Kuran ve Sünnet

Ölü Gibi Şeyhlere Bağlanmak

Bir müridin mürşidine teslimiyeti hakkında “gassal elinde meyyit, mürşit elinde mürid” sözünü darbı mesel getiriyorlar. Şeyhlere ölü gibi teslim olmak caiz midir?
Cevaplar: Bu söz Şiilerin imamları hakkındaki masumiyet inançlarına benzemektedir. Sufiler de şeyhlerinin la yüs’el(sorgulanamaz) ve la yuhti(hata etmez) olduğuna inanmaya azmetmektedirler. Mesela İsmail Hakkı Bursevi; “Şeytanın peygamberler ve veliler üzerinde bir tasarrufu yoktur” diyerek kafasındaki işkembeden çıkan pisliğini meydana bırakmakta, Peygamberlerin masumiyetine velileri de dahil etmektedir. Bunu Tevbe suresi 31. ayeti reddetmektedir;
Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: "Boynumda altundan yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim. Bana: "Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!" dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunu hissettim:
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir." (Tevbe, 31).
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla: "Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah'ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl sayıverdiler, (Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram sayıverdiler."[1] Aynısını Taberi ve Beyhaki Huzeyfe r.a.’den de rivayet etmiştir.
İbni Mesud radıyallahu anh der ki; “Sizden biriniz dininde bir kimseyi taklid etmesin! Zira o iman etmişse iman etmiş, küfretmişse küfretmiş olur. İlle de birine uyacaksanız ölmüş olan sahabelere uyunuz. Zira hayatta olanın fitneye düşmesinden emin olunamaz.”[2]
Muaz Bin Cebel radıyallahu anh dedi ki; “Şu üç şeyden sakının! Alimin sürçmesi, münafığın Kur’an ile (Kur’anı alet ederek) mücadelesi ve boyunlarınızı koparan dünya. Alimin sürçmesine gelince; hidayet üzere olsa bile onu dininizde taklid etmeyin! Lakin ondan ümidinizi de kesmeyin. Münafığın Kur’an ile mücadelesine gelince, şüphesiz Kur’an, yolu aydınlatan bir fener gibidir. Bildiğinizi alın, bilmediğinizi alimine havale edin. Boyunlarınızı koparan dünyaya gelince, Allah kimin kalbini zengin kılmışsa işte gerçek zengin odur!”[3]
Hasen el Basri r.a.’den; “Allah Azze ve Celle, Yahudilere de, Hristiyanlara da Ramazan orucunu farz kıldı. Fakat Yahudiler bu ayda oruç tutmayı bırakıp senede bir gün oruç tuttular. Bu günün de Firavun’un boğulduğu gün olduğuna inanıyorlardı. Hristiyanlara gelince, onlar, Ramazan ayında oruç tutmaya devam ettiler. Ancak bu ay, çok sıcak günlere tesadüf edince oruç zamanını değiştirip, onu sabit bir vakte aldılar. Böyle yaptıkları için de onun süresini 10 gün artırdılar. Bir müddet sonra kralları hastalandı ve bu hastalıktan kurtulmak için 7 gün oruç tutmayı adadı. Bu yedi günü de oruçlarına ilave ettiler. Daha sonra başka bir kral geldi ve; “Niçin üç gün daha oruç tutup sayıyı 50’ye tamamlamıyoruz?” diyerek sayıyı elliye tamamladılar. İşte “Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler”(Tevbe 31.) ayetinden maksat budur.”[4]
Tefsir alimi es-Suddî, bu ayeti açıklarken şöyle der; `Onlar yüce Allah'ın kitabını arkalarına atarak din adamlarının hükümlerine başvurdular. Bundan dolayı yüce Allah bu ayetin devamında `Oysa onlara sadece tek ilaha kulluk etmeleri emredilmişti' buyuruyor. Yani o tek ilah bir şeyi haram kılınca, o şey haram sayılacak, O'nun helal ilan ettiği şeyler helal bilinecek, koyduğu yasaya uyulacak ve verdiği hüküm yürürlüğe konacaktır."
Tefsir alimi Alusi de bu ayeti şöyle açıklıyor; "Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre bu ayetteki ilah edinmekten maksat, Kitap ehlinin din adamlarını evrenin ilahları saydıkları, böyle bir inanç taşıdıkları değildir; buradaki ilah edinmekten maksat, onların din adamlarının kişisel emirlerine ve yasaklarına uymalarıdır."
