Kuran ve Sünnet

Allah'ın varlığının isbatı:

Allah'ın varlığının isbatı:

«Aksine, O'nun yok olduğu görüşündeyim» diyen kimseye denilir ki: Bir takım mevcudatın varlığı, müşahede ve akıl ile bilinmektedir. Yine bilinmektedir ki, bunların bir kısmı daha önce iken sonradan meydana gelmiş ve var olmuştur. Meselâ kendimizin de önce yok iken sonradan var olduğumuzu biliyoruz. Yine bulut, yağmur, bitkiler, hayvanlar ve benzeri şeyler sonradan var olmuşlardır. Yüce Allah bu şeylerin kendi varlığına delil olduklarına işaretle şöyle buyurmaktadır: «Şüphesiz göklerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır»(76).
Şu gördüğümüz olayların varlıklarının zorunlu olması mümkün değildir. Çünkü varlığı zorunlu olanın yok olması imkân dışıdır ve kadim olması zorunludur. Şu şeyler ise, sonradan varoldular: Yok iken sonradan varolmaları, varlıklarının da, yokluklarının da mümkün olduğunu gösterir. Çünkü her iki husus da kendilerinde gerçekleşmiştir. Böylece varlığın, sonradan meydana gelen mümkin (olurlu) varlığı kapsadığı zorunlu olarak ortaya çıkmış olmaktadır.
tşte burada deriz ki: Sonradan meydana gelen mümkin varlığın, varlığı kendine dayalı kadîm bir varlık tarafından var edildiği kaçınılmazdır. Çünkü kendi kendine var edilmiş olması mümkün değildir. Aslında bu husus, zaruri bilgilerin en açık olanlarındandır. Çünkü insan, var edildikten ve güç sahibi olduktan sonra kendine bir organ bile yaratıp ekleyemiyor; boyunu kısaltmaya veya uzatmaya güç ye tir emiyor lar.
Yine zorunlu bir bilgidir ki, önceden yok olan bir olay, onu meydana getiren olmadıkça meydana gelemez. Bu, fıtratla bilinen zorunlu bir bilgidir. Hatta çocuk bile, görmediği ve habersiz bulunduğu biri ona vuracak olsa «bana kim vurdu?» der. Ona kimsenin kendisine vurmadığı söylenirse, aklı, o vurmanın kendi kendine meydana gelmiş olmasını kabul etmez. O olayın meydana gelmesi için onu yapan birinin olması gerektiğini bilir. Bu sebebledir ki yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa kendileri, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?»(77). Buhâri ve Müslim'de nakledildiğine göre Cübeyr b. Mut'im diyor ki: «Bedr esirlerinin fidyelerini ödemek üzere (Medine'ye) gelmiştim. Peygamber (s.a.v.) akşam namazını kılarken Tür sûresinden «Yoksa kendileri, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir?» âyetini okudu. Bu âyeti duyduğumda neredeyse yüreğim parçalanacaktı»(78). O halde bu, zorunlu bir taksimdir. Yüce Allah'ın onu, olumsuz soru kalıbıyla zikretmesi, bu öncüllerin zaruri bilgilerle bilindiğini ve inkâr edilmelerinin mümkün olmadığını göstermek içindir. Buyuruyor ki: «Yoksa kendileri, hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar?y. Yani, onları yaratan bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa kendi kendilerine mi yarattılar?! Oysa çelişenlerin her ikisini de reddetmenin bâtıl olduğunu biliyorlar. Kendi kendilerini yaratmadıklarına göre, bir yaratıcılarının bulunduğu ortaya çıkmaktadır ki, o da her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah Te-âlâ'dır.
Allah'ı isbat etmenin pek çok yolu vardır. Meselâ: Varlık ya kadim, ya da muhdes (sonradan olma) dir; muhdesin de kadime İhtiyacı vardır. Mevcûd, ya vâcib  (zorunlu)  dir, ya da mümkin  (olurdu) dir. Mümkin ise, bir vacibe ihtiyaç duyar v.s. gibi. Her halükârda varlıkta kendi kendine kâim zorunlu bir varlık ile, önce yokken sonradan meydana gelen mümkin bir varlık vardır. Bu ikisi «varlık» diye isimlendirilmeleri konusunda ortaktırlar. Şu gördüğümüz âlemde «varlık» denildiğinde, cismi olan şey akla geldiğine göre, Allah'ın var olduğunu söylemekten dolayı, herhangi başka bir sıfatı kabul eden başkalarına yönelttiği teşbih ve tecsim kendisi için de geçerli olur.
O halde anlıyoruz ki; dinde zikredilmeyen ve aklın da işaret etmediği Allah hakkında ileri sürülen bir sıfatı bile bu yoldan hareketle reddetmek bâtıldır. Artık dinin isbat ettiği ve akim da kabul ettiği sıfatları bu yolla reddetmek nasıl mümkün olabilir? Böylece kesin olarak ortaya çıkıyor ki, - teşbih ve tecsimi gerektiriyor iddiasıyla- Allah'ın sıfatlarından herhangi birini reddeden, başkası onları kabul ettiğinde o kimse için ne gerekiyorsa, aynıyla kendisi için de o şey geçerlidir ve cevap her ikisi için ortaktır.
Yine, her halükârda bu durum gerekli olunca, gerektirdiğinin reddi için, bunun delil olarak ileri sürülmesinin bâtıl olduğu ortaya çıkmış olmaktadır. Çünkü gerektirdiği, mevcut olup herhangi bir şekilde reddi mümkün değildir. Bu sebepledir ki ümmetin selefi ile müctehidlerinden bu şekilde bir delillendirme yoluna giden kimse yoktur. Onu ilk ortaya sürenler, Cehmilerle Mûtezile'dir. Daha sonraları birçok kimse bunu onlardan almış ve Rab Teâlâ hakkında reddedilmesi gereken cehalet, acz, muhtaç olma ve benzeri eksiklik ifade eden şeyleri reddetmişler ki, bu yerinde bir tenzihtir. Ancak bunları izah ederken bunların tecsim ve teşbih'e sebep olduklarını ileri sürerek reddetmişler ve sonuçta Allah hakkında neyi isbat ederlerse etsinler, bu ileri sürdükleriyle çelişkiye düşmüşlerdir.
