Kuran ve Sünnet

Zikir ve Bidatler

Allah’ı zikretme konusundaki bidatler nelerdir?
Cevap: İslam ümmeti, mülhid kelamcıların, mukallid kıyasçıların, şeyhlerine masumiyet atfeden cahil ve sapık tasavvufçuların, bir de siyaseti şer’î ahkama tercih eden politikacıların Selef yolundan uzaklaşması sebebiyle zayıflık, gevşeklik hali yaşamaktadır. Kendi içinde azap fırkalarına bölünmüş, düşmanlarının yutabileceği küçük lokmalar haline gelmiştir. Sevban (R.a.) hadisinde de geçtiği gibi “sayıca çok olmalarına rağmen selin sürüklediği çerçöp gibi” dağınıktırlar. “Kazanlarının etrafına üşüşen yiyiciler” gibi, küfür devletleri, Müslümanlar üzerine üşüşmüştür. Tek çaremiz uzun yılların dine dahil ettiği bidatlerden dini temizlemek, uydurma ve merdud olan israili rivayetler ile zayıf hadisler üzerine akide inşa etmeyi bırakmak, vahye yani Kitap ve Sünnet’e teslim olmaktır. Akideyi, ibadetleri tashih etmekle beraber yeni nesli tertemiz selef yolu üzere yetiştirmek mecburiyetimiz vardır. İşte zikir meselesi de aydınlatılması gereken bir konudur.
Şüphesiz zikrullah’ı emir ve tavsiye eden pek çok ayet vardır. Yine Allah Teala Kendisini az zikretmenin münafıkların sıfatı olduğunu Nisa suresi 142. ayetinde belirtmektedir.
Bazı alimler, ferdî olsun, cemaat halinde olsun cehrî zikrin caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Lakin teşrik tekbirleri, hacda telbiye gibi bazı yerlerde ve adabına riayet halinde cehri zikrin sünnet olduğu sahih hadislerden anlaşılmaktadır. Zikrullah ibadetine çeşitli bidatler dahil olmuştur. Mesela, zikrin belirli ve ölçülü hareketlerle tertip edilmesi, kasideler eşliğinde yapılması, raksedilmesi, çalgılar çalınması, gırtlaktan garip sesler çıkarılması, yapmacık cezbeler -büyük Tabii Said Bin el Müseyyeb r.a.’in dediği gibi- selefte görülmeyen, haram olan bidatlerdir.
İmam el Kadı Iyaz r.a. et Tinnisî’den naklediyor; “İmam Malik r.a.’ın yanında idik. Ashabı da oradalardı. Nusaybin halkından birisi dedi ki;
“Bizim o tarafta “sufiler” denilen bir topluluk var. Çok yiyorlar, sonra kasideler okumaya başlıyor ve kalkıp raksediyorlar”
Bunun üzerine imam Malik dedi ki; “onlar çocuk mu?” “hayır” dedi. “peki onlar mecnun mu?” diye sorunca adam dedi ki; “hayır onlar şeyhtirler ve akıl sahibidirler.” İmam Malik dedi ki;
“İslam ehlinden hiç kimsenin böyle yaptığını duymadım!!!” adam dedi ki;
“Onlar yiyorlar, sonra kalkıp ayakları üzerinde raksediyor, bazıları başlarını ve yüzlerini tokatlıyorlar” bunun üzerine imam Malik güldü ve kalkıp evine girdi. Malik r.a.’ın ashabı adama dediler ki; “Arkadaşımıza uğursuzluk getirdin. Biz otuz küsur senedir onun meclisindeydik, bu gün dışında güldüğünü görmedik.”[1]
Şeyhul İslam İbni Teymiye (r.a.), der ki; “her kim; “La ilahe illallah avam halkın zikridir, havasın zikri Müfred isimdir. Yani zikir yalnız Allah Allah, Hay, Hay, Hay demektir” diye iddia ederse sapıtmış, fahiş bir hataya düşmüş olur. bazılarının; “Sen Allah de, sonra onları bırak batıl dedikodularında oynaya dursunlar.”(En’am 91) ayetini alıp da iddilarına delil getirmeleri, bunların en açık yanılmalarıdır. Çünkü bu ayetteki “Allah” ismi şerifi, ayetin baş tarafındaki; “Musa’nın nur ve insanlara hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?” sorusunun cevabıdır. Kastedilen, tek olarak “Allah” diye zikretmek demek değildir.
Sonra tek bir isim ister şahıs zamiri, isterse gayb zamiri olsun tam bir kelam ve mana ifade eden bir cümle değildir. (yani Allah Allah Allah, hu hu hu kelimeleri tam bir anlam ifade eden cümle değildir.) bu çeşit tek kelime ne iman, ne küfür, ne emir ne de yasak ifade etmez. Bu çeşit zikri seleften ve ashabdan hiçbir kimse yapmamış ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de meşru kılmamıştır. Bir tek ismi zikretmek, bizzat kalbe anlamlı bilgi de vermez. Sadece kalbe mutlak bir tasavvur verir ki onun üzerine ne menfi ne müsbet hiçbir fikir bina edilmez. Öyleyse bu faydasızdır. Şeriat ise, bizatihi manalar ifade eden zikirleri meşru saymıştır...
Bazı şeyhlerin (Şiblî^yi kasdediyor) söylediği nakledilen; “La ilahe illallah derken la ilahe deyip te, illallah diyemeden ölürsem diye korktuğum için Allah Allah diyorum” sözü sakattır. Zira bu korkunç bir hatadır. Çünkü ameller niyetlere göredir. Şüphesiz sahih hadiste; can çekişen kimseye la ilahe illallah kelamı şerifini telkin etmek emredilmiş, “her kimin son sözü la ilahe illallah olursa cennete girer” buyrulmuştur. Eğer bu mübarek cümle zikredilmesi mahzurlu cümle olsaydı, o söylerken her an ölmesi beklenen bir kimseye telkin edilmez, kötü bir şekilde ölmesine meydan verilmezdi. “Allah” demesi telkin edilirdi. Hulasa, “Allah Allah, Hay, Hay, Hu, Hu” diye zikretmek sünnetten çok uzak, bidatın en içinde ve şeytanın saptırmasına en yakın olandır…”[2]
Şeyhul İslam İbni Teymiye’nin sözlerine şunu da eklemek gerekir; Enes r.a.’ın rivayet ettiği hadiste; “Yeryüzünde Allah Allah diyen kaldıkça kıyamet kopmayacaktır” buyrulmuştur.[3] Hadisin diğer bir metni şöyledir; “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz.”
Bu hadisler İbni Teymiye’nin söylediklerine zıt değildir. Zira bu rivayetlerde lafzatullah mansub (son harfinin harekesi üstün) olarak gelmiştir. Bu takdirde nasba amil olan fiil muzmerdir, ismin tekrarı, fiil yerini tutmuştur. Buna nahiv ilminde “tahzir” derler ki, mef’ulün bih çeşitlerindendir. Tahzir, bir şeyden sakındırmak demektir. O halde; “Allahe Allahe” cümlesindeki muzmer fiil de; “ihzer” yani; “sakın” fiilidir. Böylece cümlenin manası; “Allah’tan sakın diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz.” Demektir. İmam Müslim bu hadisi rivayet ederken merfu (ötreli) okumuştur. Bu takdirde de cümle mübteda ve haber olur. İbni Ca’fer bu hadisi “La ilahe illallah” tevhidi olarak rivayet etmiştir ki, “Allah Allah” lafzıyla gelen rivayetin tefsiridir.[4]
Sufilerin kıyam halinde zikre delil getirdikleri; “Namazı kıldıktan sonra; ayakta iken, otururken, yanlarınız üstü yatarken de Allah'ı anın. Emniyete kavuştuğunuzda; namazı dosdoğru kılın. Namaz; şüphesiz mü'minler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.” (Nisa 103) ayeti, korku namazı hakkındadır.