Gerek bu açık anlamlı ayetten, gerekse Peygamberimizin -son söz niteliğindeki- yorumundan ve gerekse eski-yeni tefsir bilginlerinin sistemine, bu dine ilişkin son derece önemli gerçekler öğreniyoruz. Bu gerçeklere, aşağıda kısaca değinmek istiyoruz:
1- İbadet, yasal hükümlerde Kur'an'ın ayetlerin ve Peygamberimizin bu ayetlere ilişkin açıklamalarına uymak demektir. Yahudiler ile hristiyanlar, hahamları ile rahiplerinin ilah olduklarına inanmak, onlara ibadet amaçlı hareketler sunmak anlamında bu din adamlarını ilah edinmiş değillerdi. Buna rağmen yüce Allah, bu ayette onların müşrik olduklarına, bir sonraki ayette de kâfir olduklarına hükmetmiştir. Bu hükmün tek gerekçesi, onların din adamlarını yasa koyma mercii olarak kabul etmeleri, koydukları yasalara uymaları, boyun eğmeleridir. İlahi hükmün tek sebebi budur. Ayrıca, inançta ve ibadetlerde Allah'tan başkasını ilah edinmiş olmak şart değildir. Sırf bu tutum, sahibini Allah'a ortak koşmuş duruma düşürür. Sırf bu sapıklık, sahibini mü'minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir.
2- Bu ayet hahamlarına yasa koyma yetkisi tanıyan, onlarca konmuş yasalara uyan ve itaat eden yahudiler ile Hz. İsa'ya ilahlık yakıştıran ve ona ibadet amaçlı davranışlar sunan hristiyanları aynı derecede müşrik sayıyor, aralarında hiçbir fark görmüyor. Yani her iki tutum da sahiplerini Allah'a ortak koşmuş saydırma açısından eşit ağırlıklı suçlardır. Her iki sapıklık da sahiplerini mü'minlerin safından çıkarıp, kâfirlerin saflarına katmak için yeterlidir. Allah Teala buyurur ki;
“İnsanlardan bir kısmı, Allah’tan başkasını O’na denk ve ortak kabul ederler de Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerin ise Allah’ı sevmesi çok daha köklü ve devamlıdır.
Varlık sebebine aykırı davrananlar, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi.
O gün, bu dünyada Allah’ın emirlerine karşı gelinerek haksızca kendilerine uyulan kişiler, kendilerine uyanları tanımamazlıktan gelip, onlardan hızla uzaklaşırlar. Oysa onlar; hayatın değişik bölümlerinde, büyük ve önder tanınıyor, örnek alınıyor, peşlerinden gidiliyordu, aziz ve kutsal oldukları iddia ediliyordu.
Ve o anda her iki taraf ta azabı görmüşler, aralarındaki bütün bağlar kopuvermiştir. Ve sonra o inkârcılara uyanlar şöyle derler: Ah keşke dünyaya dönüp ikinci bir fırsat yakalasaydık da, onların bizi tanımamazlıktan geldiği gibi, biz de onları görmezden gelip uzak dursaydık diyecekler. Böylece, Allah yapıp ettiklerini onlara acı bir pişmanlık duygusu tattırarak gösterecek ve onlar cehennem ateşinden de çıkacak değillerdir.
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin güzel ve temiz olanlarından nasibinizi alın ve şeytanın peşinden gitmeyin, zira o kendi gizli olsa da sizin apaçık düşmanınızdır. O şeytan, sizi yalnız kötülük işlemenizi, iğrenç ve çirkin işler yapmamızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi hakkında bilgi sahibi olmadığınız konularda hüküm yürüterek helalı haram haramı helal yapmanızı, böylece Allah’a karşı gelmenizi emreder.
Ama onlara “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz yalnız atalarımızdan gördüğümüz inanç ve eylemlere uyarız” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyseler, yine mi atalarının yoluna uyacaklar?
Böylece O Allah’tan gelen gerçekleri örtbas eden kâfirlerin durumu çobanın haykırışını işiten fakat onu sadece bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Çünkü akıllarını kullanmazlar.”(Bakara 165-171)
Muaz r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
?? ? ???? ?? ?? ??? “Halık’a (Allah’a) isyan bulunan hususta mahluka itaat yoktur.”[5]
Birden fazla rivayet yoluyla gelen bu hadis, şu lafızlarla da gelmiştir; “İtaat ancak maruftadır.”, “Allah’a isyan edene itaat yoktur.”, “Allah’a isyan hususunda beşere itaat yoktur.”
