Kuran ve Sünnet

Kulluğun Özü

KULLUĞUN ÖZÜ






Hamd, ancak Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur. Allah’ tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur . ve şehadet ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve Rasulüdur.

“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.” (Al-i İmran / 102) “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondanda eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa / 1) “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab / 70- 71) Bundan Sonra: “Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v)’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulandır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bidat, her bidat sapıklık ve her sapıklıkta ateştedir.” (Müslim / 867, Nesei)

İslamın temelini özünü teşkil eden külli esaslarını beyan eden bir kaideyi külliye vardır. Azim özlü temel kaidelerdir. Bu temel kaideler, esaslar; insanlar tarafından konulması mümkün olmayan izah edilmesi de mümkün olmayan ilahi ve temel esaslardır. Aslını vaaz etmek ilahi, onu tafsil ettirmek anlatmak izah ettirmekte ilahidir. Bunun içindir ki her müslümanın ebedi hayatını bina ettiği bu külli kaideler, teklif çağından itibaren velilerin vazifesi olarak, bir topluluğun cemaatin vazifesi olarak, ilim ehlinin vazifesi olarak veyahut ta en üstün mertebede bir devletin vazifesi olarak halka öğretilir, tarif edilmesi gerekir. Zamanımızdaki sistemleşen topluluklar, cemaatler bir yerde devletler kendi varlıklarını koruyabilmek için kendi mevcudiyetini muhafaza edebilmeleri için belli başlı kaideler, nizamlar koymuşlardır. Kendilerine tabii olan veyahut kendilerinin kuvvetle hakim oldukları topluluklarda o nizama tertibe uyulmasını hassasiyetle talep ederler. Eğer talep edilen bu arzuya isteğe kendilerine tabi olunan toplulukta muvafakat göremezlerse icbarı olarak tabi ettirirler kendilerine, mecburen tabi ettirirler, bunun korunmasını sağlarlar.

Bizim menfaatimize faydamıza dönük olarak biz şu yeryüzü küresine bir cemaat ve topluluk oluşturan insanoğluyuz. Allah (c.c) bizim dünyevi ve uhrevi ebedi saadetimizi

tanzim eden kendimizi koruyabilmemiz için temel esaslar kanunlar ve nizamlar tanzim etmiştir. Bunların korunmasını istemiştir. Yalnız insanoğlunu bunda serbest bırakmıştır. Bu sözü söylerken; insanın iradeyi cüziyesini kullanmakta kendisinin mükellef olduğunu ispat edebilmek için, yani Allah (c.c)’nin insana verdiği akıl nimeti iradeyi cüziyeyi kullanma kabiliyetine sahip olduğu için Allah (c.c) ona hesap soracaktır.

İyi ve kötüyü seçmekte, tercih etmekte serbesttir derken bunu diyoruz. Ama katiyetle biz kuvvet bulduktan sonra Allah (c.c)’nin kelimesi hakim olana kadar, hakim bulduktan sonra mücadeleye emredildik. Ta ki fitne yeryüzünden kalkana kadar (Nur / 55) yani biz şerrin kötülüğün, fesadın yeryüzünde hakim olmaması için mücadele etmekle başkalarına mecburen islamı tatbik ettirmek zorundayız. Yani hiçbir kimsenin Allah’a küfretmesine, Allah’ı inkar etmesine, Allah’a ortak koşmasına müsaade edemeyiz. Ama bu sözü söylerken, aşağıdan en üstün mertebeye kadar bir seviyeyi düşünerek söylüyoruz. Bunu derken istemediğimizi, arzu etmediğimizi kalbimizle tahakkuk ettiririz. Lisanımızla tahakkuk etttiririz. Ve elimizle azalarımızla mücadele ederek bunu tahakkuk ettiririz gerçekleştiririz.

Onun için sık sık tekrarladığımız söyleme mecburiyetinde kaldığımız mevzumuzu izah edebilmek için, Allah insanoğlunu serbest ve hür bırakmıştır. İstediğini seçebilir, iyiyi ve kötüyü. Ama beyan etmiştir. Hürdür serbesttir derken, kötüyü seçsin ona hiçbir şey yok değil. Kötüyü iyiyi seçmekle ona bir irade vermiştir. O idareyi kullanma salahiyeti ve kabiliyeti onda vardır. Yani kendi arzusuyla iyiyi seçsin. Mükafatını alsın. Kendi arzusuyla kötüyü seçsin. Ve böylelikle cezasını çeksin, meselesini izah edebilmek için söylüyoruz. Ama Allah (c.c) hiçbir zaman küfrün fitnenin fesadın yeryüzünde hakim olmasını ve insanların bu işe suluk etmesini istememiştir.