Nitekim bir önceki ayette; “Ve o vakit sen içlerinde olub da onlara nemaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar, bunlar secdeye vardıklarında diğer kısım arkanızda beklesinler, sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar ve silâhlarını yanlarına alsınlar, kâfirler arzu ederler ki silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil bulunsanız da size birdenbire bir basgın bassalar, eğer yağan yağmurdan bir eziyyet varsa veya hasta iseniz silâhları bırakmanızda beis yoktur, bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın çünkü Allah kâfirler için mühiyn bir azab hazırlamıştır” buyrulur
Cüveybir Bin Dahhak der ki; “İbni Mes’ud r.a. bir topluluğun ayakta zikir yaptığını öğrendi ve onlara karşı çıktı. Onlar dediler ki; “Allah Teala; “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzere yatarak Allah’ı zikrederler” buyurmuyor mu?” bunun üzerine İbni Mesud r.a.; “Bu ayet, ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen kimse hakkındadır” dedi.”[5]
Şunu da delil getirirler; Şeddad Bin Evs radıyallahu anh’den; “Biz Peygamber aleyhisselam’ın yanında iken buyurdu ki;
“Ellerinizi kaldırın ve La ilahe illallah deyin” Biz de öyle yaptık. Sonra buyurdu ki; “Allahım şüphesiz Beni bu kelime ile gönderdin, bununla emrolundum, bununla Bana cenneti vaad ettin. Şüphesiz Sen vaadinden dönmezsin” Sonra buyurdu ki; “Müjdeleniniz Şüphesiz Allah sizi affetti.”[6]
Bu rivayet zayıf olup delil olamaz. Ravilerinden Raşid bin Davud müdellis ve zayıf bir ravi olup bunu tedlis sigası olan an’ane ile rivayet etmiştir. Ayrıca anlaşılan o dur ki, burada Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem dua için ellerini kaldırmalarını emretmiş ve duada bulunmuştur. Ya da biat tazelemelerini istemiştir.
Amr b. Yahya’dan; “babamı, babasından (naklen) şöyle rivayet ederken duydum:
(Babam) dedi ki sabah namazından önce Abdullah b. Mes'ûd'un kapısının önünde otururduk. Çıktığında, onunla beraber mescide giderdik. Neyse (bir gün) Ebû Musa el-Eş'arî yanımıza geldi ve;
"Ebû Abdirrahman (yani Abdullah b. Mesûd) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?" dedi. "Hayır" dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihayet (Abdullah) çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebû Musa ona şöyle dedi:
"Ey Ebû Abdirrahman! Biraz önce mescidde yadırgadığın bir durum gördüm. Ama yine de, Allah'a şükür, hayırdan başka bir şey görmüş değilim. (Abdullah) "Nedir o?" diye sordu. O da; "Yaşarsan birazdan göreceksin" dedi (ve) şöyle devam etti:
"Mescidde halkalar halinde, oturmuş, namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada (İdareci) bir adam, (halkadakilerin) ellerinde de çakıl taşları var. (idareci): "Yüz defa Allahu ekber deyin" diyor, onlar da yüz defa Allahu Ekber diyorlar. Sonra, yüz defa La İlahe İllallah, deyin diyor, onlar da yüz defa La ilahe İllallah diyorlar. Yüz defa Sübhanallah deyin diyor, onlar da yüz defa Sübhanallah diyorlar."
(Abdullah b. Mes'ûd); "Peki onlara ne dedin?" dedi. "Senin görüşünü bekleyerek -veya "senin emrini bekleyerek" -onlara bir şey söylemedim." dedi.
Dedi ki; "onlara kötülüklerini hesab etmelerini emredip (bununla) iyiliklerinden hiçbir şeyin de zayi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya!" dedi. Sonra gitti, biz de onunla beraber gittik. Nihayet o, bu halkalardan birine geldi, başlarında durdu ve şöyle dedi: "Bu, yaptığınızı gördüğüm nedir?"
Dediler ki; "Ey Ebû Abdirrahman! Bunlar çakıl taşları. Onlarla Ellahu Ekber, La ilahe İllallah ve Sübhanallah deyişleri sayıyoruz." (Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ûd) dedi ki;
"Artık kötülüklerinizi sayıp (hesab edin)! Ben, iyiliklerinizden hiç bir şeyin zayi edilmeyeceğine kefilim. Yazıklar olsun size! Ey Ümmet-i Muhammed, ne çabuk helak oldunuz! Peygamberinizin -salallahu aleyhi ve sellem- şu sahabesi içinizde hâlâ bolca bulunmakta. İşte onun elbiseleri, henüz eskimemiş; kapları, (henüz) kırılmamış. Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, sizler kesinlikle ya Muhammed'in dininden daha doğru yolda olan bir din üzerindesiniz (-ki bu imkânsızdır-) veya bir sapıklık kapısı açmaktasınız."
Onlar; "Vallahi, ey Ebû Abdirrahman, biz, başka bir şey değil, sadece hayrı (elde etmeyi) İstedik" dediler.
O da şöyle karşılık verdi; "Hayrı (elde etmek) isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Resûlullah -salallahu aleyhi ve sellem- bize haber vermişti ki; Kur'an'ı okuyacak olan bir topluluğun bu okuyuşları sadece dilde kalacak, onların köprücük kemiklerini ileriye geçmeyecek. Vallahi, bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir." Sonra Abdullah onlardan yüz çevirdi .
(Amr b. Yahya'nın dedesi) Amr b. Selime, bundan sonra şöyle dedi: Bu halkalardaki (insanların) tamamını, en-Nehrevân olayında, haricîlerin yanında bize karşı vuruşurken gördük." [7]
Amir Bin Abdullah Bin Zübeyr dedi ki; “Babama geldim ve dedim ki; “Allahı zikreden hayırlı bir kavim gördüm. İçlerinde Allah korkusundan çığlık atıp bayılanlar vardı. Onlarla beraber oturdum.” Bunun üzerine babam dedi ki;
“Onlarla oturma! Ne Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ne Ebu Bekir, ne Ömer ne de diğer sahabelerde böyle bir şey yoktu. Senin o gördüklerin, bunlardan daha mı çok huşu sahibidir?”[8]
Katade r.a.; “Rablerinden korkarak derileri ürperir. Sonra Allah’ın zikriyle kalpleri yatışır” ayetini okudu ve dedi ki; “Bu Allah’ın dostlarının sıfatıdır. Allah onları, “şuurlarının kaybolmasıyla, çığlık atıp bayılmalarıyla” değil, derilerinin ürpermesi, gözlerinin yaşarması ve zikrullah ile kalplerinin sükünete ermesiyle vasıflıyor. Zira çığlık atıp bayılmak, şuurların gitmesi, ancak bidat ehlinde bulunur ve şeytandandır.”[9]
Enes Bin Malik r.a.’e, Kur’an okuyup, çığlık atarak bayılan bir kavim sorulunca dedi ki; “bunu hariciler yapar!”[10]
Kays Bin Ubade r.a. diyor ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı zikir anında sesi yükseltmeyi çirkin görürlerdi.”[11]
Aliyul Kari “el Hırzus Semin Şerhu Hısnul Hasin” adlı eserinde “Kulum beni bir toplulukla zikrederse…” hadisini izah ederken der ki; “Burada muhtemelen gizli zikir kastedilmektedir. Nitekim “gafiller arasında Allah’ı zikreden kişi, savaşta firar edenler arasında firar etmeyip sabreden kimse gibidir”[12] hadisi buna işaret eder. Topluluk ile zikir ifadesinden, haddi aşarak sesi yükseltmenin cevazını çıkarmaya yol yoktur.”[13]
İmam Buhari Kitabus Siyer’de “Tekbirde sesin yükseltilmesinde kerih olanı” diye bir bab açmış, Ebu Musa r.a.’den şu rivayeti nakletmiştir;
“Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem ile beraberdik. Bir vadiden inerken tekbir getiriyor, çıkarken de tehlil ediyorduk. sesimizi biraz yükselttik. Bunun üzerine buyurdu ki; “ey insanlar, kendinize acıyın. Zira siz ne sağır birisine, ne de burada olmayan birisine sesleniyorsunuz. Şüphesiz O sizinle birliktedir, çok iyi işitir, çok yakındır. O’nun ismi mübarek, şanı da yücedir.”[14]
Bu hadisin şerhinde Kastalani der ki;[15] “Taberi dedi ki; “Zikir ve duada sesi yükseltmenin mekruhluğunu sahabe ve tabiinden selefin çoğu söylemişlerdir.” Bu hadis de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zikirde sesin yükseltilmesini çirkin gördüğünü gösteriyor.”
