Kuran ve Sünnet

İman ve İslam’ın Birbirini Gerektirmesi

İman ve İslam’ın Birbirini Gerektirmesi

 

İbni Teymiye ile İbni Ebi Şeybe:

Hiçbir surette İslâm'sız iman ve imansız İslâm olamaz demişlerdir." (Feteva, 7/329; *Külliyat, 7/267)

İmam İbni Teymiye (r.a), İbni Abdilber'den naklen diyor ki:

İslâm'ın imanla ilişkisinin benzeri, mana ve hükümde şehadeteynden birinin ötekisi ile ilişkisi gibidir. Mesela Resule (Muhammed Resulullah'a) şehadet etmek, vahdaniyete (La ilahe illallah- tek ilahın Allah olduğuna) şehadet etmek anlamına gelmez. Bu ikisi gerçekte iki ayrı husustur. Ne var ki ikisi de hem mana ve hem de hükümde birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Bunun gibi iman ve İslâm'ın ikisi de aynı şeymiş gibi, biri diğerine sımsıkı sarılıdır. İmanı olmayanın İslâm'ı, İslâm'ı olmayanın imanı olamaz.

Müslüman kendisiyle İslâm'ının sahih olacağı bir imana, mümin de kendisiyle imanının gerçekleşeceği bir İslâm ile muttasıf olmak zorundadır.

Çünkü Allah (c.c), salih amel için imanı ve iman için de salih ameli şart koşmuştur. Bunun gerçekleştirilmesine dair diyor ki:

"Bu durumda her kim, mü 'min olarak iyi davranışlar yaparsa, onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz"  (Enbiya 21/94) ve imanın amel ile gerçekleştirilmesine dair de diyor ki:

"Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mü'min olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir." (Taha 20/75)

Buna göre kimin amellerinin zahiri görünümü İslâm ise ve bu gaybi iman düsturundan kaynaklanmıyorsa bu kişi, dinden çıkarıcı bir nifakla münafıktır.

Kimin de akdi, gaybi olan imandan kaynaklanmakla beraber iman ve İslâm şeriatının hükümleriyle amel etmiyorsa, bu kişi, kendisiyle tevhidin sabit olamayacağı bir küfürle kâfirdir.

Kim de resullerin Allah'tan (c.c) bildirdiklerine gayben iman etmiş (mümin), Allah'ın emrettiklerini de amel ederek yaşıyorsa, bu kişi mümin Müslümandır.

Bu böyle olmazsa şayet, müminin Müslüman diye isimlendirilmesi caiz olmaz. Keza Müslümanın da Allah'a inanmış mümin diye adlandırılmaması gerekirdi. Oysa kıble ehli, her müminin Müslüman ve her Müslümanın da Allah, melekler ve kitaplara inanmış bir mümin olduğunda icma etmiştir." (Feteva, 7/333; *Külliyat, 7/269-270)

 

İbni Receb ise şöyle demiştir:

İkisi arasındaki fark gerçekte şudur:

İman, kalbin bilgisi, tastiki ve ikrarıdır. İslâm ise kulun Allah'a teslim olması, huşu ve boyun eğmesinin O'na (c.c) yönelik olmasıdır. İşte bu da ancak amel ile olur. Bu dahi din demektir. Nitekim Allah kitabında İslâm'ı din olarak isimlendirmiştir. Sonra şüphesiz kelime-i şehadet, İslâm'ın tartışmasız temel ilkesidir. Tabi ki bunları telaffuz etmek, ancak onları tastikle beraber olmak durumundadır. Bilindiği gibi bunları tastik etmek İslâm'ın şartlarındandır. Allah'ın (c.c) şu ayetinde:

"Şüphesiz Allah nezdinde din İslâm'dır."(Al-i İmran3/19) geçen İslâm'ı Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr'in de aralarında bulunduğu bir kısım ulema tevhit ve tastik ile tefsir etmişlerdir.

Birinden, İslâm'ı kabul edilip imanı nefyedildiğinde ise, mesela Allah'ın (c.c) kendilerinden haber verdiği Arabiler gibi. (Hucurat 49/14) Şüphesiz bunlardan kalpteki muhkem imanın varlığı nefyedilmekte fakat ameli geçerli kılacak bir tür imanla beraber İslâm'ın zahir amellerine katılımları da kabul edilmiş olunmaktadır. Yoksa bu kadarlık iman bulunmasaydı bu durumda Müslüman olamazlardı."  (Cami'ul-Ulum ve'l-Hikme, beşinci baskı, 27-29)

Görüldüğü gibi ulemanın ifadeleri birbirini destekler mahiyette, İslâm için, onu sahih kılacak içte bir imanın gerekliliğini belirtmektedir. Bu anlamda şüphesiz iman, onu beyan edecek zahiri İslâm olmadıkça sabit olamaz. Esasen bu konu gayet büyük bir önemi haizdir. Zaten ulemanın şu sözleri de bu çerçeveden anlaşılmaktadır:

Şüphesiz kelime-i şehadeti telaffuz etmek, sahibi için İslâm ile hükmetmeyi gerektirir. Kaldı ki bu bir hak olup şüpheden uzak bir durumdur. Ne var ki bu telaffuzun bir takım şartları vardır. Bu da görünen zahiri İslâm'a anlam verecek içte bir imanın varlığıdır. Nitekim ulema da bunu belirtmektedir:

Biz insanların içini yarıp bakmayı emretmiyor, içlerine muttali olmayı istemiyoruz. Aksine isteğimiz onların zahirine göre muamele edilmesidir. Amaç buna göre onu söyleyen kişiye dair içinde imanın varlığı yahut da itikadının bozukluğu varsayılabilsin.

Ne zaman ki şeriatın hükmünü nakzedici bir şey izhar edilirse, bu da içteki imanın fesat ve butlanını gerektiriyorsa, var olması muhtemel sahih imanın, bunlarla yok olduğuna kesin inanarak ona irtidat hükümleri icra etmek gerekir.

İbni Teymiye'nin de belirttiği gibi:

"Çünkü içtekinin bunun aksine olduğu kesinleşmedikçe zahir (görüntü), sahih ve güvenilir bir delildir. Ne zaman ki içtekine dair bir delil ortaya konulsa ve bununla batınının zahire muhalif olduğu anlaşılsa artık zahire iltifat edilmez." (es-Sarım'ul-Meslul, 301)