı.

İslâm âlimleri, ebced sistemine hurâfe olarak bakarlar. İbn Hacer bu sistemle varılan sonuçların bâtıl olduğunu, ona itimat etmenin câiz olmadığını söyler. İbn Abbas (r.a.)’ın da ebced hesabından insanları sakındırdığı ve onu sihrin bir çeşidi sayarak “bu hesabın şeriatta yeri yoktur” dediği aktarılır

Risale-i Nur’da Hurufîlik

Bitlis’te doğmuş olan Said Nursi yaşadığı dönemde Milis Kumandanı olarak Pasinler cephesind e Ruslarla çarpışmış (1915), Anadolu’nun çeşitli illerinde tebliğ faaliyetl erinde bulunmuş, bu nedenle tutuklama ve hapis cezalarına maruz kalmış, dünya barışı, ırkçılığın zararları, şuranın önemi, ihtilafta n uzak durmanın gerekliliği, Allah’ın varlığının net bir şekilde ortaya konması, komunizm belasına karşı Hıristiyanlarla ittifakın önemi gibi konuları Müslümanların gündemine taşımış  gayretli bir Müslümandı.

Bir dönem aktif siyasette bulunsa da daha sonraları yazdıklarının büyük bir kısmını toplayara k Risale-i Nur adı altında birleştiren Said Nursi, cumhuriye tin kurulmasının ardından kendisini siyasete değil ama tebliğe memur bir kişi olarak görmüş, siyasetle dolaylı olarak ilgilenme yi tercih etmiş ve Risale-i Nur’u elinin ulaşabilidiği her yere götürmeye çalışmıştır. Bu çalışmamızda Said Nursi’nin Kur'an tefsiri olarak takdim ettiği bu eserindek i hurufî âyet yorumları üzerinde duracağız. Örneklere geçmeden önce Risale-i Nur’un tefsir ilmi açısından değerine işaret edeceğiz. Sonra da cifr ve hurufiliğin ne olduğundan bahsedeceğiz. Ardından da söz konusu ayetleri klasik tefsirler den yorumlarl a birlikte verip, bu ayetlerin cifr hesabından yararlana rak hurufîlik yöntemiyle nasıl anlamlandırıldığına ve ayetlere verilen yeni anlamlar doğrultusunda karşımıza nasıl âyet çevirileri çıkacağına işaret edeceğiz. Amacımız Allah rızası için büyük çaba gösterdiğine hüsn-ü zan beslediğimiz bir zatı sürekli tenkit etmek değil, bazı ayetleri Kur'an’a uygun bir şekilde ele alıp alamadığını ortaya koymaktır.

A. Risale-i Nur’un tefsir olduğu iddiası

Usül açısından bir eserden beklenece k şey, menkul ve makul oluştur.  Yani Müslümanca yaşama konusunda imal-i fikredenl er hem vahye kulak vermeli hem de vahiyle irtibatlı bir tefekkür içine girerek içinde yaşadıkları zaman ve mekânın fıkhını belirleme lidirler. Her ne kadar Said Nursi kendisini n son derece aklî izahlar yaptığı kanaatind eyse de birazdan işaret edeceğimiz gibi eserdeki âyet yorumları genel itibarıyla mahsus (hisse dayalı)tur. Çünkü eserin “ilham edilen ve kalbe gelen” sözler olduğu değişik bölümlerde zikredili r. Yazarın hislerine tercüman olan bir eser, Kur'an-ı Kerim’i anlamada bize pek fayda sağlamaz çünkü amaç doğru anlama değil, içe doğan duyguları dile getirmekt ir. İkinci bir seçenek daha vardır ki o da bu eserin gerçekten Allah tarafından ilham edilmiş olmasıdır ancak bu da Allah hakkında delilsiz bir zan beslemek olur.

Said Nursi, Kur'an’ın tefsiri olarak sunduğu Risale-i Nur’da, tefsir ilmi açısından pek dikkate alınamayacak hesaplar yapar, tevillere girişir ve sözler söyler. Bu eserin tefsir olup olmadığından söz etmeden, tefsirin ne olduğun üzerinde biraz durmak yerinde olur.