Ancak Leknevi der ki; “bu hadis, mutlak olarak cehri zikrin yasaklığını veya mekruhluğunu göstermez. Bilakis gizli zikrin müstehaplığına delil olmaktadır. Zira “kendinize acıyın” ibaresi, yasaklık veya vaciplik ifade etmeyip, hafifletme, merhamet ifade etmektedir. Şayet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onları men etmeseydi, tepe çıkarken yüksek sesle zikretmenin takriri sünnet olacağını zannedeceklerdi. Ümmetine kolaylık olması için bunu yasakladı.”[16]
Zikir meclislerinden kastedilen şey hakkında Ebu Hureyre r.a.’den gelen sahih rivayet şu şekildedir;
“Allah’ın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın Kitabını okuyan ve aralarında ders yapan bir topluluğu, melekler rahmet ve sekinet ile kuşatırlar, Allah onları kendi katındakilerle anar.”[17]
İbni Abbas r.a.’dan mevkuf olarak gelen rivayet ise şu şekildedir; Ona “En üstün amel hangisidir?” diye sorulunca dedi ki;
“Allah’ı zikretmek en büyüktür. Bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okuyan ve aralarında ders yapan hiçbir topluluk yoktur ki, melekler onları kanatlarıyla gölgelemesin. Onlar bundan başka bir söze dalmadıkları sürece Allah’ın misafirleridir.”[18]
Hakim, Muaviye’den şöyle dediğini tahric etti; Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’le beraberdim, mescide girdi, mescidde oturan bir topluluk gördü, Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Sizi oturtan nedir?” dediler ki:
“Farz namazı kıldık. Sonra oturduk Allah’ın Kitab’ı ve Peygamber’in sünnetini müzakere ediyoruz.” Rasullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Allah bir şeyi zikrederse onu zikri büyük olur.”[19]
Tasavvufçuların Zikri
Doğum yıldönümleri (mevlidler) dedikleri bayramlarda, mescidler dedikleri yatır türbelerinde tasavvufçular zikir diye adlandırdıkları dans partileri düzenlerler. Şeyh efendi rezaletin aşık olduğu ve faziletin tiksindiği kadın ve erkek dervişlerden iki saf arasında oturur, haram beslenmekten yağ damlıyacak kadar semizlemiş iki eliyle işaret ederek dansı başlatır. Kendisi de harflerini ve telaffuzunu tahrif ederek Allah'ın adını haramla beslenen dudaklarından ve burnundan tekrar etmeye başlar. Alnının iki tarafı hayayı gammazlar ve takvayı jurnal eder. Gazelcileri de Leyla ve Suad faslından coşkun sesiyle coşturur. Davulcuları yahut tef ve neycileri de şeytanın elleriyle davulu yahut defi, nefesiyle de neyi çalarak cinleri etrafa toplar. Bu cûşuhurûş içinde şeyh efendi kendinden geçer ve dervişler de ritme uyarak göbek atmaya başlarlar. Dansözler gibi sağa sola kırıtarak nağmelere katılırlar.
Tıpkı meyhanecilerin elinde içki kadehlerini ve altın tasmaları gören dansözlerin bütün vücut hatlarıyla coşarak kendinden geçtiği ve mest olduğu gibi, kendilerinden geçer ve mest olurlar. Çok geçmeden bastırılmış olan şehvetler alevlenir ve dem bu demdir, diyerek alevlenen şehvetini tatmin yollarına koyulur.
Edepten uzak sallanmalar ve şeytanca iniltiler ve günah ulumalarından kısılmış seslerle istiğase (yardım dileme) naraları yükselir. Her biri kendi sevgilisinin şarkısını söyler. Bu şekilde bu edepsizce sapıklığı bir veya iki saat sürdürürler. Her biri, şeytanı kuduran ve şehveti alevlenen dişilere vücudu kuvvetli bir hayvan olduğunu ispatlamaya çalışır. Sonra da dansla geçen bu saatlerin ilahi tecelli saatleri olduğunu söyler. Bir de bakarsınız ki yetiminin azığını satan anne, eşinin başörtüsünü satan erkek ve borç altında beli kırılan zavallı borçlu şeyhin batıracağı bir şiş veya vereceği bir afyon yahut dervişlerin bir esrarı için kuyruğa girmişler! Hepsi de zikir (dans) salonlarında dans ediyorlar!
Ne dersiniz, aşırı mı gittim yoksa eksik mi anlattım? Herhalde aşırı gittiğimi sanıyorsunuz, değil mi? Dans salonlarında tepinirken tasavvufçuları gören herkes, diyebilirim ki, facirlerin şehvetleri gibi alevlenen mecusilerin ateşlerini görmüş gibi olur. Söyler misiniz, şuurlarını yitirmiş ve şeytan çarpmış gibi haramlarla coşan ve coşturan nağmelerle tempo tutan, kilometrelerce uzaktan harama çağıran gözlerle mest olan gençleri acaba toplumun insanları görmüyor mu? Ellerindeki teflerle tempo tutturan gençlerin yanında neşesinden dört köşe olan şeyhleri insanlar duymuyor mu? Kurdukları tuzaklarla ortalıkta dolaşan gençleri ve nereye gideceğini bilmiyen zavallıları avlayıp kendisine sundukları için keyfine diyecek bulunmıyan bu sömürücüleri insanlar bilmiyor mu? Bütün bunlar oluyor ve siz de, biz de hepimiz görüyoruz, duyuyoruz. Buna rağmen düğün başkalarınınmış gibi kimsenin buna aldırdığı veya karşı çıktığını müşahade etmiyoruz. Sanki heriflerin rezillikleri kutsal bir faziletmiş gibi herkes halinden memnun!
Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? ondan sonra ashab Allah'ı böyle mi zikretti? (Allah Allah, Hay Hay diye) Müfred ismiyle zikrettiklerini, ah vahlarla, inilti ve tempolarla, dans ve nağmelerle Allah'ı zikrettikleri kim iddia edebilir? Birisi alkış tutarak ve diğerleri ona uyarak koro halinde zikrettiklerini kim söyliyebilir? Sahabelerin Leyla gazelleri okuyan bir gazelhan eşliğinde, çığlık ve naralarıyla vahşi hayvanları yuvalarında ürküten seslerle, bir lokma et yahut batacak bir şiş için Allah'ı zikrettiklerini kim ileri sürebilir? Neylerle, keman ve rebaplarla, tef ve nakkaralarla zikrettiklerini nasıl söyleyebilirsiniz?
Hepsi Rasûlullah'ın öğrettiği gibi Allah'ı zikrettiler. Huşu ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve reca arasında, münferiden ve Rasûlullah'ın öğrettiği dualarla Allah'ı andılar, O'na yalvardılar, nimetini istediler ve azabından kendisine sığındılar. Ama tasavvufçuların zikri gibi zikredenler, ancak cahiliyye müşriklerinin zikri ile zikretmiş olur. Yahudi ve hıristiyan kafirlerinin zikri ile zikretmiş olur."
“Onların (müşriklerin) Beytullah'ın yanında namazları (duaları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka birşey değildir."(Enfal 35)
Tasavvufçuların Zikri Bir Yahudi Bidatıdır
Yüz kırk dokuzuncu mezmurda şunları okuyoruz: "Siyon oğulları hükümdarlıklarına sevinsinler, tef ve ud ile dansederek adını tesbih etsinler, terennüm etsinler. Tehlil getirin, kutsallığında (Kudüs'de) Allah'ı tesbih edin. Rebab ve ud ile tesbih edin. Tef ve dans ile tesbih edin. Sazlar ve zurnalarla tesbih edin. Türlü naralarla tesbih edin."
Tasavvufçular da aynı bu şekilde zikir yaparlar. Yahudi cahiliyye bidatı ile tasavvufçuların zikri arasında sıkı ilişkiyi ve benzerliği görmek için bir zikir meclisini müşahade etmek yeterlidir. Bu apaçık bir gerçek iken, Abdulaziz ed-Debbağ'ın şu sözlerini görüyoruz: "Zikredenler sağa sola sallanırlar, çünkü kutuplar meleklerin böyle yaptığını görmüşlerdir.(!)"
Tasavvufçularda Zikrin Şekli Ve Sözleri
Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması, önce sağa lâ ile başlayıp sola ilah ile dönmesi ve doğrulması gerekir. Sola doğru öne eğilerek illallah demesi ile bu işi tamamlar. Allah, hû gibi tek isimle zikrediyorsa çenesini göğsüne vurması, koro halinde ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlıyarak kalbinin derinliklerinden çıkarması icabeder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların zikir şeklidir!