Mülhid Bâtınîlerin müslümanları kandırmak için içeri sızdıkları kapı da burasıdır. Bu yoldan nice kişiyi İslâm'dan uzaklaştırdılar. Biri, Allah'ın herhangi bir sıfat, ya da sıfatlarıyla isimlerini reddettiğinde hemen ona yanaşır ve: Allah'ı teşbih ve tecsime düşmemek için bunu reddediyorsun değil mi? derler. Adam: Evet, der. Bunun üzerine şöyle derler: Kabul ettiğin şeyler için de aynı durum söz konusudur. Kişi reddetme konusunda onlara muvafakat ede ede ortada bir şey kalmaz ve nihayet kalbiyle Allah'ı tanımaz, diliyle O'nu anmaz, O'na ibadet etmez, Allah'ın yokluğuna kail olmasa bile O'na kulluk etmez duruma düşer. Artık onun için iman diye bir şey söz konusu olmaz; imanı işlevsiz kılmış olur. Oysa bunların çelişkilerini yukarıda açıklamıştık.
F i r a v u n' a uyup Allah'ı ta'til ve inkâra sarıldığında ise, çelişkisi daha da büyür.
Böyle birine denilir ki: Şu mevcud âlemin yaratıcısı yoksa kadîm, ezelî ve kendi kendine kâim olması gerekir. - Oysa yukarıda anlatıldığı gibi bu âlemde hiç yokken sonradan meydana gelen pek çok şey vardır.  O halde varlıkta kadîm ve muhdes, vâcib ve mumlun mutlaka vardır. Buna göre iki ayrı varlığın bulunması senin için kaçınılmaz olur:
1  — Kadîm ve vâcibtir.
2  — Muhdes ve mümkindir.
O zaman kendisinden kaçtığın teşbih ve tecsim senin için kaçınılmaz olur. Çünkü şu görülen âlem kendisi için hareketin var olduğu bir cisimdir. Yine felek, güneş, ay ve yıldızlar, kendileri için hareket ve sıfatların var olduğu birer cisimdirler. Varlığı zorunlu kadim olanı, kendisi için hareket ve sıfatların söz konusu olduğu bir cisim kılmamak için Rabbül âlemin'i inkâr ettin. Ama sonuçta varlığı kendi kendine kâim ve zorunlu olanı birçok yönden biribirlerine benzeyen, kendileri için sıfat ve hareketlerin, hatta ihtiyaç ve noksanlıkların söz konusu olduğu müteaddit cisimler durumuna düşürdün.
Çünkü güneş, ay ve yıldızlar, bulundukları yerlere, onları taşıyan ve dönüşlerini yaptıkları mahallere muhtaçtırlar. Felekler ve âlemdeki diğer varlıkların hep başka varlıklara ihtiyaçları var?!
Burada dikkat çekmek istediğimiz husus şu: Allah hakkında teşbih ve tecsimi gerektiren şeylere düşmemek için varlığı zorunlu kadîmi var olmakla nitelemeyen ve kemâl sıfatlarıyla tavsif etmeyen ve gerekli kılanı reddetmeyi, gerekli olanı reddetmek anlamına alan şu kişi, neticede kaçtığı şeye yakalanmakta; varlığı zorunlu mevcudu, başkasına benzeyen cisme dönüştürmekte; Rabbi, tenzih edilmesi gereken ve eksiklik ifade eden sıfatlarla nitelemekte, hatta yaratıcıyı inkâr etmeye kadar gitmektedir. Böylece müşriklerin küfürlerinden daha büyük bir küfür içine düşüyor. Çünkü müşrikler yaratıcıyı kabul etmekle birlikte başkasına da ibadet ediyorlardı. Oysa bu, yaratıcıyı kabul etmeyi de yitirmiş olmakta ve neticede insanların en cahil ve beyinsizi, en tutarsızı durumuna düşmektedir.
Firavun ve benzerleri gibi akıl ve değerlendirme, delil ve kıyas gibi iddialarla Allah'ın isim ve âyetlerini inkâr edenleri Allah işte böyle düşürür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "And olsun biz Mû-sâ'yı âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Firavun'a, Hâmân'a ve Karûn'a gönderdik. Dediler ki: «(Bu), yalancı bir büyücüdür». (Mûsâ), onlara katımızdan hakkı getirince: "Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!» dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkar. Firavun şöyle dedi: «Bırakın Musa'yı öldüreyim de, Rabbine yalvarsın (bakalım O, Musa'yı kurtaracak mı?). Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunluk, çıkaracağından  korkuyorum».  Mûsâ dedi ki:  «Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah) e sığındım». Firavun ailesinden imanını gizleyen mü'min bir adam (şöyle) dedi: «Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı mı öldürüyorsun? Oysa o size Rabbinizden mucizeler getirmiştir. Eğer yalancı olursa yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa size vadettiklerinin (hiç değilse) bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allah aşırı giden, yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez. Ey kavmim, bugün mülk sizindir. (Bu) yerde siz hâkimsiniz. Eğer (Allah'ın hışmı) bize gelirse kim bizi Allah'ın hışmından kurtarır?» Firavun dedi: «Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum». İnanan (adam) dedi ki: «Ey kavmim, ben üzerinize (önceki) toplulukların günü gibi bir günün gelmesinden korkuyorum: Nûh kavminin Âd ve Semûd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi (bir durumla karşılaşmanızdan endişe ediyorum). Allah kullara zulmetmek istemez (günahsız kimselere ceza vermez). Ey kavmim, sizin için o çağrışma gününden korkuyorum. O gün arkanızı dönüp kaçınmak istersiniz ama sizi Allah'dan azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. Daha önce Yûsuf da size açık mucizeler getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce: Allah ondan sonra peygamber göndermez dediniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır. Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışırlar. (Bu hareketleri) gerek Allah yanında, gerek inananlar yanında (onlara karşı) ne büyük bir kızgınlık (doğurur)! İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler». Firavun dedi: «Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki o sebeplere (yollara) erişeyim: (Yani) göklerin yollarına (erişeyim) de Musa'nın tanrısına çıkıp bakayım. Çünkü ben onu  (Musa'yı, peygamberlik davasında)  yalancı sanıyorum^. Böylece yaptığı kötü iş, Firavun'a süslü gösterildi ve (O), yoldan çıkarıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı»(79).
Yüce Allah yine şöyle buyurur: «Elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şâhidlerin (şâhidliğe) dura

