Kuran ve Sünnet

Allah,ın emir ve nehyine ve kadere iman etme konusunda dalalet ehli

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Allah'ın Emir ve Nehyine ve Kadere İman Etme Konusunda Dalâlet Ehli

 

Kader konusuna düşüncesizce dalan dalâlet ehli, kendi içinde üç kısma ayrılır:

1 - Mecûsiyye,

2 - Müşrikiyye ve

3 - İblîsiyye.

1 - Mecûsiyye, Allah'ın emir ve nehyine iman etseler de kaderi inkâr edenlerdir. Bunların aşırıları, ilim ve kitabı (levh-i mahfuz) inkâr eder. Ilımlı olanları ise Allah'ın iradesi / dilemesini (meşietini), yaratması ve kudretinin kapsamlılığını inkâr ederler ki bunlar Mu'tezile ve onlara uyanlardır.

2 - İkinci grup (Müşrikiyye), kaza ve kaderi kabul edip, emir ve nehyi inkâr eden müşriklerdir.

Allah Te'âlâ:

"Müşrikler diyecekler ki: Allah isteseydi/dileseydi ne biz ne de babalarımız/atalarımız ortak koşardık, ne de bir şeyi de haram yapmazdık/kılmazdık." (En'âm 6/148) buyurmuştur.

Binaenaleyh, emir ve nehyin iptali noktasında kaderi delil getiren kimse bunlardandır. Bu durum, hakikat iddiasında bulunan mutasavvıflarda çokça görülür.

3 - Üçüncü grup (İblîsiyye), emir ve nehyi (kader ve şer' emirlerini) kabul etmekle birlikte, -bunların öncüsü olan İblîs hakkında mezhepler tarihi müelliflerinin ve Ehl-i Kitab'ın naklettiği üzere- bunu Allah Te'âlâ'nın bir çelişkisi olarak gören ve O'nun hikmet ve adaletine dil uzatan İblîsiyye'dir.

Kastedilen şudur:

Bunlar, dalâlet ehlinin (emir ve nehiyle kader hakkında) safsatalarıdır.


بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Allah'ın Emir ve Nehyine ve Kadere İman Etme Konusunda Hidayet ve Kurtuluşa Erenler

 

Hidayet ve kurtuluşa erenler ise; bunların tamamına (Allah'ın emir ve nehyine inandıkları gibi kadere de) iman ederler. Allah'ın her şeyin yaratıcısı, Rabbi ve Meliki olduğuna, O'nun dilediği şeyin olup, dilemediğinin olmayacağına, her şeye kadir (gücü yeter) olduğuna, ilminin her şeyi kuşattığına ve O'nun her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuzda) sayıp yazdığına inanırlar.

Bu esas, imanın temel kaidelerinden olan; Allah'ın ilmi'nin, kudretinin, iradesinin (meşietinin), birliği ve Rablığının, her şeyin yaratıcısı, Rabbi ve Meliki olduğunun isbatını da içinde barındırır.

Bununla birlikte, kendileriyle sonuçların ortaya çıktığı, Allah'ın yarattığı sebepleri de inkâr etmezler. (Bu sebebler vasıtasıyla müsebbebâtı (bir sebeple olanı) yarattığını bilirler.)

Nitekim Allah Te'âlâ:

"Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevk ederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız." (A'râf 7/57);

"Allah, rızasına uyanları onunla selamet yollarına iletir, kendi izniyle onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevkeder" (Mâide 5/16);

"Allah onunla bir çoklarını saptırır, bir çoklarını da doğru yola iletir." (Bakara 2/26) buyurmuş ve sebepler vasıtasıyla fiilde bulunduğunu haber vermiştir.

"Allah bu sebepler vasıtasıyla değil, bunlarla eşzamanlı olarak fiilde bulunur. (sebebleri yarattığı esnada müsebbebâtı (bir sebeple olanı) yaratıyor)" diyen kimse, Kur'ân'ın getirdiğine muhalefet etmiş ve Allah'ın yarattığı kuvvet ve tabiatları inkâr etmiş olur.

Bu, Allah'ın canlıda yarattığı ve canlının kendisiyle fiilde bulunduğu, meselâ insanın kudreti gibi kuvvetlerin (güç yetirmenin) inkârına benzer. Bu kuvvetleri, söz konusu fiillerin yaratıcısı olarak gören kimse de Allah'a şirk koşmuş ve O'nun fiilini O'ndan başka birine izafe etmiştir.

