Kuran ve Sünnet

TEVBE

İMAM-İ BUHARİ’NİN SAHİHİN’DE NAKLETTİĞİ ŞEKİLDE HADİS’İN METNİ


 

Yahya b. Bükeyr bize anlatıp dedi ki, Leys Ukeyl’den O’da, İbn Şihap’tan, O’da Abdurrahman’dan; Ka’b b. Malik (r.a.), gözlerini kaybettiğinde onu elinden tutup götürme görevini üstlenen oğlu Abdullah’tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v.) ile beraber Tebük gazvesine katılmadığına dair olayını Ka’b ibn Malik (r.a.)’dan şöyle anlattığını duydum:

Resulullah (s.a.v.)in gittiği gazalardan sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi Bedir Gazvesine de katılmamıştım. Zaten Bedir’e katılmadıkları için hiç kimse azarlanmamıştı. O zaman Rasulullah (s.a.v.) ile Müslümanlar kureyş kervanı için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah Taala Müslümanlarla düşmanlarını, aralarında herhangi bir haber olmaksızın  bir araya getiriverdi. Halbuki ben Akabe biatının yapıldığı gece, İslam için söz verirken Rasulullah (s.a.v.) in yanındaydım. Her ne kadar Bedir Gazvesi halk arasında Akabe gecesinden daha çok hatırlansa da, ben Bedirde bulunmayı Akabe de bulunmaktan daha sevimli görmem.

Tebük Gazvesine kadar hiçbir zaman bu kadar kuvvetli ve  zengin olmamıştım.

Vallahi Tebük gazvesinden önce iki deveyi bir araya getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek devesine sahip olmuştum. Bir de, Resulullah (s.a.v.) bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez bir başka yere gittiği sanılırdı. Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resuli Ekrem durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Rasulullah (s.a.v.) ile beraber sefere gidecek Müslümanların sayısı çok fazla idi. Adlarını büyük bir deftere yazmak mümkün değildi. Ka’b (r.a.) sözüne şöyle devam etti: Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde hakkında bir ayet nazil olmadıkça bu işin gizli kalacağı zannedilebilirdi.

Resulullah (s.a.v.) ile Müslümanlar savaş hazırlığına başladılar. Ben de onlarla birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime  "nasıl olsa  hazırlanırım" diyordum. Herkes işi ciddi tuttu ve bir sabah Resulullah (s.a.v.) ile birlikte Müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben ise hala hazırlanmamıştım. Yine bir iki gün içinde hazırlanır onlara ulaşırım diyordum. Hep aynı şekilde davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücahitler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp onlara yetişeyim dedim, keşke öyle yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resulullah (s.a.v.) savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen şey, savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler veya aciz oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı...

Rasulullah (s.a.v.) Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Tebük’te ashabı arasında otururken:

"Ka’b ne yaptı?" diye sormuş. Bunun üzerine Beni Selime’den bir adam:                                                            

– Ya Resulallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, demiş.

Bunun üzerine Muaz bin Cebel radıyallahu anh ona:                 

- Ne fena konuştun! demiş. Sonra da Peygamber (s.a.v.)e dönerek, ya Resulallah! Biz onun hakkında hep iyi şeyler biliyoruz, demiş. Resulullah (s.a.v.) hiçbir şey söylememiş.     

- Ka’b bin Malik (r.a.) sözüne şöyle devam etti: Rasulullah (s.a.v.)in Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye başladım. Kendi kendime "Yarın onun öfkesinden nasıl kurtulacağım?" dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerden akıl almaya başladım.

Resulullah (s.a.v.)’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki batıl düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden hiçbir yalanla kurtulamayacağımı anladım. Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim. Peygamber (s.a.v.) sabahleyin Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce Mescidi-i Nebevi’ ye gelerek iki rekat namaz kılar, sonra halkın arasına otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna geldiler; neden savaşa gidemediklerini yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kimseydi. Peygamber (s.a.v.) onların mazeretlerini kabul etti; kendilerinden biat aldı; Allah Taala’dan bağışlanmalarını niyaz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selam verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi; sonra:

-"Gel!", dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana:                                                            

– "Niçin savaşa katılmadın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?" diye sordu. Ben de:

– Ya Resulallah! Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım, ileri süreceğim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek rızanı kazansam bile, yarın Cenab-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek Allah’tan af diliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu. Hiçbir zaman da gazadan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım, dedim.                             