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah'a isyan etmiştir. Kim emîre itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.[6]
Emire itaati emreden bu gibi hadisleri tasavvufçular suistimal etmişler ve demişlerdir ki; “şeyhine kalben dahi itiraz eden, bir daha iflah olmaz.” Onlara göre “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Bunda da delil olarak şu hadisi kullanırlar;
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümü ile Ölür."[7]
Bu iddialarının batıl oluşunu aşağıda gelecek olan hadisler ortaya koyacaktır;
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müslüman kişiye, hoşuna giden veya gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak, masiyet (Allah'a isyan) emredilmişse o hariç, eğer masiyet emredilmişse, dinlemek de yok, itaat de yok."[8]
Ali İbnu Ebi Talib radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir seriyye gönderdi ve birliğin başına Ensar'dan bir zat koydu ve askerlere komutanlarına itaat etmelerini emretti. (Sefer esnasında komutan, bir meseleden) öfkelenip:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana itaat etmenizi emretmedi mi?" dedi. Hepsi de: "Evet emretti!" dediler.
"Öyleyse, dedi, derhal bana odun toplayın!" Hemen odun toplanmıştı. Bu sefer:
"Ateş atın!" diye emretti. Ashab (odun yığınına) ateş attı. Komutan:
"İçine girin!" dedi. Girmek üzere ilerlediler. Ancak birbirlerinden tutup:
"Biz, ateşten kaçarak Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldik (şimdi ateşe girmemiz olur mu?)" diyerek girmediler. Öyle durdular. Ateş söndü. Komutanın da öfkesi geçti, Bu vak'a Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a intikal edince:
"Eğer girselerdi, Kıyamet gününe kadar bir daha ondan çıkamazlardı! Allah'a isyanda (kula) itaat yok! Taat ma'ruftadır!" buyurdular."[9]
Yine; “Ümmetimin alimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” şeklindeki uydurma hadisi delil getirmişler, İbni Arabi ve Bursevi gibileri bunun keşfen sahih olduğunu iddia etmişler[10], Abdulaziz ed Debbağ ise keşfen batıl olduğunu söylemiş[11], Suyuti de uydurma olduğunu belirtmiştir.
“Hidayete kavuşma, nefsi kötü huylarından arındırma işi şeyhe bağlı değildir. Aksine Kitap ve Sünnetin muhtevasını öğrenerek onlarla amel etmeye, selefi salihin yolunu izlemeye bağlıdır. Çünkü Kur’an ve Sünnet bizatihi Allah’a hidayet eden, ruh ve nefsi her yönüyle tezkiye edip yetiştiren iki ana kaynaktır. Kişinin bu iki ana kaynak ile kalbî hastalıklarının tedavi edilemeyeceği görüşü ise Allah ve Rasulüne bir iftira, Kitap ve sünnete karşı iptal girişimidir.”[12]
Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; "Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile biat için münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun."
Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:
"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhis selâm'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:
"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:
"Ama, amca oğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra: "Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."[13]
Sufilerin iddiası doğru olsaydı, bu hadise göre sufilerin şeyhlerinden yalnız birisini bırakıp diğerlerini öldürmek gerekirdi!! Ama hadisi şeriflerde kastedilen, İslam halifesidir ve halifenin Kureyş’ten olması mecburidir. Bu konuda bir çok hadis olup ikisi şu şekildedir;
İbn Umer (r.a.) şöyle demiştir: Rasullah (s.a.v.): “Kureyş'ten iki kişi kaldığı müddetçe bu hilafet işi Kureyş'ten ayrılmaz” buyurdu[14]
İbni Amr r.a.’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; ''Kıyamet vuku buluncaya kadar hilafet Kureyş'tendir.''[15]
Bugün bir halife bulunmadığı için, sufilerin şeyhe beyat konusunda delil getirdikleri hadisler onlara delil olmamaktadır. Ayrıca onlar, Hızır ile Musa a.s. arasında geçenleri de şeyhe teslimiyet konusunda delil getiriler ve şeriatın zahirdeki hükmüne muhalif bulduğu bir sebepten dolayı şeyhine itiraz ederek ayrılan bir kimsenin küfür üzere öleceğini söylerler.
Fakat Musa a.s.’ın her defasında Hızır a.s.’a itiraz ettiğini ve yollarının ayrıldığını unuturlar!
