Kuran ve Sünnet

Hanif, Şirki Kasten ve Bilerek Terkedendir

Hanif, Şirki Kasten ve Bilerek Terkedendir

 

Ayette deniyor ki:

"İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan idi. Fakat o Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi. Müşriklerden de değildi." (Al-i İmran, 3/67)

Taberi şöyle demiştir:

"Lakin hanif idi" yani gerekleriyle emredilmiş olan hidayet delili üzerinde müstakim olarak Allah'ın emir ve taatına tabi idi. "Müslüman" yani kalbi ile Allah'a huşu duyarak ve organlarıyla O'na yönelmiş bir şekilde, kendisine farz kılınan ve hükümlerinden kendisine şart koşulanlara farkında olarak itaat eden biri demektir. (Taberi Terc., 1/258)

Kurtubi:

Hanif, tevhit eden, bunu aşikar eden, sünnet olup kıbleye duran kişidir, demiştir.

İbni Kesir de:

Yani şirkten vazgeçip imana yönelen demektir, diye yorumlamıştır. (İbni Kesir Terc., 4/1278)

Ayette deniyor ki:

"İşlerinde doğru olarak kendini Allah 'a veren ve İbrahim 'in, Allah 'ı bir tanıyan dinine tabi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim 'i (kendine) dost edinmişti." (Nisa 4/125)

Taberi diyor ki:

Hanifen, yani onun metod ve yolu üzerinde dosdoğru olarak. (Taberi Terc., 1/410)

İbni Kesir ise:

Hanif, şirkten bilerek yüzçeviren, yani basiretle şirki terkeden, bütün bedeniyle hakka yönelen,ki onu bundan ne bir engel alıkoyabilir ne de uzaklaştırabilir, demektedir. (İbni Kesir Terc., 5/1944)

Ayette şöyle denir:

"Çünkü ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah 'a çevirdim ve ben O 'na ortak koşanlardan değilim." (Enam 6/79)

Taberi şöyle demiştir:

Bana Yunus anlattı. Dedi ki:

Bize İbni Vehb haber verdi ki;İbni Zeyd, İbrahim'in kavminin İbrahim'e söylediklerine dair şöyle dedi:

Bunlara ibadet etmeyi terk mi ettin? O da dedi ki:

Şüphesiz ben yüzümü semavat ve arzı yaratana çevirdim. Dediler ki:

Sen yeni bir şey getirmiş değilsin, biz zaten O'na yönelmiş ve O'na ibadet ediyoruz. İbrahim (s.a.v) de dedi ki:

Ama Hanif olarak değil, ben sizin şirk koştuğunuz gibi şirk koşmadan ihlasla ibadet ediyorum.

Kurtubi:

Hanifen, yani hakka meylederek demektir, diyor.

İbni Kesir de şöyle diyor:

Hanifen, yani şirkten tevhide meylederek. (İbni Kesir Terc., 6/2711)

Ayette deniliyor ki:

"Gerçekten İbrahim, Hakk'a yönelen, Allah 'a itaat eden bir önder idi. Allah 'a ortak koşanlardan değildi." (Nahl 16/120)

Taberi:

Hanifen, yani İslâm dini üzerinde dosdoğru bir şekilde demektir, diyor. (Taberi Terc., 3/1186)

İbni Kesir ise:

Hanif, şirkten tevhide kasıtlı olarak yönelmiş kişi demektir. Bu yüzden ayette dedi ki:

Müşriklerden olmadı, demektedir. (İbni Kesir Terc., 9/4589)

Ayette deniliyor ki:

"Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (O 'nun birliğini tanıyan mü'minler) olun. Kim Allah 'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgar onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir." (Hac 22/31)

İbni Cerir şöyle demiştir:

"Allah (c.c) diyor ki: Ey insanlar! putlara ibadet etmekten ve şirk sözlerinden uzak durun. Hem de Allah için, saf tevhit ve putlardan (evsan ve esnamdan) uzak halis olarak taat ve ibadeti O'na hasrederek dosdoğru bir şekilde."

Kurtubi de şöyle diyor:

"Allah için hanif olarak, yani dosdoğru olarak ya da hakka meyletmiş Müslüman olarak. Hunefa lafzı, ezdadtan (zıt anlamlı)dır. Hem istikamete ve hem de meyletmeye delalet eder. Hunefa kelimesi hal üzere mansubtur. Denildi ki:

Hunefaen, hicacen demektir. Ancak bu bir tahsistir ve hiçbir delili yoktur."

İbni Kesir ise:

Allah için hanif olarak, yani dini O'na has kılarak, hakkı kastederek, batıldan ayrılmak suretiyle. Bu nedenle dedi ki:

"Ona şirk koşmadan" şeklinde yorumlamıştır. (İbni Kesir Terc., 10/5488)

"İbni Ömer'in dediğine göre Zeyd b. Amr b. Nufeyl Şam'a gitti. Tabi olmak amacıyla bir din arayışı içinde idi. Bir Yahudi alime rastladı. Ona dinlerini sordu ve dedi ki:

Ben dininizi din edinmek istiyorum. Bana anlat. O da dedi ki:

Şüphesiz sen Allah'ın gazabından nasibini almadıkça bizim dinimize giremezsin. Zeyd dedi ki:

Oysa ben sadece Allah'ın gazabından kaçıyorum. Ben Allah'ın gazabından hiçbir şeyi ebediyen kabul etmem. Kaldı ki ben buna nasıl dayanırım? Şimdi sen bana bundan başka birşey gösterebilir misin? Dedi ki:

Ben hanif olmak dışında bir şey bilmiyorum. Zeyd dedi ki:

Peki haniflik nedir? dedi ki:

İbrahim'in dini. O ne Yahudi ve ne de Nasrani oldu. Allah'tan başkasına da ibadet etmedi. Zeyd ayrıldı ve Nasrani bir alime rast geldi. Ona da aynı şeyleri anlattı. O da dedi ki:

Sen Allah'ın lanetinden nasibini almadıkça bizim dinimize giremezsin. Zeyd dedi ki:

Oysa ben sırf Allah'ın lanetinden kaçıyorum. Ben ebediyen ne Allah'ın lanetini ve ne de gazabını yüklenirim. Hem buna nasıl dayanırım ki? Bana bundan başka bir şey anlatabilir misin? Dedi ki:

Ben haniflikten başka bir şey bilmiyorum. Dedi ki: Haniflik nedir? Dedi ki: İbrahim'in dini. O ne Yahudi ve ne de Nasrani idi. Sadece Allah'a ibadet ederdi. Zeyd bunların İbrahim hakkındaki bu sözlerini duyunca ayrıldı. Aklını başına topladı ve ellerini kaldırarak dedi ki:

Allah'ım sen şahid ol ki ben İbrahim'in dini üzereyim." (Feth'ul-Bari, 7/176; *Kütüb-i Sitte, 13/123; Buhari Terc., 8/3582)

 

Kur'an'ın ayetleri, sünnet ve müfessirlerin beyanından kesin olarak anlaşıldı ki:

Hanif; kasıt ve basiretle şirki terkeden ve Allah'ın dışındakileri bir yana terkedip, ihlas ile Allah'ı ilah olarak birlemeye yönelen kişi demektir. Ki bu, şirk koşmaktan uzak, rabbi için İslâm üzere dosdoğru olan kişi demektir.

Şimdi tevhidi terkedip şirke dalan, uluhiyette rabbine ortaklar edinen, uluhiyeti noksanlaştırıp rububiyetin hakkını vermeyen kişi hanif mi olur yoksa müşrik mi?

İbni Teymiye diyor ki:

Allah'ın (c.c) tevhidini önemsemeyen sapıklar Allah dışında ölülere dua etmeyi yüceltiyorlar. Bu kimseler tevhide çağırılıp şirkten sakındırıldıkları zaman bunu basite alırlar. Tıpkı ayetteki durum gibi:

"(Resulum!) kâfirler seni gördükleri zaman, sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu? Diyerek sana, alaydan başka bir şeyle davranmazlar." (Enbiya 21/36)

Peygamberler onları şirkten sakındırdıklarında, onlar, peygamberlerle istihza ediyorlardı. Esasen müşrikler nebilere sövüyor ve içlerindeki büyük şirkten dolayı kendilerini tevhide çağırdıklarında onları sefahet, dalalet ve delilikle tavsif ediyorlardı. Aslında kendisinde müşriklere ait özellikler bulunan biri, kendisini tevhide davet eden birini gördüğünde, içindeki şirkten dolayı onunla alay ettiğini görürsün. Ayette deniyor ki:

"İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını Allah'a (haşa) eşler ve benzerler edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler." (Bakara 2/165)

Kim bir mahluku Allah'ı sever gibi severse o müşriktir. Şimdi Allah için sevmek ile Allah'la beraber (Allah'a rağmen) sevmek arasında büyük bir fark vardır. Şu kabirleri puthane edinmiş olan kimseleri, sırf Allah'ın tevhidi ve ibadetinden olan şeylerle alay ettiğini görürsün. Ama aynı kişiler, Allah dışında şefaatçılar kıldıkları şeyleri yüceltmekledirler. Onlardan biri rahatlıkla yalan yere yemini gamus (Allah adıyla yalan yemin) ederken, şeyhi adına hiçbir surette yalan yere yemin etmeye cesarat edemez. Muhtelif birçok gruptan adamlar görürsün, onlara göre şeyh ile istiğasesi ister kabri yanında olsun ister başka verde olsun seher vaktinde mescitte Allah'a dua etmekten daha faydalıdır. Onlar, kendilerinin sapık yolundan vazgeçip tevhide yönelenlerle istihza ederler. Onların birçoğu mescitleri harap ederken türbe ve kümbetleri imar ederler. Bu mutlaka sadece Allah, ayetleri ve elçisini hafife almaktan ve şirki yüceltmelerinden dolayıdır. Şimdi bu kimseler şunun bunun için tavaf ediyorsa bu demektir ki bu şirkî tavaf, ona göre daha değerlidir, demektir. Bu sırf Mekke müşriklerine bir benzeşmedir. Allah (c.c) onlar hakkında şöyle demiştir.

"Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza), dediler.Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!"  (Enam 6/136)

Bunlar Allah'ın dışındakiler için tahsis edileni, Allah için ayırılana tafdil ediyorlar ve diyorlar ki:

Allah zengin, ilahlarımız ise fakirdir. Bunlardan biri tazim ettiği kabre vardığında yanında ağlar, huşua varır ve cuma, beş vakit namaz ve gece namazının kendisine sağlayamadığı bir tazarruda bulunur, huşua varır. Bu durum muvahhitlerin değil gerçek anlamda müşriklerin halidir. Bunun bir örneği de onlardan biri iki mısra şiir (ilahi- beyit) dinlediğinde ayetleri dinlerken alamadığı huşu ve huzura kavuşmaktadır. Bu bir yana ayeti dinlediğinde uyuklar, dahası onunla, onu okuyanla alay ederler. Oysa bundan dolayı kendilerine şu ayetten büyük bir hisse söz konusu olmaktadır:

"De ki: Allah ile, O'nun ayetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi alay ediyorsunuz!" (Tevbe 9/65; Feteva, 15/48-50)