Kuran ve Sünnet

Benzemekten Sakındırmanın Yararı

Benzemekten Sakındırmanın Yara

 

“Kitab ile sünnet bu benzemenin meydana geleceğini önceden haber verdiklerine göre bunu yasaklamanın ne faydası olabilir?” diyemeyiz.

Çünkü aynı kitab ve sünnet Kıyamet gününe kadar bu ümmet arasında Allah tarafından Peygamberimize gönderilen gerçeklere bağlı bir kesimin her zaman varolacağını ve yine bu ümmetin hiç bir zaman sapıklıkta birleşmeyeceğini de haber veriyor.

Böyle olunca diğer ümmetlere benzemeyi yasaklamak hakka bağlı kesimin artmasını, kökleşmesini ve imanının kuvvetlenmesini sağlayıcı etki yapar. Duaların kabul edicisi olan Allah'dan, bizleri de bu hakka bağlı kesimden eylemesini diliyoruz.

Ayrıca bu yasaklama ile hiç kimsenin söz konusu benzerlikten vazgeçmeyeceği farzedilse bile, verilen bu bilgiler sayesinde bu çirkin tutumun kötülüğü bilinmiş ve buna inanılmış olacaktır. Oysa Allah'ın hoşlanmadığı bir şeyi sırf bilmek ve bu konuda inanç sahibi olmak da yararlı bir şeydir. Her ne kadar bu bilginin gerektirdiği gibi davranılmamış olsa bile.

Daha doğrusu bilmek ve inanmak, bilgi ile birlikte olmayan amelden ve davranıştan daha önemli ve daha faydalıdır. Çünkü insanın iyiliği tanıyıp, kötülüğün kötü olduğunu kabul etmesi ne iyiliği tanıyan ve nede kötülüğün kötülüğünü bilen ölü kalbi bir kimse olmasından çok daha iyidir.

Baksanıza, Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) Müslim'de yer alan şu hadiste ne buyuruyor:

İçinizden kim her hangi bir kötülük görürse onu eli ile değiştirsin (bilfiil ortadan kaldırsın). Eğer buna gücü yetmezse onu dili ile değiştirsin (kötülüğün kötü olduğunu dile getirsin). Eğer buna da gücü yetmezse kötülüğü kalbi ile değiştirsin (ona karşı nefret beslesin). Bu imanın en zayıf derecesidir.” (S. Müslim, Kitab El-İman, Münkerden sakındırmanın iman gereği olduğu, imanın artıp eksildiği, Marufla, emr, Münker'den sakındırmanın gerekliliği babı, H. No: 49, c. 1, s. 69.)

Başka bir rivayete göre hadisin son kısmı:

“Bunun (kötülüğe karşı kalble nefret duymanın) ötesinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur.” şeklindedir. (Bu sözcükleriyle hadis, yine Müslim'de yer almaktadır. Yukarda geçen kitab ve bab, H. No: 50, c. 1, s. 70. Hadis yapmadığını söyleyenler emrolunmadığını yapanlarla mücadele etme konusundadır.)

Kalbin kötülüğe karşı çıkışı, söz konusu davranışın kötü olduğuna inanması ve bu yüzden o davranıştan nefret etmesi demektir. Bu durum meydana gelince, kalbde iman var demektir. Buna karşılık kalb, bu doğruyu tanıma ve kötülüğe karşı çıkma yeteneğini kaybedince iman ortadan kalkmış olur.

Ayrıca insan bir günahı ısrarla işlemeye devam ettiği, onu sildirecek hiç bir iyilik yapmadığı halde bu günah için istiğfar edebilir ve yaptığı işin günah olduğunu bildiği takdirde, onu daha az işleyebilir ve işlenmesi uğruna daha az istekli olur.

Bütün bunlar bir yana biz insanların kötülüğü bırakmayacaklarını, hatta yaptıkları kötülüğün kötülük olduğunu kabul etmeyeceklerini kesinlikle bilsek bile, bu durum Peygamberimizin getirdiği mesajı halka tebliğ etmemize, onlara gerçekleri açıklamamıza engel değildir. Hatta bu durum Ahmed b. Hanbel'den gelen iki rivayetten birine ve bir çok bilginin görüşüne göre tebliğ zorunluluğunu, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama gereğini ortadan ve omuzlardan kaldırmaz. (Emr Bil Maruf Nehyi anil Münker. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak konusunda daha geniş bilgiyi üstadın (İbn Teymiye) yazdığı, Mecmu El-Fetava, c. 28, s. 121-171'de bulabilirsiniz.)