Ka’b bin Malik radıyallahu anh sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):

– "İşte bu doğru söyledi. Haydi kalk, senin hakkında Allah Taala hüküm verene kadar bekle!" buyurdu. Ben kalkınca Beni Selime’den bazıları yanıma takılarak:   

-Vallahi senin daha önce suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber (s.a.v.) istiğfar etmesi yeterdi, dediler.

Ka’b (r.a.) sözüne şöyle  devam etti:

Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resulullah’ın yanına dönüp az önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi bile düşündüm. Sonra onlara:                                                                 

-Bana verilen cezaya çarptırılan başka birisi var mı? diye sordum.

– Evet. Seninle beraber bu cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler. Onlarda senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.        

– O iki kişi kim? diye sordum.

– Biri Mürare İbn el-Miri, diğeri de Hilal İbn Ümeyye el-Vakıfi diyerek, her biri Bedir Gazvesi’ne katılmış olan iki faziletli şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.

Resulullah (s.a.v.) savaşa katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti. İki arkadaşım boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben ise onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle konuşmazdı. Namaz bittikten sonra Resulullah (s.a.v.) yerinde otururken yanına gelir, kendisine selam verirdim. Kendi kendime "Acaba selamımı alırken dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı" diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve fark ettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza dalınca bana döner, kendisine baktığım zaman da yüzünü çevirirdi. Müslümanların bana olan sert tutumları uzun süre devam edince amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebu Katade’nin bahçesine gidip duvardan içeriye atladım ve selam verdim. Vallahi selamımı almadı. Ona:

- Ebu Katade! Allah adına yemin ederek soruyorum. Benim Allah’ı ve Resulullah’ı ne kadar sevdiğimi biliyor musun? diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona yemin ederek bir daha sordum. Yine cevap vermedi. Bir daha yemin edince:

– Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.

Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi:  

– Ka’b ibn Malik’i bana kim gösterir? diye sordu.

Halk da beni gösterdi. Adam yanıma gelerek Gassan Meliki’nden getirdiği bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selamdan sonra şöyle diyordu;

Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikram edelim.     

Mektubu okuyunca, bu da bir başka bela, dedim. Hemen onu ateşe atıp yaktım.                 

Nihayet elli gün’den kırkı geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Bir gün Resulullah (s.a.v.)’in gönderdiği bir şahıs çıkageldi.                                             

– Rasulullah sana eşinden ayrı oturmanı emrediyor, dedi.

– Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım? diye sordum.

– Hayır ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın, dedi.  Peygamber (s.a.v.) diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. Bunun üzerine karıma:

– Allah Taala bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına git ve onların yanında kal, dedim.

Ka’b radıyallahu anh sözüne şöyle devam etti:                                           

Hilal İbn Ümeyye’nin karısı Resulullah (s.a.v.)’e giderek .         

-Ya Resulallah! Hilal İbn Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemde bir sakınca görür müsün? diye sormuş?

Peygamber de:                    

– Hayır görmem. Ama katiyen sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle demiş:                              

– Vallahi onun kımıldayacak hali yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu iş geleli beri durmadan ağlıyor.

Ka’b radıyallahu anh sözüne şöyle devam etti:

– Yakınlarımdan biri bana: Rasulullahdan eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen olmaz mı? Baksana Hilal İbn Ümeyye’ye bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben de ona: Hayır, bu konuda Resulullah (s.a.v.)’ den izin isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin istesem bile Peygamber (s.a.v.)’in bana ne diyeceğini bilemem, dedim. Bu vaziyette on gün daha durdum.

Bizimle konuşulması yasaklandığından bu yana tam elli gün geçmişti. Ellinci gecenin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle:

– Ka’b İbn Malik müjdeler olsun!’’ diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma anının geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.

Resulullah (s.a.v.) sabah namazını kıldırınca, Allah Taala’nın tövbelerimizi kabul ettiğini ilan etmiş. Bunun üzerine ahali bize müjde vermeye koşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel Dağı’na tırmanmış, onun sesi atlıdan daha önce bana ulaştı. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu.