cakları günde yardım ederiz. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Onlar için lanet ve yurt(lar)ın en kötüsü vardır. Andolsun biz Musa'ya hidâyet verdik ve îsrailoğullarına o kitabı miras kıldık. (O), akl-ı selim sahiplerine bir yol gösterici, bir öğüttür. (Ey Muhammed, sen) sabret, Allah'ın va'di mutlaka gerçektir. Günahına da istiğfar et ve akşam sabah Rabbini överek teşbih eyle (O'nun sânının yüceliğini an). Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışanlar (yok mu), onların göğüslerinde, (hiçbir zaman) erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur»(80).
Bunun sebebi, «cisim» ve «teşbih» sözcüklerinde kapalılık bulunmasıdır. İnşaallah ileride bunu açıklayacağız. Çünkü bu kimseler reddettikleri «cisim» sözcüğüyle, lügatteki «cisim» sözcüğünde kasdedilen anlamı kasdetmiyorlar. Sıfatlarla mevsûf olanın, lügatteki «cisim» olması gerekmiyor. Nitekim dilciler ittifakla bunu naklediyorlar. Bu konuyu da ileride ele alacağız. Onlar «cisim» sözcüğüyle parçalardan meydana geldiğine inandıkları şeyi kasdediyorlar. Yine sıfatları bulunan her şeyin parçalardan (cüzlerden) meydana geldiğine inanırlar. Oysa bu, bâtıldır. Aksine, yüce Allah, sıfatlarla muttasıftır ve iddia ettikleri gibi ne cevherlerden, ne maddeden ve ne de suretten mürekkeb bir cisimdir. İnşaallah bunu da ileride açıklayacağız. Sıfatları kabul etmek, iddia ettikleri muhal şeyin olmasını gerektirmez. Bu ilişki konusunda yanılmaktadırlar. Ama gerekli oluşunda şüphe bulunmayana gelince, Allah hakkında onu kabul etmek vâcib, reddetmek ise caiz değildir. Yanılgıları mücmel Ikapah) bir sözcüğü kullanmaları ve ileride belirteceğimiz gibi öncüllerden birinin; birincisinin veya ikincisinin bâtıl olmasıdır. Bunlar, muhtasar ve genel kaideler olup yerlerinde etraflı bir şekilde anlatılmışlardır.

Dip Notlar:
76) 2 Bakara, 164
77) 52 Tûr,    35        
78) Buhâri,    Tefsir Sûre,    52    
79) 40 Mü'min, 23-37
80) 40 Mü'min, 51-56