Allah'a hamdolsun ki, Peygamberimizin haber verdiğine göre:

“Kıyamet gününe kadar bu ümmet arasında hakkı tutup destekleyen bir kesim her zaman bulunacaktır.”

Bu söylediklerimiz sırf ele aldığımız bu yabancılara benzeme konusuna mahsus değildir. Tersine bu durum, Kur'an ve hadiste meydana geleceği önceden haber verilen her kötülük için geçerlidir.

Kuranda yer alan kafirlere benzemeyi yasaklayıcı delillerden biri şu ayettir:

“Ey müminler, sakın “Raina (bizi gözet)” demeyiniz. Onun yerine “unzurna (bize bak)” deyiniz. Kâfirleri acı bir azab beklemektedir.” (Bakara: 104)

Gerek Katade ve gerekse başka bazı tefsir bilginleri bu ayeti açıklarken:

“Yahudiler bu sözü alay etmek maksadı ile kullanıyorlardı. Bu yüzden Cenab-ı Allah, müminlerin onlar tarafından kullanılan bir sözü kullanmalarını hoş görmemiştir.”diyor. (Tefsir b. Cerir, c. 1, s. 374; Tefsir b. Kesir, c. 1, s. 149; Şevkani, Feth El-Kadir, c. 1, s. 374.)

Katade bu konudaki sözlerini:

“Yahudiler Peygamberimize alay etmek maksadı ile “Raina samaka” (işitmenle bizi gözet) derlerdi. Bu söz yahudi dilinde çirkin bir küfür anlamına geliyordu” şeklinde bağlıyor.

(Katade; Bu alim: Katade b. Deame b. Katade El-Südüsî, Ebul-Hitab El-Basrî El-Ama'dır. Tabiin'nin sayılı alimlerindendir. İbn Sa'd onu, üçüncü kuşak, Basralı Tabiilerinden sayar. Ender rastlanır hadis hafızlanndandır. Muhammed b. Şirin: “O, insanların en güçlü hafızıdır” der. Ahmed İbn Hanbel: “Basralılar'ın en güçlü belleğine sahip kişisidir. Tefsir ve Fıkhı ezberinde koruyan bir alimdir” der. Takrib El-Tehzib, “güvenilirliği kanıtlanmış” olduğunu kaydeder. 117. h'de 57 yaşında vefat etti. (Allah rahmet etsin). Bkz. El-Bidaye Ve El-Nihaye, c. 9, s. 313; Takrib El-Tehzib, c. 2, s. 123, Biyografi No: 81, “Kaf harfi; İbn Sa'd, Tabakat, c. 7, s. 229.)

(Tefsir bilginleri; Bu bilginlerden amaç: Sahabe ve Selefçe ünlü olan, İbn Abbas, Ebi El-Aliye, Ebi Malik El-Rebi b. Enes ve Atiye El-Avfi'dir. Bkz. Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s. 148,149; Tefsir b. Cerir, c. 1, s. 374.)

Ahmed b. Hanbelin naklettiğine göre tefsir bilgini Atıyye Avfi  bu ayeti açıklarken şöyle diyor:

“Bir gurup yahudi Peygamberimize gelerek “Raina sam'aka (işitmenle bizi gözet)” derlerdi. Zamanla bu deyimi müslümanlar da kullanmaya başlayınca Cenab-ı Allah, onların yahudiler tarafından söylenen bu sözü kullanmalarını hoş görmemişti.” (Tefsir i. Cerir, c. 1, s. 374; Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s. 149.)

(Ahmed b. Hanbelin;  Bu kişinin hangi Ahmed olduğunu tesbit edemedim. Îbn Cerir'in tefsirinde, c. 1, s. 374; işaret ettiğine göre, Ahmed b. İshak olması mümkündür. Ahmed b. İshak b. İsa, El-Ahvazî, El-Bezzar'dır bu şahsın asıl ismi. Nesai, “salih bir kimse” olduğunu söylüyor. H. 150'de vefat etti. Tehzib El-Tehzib, c. 5, s. 1514, Biyografi No: 9.)