Allah (c.c), küfürden, isyandan ve fısk’tan nefy ediyor. Ve inananların kendisine teslim olanların kalplerine de bunu çirkin göstermiştir. Bunların buğzunu yerleştirmiştir. Ve kendisine bağlananların kalplerinde Allah’a imanı itaati ve bunların tahakkuku hakimiyeti yolunda mücadeleyi sevmeyi yerleştirmiştir. Onun içindir ki bu temel nizam esaslar ve kanunlar muhakkak ki fertlerin kendi mesuliyet çerçevesini ihata ederek en büyüğüne doğru ben bir mesul, mükellef olarak Allah’ın emirlerine muhatap olmam hasebiyle nefsimin fısk ve isyana suluk etmesine müsaade edemem. Ben bu hakimiyeti nefsimde sağlamalıyım. Ailemde bunu hiç istemem. Etrafımdaki toplulukta da istemem. Böyle bir mesuliyet hissimi kavraya kavraya en üstün zirvedeki sözü de sarf ederek bir topluluk, Resulune iman eden ona teslim olan bir topluluk katiyetle küfrün şirkin isyanın yapılıp insanlar arasında yayılıp hakimiyet sağlamasını istemez. Ve yaptırtmaz. Ve buna mani olur. İstemez, başkasına yaptırtmaz ve eliyle de buna mani olur. Bunu sağlamanın gerçekleştirmenin bütün yollarını dener. Ferden ve cemaaten. Ferden deneme onu nereye kadar götürürse o sülukunda istikametinin tayininde mesuldür. Ve bu mesuliyeti hissetmelidir. Eğer ferdi gayreti onu daha büyüklerine götüremiyorsa acizliğinden değil, kendi iradei cüziyesi buna karışarak

böyle yapıyorsa o yarın Allah indinde katletmiş olduğu bir zerrenin bir kürre olarak karşısına çıkacağını düşünmelidir.

Yani kendi ferdi gayretlerinin çalışmalarının acizliği değil de iktidarsızlığı değil de iradeyi cüziyenin karışarak yapmadığı yarın katletmiş olduğu bir zerre olarak dünyada yarın Allah (c.c)’nin huzurunda bir kürre olarak karşısına çıkacağını düşünmelidir.

Bununla biz neyi kastediyoruz. Neyi misal vermek istiyoruz? Şöyle izah edebiliriz ki; bir çekirdeğin ekildiğini düşünün, o bir çekirdek insanlar nazarında çok cüzidir. Akıllı ve olgun bir insanın nazarında o çekirdeğin değeri çok büyüktür. Hele çiftçiyse o daha da değerlidir. Bir çekirdeği ekseniz de hafif şöyle bir yeşerse, biriside gelip onu kökünden koparıp almaya çalışsa onun hayatına son vermeye çalışsa, sizin nazarınızda, iyi düşünenlerin nazarında o dehşetli bir cinayettir. O birkaç sene sonra kocaman bir ağaç olacak binlerce meyvesiyle insanlara faydalı olacak bir ağacı katletmiş nazarıyla bakar. Ona koskocaman bir ağacı binlerce insanın istifade edeceği bir meyve ağacını katletmiş gözüyle bakılır. Hakiki nazarla buna böyle bakılır ve bu böyle görülür.

İşte sizin Allah (c.c)’nin koymuş olduğu kanunların nizamının hakimiyeti yolunda yapmış olduğuna bütün hareketler birer çekirdek mesabesindedir. Belki siz bahçıvan olarak değil bahçıvan elindeki çekirdeğin değerinin ondan sonradan, seneler sonra neler alınacağını düşündüğünde hesap ettiğinden o onun değerinin kıymetini bilir. Rast gele bir insan o çekirdeğin değerini bilmediğinden böylece atar. Ama sizin şu an gayretlerinizle teşviklerinizle, fedakarlığınız ile Allah(c.c)’nin kanunlarının, hakimiyeti yolunda yapmış olduğunuz mücadele belki bir çekirdek mesabesindedir. belki sizin nazarınızda hiçbir değeri olmayan çekirdek mesabesindedir. Ama bir bahçıvan olarak düşünseniz o çekirdeğin seneler sonra vereceği meyveyi düşünürsünüz. Ve hemen ona bakmaya onu himaye etmeye kastedersiniz.

Öyleyse aynen bu çekirdeği ekmemekle, ah bana ne bununla uğraşmakla bir ben mi varım bu çekirdeği ekecek ve yahut benim cüzi çabamla mı bu ağaç yeşerecek sözleri sarf ederseniz bu hemen sizin hiçbir meseleden anlamayan şuuruna varmayan hakiki bir telakki ölçüsüne sahip olmayan kişi olarak bakışınızdır. Ve görüşünüzdür. Aynen de o çekirdeği öldürmek o çekirdeği mahvetmek , o çekirdeği koparmak aynen ilerideki bir ağacı katletmek gibi düşünülürse aynen de öylece bu cüzi hareketlerden geri durma onları geri durdurma iradeyi cüziye karışmak onlara mani olma gibi hareketlerin hangisi, hangi çeşidi bizden zuhur ederse etsin Allah’ın kanunlarının hakimiyetinde atılan tekmelerdir.

Onun için yaptığınız hareketi hayır yönünden küçük görmeyin. Yaptığınız hareketi şer yönünden de küçük görmeyin. Söylediğiniz bir kelime, mübarek bir ağacın çekirdeği olur. Binlerce insan ondan istifade ederler. Söylediğiniz bir söz bir zakkum ağacının çekirdeği olur. Binlerce meyve verir, binlerce insanında ebedi hayatını helak eder.

Siz şu an halinizden tabiyetinizlen bir yerde ümmi telakki edilecek dini malumatlardan mahrum bir topluluk olarak kendinize bakarsanız çok küçük görülürsünüz

Ama yaptığınız iş tuttuğunuz dava gayretini gütmek istediğiniz meselelerin üzerinde dururda bir bakarsanız çok aciz muhterem insanlığa önder olmuş insanların davasını kucakladığınızı anlarsınız.