Tefsir Kur'an’ın tümünü, bir bölümünü ya da bir konusunu ele alan eser demektir. Kur'an’ın başından sonuna kadar yorumunu yapan tefsirler e teczii, bir konu etrafındaki ayetleri ele alanlara da konulu tefsir denilmekt edir.  Bu anlamda Risale-i Nur, Kur'an’ı bırakalım bir sureyi bile baştan sona ele alan bir eser olmadığı için yaşadığı dönemden örnek verecek olursak, bir Fî Zilâli’l-Kur'an, bir Tefhîmu’l-Kur’an değildir. Konulu tefsir kapsamına sokulacak bölümleri olsa da bu bölümler konu ile ilgili ayetlerin önemli bir kısmının ele alınıp tartışılması şeklinde değil ama bir kısım ayetlere temas etmek şeklinde ele alınmış, bazen de ele alınan konu ayetlerde n ziyade hadislerl e kanıtlanmya çalışımıştır. 

Her ne kadar Tefsiru’l-Besmele şeklinde çalışmalar yapıldığını hesaba katıp, Risale-i Nur’a yine de tefsir gözüyle baksak, o zaman Said Nursi’nun görüşünün aksine  onu Allah’a değil, Said Nursi’ye atfetmek zorunda kalacağız. Çünkü her tefsir eseri kaleme alanın görüşlerini içerir. Aksi takdirde beşer üstü bir metin olduğunu kabul etmek gerekir ki, bu tür metinler Allah tarafından sadece peygamber lere gönderilir ve Peygamber lere gönderilen bu ilahî metinlere de tefsir denmez.

Ayrıca bir tefsircin in Kur'an’da yine Kur'an’dan ve Hz. Muhammed (s)’den bahseden ayetleri eserinden ve kendisind en bahsediyo rmuş gibi yorumlama sı kabul edilemez. Zira o zaman her tefsirci böyle bir yönteme baş vurup eserinin sorgulana maz olduğunu iddiaya kalkışır ki bu, Kur'an’ı doğru anlama imkânlarını son derece daraltır.

Kur'an vahiydir. Risale-i Nur’un “vahyin malı olması” (Sekizinci Şua - s.941)  iddiası da en iyi ihtimalle onun da diğer kitapların üstünde olduğunu çağrıştırır ki bu iddia da doğru kabul edilemez. Beşerî bir metnin vahyin malı olması kanıtlanamayacak son derece iddialı bir sözdür. Ayrıca bu Risale-i Nur’un tefsir olması iddiasıyla da çelişir. Çünkü Allah’tan gelmiş olsa ona tefsir değil, vahiy denir. Eserindek i tefsir ilminde itibar görmeyecek yorumları ile bu eserin “vahyin malı” oluşu arasındaki tezadı da izah mümkün değildir. Çünkü vahiy ile çelişen yorumların Allah’a atfedilme si gibi büyük bir zannı bünyesinde barındırmaktadır.

“Mahrem Bir Suale Cevap” başlığı altında, “Neden senin Kur'ân'dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var; bir sayfada bir kitap kadar tesir bulunuyor ." sorusuna, “Ekseriyet itibarıyla öyledir.” diye cevap vermesind en yola çıkarak kendisind e diğer müfessirlere göre üstün bir mevki gördüğünü söyleyebiliriz. Yine aynı yerde bu eserin bu derece vasıflı olmasını onun kendisine “acz ve zaafına, fakr ve ihtiyacına merhamete n” verilmesi ne bağlaması çelişki gibi görünse de Said Nursi’nin yapmak istediği, eser ile kendisi arasına fark koyarak ilk etapta ürünü arka planda da kendisini öne çıkarma çabasıdır. Bu sayede eser sıradanlıktan kurtulmak ta, kendisi de itibar kazanmakt adır.