Bunun açıklaması şudur:

Hiçbir sebep yoktur ki, sonucunun meydana gelmesi için bir başka sebebe muhtaç olmasın. Ayrıca, şayet Allah engellememiş ise, sonucun ortaya çıkmasını engelleyecek bir maniin de olmaması gerekir. Zira, Allah haricinde, istediği şeyi yapabilecek bir "tek varlık" söz konusu değildir. (Varlıkta yalnız başına ve her şeyden bağımsız olarak bir şey yapan bir varlık yoktur. Ancak Allah'tır dilediğini yapabilen ve yaptığını bağımsız olarak yapan.)

Allah Te'âlâ:

"Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız." (Zâriyât 51/49), yani:

"çiftlerin yaratıcısının tek olduğunu bilesiniz" buyurmuştur.

Binaenaleyh, Allah'tan ancak tek olan şey sâdır olur -zira tek olandan ancak tek çıkar- diyen kimse câhildir. Varlık âleminde, yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah dışında, tek başına kendisinden tek ya da çift herhangi bir şeyin sâdır olduğu bir tek varlık söz konusu değildir.

Allah'ın sıcaklık (özelliği) verdiği ateşin yakması, bu sıcaklık ve yanmaya elverişli bir malzeme olmaksızın gerçekleşmez. Dolayısıyla semender (Ateşi söndüren bir madde salgılayan ve bu nedenle ateşte yanmadığı iddia edilen küçük sürüngen.), yakut vb. şeylere temas ettiğinde bunları yakmaz. Cisimler, yanmasına engel olan bir şeyle de kaplanabilir.

Işınların geldiği (Işık saçan) güneş için, bu ışınların yansımasına elverişli bir cismin bulunması gerekir.

Bulut ya da çatı gibi bir engel bulunduğunda, bunların altında ışık olmaz. (ışık, onu aşıp arkasına yansımaz.)

Başka yerlerde bu konu geniş biçimde anlatılmıştır.

Burada esas gaye şudur:

Kadere iman etmek gerekir. Zira kadere iman; İbn Abbâs'ın:

"O, (kader ) tevhidin nizamıdır" dediği gibi, tevhidin tamamlayıcısıdır. Her kim Allah'ın birliğine inanır ve kadere iman ederse, tevhidi tam olur. (Tevhidini tamamlamıştır.)

Ve her kim Allah'ın birliğine inanır fakat kaderi inkâr ederse, tevhidi eksik olur. (tevhidini bozmuş; onunla çelişkiye düşmüştür.)


بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Şeriate de İman Etmek Gereklidir

 

Şeriate de iman etmek gereklidir / kaçınılmazdır.

Şeriata iman etmekten maksat:

"Allah'ın kendisi sebebiyle resullerini gönderip kitaplar indirdiği emir ve nehye, va'd (mükâfat) ve va'îde (cezaya) iman etmektir."

İnsan dünya hayatında bir şeriate (hayatını düzenleyen kurallara) muhtaçtır. Zira onun menfaat elde edeceği ve zararları kendisinden uzaklaştıracağı hareketlerde bulunması gerekir.

İşte şeriat; kendisi için yararlı ve zararlı olan davranışları ayırt eden şeydir. O, Allah'ın yarattıkları üzerindeki adaleti ve kulları arasındaki nurudur.

İnsanoğullarının, kendisiyle yapacakları ve terk edecekleri hususları birbirinden ayıracakları bir şeriat olmaksızın yaşamaları mümkün değildir.

Şeriatle kastedilen yalnızca insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde/muamelelerinde adalet değildir. Ferd / birey olarak insanın da yapması ve terk etmesi gerekenler söz konusudur.  Çünkü insan irade edip kesbedendir. (همام حارث).

Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de:

"İsimlerin en doğrusu, Haris (çift süren) ve Hemmam (gayret eden) isimleridir" buyurmuştur. (Ebû Dâvûd (5/237), Nesâî (7/252)

"İradelerle hareket eden" sözünün anlamı budur.

İnsanın iradesi varsa, buna göre hareket eder. Ayrıca ne istediğini; istediği şeyin de kendisine faydalı mı yoksa zararlı mı olduğunu, kendisini iyiye mi götüreceğini yoksa yozlaştıracağını mı bilmesi gerekir.