Biz Kitap ve Sünnet davasını yüklenmek isteyen insanlar olarak bir bardak suda fırtına koparmak isteyen insanlar değiliz. İyi biliyoruz ki bir bardak suda fırtına estirilmez. Bu hava böylece gösterilmez. Yapmadan tatbik etmeden hakikat sahasında sergilemeden yapıyormuş görünmekte istemiyoruz. Biz tatmış olduğumuz davanın Tevhid davasının Allah (c.c)’den gayrının küngünün inkarını sergilerken bir peygamberlik silsilesinin Allah Resulu (s.a.v)’e kadar takip ettikleri bir yolun takipçileri olarak, arkalarından giden tabileri olarak onların bırakmış olduğu bu aziz mukaddes mirasın varisçileri olarak kendimizi aziz ve mübarek görürüz.

Çünkü Tevhid davası peygamberlerin davası olması hasebiyle Allah’ın insanlara ilk istediği bir emir olarak neyi iktiza ettiyse onlara bela olarak musibet olarak neyi isabet ettirmiş ise aynen de bize gelebileceğini bile bile kabul ediyoruz. Bununla şunu izah etmek istiyoruz, Tevhidi bilen kişi ebedi hayatını kurtaran kişidir. Allah’ı tek ilah kabul etmeyi gerçekleştirebilen kişi “Muvahhid” dir.

Hemen Tevhid’i anlarken, Tevhid’i öğrenirken şunu da yanında öğreniyor ki, küfrün zirveye ulaşmış olduğu bir noktada hem de Allah’a inandıklarını söyleyen Allah’ın Resulüne tabi olduklarını söyleyen, toplumun küfre ve şirke boğulmuş olduğu bir esnada saf, pak olan halis Tevhide yapışmanın onu yaşamanın onu başkasına anlatmanın da ne gibi bir belalar ve musibetler getireceğini de öğreniyoruz.

Ben “Muvahhid”im demek; ona bir çok belaları üzerine celb ettiriyor. Kendisi adeta küfrün ve Tağut nizamının yıldırımlarını üzerine çeken bir paratoner oluyor. Adeta yıldırımları şimşekleri üzerine çeken bir siperisaika oluyor.

Onun için Tevhid ehli, Allah’ı tekleyen muvahhidler devamlı küfrün, Tağut nizamının şirk ehlinin karşısında bütün şiddeti kendisine çeken celbeden bir topluluktur.

Tevhidi kazanmak kolay değil, Tevhid ehliyim dedin mi de bütün bu bela ve musibetlere katlanacaksınız. Peygamberler nasıl bir muameleye mazur kalmışlarsa onların mirasçıları olmaya yeltenen kişilerde muhakkak buna maruz kalacaklardır. Bunu da izah ederken birçok vesilelerle tarif ettiğimiz bir kısım vardır. Hani sahabelerden biri gelip diyor ki: “Ya Resurullah, ben seni çok seviyorum. Seviyor musun diyor. Evet. Ya Resurullah diyor. Anam babam sana feda olsun böyle diyor. Öyleyse fakirliğe hazırlan diyor. Eğer beni seviyorsan, fakirliğe hazırlan.” Diyor. (Tirmizi , Ebu Davud)

Birçok şeyleri üzerine çekeceğinin alametleri olarak delil olarak verilen hadisi şerif budur. Eğer biz Tevhid ehliysek tabi demeyle değil gerçekleştirebildiysek hepimiz Tevhid ehlinin çekmiş olduğu eziyete ve işkenceye maruz kalmış oldukları musibete hazır olalım.

Eğer Tevhid ehli olduğunu söylediği halde böyle şeyler ona isabet etmiyorsa, maruz kalmamış ise o kendini bir yoklasın. Onun gerçekleştirmesinde bir sakatlık var demektir

Çünkü, bizde ehli sünnetiz diyoruz. Ama ehli sünnet olmanın alametini gördüğümüz kişinin biz hakikaten ehli sünnet olduğuna inanıyoruz. Ve bunun içindir ki biz diyoruz ki, Ehli sünnet olmak, ehli sünnet olduğunu söylemek değildir. Onu hakikaten gerçekleştirmekle bu mümkündür. Velev ki sen ehli sünnet olduğunu lisanen söylemesen de amellerin senin ehli sünnet olduğuna delalet ediyor mu işte sen osun

Aynen de ben Muvahhid’im diyen kişi eğer hakikaten gerçekleştiremediyse hayatında tatbikatında ona belalar ve musibetler gelmez. Zira Tevhid ehli olsa yaşaması gerekir. Allah’a inandığı gibi Allah’tan gayrını inkar etmesi gerekiyor. Tevhidi ispat yönüyle nefy yönüyle tahakkuk ettiren kişi demektir.

Peygamberler ve onlara tabi olanlar zamanında bunu kabul ederlerken yaşarlarken insanlara anlatırlarken aynı musibetlere ve belalara maruz kalmışlardır. Muhakkak zamanımızda da bizden önce veyahut bizden sonra muvahhid olduğunu söyleyen kişi hakikaten gerçekleştirmiş ise bu gibi musibetlere maruz kalacaktır. Ve buna hazırlansın. Bütün peygamberlerin hayatı, peygamberlere tabi olan insanların hayatı bunların açık ve bariz birer delilleridir. Öyleyse biz bundan müstağni kalamayız bu mümkün değil.