Allah için söyleyiniz, Rasûlullah rabbini zikrederken böyle tepeden tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır! Hiçbir zaman böyle yapmamıştır. Çünkü o Allah'ın peygamberidir ve Allah'ın huzurunda nasıl edeple ibadet edileceğini bilir ve insanlara bildirir. Kör testerenin ağaç keserken çıkardığı sesler gibi de sesler çıkarmamış ve naralar atmamıştır. Nasıl zikredeceğini Allah ona şöyle tarif etmiştir:
"Namazında yüksek sesle okuma. Onda sesini fazla da kısma. İkisinin arasında bir yol tut." "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilmelisiniz ki haddi aşanları O sevmez." "Rabbini içinden, yalvararak ve O'ndan korkarak yüksek olmıyan bir sesle sabah ve akşam zikret (an). Gafillerden olma!"
Namazda sesin fazla yükseltilmemesi ve tamamen kısılmaması, belki ikisi arasında bir yol tutulması esas iken, tasavvufçular guya bir nevi ibadet veya dua olarak yaptıkları zikirlerinde nakarat tutturmak, avazları çıktığı kadar bağırmak, testere sesleri gibi hançerelerden sesler çıkarmak, tepeden tırnağa kadar ter içinde kalacak şekilde tepinmektedirler. Ne yapalım, tasavvufçular Allah'ın hidayetini bu şekilde değiştirmekte ve başka yollara uymaktan çekinmezler!
Zikirde kullanılan sözlere gelince; müridin şeyhine karşı edeplerinden biri de şeyhinin kendisine telkin ettiği kelimeler kullanması ve başka sözleri kullanmamasıdır. Bu sebepten zikir sözleri tarikatların çokluğu ve şeyhlerin farklılığına paralel olarak çoğalmış ve değişik olmuştur.
Kimileri Allah'ın tek ismi ile, kimileri hû hû diyerek, kimileri de ıh ıh sesleriyle zikretmektedir. Tasavvufçu her tağut kullarına başka tarikatların zikri ile zikretmeyi ve izin verdiği şeylerin dışında kelimeleri kullanmalarını yasaklamaktadır. Çünkü yüce Allah'ın isimlerini şu veya bu şekilde söyledikleri zaman fayda, şu veya bu şekilde söyledikleri zaman da zarar vereceğine inanırlar. Onun için zikreden kişiye fayda veya zarar verecek şeyleri bilen şeyh, kaptan sayılır. Bu bakımdan derviş lailahe illallah sözü ile ancak şeyhi kendisine izin verdiği taktirde zikredebilir. Rabbine de “yâ latif” diye seslenmemelidir. Aksi halde ona bir uyuşukluk gelir veya çarpılır.
Tasavvuf kahinlerinden İbn Ataullah el-İskenderi'nin şu iftirasına bakınız: "Allah'ın "Afûv (bağışlayan) ismi avamın zikrine yaraşır. Çünkü onları ıslah eder. Allah'a suluk edenlerin ise bu isimle onu zikretmesi yakışmaz.
Bâis (dirilten) ismi ile de gafiller zikreder. Fenayı talep edenler onu bu isimle zikretmez. Gafir (günahları bağışlayan) ismi ile de avam öğrencilere telkin yapılır (onlara bu isim öğretilir). Zira günahın cezasından korkan onlardır. Ama Allah'ın huzuruna çıkmağa layık olanların günahları bağışlayanı zikretmeleri onlarda vahşeti (uzaklığı ve yabancılığı) meydana getirir. Allah'ın "Metin" ismi ise halvet sahiplerine zarar verir, dinle alay edenlere yarar sağlar." (Türkçeye de terceme edilen Miftahul Felah kitabındadır.)
İbn Ataullah bu iftirayı serdetmeye devam etmekte ve Allah'ın isimlerinin çoğuna bu şekilde iftira etmektedir. Halbuki yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"De ki, ister Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na mahsustur."
"En güzel isimler (Esmaulhüsna) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
Şu saçmalığa bakınız. Allah'ın Gafir ismi sadece avama yaraşır. Sanki bu tağutlar günahlardan masum veya ilahtırlar! Halbuki Rasûlullah günde yüz defa Rabbine istiğfar ederdi. Şimdi söyler misiniz, Kur'ân'ın hidayeti ve gerçekliğiyle tasavvufçuların sapıklığı ve dalaleti arasında bir ilişki buluyor musunuz?!
Rasulullah Nasıl Zikretmiştir?
Rasûlullah'ın Cenâb-ı Hakk'ı nasıl zikrettiğini pak sünnetinden öğreniyoruz. Onun zikir şekli ile tasavvufçuların bidat ve saçma zikir şekillerini karşılaştırmak mümkündür. Rasûlullah buyuruyor: "Şu iki kelime, dile kolay, terazide ağır ve Allah'a sevimlidir: Sübhanallah ve bihamdih, sübhanallahi'l-azim."
Selam verdikten sonra her namazın arkasında Rasûlullah şöyle derdi: "Lâ ilahe illallah vahdehu lâ şerîke leh, lehu'l-mülk ve lehu'l-hamd ve huve ala külli şeyin kadîr, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billah, lâ ilahe illallah ve lâ na'budu illâ iyyah, lehu'n-Nimetu ve lehu'l-fadlu ve lehu's-Senâu'l-Hasen, la ilahe illallah, muhlisine lehuddîn velev kerihe'l-kâfirun."
Yine şöyle buyurmuştur: "İstiğfarın en büyüğü şöyle söylemektir: Allah'ım, sen benim rabbimsin, senden başka ilah yoktur, beni yarattın, ben de senin kulunum, gücüm yettiği kadar sana verdiğim söze ve ahdime bağlıyım, yaptığım kötülüklerden sana sığınırım, bana verdiğin nimetini ve işlediğim günahları sana itiraf ediyorum, beni bağışla. Çünkü günahları senden başka bağışlayan yoktur."
Buhari ve Müslim'de İbni Abbas Rasûlullah'ın gece namazı kalktığı zaman şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Allah'ım, ham senindir. Yerin, göklerin ve içindekilerin nuru sensin. Hamd senindir. Yeri, gökleri ve içindekileri tutan sensin. Hamd senindir. Yerin, göklerin ve içindekilerin rabbi sensin. Hamd senindir. Hak sensin, vadin haktır, sözün haktır, sana kavuşmak haktır, cennet hak ve cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıyamet saati haktır. Allah'ım sana teslim oldum, sana iman ettim, sana tevekkül ettim, sana döndüm, senin için düşmanlık yaptım, seni hakem yaptım, işlediğim, işlemediğim ve gizlediğim günahlarımı bağışla. Sen ilahımsın, senden başka ilah yoktur. Güç ve kudret ancak senindir."
Rasûlullah'ın efradının cami ağyarını mani zikri görülüyor değil mi? Peygamberin tertemiz ve halis yakarması ve kulluğundan başka ne vardır? Göğün kapılarının açıldığı dua ve yalvarmalardan başka ne görüyorsunuz? İçinde ne müfred isimle (ya Allah, hû, âh, hay... gibi isimlerle) ne bir zikir var, ne sakalı göğse vurmak var, ne de tepeden tırnağa kadar sallanıp dansetmek var! Ne başı sağa sola sallamak var, ne inlemek var, ne de göbekten bıçkı sesi gibi sesler çıkarmak var! Ne bir gazelhan, ne tef, ne ney, ne kaval var! Ne de ortada duran ve alkışlarıyla tempo tutarak etrafında dervişlerin dans ettiği bir put var!
Sadece ve sadece Allah sevgisi, korkusu ve takvasıyla dolan ve rabbine yalvaran mümin bir kalb vardır. Yüce yaratanına yöneliyor, bütün mülkün sahibi ve hakimine yakarıyor, gerçek bir iman, halis bir tevhid içinde ona yalvarıyor.
İmam Şatıbi der ki; “Kendilerinin tasavvufçuların yolundan gittiklerini iddia edip “fakirler” diye şöhret bulan bir topluluk hakkında soru soruldu. Bunlar bazı geceler toplanıyorlar, tek bir ağızdan koro halinde cehri zikir yapıyorlar, sonra gecenin sonuna kadar musiki ve raksa dalıyorlar. Fakih diye bilinen bazı kişiler de onlarla beraber bulunuyorlar ve bu yolu gösteren şeyhlerin peşlerinden gidiyorlar. Bu caiz midir?