(Atıyye Avfi; Asıl adı, Atiye b. Sa'd b. Cünade El-Avfî'dir. Kubs kabilesindendir. Künyesi, Ebu El-Hasandır. Takrib El-Tehzib'de “Çok hata yapmasına rağmen güvenilir bir muhaddistir ve müdelles -Rivayet ettiği hadisi şeyhinin şeyhine isnad ederek (dayandırarak) kendi şeyhini bilerek atlayan ravi- bir şii olduğu kaydediliyor. Ahmed b. Hanbel zayıf olduğunu,' Yahya b. Main, salih bir kimse olduğunu, İbn Sa'd ise Tabakat'ında, “inşallah güvenilir bir kimsedir, çünkü rivayet ettiği sahih hadisler de vardır, ama bir kısım insanlar onun naklettiği hadisleri hüccet kabul etmezler diyor. 111 H'de vefat etti. Bkz. El-Cerh ve El-Ta'dil, c. 6, s. 382, Biyografi No: 2125; İbn Sa'd, Tabakat, c. 6, s. 304; Takrib El-Tehzib, c. 2, s. 24, Biyografi No: 216.)

Tefsir bilginlerinden Ata, bu konuda:

“Bu söz, cahiliye döneminde Ensar (Medineliler) arasında kullanılan yöresel bir deyimdi” (Tefsir i. Cerir, c. 1, s. 374; Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s. 149.) derken;  

Ebu Aliye aynı konuda:

“Arap müşrikleri biribirlerine bir şey anlattıkları zaman olayı anlatan taraf arkadaşına “Rainisamak (işitmenle beni gözet)” derdi. Bu yüzden müslümanların bu deyimi kullanmaları yasaklandı” diyor ve Dehhak da bu açıklamaya katılıyor. (Tefsir i. Cerir, c. 1, s. 374; Tefsir-i İbn Kesir, c. 1, s. 149.)

(Ata; Bu hadisçi, Ata b. Ebî Rebâha'dır. Ebu Rebaha, babasıdır. Mekke'li Tabiilerin büyüklerindendir. Bilgili ve erdemli bir kimseydi. Çok güvenilir bir hadisçi ve fikıhçıdır. Sahabi'den bir çoğuna yetişti ve onlardan hadis rivayet etti. H. 114'de 88 yaşında iken vefat etti. Bkz. İbn Sa'd Tabakat El-Kübra, c. 5, s. 467-470; Takrib El-Tehzib, c. 2, s. 22, Biyografi No: 190, “Ayın” harfi.)

(Ebu Aliye; Basralı, Beni Temim oymağından olan bu alim, Refi b. Mihran El-Riyahî'dir Yahya b. Main, Ebu Zer'a'ya göre “güvenilir” dir. Takrib El-Tehzib: “Mürsel rivayetlerinin çok olmasına rağmen güvenilir olduğunu kaydediyor. H. 90'da öldü. (Allah rahmet etsin) Bkz. Takrib El-Tehzib, c. 1, s. 252, Biyografi No: 105.)

(Dehhak; Asıl adı, El-Dahhak b. Müzahim, El-Hilalf, El-Horasanî'dir. Tefsir'de imam olan bu zat, Tabii'nin büyüklerindendir. El-Sevrî: “Tefsiri dört kişiden öğrenin: Mücahid, Derime, Sa'd b. Cübeyr, ve Dahhak'dan” diyor. Takrib El-Tehzib'de “Mürsel rivayetlerinin çokluğuna rağmen güvenilirdir yazıyor. İbn Hibban ve Ahmed'e (Hanbel'e göre si'ka, Yahya b. Said El-Kattanî'ye göre, zayıftır. H. 105'de öldü. (Allah rahmet etsin) El-Bidaye Ve El-Nihaye, c. 9, s. 223; Takrib El-Tehzib, c. 1, s. 373, Biyografi No: 17.)

Tefsircilerin bu açıklamaları kesinlikle belirliyor ki; bu deyim müslümanların dilinde yahudi dilinde olduğu gibi küfür anlamına gelmemesine rağmen, yahudiler tarafından kullanıldığı için müslümanların onu ağıza almaları yasaklanmıştır.

Sebebine gelince; bu noktada yahudilere benzemek, kâfirlere benzemenin bir unsuru ve onların amaçlarını gerçekleştirmelerinin bir aracı sayılmıştır.