Bir elbise emanet aldım hemen giydim. Peygamber (s.a.v.)’i görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahabiler tövbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve "Allah Taala’nın seni bağışlaması kutlu olsun"diyorlardı.

Ka’b (r.a.) sözüne şöyle devam etti:

Mescide girdim. Resulullah ashabın ortasında oturuyordu. Talha İbn Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik etti. Vallahi muhacirinden ondan başka kimse ayağa kalkmadı. Talha (r.a.)’nın bu davranışını hiç unutmam dedi.

Ka’b sonra sözüne şöyle devam etti:

Peygamber aleyhisselam’a selam verdiğimde yüzü sevinçten parıldayarak:

– "Dünyaya geldiğindenberi yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!" buyurdu. Ben de:

– Ya Resulallah! Bu beraat  senin tarafından mıdır, yoksa Allah tarafından mı? diye sordum.

– "Benim tarafımdan değil, Yüce Allah tarafından", buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber (s.a.v.)ın yüzü parıldar, ay parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle anlardık.

Resul-i Ekrem’in önünde oturduğumda:

– Ya Resulallah! Tövbemin kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı Allah ve Resulullah uğrunda fakirlere dağıtmak istiyorum, dedim. Resulullah:

– "Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur" buyurdu. Ben de:

– Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim.

Ya Resulallah! Allah Teala beni doğru söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim. Vallahi bunu Peygambere söylediğim günden beri doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Taala’nın hiç kimseyi benden daha güzel mükafatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim ki, Peygamber (s.a.v.) o sözleri söylediğim günden bu yana bilerek hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de Cenabı Hakkın beni yalan söylemekten koruyacağını umarım.

Ka’b sözüne devamla şöyle dedi:

Bunun üzerine Allah taala şu ayeti kerimeleri indirdi:

"Yemin olsun ki Allah, Müslümanlardan bir grubun  kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamber’i ve güçlük zamanında ona muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. Hani şu tövbeleri (Allah’ın emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anlamışlardı. Eski hallerine dönmeleri için Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.

Ey iman edenler! Allah’ın azabından korkun ve doğrularla beraber olun” (Tevbe: 9/117-119)

Ka’b şöyle devam etti:

Allah’a yemin ederim ki, beni İslamiyet’le şereflendirdikten sonra Cenabı Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet, Peygamber (s.a.v.)’ın huzurunda doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helak olmamaktır. Çünkü Allah Teala şu yalan söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman, hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi ve şöyle buyurdu:

"O savaştan kaçanların yanına döndüğümüz zaman, kendilerini çekmeyesiniz diye Allah adına yemin ederler. Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye size yemin de ederler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklardan asla razı olmaz” (Tevbe: 9/95-96)

Ka’b (r.a.) sözüne şöyle devam etti:

Biz üç arkadaşın bağışlanması, Peygamber (s.a.v.)ın yeminlerini kabul edip kendilerinden biat aldığı ve Cenabı Hakk’dan affedilmelerini dilediği kimselerin bağışlanmasından geri kalmıştı. Resulullah (s.a.v.), hakkımızda Allah Teala bir hüküm verene kadar bize yapacağı muameleyi tehir etmişti.

Nihayet Allah Teala -anlattıldığı üzere- hükmünü verdi. Allah Teala’nın "tövbeleri geri kalan üç kişinin..." diye bahsettiği bu geri kalış, bizim savaştan geri kalmamız değildir; bu, Peygamber (s.a.v.) gelip yemin ederek mazeretleri olduğunu söyleyenlerin özürlerini kabul etmesi, bize yapacağı muameleyi ise geriye bırakması olayıdır."[1]

 

 

 

 

HADİS ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
 

1) Maslahat Nerede?
 

İslam şeriatı, toplumun geneli için faydalı olan şeylerin yapılmasının gerekliliği ve yine toplumun geneli için zararlı olan şeylerin azaltılması ve yok edilmesi zorunluluğu üzerine bina edilmiştir. Bu iş çok önemlidir. Bunu kontrol altına almak ve bir durumdan diğer bir duruma hükmün değiştiği muhtelif konumları idrak etmek. Bu konumda Ka’b b. Malik (r.a.) şöyle diyor:

"Resulullah (s.a.v.) bir gazveye hazırlık yaptığında nereye gidileceğini söylemezdi. Fakat bu gazvede Resulullah (s.a.v.) durumu açıkladı. Çünkü bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacak ve kalabalık bir düşman ile karşı karşıya gelinecekti. Bundan dolayı savaşa hazırlanabilmeleri için nereye gideceklerini önceden onlara söyledi."