Cevap olarak denildi ki; bunların hepsi sonradan uydurulmuş bidatlerdir ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının ve güzellikle onları takip edenlerin yoluna muhaliftir. Allah Azze ve Celle yarattıklarından dilediği kimseleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının yolundan yararlandırmaktadır.
Sonra bu cevap çeşitli beldelere ulaştı ve bu bidatleri işleyenlerin üzerine kıyamet koptu. Tarikatlarının silinip yok olacağından ve menfaatlerinin kesileceğinden korktular. Bunun üzerine hemen kendilerini savunmaya geçtiler, faziletleri sabit, Allah’a ve Rasulü’ne bağlılıkları bilinen, sünnet ile amel etmeyi prensip edinmiş tasavvuf şeyhlerine intisap ettiklerini söyleyerek kendilerini savundular. Halbuki onlar tasavvuf şeyhlerinin tuttukları yola ters düştükleri için delil olarak onlara bağlı olduklarını söylemeleri geçerli değildir. Zira onlar, tuttukları yolu üç temel esas üzerine bina ettiler; ahlak ve davranışlarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e uymak, helal lokma yemek ve bütün amellerde ihlaslı olmak. Bunlar ise bu üç esas hakkında şeyhlerine muhalefet ettiler. Bu yüzden onların cemaatine dahil omaları mümkün değildir….
Selefi salihin kendi aralarında Kur’an okuyup ilim müzakeresi yaparlardı. İşte bu, zikir meclislerinden bir meclistir. Ebu Hureyre r.a. şu hadisi rivayet etmiştir;
“Allah’ın evlerinden bir evde Allah’ın Kitabını tilavet ve aralarında onu müzakere eden hiçbir topluluk yoktur ki, üzerlerine sekinet inmiş, İlahi rahmet kendilerini bürümüş, melekler her yanlarını sarmış ve Allah Azze ve Celle kendilerini Mele-i A’la’da yanındaki meleklerle anmış olmasın”[20]
Zikir maksadıyla toplanmak da böyledir…fakat onlar koro halinde zikir yapmak için toplanmamışlarsa böyledir. Bir topluluk Allah’ın nimetlerini anmak veya ilim sahibi kişilerse aralarında ilim müzakere etmek veya içlerinde bir alim varsa onun etrafında ilim öğrenmek için oturdukları veya birbirleriyle Allah’a nasıl itaat edileceği, isyandan nasıl sakınılacağını müzakere etmek üzere toplandıkları zaman, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında yaptığı, sahabe ve tabiinin de aynısını uyguladığı meclisler gibi olacağından bu meclislerin hepsi zikir meclisi olacaktır…
İşte gerçek manada zikir meclisleri bunlardır. Kendilerinin tasavvuf yolunu izlediğini iddia eden o fakirlerden bidat ehli olanları, Allah Azze ve Celle böyle meclislerden mahrum bırakmıştır… sapıtmışlar ve kendileri gibi cahillerin peşinden gitmişlerdir. Kur’an ayetlerini ve Hadisleri okumaya başlamışlar, fakat onları da ilim sahiplerinin söylediklerine göre değil, kendi kafalarına göre yorumlamışlardır. Sıratı müstakimin dışına çıkmışlardır. Neticede yine toplanıyorlar ve içlerinden birisi Kur’andan bir şeyler okuyor, fakat bu okuyucu güzel sesli, hoş nağmeli ve makam bilen birisi oluyor, okuyuşunda kötülenen şarkılara benziyor. Sonra da gelin Allah’ı zikredelim diyorlar, seslerini yükseltiyorlar, sırayla bu zikre devam ediyorlar, bir tarafta bir grup, diğer tarafta bir grup, şarkıya benzer şekilde koro halinde zikir yapıyor. Bunun da mendup olan zikir meclislerinden olduğunu iddia ediyorlar. Yalan söylüyorlar! Eğer bunların yaptıkları doğru olsaydı, bunu böyle anlamaya ve böyle amel etmeye selefi Salih daha layık idi. Aksine, onların yaptığı şekilde zikir yapmak, Kur’an’ın ve sünnetin neresinde görülmüş?..[21]
İmam Acurri r.a. der ki; “Şüphesiz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabını, bidatten sakındırmış, bidatin sapıklık olduğunu, Kur’an’a Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in raşit halifelerinin sünnetlerine ve sahabelerin kavline uygun olmayan her amelin veya konuşulan kelamın bidat olduğunu, onun sapıklık olduğunu, onu söyleyen veya yapan kişiye reddedilmiş olduğunu onlara bildirmiştir. Onlardan biri de; İbrad Bin Sariye’nin; “Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bize gözleri yaşartan, kalpleri titreten belagatlı bir vaaz etti” demesidir.
Bu sözü iyi ayırt edin! Onun vaazında, bayıldık, bağırdık, başlarımıza vurduk, göğüslerimizi yumrukladık, kendimizi attık, (cahillerin çoğunun yaptığı gibi ) raks ettik demiyor! (O cahiller) vaaz esnasında bağırır, bayılır düzenbazlık yapmaya çalışırlar. Bütün bunlar şeytanın onlarla oynamasıdır. Bunların hepsi bid’at ve delalettir.
Böyle hareket edenlere denilir ki; Bil ki şüphesiz Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem insanların en doğrusudur, Ümmetine en güzel nasihat edenidir. Kalbi en rikkatli olanıdır. Ashabı da kalbi en rikkatli olanlardır. Onlardan sonra gelen insanların en hayırlılarıdır. Akıl sahibi için bunda şüphe yoktur. Onlar vaaz esnasında çığlık atmazlar, bağırmazlar, raks etmezler, hoplayıp zıplamazlar idi. Bu doğru bir şey olsaydı buna insanların en hak sahibi, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanında olanlar olurdu. Ancak bu, bid’attir, batıldır, münkerdir. Böylece bil! Onun sünnetine ve ondan sonra ki hidayete ermiş raşit halifelerin ve diğer sahabelerin (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) sünnetlerine temessük edip sarılmalısınız.”[22]
İbadette aşırı giden Hariciler:
Sufilerin zikirde, zühdde, ibadette aşırı gidişte haricilerle benzer yanları vardır. Halka ve koro halinde zikirleri, sahte cezbe gösterileri gibi konularda benzer yanları yukarıda zikredildi. Çok ilginçtir ki sufiler şeyhlerine muhalefet edeni tekfir etmede haricilerden de süratli, Celalettin rumi’nin humanist bakışıyla kafirler hakkında da Mürcie’den daha müfrittirler.
Haricilerin de ibadete, zühde, Kur’an okumaya düşkün olacağı, lakin itikadları bozuk olduğu için okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacakları sahih hadislerde bildirilmiştir. Hem onlar hakkında biraz bilgi edinmek hem de haklarında haber verilenlerin aynen çıktığını görmek için şu rivayetten takip edelim;
Zeyd İbnu Vehb el-Cüheni -ki bu zat, Hz. Ali radıyallahu anh Haricilerle savaşmak üzere yürüdüğü zaman beraberindeki orduda bulunuyordu- anlatıyor: "Hz. Ali dedi ki: "Ey insanlar ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:
"Ümmetimden bir grup çıkar. Kur'ân'ı öyle okurlar ki, sizin okuyuşunuz onlarınkinin yanında bir hiç kalır. Namazınız da namazlarına göre bir hiç kalır. Orucunuz da oruçları yanında bir hiç kalır. Kur'ân'ı okurlar, onu lehlerine zannederler. Halbuki o aleyhlerinedir. Namazları köprücük kemiklerinden öteye geçmez. Okun avı delip geçmesi gibi dinden hemen çıkarlar. Onlarla harb eden ordu(nun askerlerine) peygamberlerinin diliyle ne (kadar çok ücret)ler takdir edilmiş olduğunu bilselerdi (başkaca) amel yapmaktan vazgeçerlerdi.
Onların alameti şudur: Aralarında pazusu olduğu halde kolu olmayan bir adam olacak. Pazusu üzerinde meme ucu bir çıkıntı bulunacak. Bunun üzerinde de beyaz kıllar bulunacak. Sizler Muâviye ve Şamlıların üzerine gidecek, buradakileri terkedeceksiniz. Onlar da sizin (yokluğunuzdan istifade ile) çoluk-çocuğunuza ve mallarınıza sizin namınıza halef olacaklar!."
(Hz. Ali ilave etti:) "O vallahi! Ben, onların bu kavim olacağını kuvvetle ümit ediyorum. Çünkü onlar haram kan döktüler. Halkın meradaki hayvanlarını gasbettiler. Öyleyse, Allah adına bunlar üzerine yürüyün!"