Ayrıca, ne Musa a.s. Hızır a.s.’a uymak zorundaydı, ne de Hızır a.s., Musa a.s.’ın şeriatına uymak zorundaydı. Ama bugün herkes Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şeriatına uymak zorundadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem;
“Vallahi bugün Musa a.s. hayatta olsaydı bana uymaktan başka bir yolu yoktu” buyurmuştur.
Yine “Ümmetimi gecesi ile gündüzü eşit aydınlıkta olan bir yolda bıraktım”[16] buyurarak, sufilerin şaibeli “bâtın ilmi” iddialarına mahal bırakmamıştır.
Bursevi, bir tarikata girip onu terk edenin dinden dönen mürtedden daha beter olduğunu iddia ederek bunda delil olarak uydurma bir hadis getirmiştir; “Kim Allah’a giden bir yol bilir, tanır da sonra o yoldan dönerse Allah ona alemlerde hiç kimseye yapmadığı azabı yapar”[17] ancak hadis diye delil getirdiği bu rivayet kaynaklarda Abdullah Bin Hafif’in rüyası olarak nakledilir.[18]
Aslında tasavvuf hakkında ilk konuşanlar da; “Zâhire muhalif olan her bâtın bâtıldır” hükmünde ittifak etmişlerdir. Fakat sonradan ilmi perde olarak gören zihniyet, şeriatın hassas kriterlerinin kaybedilmesine sebep olmuş ve şeriat ilimleri küçümsenerek arkaya atılmış, “Siz ilmi ölülerden ölüler vasıtasıyla alıyorsunuz, biz ise kalbimizin baki olan Allah’tan rivayeti ile alıyoruz” diyerek Kur’an ve Sünnet hükümlerini terk etmişlerdir.
Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?" diye sordum.
"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar: "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?" dedim.
"Evet, var! Fakat onda bulanıklık da var" buyurdular. Ben: "bulanıklık da ne?" dedim.
"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun" buyurdular. Ben tekrar:
"Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.
"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?" dedim.
"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. (İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!)" buyurdular.
"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?" dedim.
"O takdirde bütün fırkaları terk et (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular."[19]
Şüphesiz bu bulanıklığın ve halis hayır döneminin kararmasının sebebi; nebevi hak yoldan yüz çevrilmesidir. Bu, gecesi ile gündüzü eşit aydınlıkta olan delillerin bozulmasını beraberinde getirmiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe r.a.'ın dehan kelimesini sorması üzerine şöyle buyurmuyor muydu?;
"Bir topluluk benim sünnetimden başkasına uyacaklar ve benim yolumdan başkasına tabi olacaklardır. Sen onları tanır ve karşı çıkarsın."
İşte bu, hastalığın kökü ve belanın kaynağıdır. Şüphesiz bu, metot olarak sünnetten sapmak, gidişat ve amelde nebevi tarzı terk etmektir.
Bununla, "dehan" kelimesinin, hayır kaynaklarının berraklığını bozan bir kir, yani fitnelere tutunulan asırlardan beri yuvalarından başlarını çıkarmış olan Mutezile, Sufiler, Cehmiyye, Hariciler, Eşariler, Maturidiler, Mürcie, Rafızi(şii)ler gibi, güçlerini İslam'da tahrife, dini kendilerine mal etmeye ve te'vile harcayan bid'atçiler olduğu ortaya çıkıyor.
Kur'an'ın sadece resmi, İslam'ın sadece ismi, ibadetin ise sadece cismi kaldı.
Yine "dehan(bulanıklık)" kelimesi, bidatin tehlikesini ortaya çıkarıyor; bidatler, kalpleri bozar, bedenler ise düşmanlar arasında ifsat olur.
İşte bu yüzden Salih selef, bidat ehli ile mücadele etmenin ve onlardan uzak durmanın vacip oluşunda ittifak etmişlerdir.
İmam Zehebi, Siyeri A'lamin Nubela adlı eserinde Süfyan es Sevri'nin; "Kim bidat sahibi olduğunu bildiği birisinden işittiği şeye meylederse, Allah'ın korumasından çıkar ve nefsinin eline bırakılır." Ve; "Kim bir bidat işitirse, onu meclisindekilere anlatıp ta kalplerine yer ettirmesin" Dediğini naklettikten sonra der ki;
"Selefin çoğunluğu bu şekilde sakındırmışlar, kalplerin zayıf, şüphelerin ise zorlayıcı olduğunu görmüşlerdir."[20]
Muhakkak ki bizler, her zaman şuna şahid oluruz; müsamahasız fırkalar, sadece kendileri kalıncaya kadar, Allah'a davet meydanında çalışan cemaatlerin aleyhinde olurlar. Diğerlerinin varlığını hazmedemezler.