Biz bu vasıfları anlatırken temel kaideleri anlatırken, hastalıkların nereden gelip, yıkılmalarına sebep olan belaları zikretmeliyiz. Temel kaide temel esaslar Allah’ın varlığını kabul ettikten sonra, O’nun Resulünun risaletini tasdik ettikten sonra milyarlarca insanın kabul edeceği kaidedir. Hatta bütün insanlık fıtraten bunu inkara mecali yoktur. O’nun için en büyük müşkülât temel kaideyi kabul etmek değil, temel kaideyi muhafaza etmektedir.

Temel kaideyi üstün esas olarak devamlı zikrettiğimiz gibi Allah’ın kitabı, peygamberlerin sünneti olarak zikrediyoruz. Hiç bunu kabul etmeyen gördünüz mü? Herkes temel ve asıl kaide olarak Kitap ve Sünneti kabul ettiğini söylüyor. Müşkülât buradan gelmiyor. Müşkülât bu temel kaideleri sağından solundan yıpratan kendi rengini vererek gösteren bir cam mesabesindeki fitnelerin beyanıdır. Musibetlerin beyanıdır. Zira yıkılış tatbikat sahasındaki noksanlık buradan kaynaklanıyor. Onun için müellif esas olarak asıl olarak bunları izah etmek istiyor. Bunları beyan etmek istiyor. Meseleyi açık bir şekilde sarf edebilmek için.

Bunun içindir ki İslamın evvelinde bizden çok gerilerde olduğu için bu tabiri kullanıyoruz. Asrı saadetten sonra sahabelerin hemen akabinde İslam ümmeti dahili diyelim, birçok fırkalara cemaatlere bölündüler, parçalandılar. İslamın vahdetini içten özden zedeleyecek fırkalar çoğaldı. Bu Allah (c.c)’nin insanları müptela kılmış olduğu belalardan bir tanesidir. Allah (c.c) bunu bizden sakındırmıştır. Kaçınmamızı istemiştir. Ama demiştir ki insanlar buna düşmeyecekler. Yine insanlığın, kısmı azami hemen hemen hepsi denilecek 73’ün 72 fırkası buna müptela olmuştur. Onun içindir ki devamlı söylediğimiz sözleri tekrar tekrar ibareli olarak zikretmemizdeki kasıt budur. En büyük müşkülât imanı kazanma değil. İmanı muhafaza etmedir. İman bir asıldır ki bir temeldir ki fıtratı selime bozulmasa hiçbir insanda imanı yani Allah’ın mevcudiyetini inkar etmeye mecal yoktur. Ve bu ihtilaflar bu

gruplaşmalar bu cemaatleşmeler hafifleyeceği yerde, hafif hafif başlamıştır, şiddetini arttırarak seyrinde yolu uzayarak devamlı hızlanmıştır. Yani asırlardır hız alıyor. Süratleşiyor. Dehşetli cinayetler işlenebilecek meseleler halini alıyor.

Bunun içindir ki bir ihtilafın başlaması basittir. Basit bir meseledendir. Ama ihtilaf ihtilaf mıdır? Umumi tabiriyle eğer onun tedavisini hal çaresini Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine göre müdahale etmese hemen telafi etmeye çalışmazsa bu ileride insanı dinden islamdan çıkaracak meseleler halini alır.

Bunu da size izah edebilmek için daha önceki devrelerde bazen hoş tabirler var. Güzel vakalar var. Zamanımızdaki kullanmış tabirlere malzeme tezgah olabilecek mevzular var. Hak söylenildiği zaman. Onu en güzel şekilde söylemek bizim vazifemizdir. Ama Allah Resulu (s.a.v) o meselesini ebedi hayatın kurtulmasına vesile olacak meseleleri anlatırken gözleri kıpkırmızı kesilip çehresi kızarıp hiddetinden bütün vücudunun titrediği ve sesinin bütün mescidin içini doldurduğu sohbetleri ve vaazları vardır. Bu vakalar Allah Resulu (s.a.v)’de çoktur.

Ondan sonraki sahabelerde de. Böyle bir talimden ve terbiyeden tesviyeden geçen sahabeler meselelere bazit insan nazarında bakmıyorlardı. Aynen az önce bizim misal verdiğimiz gibi, eğer Allah’ın dininin hakimiyeti yolunda zerre kadar da olsun yapabileceğiniz birşey varsa bunu yapmaktan geri durmayın. Sözümden kasıt bunu küçük görmeyin. Bu çok büyüktür. İleride binlerce meyve verebilecek bir ağaç olacak o. Allah yolunda bir mesele izah edilirken, Sahabelerin bakışına bir bakın. Sahabelerin zamanında şu boncukla zikir meselesinde misal verdiğimiz bir mesele vardır. Ama belki onların bidatını izah etmek için bunu size misal verirken esas mevzuyla alakalı kısmını anlatmadığımızdan orası belki sizin dikkatinizi çekmedi. (Darimi / 210 nolu)

Basit bir misal Allah Resulu’nün yapmadığı bir iş başlangıcı çok basit bir yerde iyi olabilir. Ama ondan hemen uzaklaşılmayınca ona mani olmayınca kalplerde öyle bir şeye meyilli oldu mu haricilerle beraber edecek, Hz. Ali’nin karşısında kıtal edecek insanlarla beraber olmaya kadar götürür.