Ravi der ki: "Haricilerin başında o gün, Abdullah İbnu Vehb er-Râsibi olduğu halde, onlarla karşılaşınca Hz. Ali radıyallahu anh askerlerine:
"Mızraklarınızı bırakın, kılıçlarınızı kınlarından çıkarın. Çünkü ben, onların Harura günü size yaptıkları gibi yine size sulh teklif edeceklerinden korkuyorum!" dedi. Bu emir üzerine döndüler, mızraklarını bertaraf ettiler ve kılıçlarını sıyırdılar. Askerler onlara mızraklarını sapladı. Öldürüp üst üste yığdı. O gün cengâverlerden sadece iki kişi isabet alıp şehit düştü. Ali radıyallahu anh:
"Aralarında o sakat herifi arayın!" emretti. Aradılar, fakat bulamadılar. Bizzat Ali kalkıp üst üste öldürülmüş insanların yanına geldi.
"Bunları geri çekin!" dedi. Sonra yere gelen cesetler arasında onu buldular. Onun bulunması üzerine Hz. Ali radıyallahu anh tekbir getirdi ve:
"Allah doğru söyledi. Resûlü de doğru tebliğ etti" dedi. Ubeyde es-Selmâni, Hz. Ali'ye doğrulup:
"Ey mü'minlerin emiri! Kendisinden başka ilah olmayan Allah aşkına söyle. Sen bu hadisi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan bizzat işittin mi?" diye sordu. Ali radıyallahu anh:
"Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim, evet!" dedi. Ubeyde Hz. Ali'ye üç sefer yemin verdi. O da ona üç sefer yemin etti."[23]
Haruriler[24] çıkıp bir yerde cemaatten ayrılınca altmışbin kişi idiler. Ali r.a. üzerine huruc için toplanmışlardı. Gelen insanlar; “Ey müminlerin emiri topluluk senin üzerine huruc ediyorlar” diyorlar, o da; “Onları bırakın, onlar benimle savaşıncaya kadar onlarla savaşmayacağım. Onlar bunu yapacaklardır.”[25]
İbni Abbas r.a. diyor ki; bir gün öğle namazından önce yanına gittim ve Ali’ye dedim ki;
“Ey müminlerin emiri! Onların yanına gidip konuşayım” o da bana; “onların sana bir zarar vermesinden korkuyorum” dedi. Dedim ki;
“Hayır, ben güzel ahlaklı birisi olarak eza verdirtmem”
Bunun üzerine bana izin verdi, ben de en güzel elbisemi giydim, günün ortasında onların yanına vardım. Yanlarına girdiğimde onlar yemek yiyorlardı. Onlar kadar ibadete düşkün olanını görmedim. Alınlarında secde izleri vardı. Elleri deve tırnağı gibi olmuş, üzerlerinde katlanmış elbiseler vardı, yüzleri de sararmıştı.
Onlara selam verdim. Dediler ki; “Merhaba ey Abbas’ın oğlu! Bu üzerindeki elbise de nedir?” dedim ki;
“Beni neden ayıplıyorsunuz? Ben Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in en güzel yemen elbiselerinden giydiğini gördüm.” Sonra şu ayeti okudum;
“De ki; Allah’ın kulları için çıkardığı zîneti, rızkından pak olanları kim haram etti?”(Araf 32)
“Neden geldin?” dediler. Dedim ki;
“Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in muhacirlerden ve ensardan olan ashabının yanından ve Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem’in amcasının oğlu ve damadının yanından geliyorum. Onlar üzerine Kur’an nazil olmuş ve onlar onun tevilini sizden iyi bilenlerdir. İçinizde onlardan kimse yoktur. Sizlere onların ne söylediklerini ve onlara sizlerin ne söylediğinizi tebliğ etmeye geldim.”
Onlardan bazıları; “Kureyşle tartışmayın. Allah Teala buyuruyor ki; “Bilakis onlar tartışmacı bir kavimdir.” Dedi. Sonra onlardan biri; “Onunla konuşmalıyız” dedi. Dedim ki;
“Söyleyin bakalım, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından ve amcasının oğlundan niçin intikam almak istiyorsunuz?”
Dediler ki; “Üç şeyden dolayı” ben; “onlar nedir?” dedim.
Dediler ki; “birincisi, O Allah’ın emrinde hüküm vermesi için birini tayin etti. Allah Teala buyuruyor ki; “Hüküm yalnız Allah’ındır.”(En’am 57, Yusuf 40,67)
“başka?” dedim
Dediler ki; “İkincisine gelince; o savaştı ama ne esir aldı, ne de ganimet dağıttı. Savaştıkları eğer kafir iseler, malları helaldir. Şayet mümin iseler malları da haramdır, onlarla savaşmak ta haramdır.”[26]
“Peki üçüncüsü nedir?” dedim.
Dediler ki; “Kendini müminlerin emiri olmaktan azletti. Müminlerin emiri değilse, o kafirlerin emiridir.”
Dedim ki; “Bundan başka iddialarınız var mı?” “Hayır bizden bu kadar” dediler.
Onlara şöyle dedim; “Size Allah’ın kitabından ayetler okusam ve peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinden inkar edilemez deliller getirsem görüşleriniz değişir mi?” “evet” dediler.
Dedim ki; “Siz diyorsunuz ki; “O Allahın emrinde hakem tayin etti.” Ben size Allah’ın kitabından, çeyrek dirhemde hükmü insanlara çevirdiğini, Allah’ın onda hükmetmelerini emrettiği ayetleri okuyacağım. Allah’ın şu kavlini görmediniz mi?;
“Ey iman edenler! İhramlı iken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu kasten öldürürse öldürdüğü hayvanın dengi (ona) cezadır. (Buna) Kâbe'ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder (öldürülen avın dengini takdir eder).”(Maide 95)
Onda hükmetmeleri için Allah’ın hükmü insanlara bırakılmıştır. Dilese onda kendisi hüküm verirdi. Kişilerin hakem olmasına bunda cevaz vardır. Peki Allah’ın şu ayeti hakkında ne dersiniz?;
“Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.”(Nisa 35) demek ki, herhangi bir anlaşmazlıkta en iyi çözüm hakem tayinidir. Şimdi onların arasının bulunması için Allah’ın hükmüne uygun olarak hakem tayin edilmesi mi güzel, yoksa başka bir şey mi?”
Onlar; “elbette aralarının düzeltilmesi daha iyi” dediler.
Dedim ki; “Gelelim “savaştı ama ne esir aldı, ne de ganimet dağıttı” sözünüze. Siz anneniz Aişe’yi esir edip, başka kadınlara yaptığınızı ona da yapar mısınız! Bunu yaparsanız elbet kafir olursunuz. Onların analarınız olmadığını söylüyorsanız şayet, yine kafir olur ve İslam’dan çıkarsınız. Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor;
“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.”(Ahzab 6) şimdi siz iki sapıklık arasında sallanıyorsunuz. Hangisini isterseniz seçin! Bunu da hallettim mi?” dedim. “Evet” dediler.
Dedim ki; “gelelim, Ali’nin kendini emirlikten azletmesine, Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, Hudeybiye gününde bir anlaşma imzalamak için Kureyş’i çağırdı. Ali r.a.’e; “Sil ya Ali! “Allahım! Sen biliyorsun ki ben Allah’ın rasulüyüm” oraya Muhammed Bin Abdullah yaz” dedi.[27] Halbuki Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem, Ali’den daha üstündü. Fakat, ünvanını yazdırmadı. Bunu sildirmekle, kendisini peygamberlikten azletmiş olmadı. Bunu da hallettim mi?” dedim.
“Evet” dediler.
Onlardan yirmi bin kişi dönüş yaptı, diğerleri ise huruc ettiler, sapıklıkları üzere muhacirler ve ensara karşı savaştılar.”[28]
İbni Abbas r.a, haricilere karşı sahabenin yolunu delil getirmiştir. Kur’an onlar arasında nazil olmuş olup, onlar onun tefsirini en iyi bilenlerdir. Onlar Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e arkadaşlık etmişlerdir. Onların yolu, uyulmak içindir.