Bu peygamberimiz Muhammed siyretinde bilinen ve çokça tekrarlanan bir harekettir. Bunun sık sık siyrette tekrarlanması, hayatın her alanında Resul-i Ekrem (s.a.v.) büyüklüğüne açıkça işaret etmektedir. Peygamber (s.a.v.) Allah Taala tarafından hayatın bütün devrelerinde vahyiyle teyit edildiği halde bir çok kişinin önemsemediği siyasi ve askeri alanlarda da peygamber (s.a.v.)in ileri görüşlülüğünü görüyoruz.

Rivayet ediliyor ki; Peygamber (s.a.v.) bir tarafa yöneliyor fakat başka bir yer kast ederek düşmanı yanıltıyordu. Beşinci tabur diye isimlendirilen içteki düşmana karşı da her zaman dikkatli ve tetikteydi. Peygamber (s.a.v.)’in bu stratejisinden dolayı düşmanları, onu birden karşısında buluyordu. Fakat bu strateji, İslam ordusuna zarar verecek dereceye kadar uzamıyordu. Gizliliğin zarar verebileceği hissedildiği anda açıkça durumu belirtmek en iyisiydi ve biz de bunu peygamber (s.a.v.)’den görüyoruz. Bu gazvede İslam ordusunun farklı bir hazırlık yapması gerektiğinden dolayı açıkça bildirmenin maslahatı (faydası) gizli tutmanın  maslahatınden daha baskın olduğundan açıkça bildirilmiştir.

Maslahatların değişiklik arz etmesi ve bir kısmını bir kısmından önceye alınması için davetçiler her zaman uyanık olmalıdırlar ve bunu davet programlarında hakkıyla gözetmelidirler.

 

2) Erteleme
 

Bu oturumda Ka’b (r.a.)’ın kendisinden bahsedip "erteleme"nin Onun başına neler getirdiğini göreceğiz.

"Ben de onlarla birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de ne zaman olsa hazırlanırım diyordum. Resulullah (s.a.v.) ile müslümanlar yola çıktılar. Ben hala hiçbir hazırlık yapmamıştım. Kendi kendime bir iki gün içinde hazırlanır ve onlara ulaşırım dedim. Onlar ayrıldıktan sonra çıktım ve hiçbir şey yapmadan tekrar eve döndüm. Hep öyle yaptım. Savaş başlamadan yola çıkıp onlara ulaşayım dedim, keşke bunu yapsaydım buna da güç yetiremedim."

Ka’b (r.a.) her gün "geciktirme ve erteleme" ile beraber yaşıyordu Bu "geciktirme ve erteleme" sadece onun değil bilakis -bu gün- bu  bütün islam ümetinin problemidir.

Nice amellerimizi erteleyip sonunda hiçbir şey yapmadık. Selef-i salihinden bazıları:

"Sizi "ertelemek"ten uyarırız, çünkü o şeytanın en büyük askerleridir."

Ara sıra şeytan hissettirmeden bize karşı geniş bir alanda ısrarcı olabilir. Yapmaya niyetlendiğimiz bir çok amelle aramıza girer, şöyle ki; yarın diyerek ertelediğimiz işlerde başarılı olamaya biliriz. Nice günahkarlar daha sonra tövbe ederiz dediler fakat bu mümkün olmadı. Nice hayır yapmaya istekli olan kişilerle hayrın arasına "erteleme" girmiş ve onu yapmasına mani olmuştur.

O çok etkili bir "uyuşturucu"dur her iyi amel sahibi ondan sakınmalıdır.