Said Nursi eserinin yetkinliğini Allah’a bağlar: “Bazen tevazu, nimete nankörlük olur. Bazen da nimetlerd en bahsetmek övünme olur. İkisi de zarardır. Tek çare ne nankörlük ne de övünmektir. Meziyet ve yetkinlik leri sahiplenm eyerek onları Allah’ın verdiği bir nimet olarak göstermektir.” (Yirmi Sekizinci Mektup - s.523). Ancak tefsir ilmi açısından oldukça zaaflı olan bu eserin kendisine atfedilme si daha edepli bir tavır olurdu. Keşke bu eserin diğer tefsirler den farklı olarak iyi düşünülüp taşınılmış, ümmetin ufkunu açacak bir şekilde yazıldığı konusunda genel bir kanaat oluşsaydı ve eseri, yazarı değil de Kur'an ile çağımızın problemle ri arasındaki irtibatı kurmak isteyen müminler takdir etseydi. Çünkü bir yazarın kendisini ve eserini sürekli övmesi, değer artırıcı değil ama düşürücü bir etki yapar.

B. Cifr ve Hurufîlik

Tefsir örneklerine geçmeden belki de en makul olanı ayetleri anlamlandırma konusunda Risale-i Nur’da sıkça baş vurulan cifrin ne olduğunu ortaya koymaktır. Arapça bir kelime olan cifr (ya da cefr) sözlükte “duvarları tam örülmemiş kuyu (Firuzâbâdî, 1995: 331) ve dört aylık olduğunda annesinde n ayrılan keçi yavrusu” (İbnu Manzur, IV, 142) anlamlarına gelir Terim olarak da çeşitli metotlarl a gelecekte n haber verdiği iddia edilen ilmi veya bu ilmi kapsayan eserleri ifade eder. Çeşitli metotlarl a geleceği keşfetme merakı İslâm öncesinde yaşayan eski ümmetlere kadar uzanır. Keldâniler, Asurlulua r, Babillile r, Mısırlılar ve daha sonra Yahudiler le,  Hıristiyanlar arasında yaşayan kâhinler, müneccimler ve bazı mistikler in kâinatın sonu, devletler in akıbeti gibi konularda çeşitli haberler verdikler i bilinmekt edir.  Ancak Gazali’nin belirttiği gibi harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi bir delil yoktur (Metin Yurdagür, 1993: VII, 215-218). Kur'an apaçık bir kitaptır. Onu cifr ve ebced bilenin daha iyi anlayacağına dair sağlam bir bilgi söz konusu değildir. Said Nursi de adını hurufîlik koymasa da bu kapsamda görülebilecek cifr ile Kur'an’dan ve bazı şahsiyetlerin eserlerin den Hurufîlerinkine benzer sonuçlar elde etmeye çalışmıştır.

Said Nursi, Kur'an’ın ifadeleri ni bazı hesaplara tabi tutarak bazı çıkarsamalarda bulunur. Ancak elde ettiği sonuçlar ilmî değildir. Onun harf sayıları üzerine yaptığı hesaplar, harflerin esrarına dayanan bâtınî akım olan hurufîliğin (Aksu, 1998: XVIII, 408-412) kurucusu kabul edilen Fadlullah-ı Hurufî’nin (ö. 796/1314) çabalarını andırmaktadır. Fadlullah, Kur'an’ın gerçek anlamının kendisi tarafından anlaşıldığına inandığı için kendisind en “Kitaptan bir ilmi olan kimse” (Neml, 27: 40) olarak bahsetmiştir. Fadlullah, “Bu, Allah’ın fadlıdır.” (Maide 5/54), “Bu, Rabbimin fadlındandır.” (Neml, 27: 40) mealindek i ayetlerde olduğu gibi Kur'an’da geçen bütün “fadl” kelimeler inden kendisini n kastedild iğini, insan yüzünde de (???) “fadl” isminin okunduğunu ileri sürmüştür (Aksu, 1995: XII, 277-279).