İbni Abbas r.a. kekeleyen batıla karşı hakkın parlak delilleriyle, Haricilerin şüphelerine karşı, sahabelerin ilmî delilleriyle yönlendirme yapmıştır.
el Evzaî r.a. diyor ki; “Sünnet üzerinde sabrediniz. Sahabelerin durduğu yerde durun, konuştukları yerde konuşun, sustukları yerde susun. Salih selefinin yolunu tut! Zira onlara geniş gelen şey, sana da geniş gelecektir.”[29]
Sufiler Kur’an okurken şarkı gibi makamlı ve nağmeli okuyorlar, bunda bir sakınca var mıdır?
Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu:
"Kur'ân-ı Kerim'i sesinizle güzelleştirin."[30] Burada kastedilen kıraat sırasında sesi yükseltmektir.
Diğer bazı hadislerde; “Kur’an ile teganni etmeyen bizden değildir”[31] ve “Allah, Kur’an ile teganni eden bir peygamberi dinlediği kadar hiçbir şeyi dinlemedi”[32] buyrulmuştur.”
Bu hadislerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in teganni kelimesi ile kastettiği şey; Kur’an ile yetinmektir. [33] Bunu Süfyan Bin Uyeyne, Ebu Ubeyd, Şube, Eyyub, Tahavi, Darimi, Beyhaki, Kurtubi, İbni Kesir, Nevevi ve pek çok alim böyle izah etmişlerdir.
Bu en doğru manadır. Zira aksi takdirde Kur’an’ı teganni ile okumayan neden bu tehdide muhatap olsun?
Ebu Hureyre r.a. ile bazı alimler de; “Kur’an’ı yüksek sesle okumaktır” dediler.[34] Adı geçen alimler bazı bidatçilerin bu hadisteki “teganni” kelimesini kendilerinin ezgi gibi Kuran okumalarına delil getirmelerine şiddetle karşı çıkmışlardır.[35]
Nitekim böyle bir saptırmaya ihtimal vermeyecek kadar sarih ibareler vardır ve sesi dalgalandırarak elhan, ezgi ve melodilerle, bir harf eksilmek veya artırmak şeklinde uzatmayla Kur’an okumanın haram oluşunda icma vardır.[36]
Şu ayette, Kur’an’ı açık, anlaşılır ve acelesiz okumak emredilmiştir; “Kur'an'ı tane tane (tertil ile) oku”(Müzemmil 4)
Abis el Gıfari, Amr Bin Abese, Ebu Hureyre ve Avf Bin Malik r.a.’den rivayet edilen hadislerde; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden sonra ümmeti için korktuğu bazı hasletler saydı, sonunda buyurdu ki; “…bir de şu kavimden uzağım; onlar Kur’anı şarkı gibi okurlar, bir kimseyi ilim sahibi olmadığı halde sırf şarkı gibi Kur’an okuduğu için imamlığa geçirirler.”[37]
Sehl Bin Sad ve Cabir r.a.’dan; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bizler Kuran okuyorken yanımıza çıktı, aramızda arap da, acem de vardı. Buyurdu ki; “Okuyun, her okuyuş güzeldir. İleride bir kavim gelecektir ki bunlar, Kur’an’ın kelime ve lafızlarını okun yontulması gibi yontacaklar, ondan hasıl olacak ecri ahirete bırakmayıp dünyada alacaklar.”[38]
Nevfel Bin Iyas’tan; Bizler Ömer r.a.’ın zamanında mescidte durur, grup grup olurduk. İnsanlar ise gruplardan en güzel sesli olanlara meylederdi. Bunun üzerine Ömer r.a.; “görüyorum ki Kur’anı nağmeler gibi okuyorlar. Vallahi şayet gücüm yetseydi onların bu hallerini değiştirirdim.” Dedi.[39]
Enes r.a., insanların sonradan ihdas ettikleri bu ezgilerle Kur’an okuyan birini bundan nehyetmiştir.[40]
Muhammed Bin Sirin r.a. dedi ki; “Önceki alimler (sahabeler ve tabiin) şu ezgilerin sonradan ortaya çıkarılmış bidat olduğu görüşündeydiler.”[41]
Salim Bin Abdullah r.a, birisinin lahinlerle Kur’an okuduğunu işitince; “bu şarkıdır, bu şarkıdır” diyerek orayı terk etmiştir.[42]
Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kur'ân'ı Arap lahn'ı ve Arap sesleri üzere okuyun. Sakın ha fasıkların ve Yahudilerle hristiyanların lahn'ı üzere okumayın. Bilesiniz, benden sonra bir kavim gelecek ki, onlar Kur'ân'ı okurken, şarkı ve mâtem tercîi gibi terci' ile okuyacaklar. Onların (imanları laftadır) gırtlaklarından öte geçmez. KaIbleri fitne ve fesada uğramıştır. Böylelerinden hoşlanan kimselerin kalpleri de fitne ve fesad içindedir."[43]
Ebud Derda r.a.’den; “Sizleri Kur’anı tahrif eden, onu okuyuşta haddi aşan, Kur’an ile dalga geçenlerden sakındırım!”[44]
Katâde (r.a.) anlatıyor: "Hz. Enes (radıyallahu anh)'e Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kıraatından sordum. Şu cevabı verdi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) medleri (uzun heceleri) uzatırdı." Sonra örnek olarak Bismillâhirrahmânirrahim'i okudu ve uzatılacak yerleri belirgin şekilde uzattı: Bismillaahi'yi uzattı, er-rahmaan'ı uzattı, er rahiim'i uzattı."[45]
Şu hadise gelince; Abdullah İbnu Muğaffel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı devesinin üstünde Feth süresini okurken gördüm. Sureyi terci' üzere okuyordu."[46]
Bu terci (sesi kaldırıp indirme) ile okuma, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine binmiş olduğu devenin hareketinden kaynaklanmıştır. Bu sadece binek üzerindeyken istek dışı olarak terci yapmanın caiz oluşunu gösterir. Başka yerde caiz değildir.[47]
Esma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Seleften hiç kimse Kur'ân-ı Kerim'in tilâveti sırasında bayılıp düşmezdi. Onlar ağlarlar ve ürperirlerdi. Sonra bedenleri ve kalpleri zikrullah için yumuşardı."[48]
İmam Nevevi’ye soruldu; “Şimdi Dımeşk’te bazı cahiller cenaze üzerine teganni ile, harfleri birbirine katarak, fazladan harf ekleyip uzatarak Kur’an okuyorlar. Bu kötü bir hareket midir?
Cevabında dedi ki; cenaze üzerine bu şekilde Kur’an okunması çok çirkin bir şeydir. Alimlerin ittifakı ile haramdır. Bu hususta imam Maverdi ve başkaları icma olduğunu söylediler. Hatta yöneticilerin üzerine, bunlara mani olmaları, tevbeye çağırmaları ve cezalandırmaları gerekir. Bu her müslümana vaciptir.”[49] “Kur’an’ı böyle haram tegannilerle okumak bir takım cahil, aşağılık ve zalim kimselerin müptela olduğu bir musibettir. Onlar cenaze ve mevlit gibi bidat merasimlerinin okuyucularıdırlar. İşte bu açıkça haram olan bir bidattir. Kadılar kadısı Maverdi’nin de dediği gibi böyle okuyuşu dinleyen de fasık olur.”[50]
Ezanda bile lahin yapmak caiz olmaz; birisi Ömer r.a.’e geldi ve; “Ben seni Allah için seviyorum” dedi. Ömer r.a. ise; “Ben de sana Allah için buğzediyorum. Duyduğuma göre sen ezan okurken teganni ve lahin yapıyorsun.”[51]
İmam Malik ve bir çok ulema dediler ki; “Toplu olarak hep bir ağızdan Kur’an okumak bidattir.”[52]
[1] Kadı Iyaz Tertibul Medarik(2/54)
[2] İbni Teymiye Ubudiyet(s.110-112)
[3] Müslim(234)
[4] Ahmed Davudoğlu Sahihu Müslim Şerhi(2/26)
[5] İbni Ebi Şeybe(2/231) Kurtubi(4/310)
[6] Zayıftır. Ahmed(4/124) Hakim(1/679) Taberani Müsnedi Şamiyyin(2/157-8) Tergib(2/268) Taberani Mucemi Kebir(7/289) Bezzar(7/157,8/407) Mecmauz Zevaid(1/19,10/81) Kandehlevi Fezailiz Zikr(s.97/6) Hayatus Sahabe(4/38) İbni Receb Hanbeli Camiul Ulum vel Hikem(s398) Seyyid Ahmed Rıfai El Bürhanul Müeyyed(s.58) Leknevi Sibaha(s.57) İsnadında bulunan İsmail Bin Iyaş’ın rivayeti, bazılarına göre sadece Şamlılardan rivayet ettiğinde makbuldür. Hicazlılardan ve ıraklılardan rivayetlerinde yanlışları çoktur. Bununla birlikte imam Buhari yine de onunla delil getirilemeyeceğini söyler. İbni Hibban onun hüccet olmadığını, çok hata yaptığını, Ali Bin Medini ile Nesai de; zayıf olduğunu, Ahmed; hadislerinin muzdarip olduğunu söyler.(bkz. Zehebi Men Tekelleme Fiyh(38) Mizanul İtidal(1/401) el Muğni(697) Cerh ve Tadil(2/191) İbnül Cevzi Duafa(1/118) İbni Iyaş, bu hadisi Raşid Bin Davud’dan rivayet etmiştir ki o da Şamlıdır. Ancak Raşid bin Davud hakkında Buhari; “Şüpheli”, Darekutni; “zayıftır, onunla delil getirilemez” der. (Zehebi Mizan(3/55) Kaşif(1/388) Tehzibul Kemal(9/7) Tehzibut Tehzib(3/195) el Muğni(2066)
[7] Darimi(206) Taberani bunu hasen bir isnad ile rivayet etmiştir. Bkz.: Taberâni(9/125) Mecmau'z-Zevâ'id, (1/181). Hadisin merfû kısmı için bkz. Müslim(1/663); İbn Mâce(1/59); Ahmed b. Hanbel(1/380, 404)
[8] Ebu Nuaym Hilye(3/167-168)
[9] Abdurrazzak Tefsir(2/172)
[10] Ebu Ubeyd Fadailul Kur’an(s.112)
[11] İbni Ebi Şeybe(7/189) Kurtubi(1/10)
[12] Mecmauz Zevaid(10/80) Taberani ve Bezzar İbni Mesud r.a.’den rivayet etmiş olup, ricali güvenilirdir.