Bu hastalığın ilacı ise bir şeyi yapmaya niyetlendiğin vakit geciktirmeden derhal yapmaktır. Bir ameli yapmaya bir fırsat gördün mü, hemen onu yap erteleme, yoksa onu kaçırır sonra yapamaya bilirsin. Allah taala buyuruyor ki:

"Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal: 8/24)

"Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz de, ilkin O’na (mucizeye) inanmadıkları gibi (mucize geldikten sonra da) inanmazlar. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız." (En’am: 6/110)   

İbn-ül-Cevzi -Allah ona rahmet etsin-:

Yahudi ve hiristiyanların İslama girme istekleri kalplerinden nice sefer geçmesine rağmen, şeytan  engel olup acele etme, yavaş ol, iyi düşün diyerek onu ertelemeye sevk eder böylece ölene dek onlara engel olur. Aynı şekilde günahkârları da tövbe ile oyalıyor, ona şehvetleri hedef kılıyor ve dönüş yapmak istediğinde ise temennilerle onu oyalıyor. Şairin dediği gibi:

"Kılma günahı arzu edilen

Düşün tövbeyi sen önceden"

Şeytan, nice ciddiyetle işe sarılanı ertelemeye sevk etmiştir. Ve nice anlar fazileti tercih edenleri alıkoyar kimi zaman da talebe dersini tekrar etmek isterken, ona der ki, biraz dinlen!! Ya da gece namazına kalkan abidi uyarır ve ona: Vaktin var! Ona tembelliği sevimli kılıp ameli ertelettiriyor, işi temennilere dayandırıp böylece oyalıyor.

Basiretli olan kararlı bir şekilde amel eder. Kararlılık ise; vakti tedarik etmek, ertelemeyi ve geciktirmeyi terk etmektir.[2]

 

3) Toplumun Hangi Kesimindensin?
 

Ka’b (r.a.) savaştan geri kaldıktan sonra Medine sokaklarına çıkıp tövbe için çabaladığı dönemin başında gezinirken toplumu kısımlara ayırıyor. Sonra da kısımları sınıflara ayırıp şöyle diyor: "Resulullah (s.a.v.) savaşa gittikten sonra insanların arasına çıktığımda beni en çok üzen şey savaşa gitmeyip geride kalanların ya münafık diye bilinenler ya da zayıf oldukları için savaşa katılamayan kimseler olmasıydı."

Öyleyse Ka’b (r.a.) belirttiği gibi Medine’de insanlar dört kısma ayrılıyor:

Birinci Kısım: Resulullah (s.a.v.)in geride kalmalarını emrettiği, emir vs. hariç. Peygamber (s.a.v.) ile gecikmeden hemen Allah yolunda cihada çıkanlar

İkinci Kısım: Allah teala’nın mazur gördüğü zayıflar.

Üçüncü Kısım: Mümin’lerin Savaşa çıkan kafilesinden şüphe ve nifaktan değil de nefislerine mağlup olan ve beşeri zayıflığa ansızın yakalanan mümin kimseler.

Dördüncü Kısım: Nifakla ayıplanan ve kendilerinde nifak zannedilen kimseler.

Toplumumuzda ve bütün Müslüman toplumlarda insanlar bu dört kısma ayrılırlar. Ya mücahit ya münafık ya özürlü yahut da geri kalanlar.

Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

"Kim ki, gazve yapmadan veya onu içinden geçirirken karar vermeden ölürse nifakın şubelerinden bir şube üzerine ölmüş olur."[3]

Buna göre peygamber sallallahu aleyhı ve sellem toplumu üç kısma ayırıyor. Birincisi mücahit, ikincisi cihad yapmayı içinden geçiren, üçüncüsü ise kendisinde nifakın bir şubesi olan. İşte bu ilk kısımlandırmanın  kendisidir. Cihad yapmayı içinden geçiren özürlü, cihada istekli olduğu halde erteleme vs.’nin nefsine galip geldiği savaşa katılamayan kimseleri kapsıyor.

Müslüman nefsine bakıp toplumdaki bu sınıflandırmanın neresinde olduğunu düşünmelidir. Zayıf ve acizlerden olmadığı halde cihadın mertebesine ermeden  yaşamaya razı olabilir mi?!

 

4) Kenetlenmiş Toplum
 

Umarım ki, biz burada şuna dikkat çekeceğiz peygamber (s.a.v.) ashabını kontrol ediyor ve sahabelerin -Allah onlardan razı olsun- bir kısmı bir kısmının onurunu koruyordu.

Ka’b (r.a.) şöyle diyor:

"Rasulullah (s.a.v.) Tebük’e varıncaya kadar benden hiç bahsetmemişti. Tebük’te sahabeleriyle otururken

"Ka’b ne yaptı?" diye sormuş. Bunun üzerine Beni Selime’den bir adam:                                                           

– Ya Resulallah! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu, demiş.