İş o kadar ilerledi ki, bazıları kendilerinin Müslümanların halifesinin kurduğu cemaat olduklarını iddia ettiler. Bu da bazı vehimlere sebep oluyor;
Bazıları; kendi imamlarına biat etmenin vacip olduğunu iddia ediyor,
Diğerleri; faziletli ve üstün asırdan sonra gelen Müslümanların çoğunluğunu tekfir ediyor,
Başkaları da; kendilerinin cemaatlerin anası olduğunu, diğerlerinin bunun etrafında birleşip, sancağının gölgesinde olmaları gerektiğini iddia ediyor.
Onların çoğu şunu unutuyor!; onlar âdet olarak birer Müslüman cemaatidirler. Şayet Müslümanların bir cemaati, halifeleri mevcut olsaydı, bu ihtilafları, ayrılıkları görmezdik. Allah buna yetki vermezdi.
Hakikatte İslam için çalışanlar, Müslümanlardan birer cemaattir, kıble ehlidirler, lakin Müslümanların cemaati değildirler.
Bil ki ey Müslüman! Şüphesiz Müslümanların cemaati; bütün Müslümanların yolunu intizama sokan, Allah'ın ahkamını uygulamasında kendisine itaat vacip olan, el ve gönül ile kendisine biat edilen bir imamı olan cemaattir.
Hafız İbni Hacer el Askalani, Fethul Bari(13/37)'de Taberi'den şu sözü naklediyor; "Bu işte ve cemaat hakkında ihtilaf edildi. Bir kavim dedi ki;
"Cemaat vaciptir. Cemaat; sevad-ı azam (büyük karaltı)dır." Sonra Muhammed Bin Sirin tarikiyle İbni Mesud r.a.'den, Osman r.a.'ın katli zamanında kendisine cemaat hakkında soran kimseye şöyle dediğini rivayet ediyor;
"Şüphesiz Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetini sapıklık üzere bir araya getirmez."
Bir grup şöyle dedi; "Cemaat ile kastedilen; sahabeler ve ondan sonra gelenler (Tabiin)dir."
Diğer bir grup da; "Kastedilen ilim ehlidir. Şüphesiz Allah onları, halkı üzerine hüccet kılmıştır. İnsanlar din işlerinde onlara uymakla yükümlüdür."
Doğrusu şudur; itaati gerekli olan cemaat ile kastedilen; emri altında birleşilen, beyatı bozulduğunda dinden çıkılan cemaattir.
Hadiste; İnsanların imamı yoksa, gruplara ayrılırlar, kimse bir fırkaya tabi olmaz, hepsi de şerre düşmek korkusuyla güçleri yettiğince uzaklaşırlar diye geçer.
Bu cemaatin, yüksek İslam sarayının binası ve yeniden yükseltilmesi için tek bir el olması gerekir. Onlar tek tek, ayrı ayrı olurlarsa buna güç yetiremezler. Allah, Salihlerin velisidir.
Bu cemaatin hakka tabi olmak ve bütün Müslümanları sevmek için, ayrılıkları yayan hizipçilik engellerini kırmaları, kuvvetten düşürmeleri, kokusunu gidermeleri için mücadele etmeleri gerekir.
Bu yüzden bu cemaatin dışında olan, Müslümanların cemaatinden çıkmış olmaz. Şüphesiz bu cemaatler, Müslümanların cemaati olma sıfatına sahip değillerdir ve imamet davasına yetkileri yoktur.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe r.a.'e, kötülük ve fitne günlerinde özellikle Müslümanların cemaati ve halifesi yoksa, cehenneme çağıran bütün fırkalardan uzaklaşmasını emretmiştir.