Biraz sonra vereceğimiz Risale-i Nur’daki sıkça baş vurulan cifr hesabı konusunda aslında Said Nursi de iyimser değildir: “İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, gerçek görevden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır Kur’an’ın sırlarına karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi,  yasağına karşı edep dışı davranma ihtimâli var. İkincisi, açık Kur'anî esaslarla ümmete ders vermek hizmeti, cifr ilmi gibi gizli ilimlerde n yüz derece daha üstün bir meziyeti ve kıymeti sahiptir. O kutsal görevde kesin deliller ve muhkem kanıtlar sûiistimâle imkân vermezler . Fakat cifir gibi, belli kurallara bağlı olmayan gizli ilimlerde suiistima l girip şarlatanların istifade etmeleri mümkündür. Zaten hakikatle rin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir miktar verilir (Dokuzuncu Lem'a - s.599). Said Nursi bu yaklaşımını eserini yazdığı dönemde dikkate alsaydı da cifr gibi aslı astarı olmayan hesaplama larla ayetlere anlam vermeye kalkmasay dı, eseri elimizdek inden daha ilmî olurdu.

Cifr ilminin nasıl bir şey olduğu üzerine kısa bir bilgi verdikten sonra Risale-i Nur’da genellikl e bu hesaba dayalı olarak yapılan hurufî âyet yorumlarından bazılarını ele alabiliri z.

C. Kur'an’da Risale-i Nur’a işaret ettiği iddia edilen ayetler

Acaba, Risale-i Nur'u, Kur'ân  kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" şeklindeki bir soru karşısında Said Nursi, Kur'ân'dan istimdat eylemiş ve birden, otuz üç âyetin açık anlamının teferruatı türündeki tabakalar dan, işarî anlam tabakasında bir kuvvetli karine bulunduğunu, bir saat zarfında hissetmiştir. Kanaatind e hiçbir şek, şüphe, vehim ve vesvesesi kalmamıştır. Zaten Said Nursi ayetin açık anlamı ya da işarî anlamının tümü budur demediği için sorun yoktur. Külli işarî anlamların her asırda bir cüzü vardır. Risale-i Nur dahi bu asırda o işarî anlam tabakasının tümünün bir üyesidir. Ve o ferdin önemli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema arasında cifirle karineler ve belki hüccetler gösterilmiştir. Kur'an’ın icazına dayalı bu nevi gaybî işaretlere itiraz edilmez (Ek Kastamonu Lahikası; On Beşinci Şua - s.1151-1152).  Said Nursi’nin hissettiği gaybi işaretlere niçin itiraz edemiyoru z? Çünkü her yazarın Kur'an okuyarak gaybî işaretler gördüğünü söylemesi mümkündür. Ancak görüldüğü söylenen bu işaretlerin hepsi sorgulana bilir, itiraz edilebili r kanaatler dir. Yazarın bu yaklaşımı, hissidir.

Said Nursi eserine Risale-i Nur adını vermesini hayatı boyunca her yerde karşısına nur kelimesin in çıkmasına bağlarken onu en çok etkileyen âyetin de, "Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeye n mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir." (Nur, 24: 35) ayeti olduğunu söyler. Said Nursi’ye göre ayetin, “Yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir.” cümlesi Risale-i Nur’a ve müellifine işaret eder. Risale-i Nur okuyan başka esere ihtiyaç kalmadan alim olur. Said Nursi de ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Ayetin bu cümlesinin elektriğe, Risale-i Nur’a ve Said Nursi’ye işaret ettiği hakikatti r. Yanlış anladıysa da Allah’a sığınır (Birinci Şua - s.833). Said Nursi bu ayeti yanlış anlamıştır. Zira âyette “nur” kelimesi, Allah’ın, göklerin nurunun sahibi (Zemahşerî, 1995: III, 234) ve her şeyin kaynağı olduğunu ifade edip O’nu övmek için (Kurtubî, 1995: VI/2, 237)  kullanılmıştır ve ne doğrudan ne de sembolik olarak Risale-i Nur ve Said Nursi’ye işaret etmektedi r. Bediuzzam an’ın bu mesnetsiz çıkarsaması için biz de Allah’ın onu bağışlamasını dileriz.