Şimdi, İbn Mesud (r.a)’ın böyle birşeye bidat derken, delaletle itham ederken neleri görerek dediğini anlıyorsunuz değil mi? İbn Mesud (r.a) hemen oradaki vakıayı görerek değil böyle bir bidate müptela olmanın ileride neye sürükleneceğini düşündüğündendir. Onun için yaptığınız bir amelin basit olduğuna bakmayın. Hayır yönüyle de şer yönüylende. “Allah’ın dini hakim olmadan bunlara mani olmamız mümkün değil” gibi söylediğimiz bazı sözler var. Ama diyor ve belki bizimde bunların belasından kurtulmadığımızdan oluyor.

Eğer Allah’ın dinini hakim kılma yolundaki mücadelemizde zerre kadarda iradeyi cüziyemizin arzularına uyarak yaptığımız birşeyler varsa geri durduğumuz birşeyler varsa unutmayın birkaç sene sonra meyve verecek koskoca bir ağacın cinayeti işlenmiştir. Öyleyse Allah’ın dinini hakim kılan bir topluluğun bir cemaatin cinayeti işleniyor demektir. Meselelerimize bakarken, meselelerimizi muhakeme ederken bakış nazarımızla ölçümüzle

değerlendiremeyiz. Küçük bir meseledir dediğimiz binlerce insansa meyve olabilir. Küçük bir meseledir deyip binlerce insanın hayatını zehirleyen bir zakkum olabilirsiniz. Onun için bu nazardan bakarsanız en hoş olan tarafıdır. İşte bu ihtilaflar bidatler başlarken kolay başlıyor. Basit başlıyor. Çok rahat başlıyor. Ama öyle şiddetleniyor ki insanı dinden çıkaracak meseleler, bir halifenin karşısına dikilebilecek meseleler, müslümanları katledebilecek meseleler haline geliyor.

Öyle oldu ki müslümanları parça parça etti. müslümanları perişan etti. zillet ve zelillik dilinizde müslümanların adedi 1.000.000’dur deyipte Allah’ın dininin hakim olmayışı Tevhidin hakimiyetini sağlamayışı perişanlığın alçaklığın rezilliğin taa kendisidir.__

Onun için böyle bir adedi Tevhid ehli zikretmez. 1.000.000’a yakın bir müslüman olması mümkün değil. Bu adedin belki %1’i olsaydı muhakkak ki Allah’ın dini yeryüzünde hakimiyeti sağlardı. Onun için biz kendimizi perişan edecek sözler söyleyemeyiz. Müslümanların şevki gitmiş gayreti gitmiş, fedakarlıklar yok olmaya başladı. Şimdi bizim parçalanmamız parça parça olmamız zayıflamamız şevki kaybetmemizle ne oluyor bunun zıddı kayboluyor.

Tevhid zayıfladıkça ne oluyor, şirk ehli kuvvetleniyor. Biz parçalandıkça onlar bütünleşiyor. Biz gayretimizi kaybettikçe onlar gayretlerini arttırıyorlar. Yani bunun zıddı hakim olmaya başlıyor. Ve böylelikle Allah düşmanları Tevhid düşmanları, Temekkün edip yerleşip sağlamlaşmaya başlıyor. İşte Allah Resulu (s.a.v) efendimizin sözü ne güzel tecelli ediyor. Hemde 14 asır sonra. Ne diyor? “Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar, 70’i cehennemde biri müstesna. Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. 71’i cehennemlik oldu bunlardan biri kurtuldu. Benim ümmetimde 73 fırkaya ayrılacak. 72’si cehennemlik ve kurtulanda bunlardan bir tanedir, derken. Ya Resulullah bunlar kimlerdir?” Bil ki bizde de böyle bir tebliğ ve irşad üslubu olsaydı şu an birimiz diyemezdik belki bu kurtulanlar nasıl. Böyle bir soru sorma kabiliyeti bile bizden sökülüp gitmiş. Onlar dikkatli iyi bir talebe oldukları için hemen onlar kimler Ya Resulullah demişlerdir. Bunda çok muazzam bir irşad üslubu vardır. Bu 72 fırka kimlerdir demiyorlar. Dikkat edin! Kurtulanlar kimlerdir?Diyorlar.

Yani evveliyatta canım önce öğren de sonra sakınırsın, komünistlerin davasını iyi bilmen gerekir ki onlardan korunursun gibi lafların çürüklüğüne bakın. Tevhidi öğren Tevhidden gayrının batıl olduğunu anlarsın. Hakkı öğren Haktan gayrısının batıl olduğu ortaya kendiliğinden çıkar. Çünkü haktan sonra delalet vardır. Peygamberin sünneti haktır,bunlara uyan haktır. Bunlara uymayan nedir? Kimin sözü olursa olsun batıldır.