Bu nebevi emri açıklarken alimler çeşitli izahlarda bulundular. Şüphesiz bu nebevi emir, hakka sarılma gereğini, hak ehliyle yardımlaşma ve onun kurulması için destek olmayı içeriyor;
1- Bu emir, Kitap ve Sünnete, Selefi Salihin anlayışı ile sarılmayı gerektirmektedir. Irbaz Bin Sariye r.a.'ın rivayet ettiği şu hadis bunun delilidir;
"Sizden kim Benden sonra yaşarsa bir çok ihtilaflar görecektir. Bu yüzden sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerin sünnetine sarılmanız gereklidir. Ona azı dişlerinizle ısırır gibi sarılıp, bırakmayın"[21]
Huzeyfe r.a.'ın rivayet ettiği hadiste, ihtilaf zamanında, ağaç kökü ısırmak durumunda kalınsa bile sapıklık fırkalarından ayrılmayı emrediyordu. İrbaz r.a. hadisinde de, ihtilaf anında nebevi sünnete ve sahabenin anlayışına azı dişleriyle sarılmayı, sonradan çıkan şeylerden de –ki bunlar sapıklıktır- uzaklaşmayı emrediyor.
Bu iki hadisin açık manalarını bir araya getirirsek; sapıklık fırkalarının zuhur ettiği, Müslümanların cemaatinin ve imamının bulunmadığı zamanda Sünneti Nebeviye’ye, Selefi Salih (rıdvanullahi aleyhim) anlayışı ile sarılmamız gerektiği ortaya çıkar.
2- Huzeyfe r.a. hadisindeki; "Ağaç kökü dişlemek" emri ile zahir manası kastedilmemiştir. Şüphesiz bunun anlamı; hak üzerinde sebat ve sabretmektir, sapıklık fırkalarından Hak tarafına doğru uzaklaşmaktır.
Veya bunun anlamı; filizlenmiş, dallanmış budaklanmış İslam ağacı, fırtınalar ile sarsılacak, dalları kırılacak, geriye sadece kasırgalara meydan okuyan kök gövdesi sabit kalacak. Bu zamanda Müslümanlara, bu kök gövdeyi beslemeleri, ona canlarını ve kıymetli şeylerini feda etmeleri gerekir. Zira bu, zehirli rüzgarların şiddetine rağmen, bu ağacı tekrar dallandırıp budaklandıracaktır.
3- O zaman Müslümanların, fitneleri döndürenleri, belalara aç olanları reddetmek için, ellerini bu sabit gövdeyi kuşatan taifeye uzatmaları gerekir.
İşte "en sonuncuları deccal ile savaşıncaya kadar hak üzere galip olan taife" budur.
Böylece Huzeyfe r.a.'ın rivayet ettiği hadis, üç konu üzerinde sonuçlanıyor;
1- Müslümanların cemaatine sarılmak ve günahkar olsalar bile Müslümanların imamına itaat etmek gerekmektedir. Öyle bir zamanda ne yapması gerektiğini sorduğunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu cevabını işitmedin mi?; "Dinle ve Emîr'e itaat et. Sırtına vurup malını alsa bile dinle ve itaat et!"[22]
Müslümanların çoğu hilafet devletinde, sonraki halifelerden zulüm ve fesat görünce, bu işte cahillik ettiler ve hilafet devletinin kaldırılması için kafirlerle ittifak edip birlikte çalıştılar.
Şunu unutuyorlar!; kesin bir küfrü, apaçık bir şirkleri görülmedikçe idarecilere karşı kıyam etmek caiz değildir. Hele bir de onların yanında Allah'tan bir delil, ümmetin Rabbanilerinin ikrarı, Kitap, Sünnet ve ümmetin selefinin tavırlarından çıkarılmış davet fıkhı kaidelerinin güvencesi de varsa…
2- Eğer Müslümanların cemaati ve imamı yoksa, Müslüman kişinin, sapıklık fırkalarından ve ayrılık gruplarından (bütün cemaat ve tarikatlardan) uzaklaşması gerekir.
3- Sapıklık fırkalarından uzaklaşmak demek; onları mücadele olmaksızın, bâtılda serbest hareket eder halde bırakarak uzlete çekilmek değil, aksine Müslümanların bu dinin kökleri olan Kitap ve Sünnete sıkı sarılmaları, bunları Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabelerinin anlayışıyla anlamaları ve hidayet imamlarının eğitimiyle hareket etmeleri gerekir.
İnsanları yeryüzünde ve üzerindekilerde hakim olacak olan bu iki büyük esas üzerine davet etmek gerekir. Böylece bundan sonra öğrenecek ve haber vereceklerdir. Muhakkak ki sapıklık fırkalarının mevcut oluşu, yeryüzünde Allah'ın hüccetinin kaim olmayacağı manasına gelmez. Mütevatir olarak rivayet edilen hadislerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kıyamet günü gelinceye kadar her asırda hakkı yüklenen bir taifenin mevcut olacağını, ona muhalefet edenlerin onlara zarar veremeyeceğini belirtmiştir.