Yine, “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorla .. Fakat kâfirler istemesel er de Allah nurunu tamamlama yı diliyor.” (Tevbe, 9: 32) ayetinde “nur” kelimesin den kastedile n, Hz. Peygamber (s)’in nübüvvetinin doğruluğuna dair deliller (Râzî, 1997: VI, 32)  ve Allah’ın dini (Taberî, 1995: VI/2, 149)  iken, Said Nursi, Risale-i Nur olduğunu söylemektedir. Ona göre bu ayet açıkça Risale-i Nur’un o nur-u İlâhînin bir lem'ası olacağı ve düşmanları tarafından gelen şüphe karanlıklarını dağıtacağını işarî anlamıyla müjdeler (Birinci Şua - s.844). Said Nursi’nin verdiği anlamı kabul ettiğimizde ayetin meali şöyle olur: “Allah'ın nuru olan Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürmek istiyorla r, Fakat kâfirler istemesel er de Allah onu tamamlama yı diliyor.” 

Kur'an, her vahyin anlaşılmak için geldiğini bu gerekçeyle vahyin dilinin peygamber in içinde yaşadığı toplumun diliyle aynı olduğunu belirtir: "Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamber i Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik." (İbrahim, 14: 4) Bu ayeti cifirle, ele alan Said Nursi risaletin ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında, vekilleri bulunması kuralıyla, bir sembolik anlam yönüyle Risale-i Nur'u özel bir iltifatla üyeleri arasına dahil eder. Ayrıca ayet bu eserin Kur'an dili olan Arapça değil ama Türkçe olmasının takdir edildiğini gösterir (Birinci Şua - s.847) Ayetin içeriğinin bırakın dilini Risale-i Nur’un kendisiyl e hiçbir ilişkisi yoktur. Risale-i Nur’un ağdalı bir Türkçe ile yazılması tamamen Said Nursi’nin tercihidi r. Elimizde bu tercihin Allah tarafından yapıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değildir.

Cifr bilgi elde etme yolu olarak görülünce Kur'an’dan laikliği çıkarmak da zor olmaz: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2: 256) Risale-i Nur’da bu ayetin cifr ve ebced hesabıyla hem laikliğe hem de Risale-i Nur’un gelişine işaret ettiği ifade edilir (On Birinci Şua - s.984). Bu ayetteki “…sağlam bir kulpa yapışmıştır.” ifadesini n de Risale-i Nur’a işaret ettiği ileri sürülür (Birinci Şua - s.837). Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü laikliğin gelmesiyl e doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, o kimse sağlam bir kulpa Risale-i Nur’a yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Ayetteki “sapasağlam kulp” ifadesine iman (Taberî, III/1, 29), İslâm, “Allah’tan başka ilah yoktur.” (Kurtubî,II/1, 257) şeklinde hemen hemen aynı anlama gelebilec ek doğru anlamlar verilmişken, bu ifadeden Risale-i Nur’un kastedild iğini söylemek eserin ilmî açıdan değerini düşürmekten başka bir şey ifade etmez.

Said Nursi açıkça olmasa da cennetlik lerden olduğunu da Kur'an’dan çıkarır: “O gün insanlard an şakîler ve saidler vardır." (Hud, 11: 105). Ayette şakîler günahları nedeniyle ateşi (Zemahşerî, II, 413), saidler de mükafatı hak eden kimseleri (Râzî,VI, 399)   kastedili rken, Said Nursi yaptığı cifr hesabıyla bu ayetin de kendisine ve Risale-i Nur’un yönüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.834). Bu durumda kendisi cennetle müjdelenmiş kişiler arasına girer.

Said Nursi’ye göre “De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti.” (Enam,  6: 161) ayeti de Risale-i Nur’un hazırlanma tarihine işaret eder. Ayetin cifrî hesabı da Said Nursi’nin geçirdiği fikri değişim tarihi olan 1316’ya işaret eder (Birinci Şua - s.837). Bu yorum doğru kabul edildiğinde ayetin Türkçe anlamı şöyle olur: “Ey Said Nursi de ki: Rabbim, beni doğru yola olan Risale-i Nur’a kavuşturdu.” Halbuki ayetin devamında, “Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” denilerek dosdoğru yoldan kastedile nin Allah’ın gönderdiği din (Taberî, V/2, 146) olduğu gayet net bir şekilde ortaya konmaktadır.