İnsan, yeme içmenin kendisine faydalı olduğunu ve zorunlu bilgi kabilinden şeyleri bilmesi gibi bir takım şeyleri yaratılışı (fıtratı) gereği bilir.

Bazıları ise bunları akıl yoluyla ulaştıkları istidlal vasıtasıyla bilirler.

Bazı kimseler ise, ancak peygamberlerin bildirmesi, açıklaması ve onlara doğruyu göstermesi ile bilebilirler.


بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Hüsn ve Kubuh

 

İnsanlar bu meyanda, fiillerin güzel ve çirkin (hasen ve kabîh) olanlarının akılla bilinip bilinmeyeceği konusunda görüş beyan etmişlerdir (tartışma konusu yapmışlardır.) Başka yerlerde bu mes'ele geniş biçimde ele alındı ve bu konuda ortaya çıkan kafa karışıklığını (nereden kaynaklandığını orada) açıkladık.

Onlar, fiilin / işin , fiili işleyen kimseye uygun veya ters oluşunun akılla bilineceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu, fiilin, fiili işleyen kimsenin sevdiği ve haz / lezzet aldığı ya da sevmediği (nefret ettiği) ve kendisine rahatsızlık / eziyet veren bir şeye sebep olması durumudur ki, bazen akıl, bazen şeriat vasıtasıyla, bazen de her ikisiyle bilinir.

Ancak bunun ayrıntılı / tafsilâtlı biçimde bilinmesi ve fiillerin sonucu olan akıbetin -ahirette mutlu ya da kötü durumda olmanın- bilinmesi ancak şeriat / din ile mümkündür.

İnsanlar, -bu konularda genel hatlarıyla bilgi sahibi olsalar da- peygamberlerin, Allah'ın isim ve sıfatlarının tafsilâtına ilişkin bildirdikleri gibi, ahiret gününün ayrıntıları hakkında haber verdikleri ve şeriatlerin / dinin ayrıntı noktaları olarak emrettikleri şeyleri de akıllarıyla bilemezler.

İmanın kendisiyle gerçekleştiği ve Kitab'ın (Kur'an'ın) getirdiği bu ayrıntılar, Allah Te'âlâ'nın şu sözlerinin işaret / delâlet ettiği hususlardır:

"İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can veren bir Kitab) vahyettik. Sen Kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (vahyettiğimiz o Kitab'ı) bir nûr yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidâyete / doğru yola iletiyoruz." (Şûra 42/52);

"De ki: Eğer (haktan) saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbim'in bana vahyettiği (Kur'ân) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır." (Sebe' 34/50);

"De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum." (Enbiyâ 21/45).

Maamâfih, bir grup, güzellik ve çirkinliğin (hüsn ve kubh) bundan başka bir anlamı olduğunu vehmetmiştir.

Şeriatin bildirdiği hüsn ve kubhun bunun dışında olduğunu zanneden bir başka grup ise bunlara karşı durmuştur.

Aklî veya şer'î hüsn ve kubhu kabul eden ve bunun burada bahis konusu edilenden farklı gören her iki grup da hataya düşmüştür.

Allah Te'âlâ'nın, ilâhî nassların bildirdiği ve aklî delillerin de desteklediği, muhabbet / sevgi, rıza, kızgınlık ve sevinç gibi şeylerle tavsif edilmesini / vasıflanmasını reddeden bu her iki grup, Allah'ın çirkin (kabîh) olan fiilleri işlemeyeceği konusunda ittifak ettikten sonra, bunun, Allah'ın kabîhe güç yetirmesinin düşünülemeyeceği ve O (kabîhi işlemekten) münezzeh olduğu için Allah'ın zâtı gereği mi imkânsız olduğu, yoksa sadece kendilerinin ortaya koyduğu aklî kubh sebebiyle mi Allah'ın bunu işlemeyeceği şeklinde iki farklı görüşe ayrılmışlardır.

Her iki görüş de bâtıllığı açısından daha önce geçen iki görüş gibidir.

Bunlar, Allah'ın, hidayet ve dalâleti, itaat ve isyanı, iyileri ve günahkârları, cennetlik ve cehennemlikleri, rahmet ve azabı yaratması ile bunları emretmesi arasında ayırıma gitmemişler, Allah'ı verdiği azap veya terk ettiği zulüm, vermediği ihsan ve nimet ya da terk ettiği cezalandırmadan dolayı övgüye lâyık görmemişlerdir.