Şimdi de şu ayetleri okuyalım:

“Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenlerle Sen'in hiç bir işin yoktur, onların işi Allah'a kalmıştır. İlerde Allah onlara yaptıklarını tek tek bildirecektir.” (Enam: 159)

Bilindiği gibi “Dinlerinde ayrılığa düşüp gurup gurup bölünenler” kâfirlerdir.

Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa saplanıp ihtilafa düşenler gibi olmayınız.” (Âl-i İmran: 105)

“Kitab ehli, ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.” (Beyyine: 4)

“Biz Hristiyanız diyenlerden de söz almıştık, ama onlar uyarıldıkları konuda paylarını almayı unuttular. Bu yüzden Kıyamet gününe kadar onların arasına kin ve düşmanlık saldık. Allah ilerde onlara ne yaptıklarını bir bir haber verecektir.” (Mâide: 14)

Cenab-ı Allah (c.c.) yahudilerle ilgili olarak da şöyle buyuruyor:

“Hiç şüphesiz, Rabbinden sana indirilen gerçekler onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Bu yüzden biz onların arasına Kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık saldık.” (Maide: 64)

Okuduğumuz ayetlerin ilkinde Cenab-ı Allah, Peygamberine:

“Onlarla Sen'in hiç bir işin, hiç bir ilgin yoktur.” buyuruyor. Bu ifade Rasûlüllah'ın kâfirlerden her bakımdan ve her konuda ilgisini kesmesini, onlardan uzak olmasını gerektirir. Çünkü her hangi bir özel konuda başkasına uyan kimse o konuda “Ondan”dır. Bilindiği gibi insan “Ben falancadanım” veya “falanca bendendir” demek ister. Çünkü iki tekil şahıs ancak tür bakımından birleşebilirler. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c.):

“Onlar biribirlerindendir” şeklindeki ayeti ve Rasûlüllah'ın Hz. Ali'ye:

“Sen Ben'densin. Ben de sendenim” demesi gibi. (Bu ifade, Tirmizi'nin Bera B. Azib'den rivayet ettiği hadisten bir parçadır. Tamamı, Tirmizi, Kitab El-Menakib, Ali'nin Menkıbeleri, Bab, 21'de kaydedilmiş. Tirmizi: “Hadis, “Hasen” ve “Sahih”dir” diyor. Bkz. S. El-Tirmizi, c. 5, s. 635, H. No: 3716. Aynı hadisi Buhari, Kitab El-Suluh, altınca bab, H. No: 2699, c. 5, s. 303-304, Feth El-Bari'de rivayet ediyor. Yine aynı hadisi, Kitab El-Megazî, Umrenin Kazası Babı H. No: 4251'de naklediyor: Ahmed b. H. ise, El-Müsned, c. 5, s. 204, Üsame b. Zeyd isnadıyla rivayet ediyor.)

Buna karşılık eğer “biri “Benim falanca ile hiç bir ilgim, hiç bir işim yok” derse bu söz “Benim onunla hiç bir ortak yönüm yok, ben onun her şeyinden uzak ve ilgisizim” demektir.

Şimdi düşünelim. Cenab-ı Allah, Peygamberi ile kâfirler arasında hiç bir ilginin, hiç bir ortak yönün bulunmadığını açıkça belirttiğine göre, gerçekten Peygambere bağlı olanların, tıpkı Peygamberimiz gibi kâfirlerden uzak ve onlarla ortak yönlerinin bulunmaması gerekir.

Buna karşılık kim kâfirlerle uyum ve bağdaşma halinde olursa, bu uyum ve bağdaşma oranında Rasûlüllah'a ters düşüyor demektir. Çünkü ortada dinleri yönünden biribirine taban tabana zıt iki kişi düşünürsek bunlardan birine ne oranda benzersen öbürüne o oranda ters düşmüş olursun.

Şimdi de şu ayetleri inceleyelim:

“Göklerde ve yerde bulunan varlıkların tümü Allah'a aittir, içinizdeki duyguları gizleseniz de açığa vursanız da Allah sizi bunlardan hesaba çeker, sonra da dilediğini af edip dilediğini azaba çarptırır, Allah her şeye kadirdir.

Peygamber, Rabbi'nden kendisine indirilen gerçeklere inandı, müminler de öyle. Hepsi Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine inandılar ve “O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Rabbimiz, bizi bağışlamanı dileriz. Dönüşümüz sanadır.