Said Nursi, "Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara, 269) ayetinden kendisini n kastedild iğine inanmakta dır. Ona göre Risale-i Nur’un Sözler kısmı bu ayetteki sözlerin sırrına mazhardır (Dördüncü Mektup - s.354). Halbuki ayette Allah’tan bir nimet olarak söz ve fiillerin de isabet edebilen kimselere verilmiş olan bu nimetin büyüklüğüne işaret edilmekte dir (Taberî: III/1, 126)  Müslüman ahlakı kişinin kendisini övmesiyle, hele hele ayetlerin kendisine işaret ettiğini söylemesiyle bağdaşmaz.

Said Nursi’ye göre, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyo r, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 151) âyeti, Bakara,129, 269 ayetlerin in küllî ve genel anlamlarına Risale-i Nur da kastî olarak dahildir (Birinci Şua - s.837). Bu durumda Said Nursi Kur'an’da kastedile n hikmetli, Kitab’ı ve hikmeti öğreten ve insanlara bilmediğini öğreten kişi” olmaktadır ve bu iddiayı desteklem ek için yine cifr hesaplarından faydalanm aktadır.

Kur'an, kendisini n ve Rasululla h (s)’a itaatin her ikisine inanan onları doğrulayan ve doğru yolu bulan kimselere bir nur (Taberî, XIII/3, 318), bir ışık (Kurtubî, IX/1, 240)  olduğunu ifade eder: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetind en iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 28). Bu ayete, "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim, ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz ." şeklinde meal veren Said Nursi, âyet için, “Allah’a hamdolsun, Risale-i Nur bu kudsî ve küllî anlamının parlak bir ferdi olduğu gibi,  ayetin orijinali nde geçen nuran, kelimesin deki an kısmı, tenvin sayılırsa 1318 sayısıyla Resâilü'n-Nur yazarı eğitimden yazarlık görevine ve mücahidâne yolculuğa başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve birçok ayetin işaret ettiği 1316 tarihinde ki önemli bir fikrî değişimden iki sene sonraki zamana denk gelir ki, o zaman Risale-i Nur’un hazırlanmasının başladığı aynı tarihtir. İşte bu nurlu âyet, hem anlamca, hem cifirce tevafuku, Kur'an’da bir araya gelişi tesadüfî olamaz.” (Birinci Şua - s.836) şeklinde bir yorum yapar. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetind en iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir Risale-i Nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid,  28)

"Andolsun ki, biz sana tekrarlan an yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik." (Hicr, 87)  ayetinde muhatap Hz. Peygamber (s)’dir. Ve ona Fatiha suresi ya da diğer uzun surelerde n (Zemahşerî, II, 564) içinde meselleri n, haberleri n ve ibret verici olayların olduğu 7 uzun surenin kastedild iği ifade edilmekte dir (Taberî, VII/2, 68) Said Nursi bu görüşlerden ilkini  benimseme sinin yanında ayetin cifr hesabıyla Risale-i Nur’a da işaret ettiği kanaatind edir (Birinci Şua - s.834). Bu durumda ayete şöyle meal verilebil ir. "And olsun ki Said Nursi Biz sana, her zaman tekrarlan an Risale-i Nur’u ve Kur'an’ı verdik."

Allah emirleriy le, dilemesiy le (Zemahşerî: II, 350) vaadiyle (Râzî, VI, 288)  hakkı takviye eder: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeler iyle ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.” (Yunus: 82) Said Nursi’ye göre ise bu ayetin külli anlamı bu zamanda Risaletü'n-Nur’dur. Ayrıca ilahî lafızdaki harfler yaklaşık olarak 998 sayısına o da Risaletü'n-Nur'un 998 rakamına denk düştüğü için âyet Risale-i Nur’a işaret eder. Ayette geçen kelimât (kelimeler) da Risale-i Nur’un bölümlerinden Sözler’e işaret eder (Birinci Şua - s.836). Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu Risale-i Nur ile ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.”