Ve böylelikle müslümanlar parçalandı saflar dağıldı. Bütün bu parçalanmaları asırların katmerleştirdiği taassubu yok edip birdenbire vahdeti sağlamak zamana gayrete fedakarlığa imkanlara bakarak mukayese ederek ancak ve ancak Kitap ve Sünnet’ten nasibini almayan kişilerin, ben mi kurtaracağım ya deyip bu mümkün değil deyip alaşağı etmeleridir. Başka bir şey değil. Bundan kastımız şu. 12 asırdır. Müslümanların içine

sokulan ihtilaf, kökleşen hatta bırak ihtilafı da itikattan olduğu teskin edilmiş ve parçalanma ihtilaf rahmet kabul edilmiştir. Bu dinden gösterilmiştir. Düşünün bir kez. Hadi batıl olsa sökülmesi neyse sana dinden gösterilen bir şeyin sökülmesi o nispetle zordur. Batıl olan birşeyin sökülmesi Hak ispat edildikten sonra gider. Ama onların nazarında hak olarak gösterilen birşeyin batıl olduğunu ispat etmek en müşkülatlı olanlardandır. İmkansızlığı düşünün, gayretsizliği düşünün, fedakarlığı düşünün telafisi ne kadar zor değil mi?

Şerrin yayılışı hayra nispetle daha fazladır. Mesela, bir mahalleyi bir saatte cayır cayır yakarsın ama orayı tekrar yapmak çok zaman alır. Ama bırak bir mahalleyi bir evi ne kadar da yaparsınız? Hayrın ve şerrin yayılışını karşılaştırırken. Şer her zaman dehşetli bir şekilde yayılmış ama telafisi çok zor olmuş. Islah çok zordur. Bir de bunun içine bizim gayretsizliğimizi koy bizim fedakarsızlığımızı koy, bizim lakaytsızlığımızı göz önüne koyun nasıl ıslah edilir, nasıl yaralar tamir edilir. İşte bu ortamda elinizden gelen bir zerreyi yapabilmeye muktedir olduğunuz bir hareketi geri alırsanız Allah’ın hakimiyetine vesile olacak bir hareketi yarın Allah indinde bir cinayetin faili olarak hesap vereceğinizi düşünün. Ana rahmindeki bir nutfeyi tahrif etmek nedir? Seksen yaşındaki bir adamı öldürmek nedir? Bunlar cinayetle isimlendirilir. Onun için çocuklarınızı öldürmeyin ana rahminde tahrif etmeyin sözünden maksad budur. Siz ufacık bir çocuğu katlederseniz bir insan katlinin hesabını vereceğinizi de muhakkak düşünmeniz gerekiyor. Öyleyse bunların hiçbirisini bu dehşetli ihtilafın ve parçalanmanın karşısında cem edebilmemiz ancak ve ancak öyle bir meseleyle mümkündür ki bundan başka bir kurtuluş buna karşı salih muarızın olmayacağı meselelerdir. Buda ancak Allah (c.c)’nin Kitabı ve Peygamber (s.a.v)’in sünnetidir. Bu meyanda bu parçalanmalar öyle bir hale geldi ki müstakil birer din oldu. Bunların sahipleri adeta müstakil birer peygamber oldu. Akidede lider Allah’ın Resulüyken Akidede liderler türemeye başladı. Şeriatta şariler türemeye başladı. Şeriat Allah’ınsa onu hüküm koyucu kaç tanedir? Bir tanedir. Şeriatta şariler çoğaldı falana göre filana göre denmeye başlandı. Akidede İmam lider Allah Resulu (s.a.v) iken Akidede insanlar birçok liderler edinmeye başladı. Herkes Allah hakkında onun kitabı hakkında yerli yerinde olur olmaz sözler söylemeye başladılar. Ve bu sefer insanların sözleri birer müstakil din birer müstakil yol birer müstakil mezhep haline gelmeye başladı. İşte insanlar bu yolda parça parçadırlar. Bu yolda perişandırlar. Biz asılda özde Tevhid de insanları taksim ediyoruz. İnsanları taksim ederken tabir yönüyle, parçalanan bölümleri, fitneleri muhtelif meseleler olduğu için o meselelerin kitaba sünnete muhalif olarak incelenmesi gerektiğinden Allah Resulu (s.a.v) 73 fırka diyor.

Ama asılda küfür tek millettir. Tevhid İbrahim (a.s)’ın milleti asılda o da bir tek millettir. Şimdi biz ihtilafların Kitap ve Sünnete sokulan fitnelerin muhtelif mevzuların değil de, Küfür tek millettir ve iman ehlide bir tek millettir. Bu sefer yeryüzünde iki millet olarak takdim ediliyoruz. İki millet vardır. İbrahim (a.s)’ın milleti birde küfür milleti vardır. İşte akidede insanlar buna ayrılırlar. Tevhid ehli ve şirk ehlidir

Biz zamanımızdaki muhdes olan ismiyle diyelim. Selefiyye diye tabir ettiğimiz bu tabiri koyarken şunun üzerinde durmak gerekir. Asılda bir tezatlık yok dedik, aslı kabulde bir müşkülât yok dedik. Onunla misal verirken asıl Kitap ve Sünnettir derken, Kitaba ve Sünneti kabul etmeyen ve müslüman olduğunu söyleyen bir topluluk gördünüz mü? Göremezsiniz. Ve görmenizde mümkün değil. Onun için aslı kabulde bir müşkülat yoktur. Aslın muhafazasında bir müşkülât vardır. Biz işte bu aslı muhafazaya gayret gösteren kişilere geçmiştekileri takip eden kişiler, geçmiştekileri örnek alan kişiler, Kitabı ve Sünneti onların anladığı gibi anlayan kişiler _Selefiyye_ ismi tesmiye ettiğimiz bir topluluk vardır. Yani geçmişine sadık kalan bağlı kalan bir topluluktur. Bunlar Kitabı ve Sünneti sahabeler nasıl anlamışlar ise öylece anlamaya çalışıyorlar. İşte öbürkülerden bu toplumun bu cemaatın farklı olan tarafı budur. Biz Kitabı ve Sünneti zamanımızdaki kısır ikimizin mahsulü, dar anlayışımızın mahsulü olarak anlamaya çalışmıyoruz. Yeni bir anlayışın yeni bir idrakin ortaya konması mümkün değildir. Zira oda bir grup oda bir cemaat olur.