Şeyhleri İlahlaştırma Ve Onlara Kulluk Etme:
Tasavvufçuların İslâm'dan en fazla saptığı konulardan biri de, şeyhlerini Allah'tan başka tanrı gibi görmeleri veya göstermeye çalışmalarıdır. Müridin şeyhin karşısında zelil, dilini yutmuş, iradesiz, düşüncesiz ve gassalın elindeki cenaze gibi olmasını şart koşmuştur. Bu alçaltıcı kulluğu da, müridin şeyhine bağlılığı, sevgisi, itaati ve kudsi makamlara yükselişinin açık alameti saymıştır. Şeyhine karşı bu şekilde yaşıyan ölü gibi olmıyan müridlerin helak olacağını ve manevi makamlarda yükselemiyeceğini söylemiştir. Bakınız, Tayfur (Ebu Yezid) el-Bistami bunu nasıl dile getiriyor: "Üstadı (şeyhi) olmıyanın imamı şeytandır."
Letaifu'l-Minen sahibi de bunu şöyle ifade ediyor: "Şeyhlerin silsilesine kendisini ulaştıracak ve kalbinden perdeyi kaldıracak üstadı olmıyan kimse, sahipsiz bir sokak çocuğu ve nesebi belirsiz bir kişidir."
Şeyhine karşı müridin âdabını belirleyen Muhammed Osman'ı da dinliyelim: "Geçtiğin her halde şeyhini görmen ve bunun onun vasıtasıyla olduğunu bilmen gerekiyor. Âdabın biri de namazda oturur gibi huzurunda oturman, onda fena bulman, seccadesine oturmaman, ibriği ile abdest almaman ve bastonuna dayanmamandır. Ermişlerden birinin şu sözünü dinle: Şeyhine "Niçin?" diye soran kimse felah bulmaz. İmajını kalbinden ve hayalinden sakın çıkarma. Bir an olsun ondan gafil olursan, bilki bu senin bedbahtlığındandır. Onda fena makamına erişmeye çalış, böylece onda beka makamına erişirsin."
Tasavvufçular müridin emir veya yasak hiçbir isteğine muhalefet etmemesini emretmektedir. Hz. Peygamber'in sünnetine açıkça muhalefet ettiğini görse bile, şeyhin hiçbir arzusuna muhalefet etmemesini söylerler. Müridin şeyhin avucunda kalması, malını, ırzını ve insanlığını sömürebilmesi için tasavvufçular, eş-Şarani diliyle, şeyhine başka şeyhi ortak koşan kişinin Allah'a da ortak koşmuş olacağını kararlaştırmışlardır. Şeyhinin tarikatından başka tarikat seçen veya onun istediği yoldan gitmiyen kişinin dinden çıkacağını da söylemişlerdir.
Tasavvuf kitapları insanın şeref ve haysiyetini yerle bir eden, aşağılık, rezil ve sefil bir dereceye düşüren, zalim ve edepsiz her türlü ayağın altında çiğnenmesini sağlıyan, kısaca insanı Allah'ın verdiği insani değerlerden ve izzetten yoksun bırakan bu tür saçmalıklar ve hurafelerle doludur. Bunun neticesidir ki tasavvufçular tapanlar ve tapılanlar diye iki kısma ayrılmaktadırlar.
Yine bunun neticesidir ki bu uyuşturucu saçmalıklarla melankolik olmuş nice yaşlı insanların henüz beşikte altını pisleten çocukların ayaklarına yüz sürdüklerini, şeyh evladı veya mukaddes soyun mübarek nesli diyerek mesih aleyhisselam gibi daha beşikte kerametlerle konuşturduklarını görürsünüz. Tek sebebi de tarikat şeyhi efendisinin oğlu olmasıdır. Çünkü sırrı onda, rabbaniyeti onu kutsallaştırmaktadır. Bütün tasavvufçuların şeyhlerinin her söylediğinin Allah'ın bir vahyi olduğuna inanarak Allah'ın dinine muhalefet etmelerinin sebebi de bu zihniyettir. Çünkü inançlarına göre şeyhlerinin kalbleri Rahman'ın üzerinde istiva ettiği tahtlar, azamet ve büyüklüğünün gökleri, cemalinin tecellileridir. Hidayetini aleme saçtığı ve vahyini insanlara kendisinden ulaştırdığı kutsal yerlerdir. el-Kuşeyri şöyle diyor:"Kim bir şeyhe intisap eder ve kalbi ile ona itiraz ederse, intisap ahdini bozmuş ve kendisine tevbe vacip olmuş olur. Çünkü şeyhler "Üstadların hakları için tevbe kabul olmaz" demişlerdir."!!!?