Said Nursi yaptığı şartlı cifr  hesaplarıyla, "Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na tevekkül ettim." (Tevbe, 129) ayetinin Risale-i Nur’a özellikle de İşârâtü'l-İ'câz adlı bölümüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.838). Bu durumda ayetin meali şöyle olur: "Ey Risale-i Nur! İnsanlar senden yüz çevirirse, de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim."

Kur'an, Allah’ın dinine yardım edenlerin, hizmet eden askerleri n (Kurtubî: III/2, 162), Allah’ın dinini din edinen ve O’na itaat edenlerin galip geleceğini söyler: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galipleri n tâ kendisidi r." (Maide, 56) Risale-i Nur’da bu âyetin cifr hesabıyla 1350 sayısına denk geldiği ve bu tarihin de Risale-i Nur’un öğrencilerinin görüntüdeki yenilgile rine ancak manevî anlamdaki galibiyet lerine ve kendileri ne kurulan tuzakların boşa çıkmasına dair Rumi 1350-51 ve 52 tarihleri ne tam olarak denk geldiğine işaret edilir (Birinci Şua - s.839). Bu durumda da ayeti şöyle meallendi rirsek yanlış yapmış olmayız: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan Risale-i Nur talebeler i, gerçek galipleri n tâ kendisidi r."

Allah Hz. Muhammed (s)’e Kur'an’dan müminleri cehalet ve sapıklıktan kurtarıcı, körlükten kurtarıcı rahmetini gönderir. Müminler de ondaki Allah’ın farzlarını (Taberî, IX/1, 190) yerine getirirle r: "Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyor uz. Zalimleri n de ancak zararını artırır." (İsra: 82) Ayette indirilen şeyler Kur'an’ın ayetlerid ir, başka bir şey değil. Said Nursi’ye göre ise bu ayet Kur'an’a işaret ettiği gibi Kur'ân'ın semasından ilhâmî bir surette gelen şifadar nurlara da işaret eder. İşte, o Risaletü'n-Nur, Said Nursi’ye olduğu kadar Risale-i Nur talebeler ine de çoğu zaman şifa olmuştur. Demek Resâili'n-Nur bu âyetin bir işarî anlamına dahildir. Buna delil de ayetin “müminlere şifa ve rahmet olan” kısmının cifr hesabıyla 1339 ederek, Resâili'n-Nur bu asrın mânevî ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasına denk gelmesidi r. Bu, Said Nursi’nin kanaatidi r ve kanaate itiraz edilmez (Birinci Şua - s.839). 

Bu durumda ayetin Türkçesi, “Biz Kur'ân'ın semasından mü'minler için bir şifâ ve rahmet olan Risale-i Nur’u indiriyor uz.” şeklinde olur. Ayrıca kanaate itiraz edilemez demek ona çok üstün bir yer biçmektir.

Risale-i Nur’da, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyo r, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 151) ayetinin “Sizi temizliyo r, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor.” kısmının cifr hesabıyla 1338 olduğu, Kur'an’ın hikmetini Avrupalı filozofla ra parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risalei'n-Nur yazarının Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de Kur'an’ın hikmetini savunduğu, hattâ İngiliz Başpapazının sorduğu ve 600 kelimeyle cevap istediği altı sorusuna altı kelimeyle cevap vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyl e Kur'ân'ın ilhamlarından Risale-i Nur'un meseleler ini iktibasa başladığı aynı tarihe tamamen uyum gösterdiği ifade edilir (Birinci Şua). Bu yorum esas alındığında ayetin meali şöyle olur: "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi Risale-i Nur ile temizliyo r, size Kitabı ve onun hikmetini gösteren Risale-i Nur’u öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor."

"Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır." (Zümer: 1) Ayette