Biz geriye dönüş yani şimdiki zamanımızdakilerin hakikaten tabir ettikleri gibi öyle kullanmayalım da, hakikaten geriye dönmek isteyen bir topluluklarız. Aslen membaa dönmek isteyen topluluklar olarak muhakkak ki muhakkak bunu yapma en zaruri işlerdendir ki Kitabı ve Sünneti selim bir anlayışla anlayalım.

Değilse kendi anlayışımızla kendi ilmimizle bunu yapmamız mümkün değildir. İnsanlar bu yönden ikiye ayrılmışlardır. Bunun adına Küfür ehli, şirk ehli ve islam milleti diyebilirsiniz ama Sünnî olarak tabir edildiği zaman. Lafızlar_Selefiyyun ve halefiyyun diye ikiye ayrılmışlardır.

Birisi geçmiştekileri takip edenler itikadda hasseden ve birde halefiyyun kendilerinin tesiri altında kaldıkları bazı felsefi kelam ilmine ait olan izah ve tabirle islam itikadına yön veren taifelerdir.

Ve işte biz bu konuyu bu meseleleri anlatabilmek için hazırladık. Eğer biz bu yolda bir şeyler anlatabildiysek izah edebildiysek insanların en mesudu sayılırız. Ve yine Rabbimizden temenni ediyoruz. Hacmi küçük olan bu sohbetimizle Allah (c.c) bir çok faideler halk etsin. Amin. Önce tabir derken bu Selefiyye tabiri ne zaman zuhur etti, ne zaman bu tabir kullanılmaya başladı. Ve yahut böyle bir ismi kullanma zarureti var mıdır? Bizim ismimiz müslümandır. Böyle bir ismi kullanmaya katiyetle bir zaruret ve ihtiyaç yoktur. Zira başka bir isim velev ki ona denilmesi hak da olsa, bazı isimler vardır Kur’anda geçmiştir. Hizbullah denir. Bu tabir Kur’anidir. İbrahim’in milleti deniyor, bunlara “Hunefalar” deniliyor. Tevhid ehli gibi tabirler vardır. Bu tabirler birer tesmiyeden ibaret değildir. Allah’ın kitabında kullanmış olduğu tabirlerdir. Ama biz hizbullahız diye bir isim alıp ortaya çıkmayız. Hizbullah topluluğu diyemeyiz. Ama Kitaba ve Sünnete tabi olanlar hizbullah değil midir. Hizbullahtır. Ama biz hizbullah adı altında bir topluluğuz diyemeyiz

Müslümanlar kardeş midir? Allah diyor. Müslümanlar kardeştir. Bu Allah (c.c)’nin bir tabiri midir? Tabiridir. Biz müslüman kardeşler adı altında bir topluluğuz diyebilir miyiz? Bu denilmez. Böyle bir teşkilatta kurulamaz ama bu Allah (c.c)’nin tabiridir.