Diğerleri ise ortaya koydukları aklî kubha -ki bunun aslı yoktur- dayanarak, Allah'ı bunlardan tenzih etmişler ve güzel ve çirkin olan hususlar açısından O'nu yarattıklarıyla aynı seviyeye getirmişlerdir; emrettiği veya yasakladığı hususlar açısından Allah'ı kullarına benzetmişlerdir.

Yalnızca kaderi düşünen ve rubûbiyyet tevhidinde fena bulmayı fazla önemseyen, aşırı giden ve kevnî hakikatin sınırında (kevnî hakikatler hususunda geri) duran kimse: ilim ile cehaleti, doğru ile yalanı, iyilikle günahkârlığı, adaletle zulmü, itaatle isyanı, hidayet ile dalâleti, doğru yolda olmak ile sapmışlığı, Allah'a dost ve düşman olanları, cennetlik ve cehennemlikleri birbirinden ayıramaz.

Bu kimseler, -Allah'ın Kitab'ına, dinine ve koyduğu hükümlere apaçık biçimde muhalif oldukları gibi- duyu ve idrâkin, akıl ve kıyasın zorunlu olarak ortaya koyduğu hususlara da muhalefet etmektedirler. Şöyle ki:

Bunlardan bir kimsenin, herhangi bir şeyden haz alması/ lezzet duyması ve herhangi bir şeyden de acı duyması/eziyet görmesi, yeyip içtiği ve yemeyip içmediği şeyler arasında, sıcak ve soğuktan hangisinin kendisini rahatsız edip hangisinin etmediği arasında bir ayırım yapması (temyiz etmesi) gerekir. İşte faydalı ve zararlı olan şeyler arasındaki bu ayırım, şer'î ve dinî hakikatin ta kendisidir.

İnsanın, bu iki farklı durumun (haz alması/ lezzet duyması ve acı duyması/eziyet görmesinin) daimî biçimde birbirine eşit olduğu bir noktaya ulaşacağını zanneden kimse, asılsız bir şey uydurmuş ve duyuların/hislerin zarurî olarak bildirdiği hususlara aykırı düşmüştür.

Maamâfih insana, bazen bazı şeyleri hissetmesine mâni olacak sarhoşluk ve baygınlık gibi bir hal arız olabilir. Hayatta olmasına rağmen duyularının tamamen ortadan kalkması ise imkânsızdır. Zira uyuyan kimse bile kendini hissetme kabiliyetini kaybetmez, bilâkis uykusunda zaman zaman kendisini üzen (sıkıntı veren) zaman zaman da sevindiren şeyleri görür.

Fena, sekr, istilâm vb. terimlerle ifade edilen haller ise bazı şeyleri hissedip bazılarını hissetmemekten kaynaklanır. Bunlar, -ayırt etme gücünün zayıflığı sebebiyle- bunları yaşayanın eksikli olmasına rağmen, temyîz / ayırdetme gücünün tamamen ortadan kalkacağı bir noktaya ulaşmaz.

Bu makamda temyizi (ayırdetme gücünü) tamamen reddeden ve bu makamı yücelten kimse, kader ve din açısından kevnî ve dinî hakikatler hususunda ve ayrıca Allah'ın yaratması ve emri hususunda hataya düşmüştür. Zira bu halin var ve kendisinin yok olduğunu, bu halin övülen bir durum olduğunu zannetmiştir. Temyîz (ayırdetme) gücünün olmaması, akıl ve bilginin bulunmamasında övülecek bir durum yoktur.

Bazen sûfîlerin:

"istememeyi istiyorum",

"arif için haz söz konusu değildir" veya

"ben ölü yıkayıcının önündeki meyyit gibiyim" dediklerini duyarsın.

Bu kimseler bu suretle, emre muhatap oldukları iradelerinin kendilerinden sakıt olmasıyla ve istemeleri emrolunmayan "haz almamak"la, dolayısıyla kendilerinden istemeleri emrolunmayan şeyi istemek ve uzaklaşmaları emrolunmayan şeyden uzaklaşmayı terk etmek sebebiyle ölü gibi olmakla övünmektedirler.

Bunu irade eden kimse iradesini tamamen ortadan kaldırır, hiçbir haz ve acıyı (lezzet ve elemi), faydalı veya zararlı hiçbir şeyi hissetmez.

Bu kişi, duyu ve aklın zarurî verilerine (zorunlu kıldığına) karşı kibirli bir muhaliftir. Bunu (böyle bir durumu) öven kimse de dinin ve aklın gereklerine (zorunlu kıldığına) muhalif düşmüştür.


بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Fena ve Fena Makamları

 

Fena ile üç şey kastedilir:

1-  Birincisi: peygamberlerin getirdiği ve kitaplarda varit olan dinî ve şer'î olan fenadır ki bu:

- Allah'ın emrettiği şeyleri yapmakla emretmediği şeylerden fânî olmak (yâni onlardan uzak durmak),

- Allah'a kulluk / ibadet etmekle başkasına kulluktan / ibadetten fânî olmak,

- Allah'a ve Resûlü'ne itaat etmekle Allah'tan başkasına itaatten fânî olmak,

- Allah'a tevekkül etmek suretiyle başkasına tevekkülden fânî olmak,

- Allah'ı ve Resûlü'nü sevmekle Allah'tan başkasını sevmekten fânî olmak ve

- Allah'tan korkarak başkasından korkmaktan fânî olmaktır.

Bu şekilde kul, Allah'ın hidayetini (gösterdiği yolu) bırakıp kendi isteklerine / hevasına uymaz / tâbi olmaz. ve Allah ile Resulü ona diğer her şeyden daha sevgili olur. (Allah ve Resulünün sevgisini her sevginin üstünde tutar. )

Nitekim Allah Te'âlâ:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlü'nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.(başınıza gelecekleri göreceksiniz)" (Tevbe 9/24) buyurmuştur.

Bütün bunlar, Allah ve Resûlü'nün emrettiği hususlardır.

2 - Bazı sûfîlerin işaret ettiği ikinci tür fena: Allah dışındaki şeyleri görmekten (müşahede, etmekten) fânî olmak, yani kişinin ma'bûdu / ibadet ettiği şey ile ibadetinden, zikrettiği şey ile zikrinden, ma'rûfu / bildiği şey ile bilmesinden / marifetinden fânî olması ve dolayısıyla, nefsin Allah dışındaki şeyleri görmekten uzaklaşmasıdır. (Öyle ki, mâsivâ olduğundan dolayı kendini bile müşâhade etmez.)

Bu, tasavvufa intisab eden bazı kimselere ârız olan bir eksiklik halidir. Allah'a ulaşma yolunun vazgeçilmez bir unsuru değildir. Bu sebeple, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) veya selef hakkında böyle bir şey bilinmemektedir. (böyle bir hâl söz konusu olmamıştır)

Bunu tasavvuf yolundakilerin varacağı son nokta olarak gören kimse açık bir sapkınlık içindedir. Yine bunu Allah'a ulaşma yolunun vazgeçilmez unsuru addeden kimse de büyük bir hataya düşmüştür.

Bilâkis bu, Allah'a ulaşma yolunda bazı kimselere ârız olan bir haldir ve tasavvuf yolunu tutan herkeste ortaya çıkan zorunlu bir durum değildir.

3 - Üçüncü tür fena ise: Allah dışındaki her şeyin varlığından fânî olmak ve yaratılmışın varlığının Yaratıcı'nın varlığının aynısı ve bu iki varoluşun bizâtihî bir ve aynı (vâhid bi'l-ayn) olduğunu söylemektir. Bu, insanların en sapkını olan küfür ve ittihad ehlinin (vahdet-i vücûd taraftarları) görüşüdür.

Bu kimselerin akıl ve kıyasın zorunlu verilerine aykırı düşmeleri hususuna gelince:

Bunların herhangi birinin görüşünün tutarlı olması mümkün değildir. Şayet bu kimse, emredilen ve yasaklanan hususlar arasında bir ayırıma gitmeksizin kaderi müşahede etmekte ise, ona bunun gerektirdiği şekilde büyük acı ve rahatsızlıklarla sınanacak biçimde dövülmek ya da aç bırakılmak gibi şeylerle muamelede bulunulur. Eğer kendisine bunların yapılmasını kınar ve ayıplarsa, kendi görüşüyle çelişmiş ve tuttuğu yolun özünden sapmış olur. Ona:

"Onun sana yaptığı bu şeyler kaza ve kaderin sonucudur. Allah'ın yaratması, takdiri ve iradesi senin için de onun için de geçerlidir, ikinize de şamildir. Dolayısıyla kader senin için bir delil teşkil ediyorsa, bunun için de delildir; aksi takdirde ne senin için ne de onun için delil teşkil eder" denir.