Bunun üzerine Muaz bin Cebel ona:                              

– Ne kötü konuştun! demiş. Sonra da Peygamber (s.a.v.)e dönerek, vallahi ya Resulallah! Biz onun hakkında, hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, demiş."

Ka’b (r.a.)’ın bu söylediğinde pek çok faydalar vardır.

1) Peygamber (s.a.v.)’in "Ka’b ne yaptı?" sorusu Ka’b (r.a.)’un sıdkına şahitlik etmektedir. Aynı zamanda o mücahit mümin toplulukla beraber olması beklenen kimselerdendi.

2) Ka’b (r.a.) ve ondan sonra gelen raviler "elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu alıkoydu" diyerek Ka’b (r.a.)a zarar veren adamın ismini zikretmemişler.

Buna mukabil seçkin konumu olan raviler tarafından ise ismiyle anılıyor. Herkes biliyor ki Muaz (r.a.) o, söze karşı cevap verdi. Sahabelerin (r.a.) hayatında meydana gelen hadiselere karşı duruşları aldıkları eğitimin sonucu olup, kazara (tesadüfen) olmuş değildir. Ukkaşe b. Muhsin (r.a.) hadisinde[4], Ona Ukkaşe denilmesinin sebebi Allah Resulü (s.a.v.)’in onun isteğini kabul edip cezasız ve hesaba çekilmeden cennete girmesi için ona dua etmesidir. İkinci bir kişi aynı şeyi isterken bu Resulullah (s.a.v.) tarafından kabul edilmemiştir.

Diğer taraftan görüyoruz ki raviler o sahabede de Ukkaşe (r.a.)’nin halini bizzat görmüşlerdir. İşte bu metot kendisi hakkında kötü düşüneni ifşa etmeyen buna mukabil hayır ehlini ismiyle zikreden bunu da onların haklarını korumak ve onlarda teselli bulmak içindir. Bu, davetçilerin insanlarla muameleleri esnasında karşılaştıkları problemleri çözmek için onlara uygun bir metottur. Kimde bir hata ve eksiklik görülse o hata ve eksikliğe, isim verilmeden ona işaret edilir, kimde iyilik görülse o iyiliği muhafaza edilir ve ona uymaya davet  edilir.

Bu metoda uygun olarak İbn-i Hacer el-Askalani’yi şu hadis-i şerif’i şerh ederken görüyoruz.

"Onun ikisi azap göreceklerdir, büyük günahtan dolayı değil." Hadisinde raviler iki mezarın sahibini karıştırdıklarından diyorlar ki

Kabirdekilerden bir tanesinin bile ismini belirtmediler fakat aşikar olan şu ki  raviler kabir sahiplerinin isimlerini gizlemek niyetiyle böyle yaptılar. Bu hoş görülen bir ameldir. İsimler, özellikle ayıplanacak meselelerde özel çaba sarf edilerek araştırılmamalıdır.

Yine bu kabilden El-Kasimi’ nin şu ayeti kerimeyi tefsir ederken:

"Hayır; Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 4/65) "Sahih Hadis kitapları sahiplerine tebrikler, Zübeyir -Allah ondan razı olsun- in kıssasında[5] hasmını küçük düşürmemek için raviler hasmın ismini gizlediler. Kur’an-ı Kerim’in birçok kıssasında bu şekilde davranılması bize edep vermesi içindir -Bu asalet olarak bize yeter."[6]

3) Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer fayda da: Muaz (r.a.) Kardeşine dil uzatan birini görünce müdahale etmeden duramadı ve kardeşinin hukukuna tecavüz edene onun doğru söylemediğini buna müteakiben de "ne fena söyledin!!" dedi. Böylece onun söylediğini onaylamadı. Susup münkiri inkar etmeyerek, o fiili  güzelleştirip ona hoş görünmek istemedi. Resulullah (s.a.v.) in Müslümanların ırzı -hakkı-nı korumak ve onu müdafaa etmek için söylediğini bildiği halde Nasıl susabilirdi ki?. Ebu Derdâ (r.a.) Peygamber sallallahu aleyhı ve sellem in şöyle dediğini Rivayet eder:

"Kim kardeşinin ırzını -hakkını- korusa Allah taala kıyamet günü onun yüzünü cehennem ateşinden korur."