Allah, hiç kimseye gücünün dışında bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadır.

Rabbimiz, eğer unutur veya yanılırsak bizi sorumlu tutma! Bize bizden öncekiler gibi ağır yük yükleme. Rabb'imiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme! Bizi affet bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlâmızsın (efendimiz, koruyucumuzsun), kâfirler güruhuna karşı bize yardım eyle.” (Bakara: 284-286)

Müslim'de yer aldığına göre sahabilerden Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- şöyle diyor:

Yukarıdaki ayetlerin ilki inince sahabiler sıkıntılı bir şekilde Peygamberimizin yanına koştular. Yanından ayrılmak üzere hayvanlarının sırtına binecekleri sırada:

“Ya Rasûlüllah, bize yapabileceğimiz kadar namaz, oruç, cihad ve zekât yükle. Fakat sana inen bu ayetin gereğini yerine getirmeye gücümüz yetmez” dediler.

Bunun üzerine Peygamberimiz kendilerine şu karşılığı verdi:

“Yoksa sizden önceki ehl-i kitab gibi -Duyduk ve karşı geldik- mi demek istiyorsunuz? Tersine sizler -Duyduk ve boyun eğdik. Rabbimiz Sen'den mağfiret dileriz, dönüşümüz sanadır- deyiniz.”

Sahabiler bu sözleri tekrarlayıp dillerini bunlara alıştırdıktan kısa bir süre sonra Cenab-ı Allah (c.c.):

Peygamber, Rabbinden kendisine indirilen gerçeklere inandı, müminler de öyle. Hepsi Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitablarına, peygamberlerine inandılar ve “O'nun peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Rabb'imiz Sen'den mağfiret dileriz, dönüşümüz sanadır” anlamındaki ayetleri indirdi.

Sahabiler bu ayetlerdeki buyruğa uyunca, Cenab-ı Allah (c.c.) ilk ayetin hükmünü neshederek (yürürlükten kaldırarak) şu ayeti indirdi:

“Allah hiç kimseye gücünün dışında bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği kötülük de kendi zararınadır.”

“Rabbi'miz, eğer unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma, bize bizden öncekiler gibi ağır yük yükleme! Rabb'imiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükleri yükleme, bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim mevlâmızsın! Kâfirler güruhuna karşı bize yardım eyle” (S. Müslim, Kitab El-İman, Eksikliklerden Uzak Yüce Allah, Gücünün Çekmediğini Kimseye Teklif Etmez Babı, H. No: 125, c. 1, s. 115, 116; M. Ahmed (b. Hanbel), c. 2, s. 412.)

Görüldüğü Peygamberimiz kendisi ile görüşmeye gelen sahabilere Allah'ın emirlerini daha önceki ehl-i kitab gibi karşılamaktan sakındırarak, onlara “Duyduk ve uyduk” demelerini emrediyor. Bunun üzerine de Allah sahabilerin bu tutumlarından hoşnut olarak daha önceki ümmetlerin omuzlarına yüklemiş olduğu ağır yükleri ve yükümlülükleri onların üzerinden kaldırıyor.

Nitekim Cenab-ı Allah, Peygamberimizin niteliklerini belirtirken:

“Üzerlerinde daha önceden kalan ağır yükleri ve taşınması zor sorumlulukları kaldırır” diye buyurarak O'nun, kitab ehlinin sırtlarında bulunan ağır yükleri ve taşınması zor zorunlulukları ümmetinin sırtından kaldırdığını belirtiyor.  (Araf: 157)

Az önce belirttiğimiz gibi müminler bu yolda Allah'a dua edince Peygamberimiz onlara dualarının kabul edildiğini haber vermişti. Bu durum her ne kadar farz kılınanı ve haram edileni ortadan kaldırmak ise de Cenab-ı Allah, kendisine karşı gelinmesini istemediği gibi izin verdiği kolaylıkların kullanılmasını da sever. (Hadis, El-Müsned'de (A. İbn Hanbel) Abdullah b. Ömer'den rivayet ediliyor. Rasülüllah (salât ve selâm üzerine olsun) buyurdu: “Kuşkusuz Allah, yasakladıklarını yapmamayı istediği gibi tanıdığı toleransında kullanılmasını ister (sever) Müsned-i İ. Ahmed, c. 2, s. 108, Aynı hadisi Süyûtî, Cami El-Sağir isimli eserinde naklediliyor ve hadis sahilidir diyor. İbn Hibban sahihinde Beyhaki, imanın bölümleri babında aynı isnadla rivayet ediyorlar. Bkz. El-Camî El-Sağîr, c. 1, s. 288, H. No: 1894. İbn Huzeyme sahihinde, Kitab, El-Sıyam, H. No: 2027, c. 3, s. 259'da tahriç ediyor. Sözcükler şöyle “İnnellahe yuhibbu en tü'ta ruhsatahü kema yuhibbu en tütreke ma'sıyetühü.”)