Bize verilen bir tek isim vardır, Allah’ın emrine tabi olanlar. Biz böyle bir isim altında bir teşkilat ve cemaat oluşturamayız. Ama Allah’ın Kitabına Peygamberin Sünnetine tabi olanlara ne gibi isimler verilmişse, müslüman kardeşler mi, hizbullah mıdır, biz hizbullahız. İbrahim’in milleti miyiz, biz İbrahim’in milletindeniz. Hanifler miyiz, biz hanifleriz. Bunların hepsini birden kullanırız, kullanıldığı yerlere göredir. Yalnız geçmişte sahabelerin hemen akabinde Emeviler devrinde o zamana kadar insanlar Tevhid meselelerinde ne gibi bir ayet geldiyse, hadisi şerif geldiyse müslümanlar aynen öylece inanırlar, o ayetler hakkında hadisler hakkında Allah’ın Resulu bir şey söylemişse sahabelerde söylemişlerdir. Onlar naklettilerse onlardan sonrakilerde nakletmişlerdir. Katiyetle ne bir ziyadelik izafe ederler nede bir noksanlık atfederlerdi. Olduğu gibi kabul edilirdi. İşte bunlar, Peygamber (s.a.v)’in en hayırlı asır benim asrım, ondan sonra, ondan sonra gelen derken bu üç nesli kast ediyor en hayırlı nesli. Birbirinden aktaran ve anlatan nesil. Tabi ki bu zamanlarda müslümanların vahdetini bozan ve yahut şu tabire kadar izah ettiğimiz toplulukların sıfatı lugat kitaplarında bazı meseleleri izah eden garip kelimeleri izah eden kitaplarda geçerken Kitapta Sünnette ayette ve hadiste, Tevhid hakkında ne zikredilmişse olduğu gibi kabul eden taifeye bir isim veriyor. Açarsanız lugat kitaplarını bunlara Selefiyye denir. Geçmiştekileri takip edenler, geçmiş müslümanların peşinden gidenler, hemen göreceğiniz tabir bu salakların kendi kitaplarında diyor Selefiyye diyor: sahabe ve tabiin ayetlere ve hadislere, isim ve sıfatlar hakkında, Tevhid meselelerinde nasıl inanmışlarsa öylece inanırlar. Katiyetle bu ayetler üzerinde münakaşa etmezler. İleri geri hiçbir laf söylemezler. Böylece kabul ederler diyor. Ve onlar bile bu yolun en doğru selametli en ilmi bir yol olduğunu kendileri olduğunu ifade ediyorlar. Ama tatbik etmiyorlar. Bizim doğru yolda olduğumuzu söylerlerken kendilerinin de yakın olduğunu söylerler. Bizim yanımızda kendilerinin de hak olduğunu kabul ettirmeye çalışırlar. Onlar bizim hakda olduğumuzu söylerler. Ki söyleten Allah’tır. Ama biz bu yoldan başka bir yolu da kabul etmiyoruz. Ondan sonra Yunan felsefesine ait bazı kitaplar tercüme edilmeye başladı artık ne kasıtla yapıldığı kimin tarafından yapıldığı belli bir isimle zikredilen ama o zamandan kalma belli başlı Yunan felsefesine ait Aristo’ya, Sokrates’e, Eflatun’a dayandırılan felsefi kitaplar tercüme edildi. Yani Allah (c.c) Kitap ve Sünnetle kendi zatını vasfeden ne gibi bir sıfat zikretmiş ise insan aklındandır ilmi çok kısırdır. O ayetleri anlamakla mükellef değildir. O ayetleri kabul etmekle mükelleftir. O ayetleri aynen söyleyip kabul etmek haktır. Kendi aklına göre muhakeme edipte benim aklım böyle kabul etmiyor demek o ayetin üzerinde felsefi bir düşünceye sevk eder insanı.

Yunan felsefesine mensup olan felsefenin babası sayılan kişilerinde ekmiş olduğu tohumlarda hep bu meyandadır. Sokrat denen kafirin Allah’ın varlığına inanan biri olduğu

kitaplarda zikreder. Sadece onu küfre götüren felsefi sözler vardır. Allah yağmuru yağdırır ama kaç gram kaç damla yağdırdığını bilmez. Deyip sapıtan taifelerden bir tanesidir.

İşte bunların kitapları tercüme edildi. Müslümanlar arsına yayıldı. Bu kitaplardan ilham almaya başladılar. Öz memba, asıl bozuldu. “Allah arşa istiva etmiştir” istiva edince bu sıfat bir beşere verilir diye, bir cisme verilir ki Allah bir cevher bir isim değildir. Bir cisim olunca bir cevher olunca mekan isnad etmek gerekir ki bu Allah’a yaraşmaz, bu sefer Allah’ın ayetlerini aynen kabul edilip kabul edilmesi gerekeceği yerde akıllarına göre Yunan felsefesine göre süzgeçten geçirmeye teraziye vurmaya başladılar. Bu sefer Kelam ilmi doğmaya başladı.

Herkes bu mevzuda ileri geri birşeyler söylüyorlardı. Bu sefer güya ve güya müslümanların bu zahiren kabul edilen ayet ve hadislerin kabulüyle şirke küfre, Allah’a ortak koşmaya O’na noksan sıfatlar izafe etmeye sevk eden bir hal görerek zahiri manasını aldılar. Olduğu gibi başka manalar vererek müslümanları ona inandırdılar ve öylece inanmak itikatlanmış gibi işlenmeye başlandı. İşte 12 asır bu işte. Sadece Allah’ın rahmet etmiş olduğu Kitap ve Sünnetle amel edenler müstesnadır. Onlar her asırda mücadelelerini veren bir topluluktur. Allah (c.c) arşa istiva etmiş derken. Allah’ın hükmü hakim olunur, olmuş demektir. Buna iman diye işlendi ve bunun zıddı küfür işlendi. Onun içindir ki kitaplarında görüyorsunuz. “Allah (c.c)’nin iki olduğunu kabul nasıl şirk ise diyor. Allah (c.c)’nin semada olduğunu söylemekte öyle şirktir.” Diyor. M. Zahit Kotku (akide kitabında)

Az önce zikrettik batılın batıl olduğunu hak ile ispat ettikten sonra onun izalesi kolaydır. Ama o mesele birde imanın temelinden gösterilirse en köklü müşkülat işte oradan geliyor. Artık bu meseleler zuhur ettiğinde söylediğimiz gibi. İman edebilmek için küfretmek gerekiyor onlarda. Onlara iman edebilmek için önce küfretmek gerekiyor. Yani iman etmen için Allah’ın o sıfatını inkar etmen gerekiyor önce. Bu sefer öylede diyen kafirdir böyle de diyen kafirdir teorisi çıkıyor ortaya. İman etse de küfür, küfür etse de küfür oluyor. Bunların arasını seçmek köklü kaidelere sarılan köklü bir malumat istiyor. Ki bunun içindir ta geriye asla selefin mecburiyeti halk ediyor. Allah (c.c) bizi gayretli geçmişe dönen zamanına dönme ve orada yaşamını hayatına geçiren kullardan eylesin.

AMİN