[13] Leknevi Sibahatul Fikr(s.37)
[14] Buhari(Cihad ve siyer,131, megazi,38, deavat 50,67, kader 7, tevhid,9) Müslim(zikir 44-2704) Tirmizi(5/457) Ebu Davud(2/182) Nesai Amelül Yevme vel Leyle(s.364) Tuhfetul Eşraf(6/426)
[15] Kastalani İrşadus Sari(5/135)
[16] Leknevi Sibaha(s.38)
[17] Müslim(4/2074) Beyhaki Şuab(2/262)
[18] Sahihtir. Darimi(1/113) İbni Ebi Şeybe(6/156,7/135) Beyhaki Şuab(1/448,2/357) ed-Dubbî Kitabud Dua(s.279) Hatib Muvazzahu Evham(2/533-34) İbni Receb Cami(s.344)
[19] Sahihtir, Müslim(zikr 27) Ahmed, Tirmizi(3379) ve Nesai(adabul kudat 17) tahric etti.
[20] Müslim(1455) İbni Mace(225)
[21] Şatıbi el İ’tisam(1/294-298)
[22] Acurri Kitabul Erbain(s.37 bizim tercememiz.)
[23] Müslim(1066)
[24] Haruriler; Kufe’den iki mil uzakta Haravra denilen yere nispet edildiler. Ali r.a.’a muhalefet için toplanan ilk haricilerdir.
[25] Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in onların işleri hakkında verdiği haberi tasdiktir.
[26] Bu, isyancı gruplar hakkındaki hükümdür; kadınlarına ve çocuklarına dokunulmaz, malları paylaşılmaz, yaralıları öldürülmez, kaçanları takip edilmez ve onlar savaşa başlamadıkça savaş başlatılmaz.
[27] Buna Bera Bin Azib r.a. rivayeti şahittir. Buhari(5/303,304-Fethul Bari) Müslim(12/134-137-Nevevi Şerhi) Enes r.a.’den; Müslim(12/138-139)
[28]Ebu Nuaym Hilye’de(1/317) sahihtir. Tahrici için bkz.: Munazaratus Selef(s.95)
[29] Âcurrî eş Şeriat(s.58)
[30] Buhari(Tevhid 52) Ebu Davud(1468) Nesâî(2/179,180) İbnu Mâce(1342) Darimi(3504) Hakim(1/575) Beyhaki Şuab(2/386) Tayalisi(s.100) Ahmed(4/283) İbni Ebi Şeybe(2/251) Buhari Halku Efalil İbad(250) Yakub Bin Şeybe Marife(3/177) Beyhaki(10/229) Muhammed Bin Nasr Kıyamul Leyl(95) Ebu Ubeyd Fadailul Kur’an(34/a) İbni Hibban(Mevarid-661) Mecmauz Zevaid(1/171)
[31] Buhari(tevhid 44) Ebu Davud(vitr 20) Darimi(1498) Ahmed(1/172) Hakim(1/569)
[32] Buhari(6/107) Müslim(1/545) Darimi(1496)
[33] Darimi(1499, 3491) Beyhaki Şuab(2/529) Tahavi Müşkilül Asar(2/130) İbni Kesir Fezailul Kur’an(s.103 v.d.) Nevevi Tıbyan(s.78) Ahmed Davudoğlu Sahihi Müslim Şerhi(4/347) Kurtubi(1/10) Et Tizkar(s.123)
[34] Darimi(1496)
[35] bkz.:İbni Kesir Fezailul Kur’an(s.108)
[36] İbni Kesir Fezailul Kuran(s.113) Kurtubi(1/16) et Tizkar(s.129) İbni Kudame el Muğni(1/459)
[37] sahihtir. Taberani Mucemul Kebir(3/211,18/34-37,51) Taberani Mucemul Evsat(1/212,2/106) Abdurrazzak(2/488) Hakim(3/501) İbni Ebi Şeybe(7/329) Haris Bin Ebi Üsame Müsned(2/640) Ahmed(3/494,6/22) Beyhaki Şuab(2/541) Deylemi(2328) Buhari Tarihul Kebir(7/80) Bezzar, Mecmauz Zevaid(2/316, 4/199, 5/245, 7/323, 10/206) İbni Kesir Fezailul Kur’an(s.112) Suyuti el Havi(1/252)
[38] Ebu Davud(830) Beyhaki Şuabul İman(2/538-539) Buhari Tarihul Kebir(8/191) Cemül Fevaid(7354) İbni Ebi Şeybe’den; Metalibul Aliye(3492)
[39] Buhari Halku Efalil İbad(259) İbni Sad(5/59) Muhammed Bin Nasr Kıyamul Leyl(s.171)
[40] sahihtir. Darimi(3505) İbni Ebi Şeybe(10/466) İbni Kesir Fezailul Kur’an(s.112)
[41] sahihtir. Darimi(3506)
[42] Darimi(3498)
[43] Taberani Evsat(7/183) Beyhaki Şuab(2/540) Hakiym et Tirmizi Nevadir(3/255) Zehebi el Muktena(2/58) İbni Kesir Fezailul Kur’an(s.111) Kurtubi(1/17) et Tizkar(s.130) Mecmauz Zevaid(7/169) Suyuti el İtkan(1/256) Mişkat(2207) Rezîn’den; Cemül Fevaid(7361) Suyutî, Câmiu's-Sağîr(1339) Feyzu'l-Kadir(2/65) Beyhaki bunu birkaç tarikten rivayet etti. Zayıf olduğu da söylendi. Lakin şahitleri vardır.
[44] Beyhaki Şuab(2/541)
[45] Buharî(Fedaili'1-Kur'ân 42, 29) Buhari Halku Ef’alil İbad(298) Ebu Dâvud(1465) Begavi Şerhus Sunne(4/481) Muhammed İbnul Muzaffer Garaibu Şube(s.113)
[46] Buharî(Fedailu'l-Kur'ân 24, 30, Meğâzi 48, Tefsir, Feth 1, Tevhid 50) Müslim(794) Ebû Dâvud(1467)
[47] Bkz.:İbni Kesir Fazailul Kur’an(s.139)
[48] Rezîn’den; Cemül Fevaid(7370) Bağavî Tefsiri(7/238).
[49] Nevevi Fetava(s.54-55)
[50] Nevevi Tıbyan(s.79)
[51] Abdurrazzak(1852) Taberani(13059) Tahavi(4/128) Serahsi Mebsut(1/138) Sahiha(42)
[52] Şatıbi el İtisam(2/40)