Aynı şey Peygamberimiz için de geçerlidir.

Gerçekten Peygamberimiz bu tip ağır yükler ve taşınmazı zor zorunluluklar bakımından kitab ehline benzemeyi hoş karşılamadığı için:

İslâmda ruhbanlık yoktur.” diyerek sahabilerini ömür boyu bekâr yaşama zorunluluğundan uzak durmaya çağırmış, sahurda yemek yemeyi emrederek geceleri ara vermeksizin oruç tutmayı yasaklamış ve keşişlerden bahsederken “onlar kitab ehlinin manastırlarda kalan artıklarıdır” diyerek bizi onlara benzemekten alakoymuştur. Bu konu gerçekten çok geniştir.

(Ruhbanlık: Hıristiyan rahiblerin yaptığı gibi İbadet amacıyla insanlardan el etek kesmek ve kendini buna zorlamaktır. Çokluk Hıristiyan (rahipler) insanlardan ayrılıp, dünya nimetlerini bırakarak Manastırlarda kendilerini ibadete verirler. Bunları yaparken hakka çağırmayı ve cihadı bir tarafa bırakırlar. Bkz. El-Kamus El-Muhid, El-Ra bölümü, c. 1, s. 79.)

(Hadis bu sözcüklerle Beğavî'nin Şerh El-Sünne, c. 2, s. 371'de geçiyor. Bağavi hadisi anlattıktan sonra şöyle ekliyor: “Ümmetimin yolculuğu cihaddır...” “İslamda ruhbanlık yoktur” bölümünü, senedini (ravi zinciri) zikretmeden rivayet ediyor. Fakat aynı sözcüklerle rivayet edilen bu hadisin 1. Ahmed'in El-Müsned'inde anlatıcılarıvar. age., c. 6, s. 226. Rasûlüllah'ın bu sözü Osman b. Mad'un'adır. Rasülüllah şöyle buyuruyor:

Ya Osman! Kuşkusuz, ruhbanlık bize yazılmadı -mecbur edilmedi- ya da -farz kılınmadı-”

Hadisin ravileri güvenilirdir. Daremi'nin Süneninde “İnni lem ûmir bir-Rahbaniyye- Ben ruhbanlıkla emrolunmadım” ibaresi var. Bkz. Sünen El-Daremî, c. 2, s. 133, Hadise, Süyutî de işaret ediyor. Orada şöyledir hadisin sözcükleri: Ve La Terheb Fi El-İslam” -İslamda ruhbanlık yoktur.- El-Cami isimli eserinde Abdurrezzak, Tavus'dan mürsel olarak rivayet ediyor aynı hadisi. Hadis “zayıftır” diyor. Bkz. age., c. 2, s. 746. Aynı hadis için ayrıca bkz. El-Ta'lik, Ala hamiş şerh El-Sünne li El-Begavî, c. 2, s. 371. El-Aclünî de bu hadisi Keşf El-Hafa, isimli eserinde anlatıyor. Ne var ki, hadis hakkında, İbn Hacer'in “Bu sözcüklere hiç bir yerde rastlayamadım” görüşünden başka bir şey söylemiyor. Bkz. Keşf El-Hafa, c. 2, s. 528, H. No: 3154.)

 (Rasülüllah (s): Sahur yapın zira sahurda bereket vardır buyuruyor. Buharî-Müslim rivayette hemfikirdirler. Bkz. Buhari, Kitab El-Savm, Zorunluluk Olmaksızın Sahur Yapmak ve Sahurun Bereketli olması Babı, Feth El-Bâri, H. No: 1923, c. 4, s. 129; Müslim-Kitab El-Sıyam-Sahurun Üstünlüğü, Mübahlığının uygulanması (Te'kid edilmesi) babı, H. No: 1095, c. 2, s. 770.)

