Kuran ve Sünnet

Sufilik ve Hadis İlmi

Sufilerin metodu hadislere dayanmıyor mu?
Cevap: Öncelikle şu bilinmeli; eğer tasavvuf kelimesiyle kastedilen şey, nefis tezkiyesi ise, en güzel nefis tezkiye metotlarını da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem koymuştur ve bu tasavvuf diye değil İslam diye isimlendirilir. O’nun koyduğu yoldan başkasına tabi olmak caiz değildir. Sufiler sahih sünnette olmayan bazı metotlar koymuşlar, sünnete pek çok açıdan muhalefet sergilemişlerdir. Yaptıkları şeylere delil getirirken de genelde aslı olmayan uydurma rivayetlere veya zayıf hadislere dayanmışlardır.
Bunu meşru göstermek için de “zayıf hadisler ile amel etmek caizdir” sözünü öne sürmeye başladılar. Hatta İsmail Hakkı Bursevi daha da ileri giderek Ruhul Beyan adlı tefsirini uydurma rivayetlerle doldurmuş, surelerin faziletleri hakkında uydurulduğu tesbit edilen rivayetler hakkında utanmadan şunu söyleyebilmiştir;
“Bunu uyduran Rasulullah’ın aleyhinde değil, şeriatı desteklemek için lehinde uydurmuştur”(!!!)[1] başka bir yerde de regaib namazı gibi uydurma namazların aslında ibadet olması hasebiyle, bunların bidat olduğunu açıklayan Nevevi gibi büyük bir imama karşı çıkarak; “İbadetin bidat olduğuna inanan kafir olur” diyebilmiş, insanları bidatlere yönlendirerek İmam Rabbani’nin de regaib namazı gibi hususlarda dediği gibi “Şeytanın tuzağına düşmüş” ve düşürmüştür.
Allah Azze ve Celle bu dini tamamladığını beyan ederken, sanki bu bir eksiklik görmüş ve o eksiği kapatmış gibi!!! Fesubhanallah!
Zayıf hadisle amel meselesine gelince, zayıf hadisin zan ifade etmesi bile tartışılırken ve Allah Azze ve Celle zanna tabi olmayı yasaklamışken bu caiz görülemez. İmam Şatıbı el İtisam’da sufilerin hatalarını sayarak der ki;
a. Rasûlullah (s.a)’a yalan ihtiva eden ve zayıf hadislere güvenmeleri... Zayıf hadislerin ise Peygamber (s.a) tarafından söylendiğine dair zan galip değildir. Dolayısıyla bunlara bir hüküm isnad etmeye imkan yoktur. Durum böyle olunca ya yalan oldukları bilinen hadisler hakkında ne denilir? (s. 299-300)
b. Maksatlarına uymayan sahih hadisleri reddederek bunların akla muhalif olduğunu ileri sürerler. Kabir azabını, sıratı, mizanı, ahirette Allah’ın görülmesini ve benzeri hususları inkar edenler gibi bunların akla aykırı olduğunu ileri sürerler. (s. 309)
c. Allah’tan ve Rasûlünden gelenlerin kendisi vasıtasıyla anlaşılabildiği arapça ilmini bilmemekle birlikte, arapça olan Kur’an ve sünnet hakkında söz söyleme cesaretini göstererek, şeriatı geride bırakıp, ilimde derinleşmiş olan kimselere muhalefet etmeleri.
d. Apaçık usulü bırakıp saparak, akılların çeşitli tavırlar takındığı müteşabihata tabi olmaya yönelmeleri. (s. 320)
e. Mutlaklara kayıt getiren hükümleri tetkik etmeden, mutlak ifadeleri alıp kabul etmek. Tahsis edici buyrukları var mıdır, yok mudur düşünmeden umumi buyrukları anmak. Aynı şekilde bunun aksini de yaptıkları olur. Mesela nass mukayyed ise mutlak alınır yahut has ise başka herhangi bir delil olmadan mücerred görüş ile umumi kabul edilir. (s. 329) (a)
f. (s. 334): Delilleri kullanılacakları yerlerden uzaklaştırarak tahrif etmek. Mesela delil herhangi bir menata dair varid olmuş iken bir başka menata yönlendirilerek her iki menatın aynı olduğu vehmini vermekle delilleri tahrife kalkışmak. Bu ise sözleri yerlerinden kaydırmak suretiyle yapılan gizli tahriflerdendir. Bundan Allah’a sığınırız. Büyük bir ihtimalle İslamı kabul ettiğini ifade etmekle birlikte sözlerin yerlerinden tahrif edilmesini yeren bir kimse bu işe ancak karşı karşıya kaldığı bir şüphe ya da kendisini haktan alıkoyacak bir bilgisizlik olmadan açıkça sığınması. Bununla birlikte o kimsede delilin gerçek yerinde kullanılmasını alıkoyacak bir hevası da sözkonusu olur. Bu sebeple böyle bir kimse bid’atçi olur.
g. (s. 348) Şeyhlerini tazimde çok ileri derecede giderek sonunda onları haketmedikleri seviyeye ulaştırmaları. Onların aşırıya gitmeyip, orta hallileri filandan daha büyük Allah’ın hiçbir velisinin olmadığını iddia eder. Bazen velayet kapısını bu sözü eden kişi dışında diğer ümmetin yüzüne kapatırlar. Bu ise katıksız bir batıldır... (s. 349): Orta halli mutedil olanları ise şeyhinin Peygamber (s.a)’a eşit olduğunu ileri sürer, ancak ona vahiy gelmediğini ifade eder.
İmam Suyuti şunları nakleder; “Zahid olarak tanınan Meysere Bin Abdirabbih vefat ettiği gün, cenazseine katılabilmek için Bağdat çarşıları tamamen kapanmıştır. Böyle bir zahid olmasına rağmen Meysere, hadis uydurmakla itham edilmiştir. Vefat edeceği sırada; “Rabbinden ümitvar ol” dedikleri zaman “nasıl olmam ki, Ali R.a.’ın fazileti hakkında yetmiş hadis uydurdum.” Diye cevap vermiştir.[2]
Suyuti’nin verdiği daha başka bilgilere göre Ebu Davud en Nehai geceleri ibadet etmesi, gündüzleri oruç tutmasıyla şöhret bulan bir zattı. Buna rağmen hadis uydururdu.
Ebu Bişr Ahmed Bin Muhammed el Fakih el Mervezi zamanında sünneti en çok müdafaa eden muhaliflere karşı amansız mücadele veren biriydi. Böyleyken hadis uydurmaktan çekinmezdi. Yine Vehb Bin Hafs Salihlerden bir zat idi. Yirmi sene hiç kimseyle konuşmadan durmasına rağmen, hadis uydurmaktan da geri durmazdı.[3] Bursevi gibi sufiler de hadis uydurma konusunda bu anlayışla hareket etmiştir.
[1] Bursevi Ruhul Beyan(3/548)
[2] Tedribur Ravi(1/283)
[3] Tedribur Ravi(1/283)