[1] Tirmizi(3095) Taberi(10/114) Beyhaki(10/116) el Medhal(1/209) Şuabul İman(7/45) İbni Hazm el İhkam(6/290) Sehmî Tarihu Curcan(s.541) İbni Kesir(2/348) Cemul Fevaid(6996) Şatıbi el İtisam(2/370)
[2] Taberani(9/152) ricali sahih ile rivayet etmiştir; Mecmauz Zevaid(1/180) Beyhaki(10/116) Lalkai İtikadı Ehlis Sunne(1/93) İbni Hazm el İhkam(6/255) Hilye(1/136) Safvetus Safve(1/421)
[3] sahihtir. Lalkai İtikad(1/116-117) Taberani Evsat(8/307) Darekutni İlel(6/81) İbni Hazm el İhkam(6/236) Ebu Nuaym Hilye(5/97) İbni Asakir(58/438) Mecmauz Zevaid(1/186)
[4] M.Ali Sabuni Safvetut Tefasir(1/227) Oruç ibadeti kamerî ay sistemine göre farz kılınmıştı. Kamerî aylar her yıl on gün önce gelmektedir. Dolayısıyla Ramazan ayı yılın her mevsimine rastlamaktadır. Hristiyanlara yaz aylarında oruç tutmak zor geldiği için orucun zamanını değiştirerek güneş sistemine almışlar ve yılın kısa ve değişmeyen serin günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır.
[5] Buhari(9/109,4044,6711,6816) Müslim(imaret 39) Nesai(beyat 34) Ebu Davud(2608) İbni Mace(2865) İbni Hibban(4567) Tirmizi(1707) Beyhaki(3/127) Ahmed(1/131,409,5/66) Sahihul Cami(7520) Sahiha(179) Ebu Ya’la(7/4046) İbni Ebi Şeybe(12/543) Mecmauz Zevaid(5/225) Metalibul Aliye(2110) Fethul Bari(13/123) Hatib Tarih(3/145) Taberani(1/154) Tayalisi(2612) Hakim(3/443) Temhid(8/58) Busayri İthaf(5007) Semhudi Cevahirul Ikdeyn(1/121)
[6] Buhârî(Ahkâm 1, Cihad 109) Müslim(İmaret 33, (1853) Nesâî(Bey'at 27, (7/154)
[7] Buhârî(Ahkâm 4) Müslim(1848) Nesâî(7/123) İbnu Mace(3948).
[8] Buhârî(Ahkâm 4, Cihad 108) Müslim(1839) Tirmizî(1708) Ebû Davud(2626) Nesâî(7/160)
[9] Buhari(Megazi, 59, Ahkam, 4, Haberu'l-Vahid 1) Müslim(1840) Ebu Davud(2625) Nesai(7/159)
[10] Futuhat(1/151,223) Bursevi Ferahur Ruh(2/99)
[11] el İbriz(s.55)
[12] Ebu Gudde; Muhasibi’nin Risaletul Müsterşidin dipnotu(s.31-32)
[13] Müslim(1844); Nesai(7,153); Ebu Davud(4248); İbnu Mace(3956)
[14] Buhari(kitabul menakıb, 11) Müslim(1820)
[15] İbn Ebi Asım; es-sünne( no. 1109, c. 1, s. 527)
[16] Ahmed(4/126) İbnu Mace(43)
[17] Kitabun Netice(2/132)
[18] Kuşeyri(s.312)
[19] Buhari(Fiten 11, Menakıb 25) Müslim(İmaret 51, (1847) Ebu Davud(4244, 4245, 4246, 4247).
[20] Siyeru A'lamin Nubela(7/261)
[21] Ahmed(4/126, 127) Ebu Davud(4607) Tirmizi(2815, 2816) İbni Mace(42,44) İbni Ebi Asım Es Sünne(1/29-30) İbni Hibban(1/104) İbni Abdilberr Cami(2/222, 224) Hakim(1/65, 96, 97) Taberani(18/537-602, 617, 625) Beyhaki(10/114) Cem’ül Fevaid(127) Darimi(95) Tahavi Müşkil(1/85-87) Tayalisi(2615-16) Sahihtir.
[22] Müslim(12/236-237-Nevevi Şerhi)