(İbn Ömer Rasûlüllah'tan rivayet etti. Rasülüllah, “Ara vermeksizin oruç tutmayı yasakladı” S. Müslim, Kitab El Siyam, Ara Vermeksizin oruç Tutmanın Yasaklanması, Babı, H. No: 1102 c. 2, s. 774; S. Buhari, Kitab El-Savm, El-Visal, H. No: 1962, Feth El-Bari, c. 4, s. 203. Müsnedlerde, Sünenlerde ve diğer sahih sünnet kitaplarında hadisin bir çok rivayet tariki ve ravisi var.)

Şimdi de şu ayeti okuyalım:

“Ey müminler, sakın yahudiler ile hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o artık onlardandır.” (Maide: 51)

Cenab-ı Allah (c.c.) başka bir ayette de yahudileri dost edinen münafıkları kınayarak şöyle buyuruyor:

“Allah'ın gazabına uğramış bir kavmi dost edinenlere baksana! Onlar ne sizdendirler ve ne de onlardan. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler.

Allah onlar için ağır bir azab hazırladı. Onlar ne kötü bir iş yapmışlardır!

Yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah'ın yolundan çevirdiler. Bu yüzden onları, küçük düşürücü bir azab bekliyor.

Onların ne malları ve ne de evlâdları başlarına gelecek olan Allah'ın azabından hiç bir şey savamaz. Onlar orada ebedi kalmak üzere cehennemliktirler.

Allah onların hepsini yeniden dirilttiği gün dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edip müslüman olduklarını söyleyecekler ve yalan yere yemin etmenin kendilerine bir faydası olacağını sanacaklardır. Haberiniz olsun ki, onlar gerçekten yalancıdırlar.

Şeytan onları pençesi altına alarak kendilerine Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın hizbidirler. Haberiniz olsun ki, şeytanın hizbi kaybedecektir.

Allah'a ve O'nun Rasûlüne düşman olanlar en alçak kimseler arasındadırlar.

Allah -Ben ve peygamberlerim kesinlikle galip geleceğiz- diye yazdı. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstündür.

Allah'a ve ahiret gününe inananların, babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları bile olsa, Allah'a ve Rasûlüllah'a düşman olanlarla dostluk kurduklarını göremezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah kalblerine iman yazmış ve kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlere ebedi olarak yerleştirecektir. Allah onlardan razı, onlar da O'ndan razıdırlar. İşte bunlar Allah'ın hizbidirler. Haberiniz olsun ki, Allah'ın hizbine mensup olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler.” (Mücadele: 14-22)

Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'ın başka bir yerinde de şöyle buyuruyor:

“Onlar ki, iman ettiler, hicret ettiler, Allah yolunda malları ve canları ile savaştılar ve onlar ki yurtlarına göçenleri barındırıp korudular. İşte bunlar birbirlerinin dostları (velileri) dırlar. İman edip de göç etmeyerek müşrikler arasında kalanlara gelince kendileri göç edinceye kadar onlara karşı hiç bir koruyuculuk (velilik) sorumluluğunuz yoktur. Fakat eğer din konusunda sizden yardım isterlerse onlara yardım etmeniz gerekir. Yalnız bu yardım anlaşmalı olduğunuz bir guruba karşı olmamalıdır. Allah yaptıklarınızı görür.

İnkâr edenler de birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer bu prensibe uymayarak biribirlerinizi desteklemezseniz yer yüzünde büyük bir fitne ve kargaşalık meydana gelir.

Onlar ki, iman ettiler, hicret ettiler, Allah yolunda savaştılar ve onlar ki, kentlerine göç eden müminleri barındırdılar, onlara yardım ettiler. İşte gerçek müminler onlardır, onlar için bağış ve keremli rızık vardır.

Onlar ki, sonradan iman edip göçederek sizinle birlikte savaştılar. İşte onlar da sizdendirler.” (Enfal: 72-75)

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayetlerde Mekke'li (muhacir) ve Medine'li (ensar) müslümanlar arasında ve bunlarla daha sonra Kıyamet gününe kadar iman edip göçederek Allah yolunda savaşacaklar arasında dostluk ilişkisi kuruyor. Muhacir (göçmen) asl