Kuran ve Sünnet

Kelime-i Tevhit, Söyleyen Kişiyi, Kendisinin Şirkten De Fiilen Uzaklaşması Şartıyla Korur

Kelime-i Tevhit, Söyleyen Kişiyi, Kendisinin Şirkten De Fiilen Uzaklaşması Şartıyla Korur

 

Ebu Batin şöyle demiştir:

"La ilahe illallah" tan maksat şirkten teberri etmek ve Allah dışındaki şeylere ibadetten kaçınmaktır. Arap müşrikleri bundan ne kastedildiğini biliyorlardı (anlıyorlardı). Çünkü onlar fesahet sahibi kimselerdi. Bu nedenle onlardan biri, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur dediğinde o, artık hemen şirk ve Allah dışında birine ibadetten kaçınırdı. Zaten biri "La ilahe illallah" dese fakat, Allah dışındakilere ibadetinde devam edecek olsaydı bu kelime onu korumuş olmazdı. Çünkü ayette şöyle deniyor:

"(Yer yüzünde) fitne (yani şirk) kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Enfal 8/39)

"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder namazı dosdoğru kılar zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın." (Tevbe 9/5)

Nebi (s.a.v) de diyor ki:

"Ben kıyamete yakın kılıçla gönderildim. Ta ki şirk koşulmadan sadece Allah'a ibadet edilinceye kadar."

Bu ise şu ayetin manasıdır.

"(Yer yüzünde) fitne kalmayıncaya ve din (itaat) tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Enfal 8/39)

Bu dahi "La ilahe illallah" ın anlamıdır. (Mecmuat'ur-Resail vel-Mesail, 5/495)

Teysir'ül-Aziz'il-Hamiyd'nin yazarı da şöyle diyor:

Kim Allah dışında biri için caiz olmayan ibadet türü bir şeyi O'ndan başkasına yöneltirse, müşrik olur. Velev ki "La ilahe illallah"ı ifade etse bile. Çünkü o, tevhit ve ihlas bağlamında onun gerekleriyle amel etmemiş demektir. (Teysir'ül-Aziz'il-Hamiyd Şerh'u Kitab'ıt-Tuhi, 51)

Esasen Resulullah (s.a.v):

"Ortak koşmadan sadece O 'nu birleyerek" sözüyle insanın "La ilahe illallah" dediği halde müşrik de olabileceğini, uyararak beyan etmektedir. Tıpkı Yahudiler, münafık ve mezarperestler gibi. Oysa Peygamber'in kavmini "La ilahe illallah" kelimesine çağırdığını gören bazıları O'nun insanları bunu yalnızca telaffuz etmeye çağırdığını zannetmişlerdir. Bu ise büyük bir cehalettir. Aksine O (s.a.v), onları bunu söylemeye ve manasıyla amel etmeye keza Allah dışındakilere ibadet etmeyi terketmeye çağırmıştır. Bundan olacak ki onlar şöyle dediler:

"Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız? derlerdi "  (Saffat 37/36)

"İlahları tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler"  (Sad 38/5)

Nitekim bundan dolayı olacak ki bunu telaffuz etmekten kaçınmışlardı.

Yoksa onu diyecek olsalardı, bunun yanında lat, uzza ve menat'a ibadete de devam edecek olsaydılar hiçbir surette Müslüman olamazlardı. Kaldı ki Resulullah (s.a.v) da onlarla savaşmaya devam ederdi. Ta ki onlar endadlarından vazgeçip onlara ibadeti terkederek şirk koşmadan sadece Allah'a ibadet edinceye kadar. Esasen bu, kitap, sünnet ve icma ile bilinmesi zaruri olan bir konudur. (Teysir'ül-Aziz'il-Hamiyd Şerh'u Kitab'ıt-Tuhi, 58)

Şüphe yok ki şayet müşriklerden biri "La ilahe illallah" diyecek olsa, Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğu şehadetini de ifade etse fakat ne ilahın ne de resulün ne anlama geldiğini bilmeden namaz kılıp, oruç tutup, haccedecek olsa ve böyle iken bunları sırf insanların bunları yaptığını görerek onlara tabi olup, şirkten de hiçbir şey işlemeyerek yapacak olsa lakin bunların ne olduğunu da kavramasa, şüphesiz böylesi birinin Müslüman sayılmayacağında hiç kimsenin şüphesi olamaz.

Nitekim Mağrib fukahasının tümü 11. yy başında -belki de daha önce- bu durumdaki biri hakkında böyle fetva vermişlerdir. Bunu, ed-Durr'üs-Semiyn fi Şerh'il-Mürşid'il-Muin yazarı Maliki Alim zikretmiştir. Şarih daha sonra diyor ki:

"Hakkında fetva verilen bu mesele, son derece açık bir husustur. Öyle ki iki kişinin üzerinde ihtilaf etmesi dahi olası değildir."

Bu çerçeveden bakılınca mezarperestlerin durumunun bununkinden daha iğrenç olduğunda hiç şüphe edilmez. Çünkü onlar ayrı ayrı rabler hakkında ilahlık inancına sahiptirler." (Teysir'ül-Aziz'il-Hamiyd Şerh'u Kitab'ıt-Tuhi, 60)

Yazarın "böylesi birinin Müslüman sayılmayacağında hiç kimsenin şüphesi olamaz" ifadesi, ahirette kurtulmayı sağlayan İslâm / Müslümanlık anlamındadır. Çünkü bu kişi, şirkten uzaklaşması ve zahiren şeriata boyun eğmiş olması hasebiyle dünyada can ve malını emniyette (masun) kılan ve hükümlerin de kendisinden neşet ettiği bir İslâm üzerindedir.

Bu tür İslâm'a, fukaha 'hükmî İslâm' (hükmen Müslüman olmak) demektedir.

İbni Teymiye şöyle demiştir:

Lakin Müslümanların ekserisi Müslüman ana babadan doğmaları hasebiyle kendilerinden fiili bir iman görülmeksizin 'hükmî İslâm' ile Müslüman olmaktadırlar. Sonra da bunlar büyüdüğünde artık bunlardan kimisi fiilen iman etmekte, bu bağlamda farzları yerine getirmektedir. Kimisi de sırf adet, akrabaları ve beldesindeki insanların yaptıklarına tabi olmak vesair bir gerekçeyle önceden yapıyor olduğu şeyleri yapmaya devam eder.

Mesela zekât verir. Çünkü sultanın, kazancın bir kısmını alması adettir. Bu kişi bunu verirken ne öz ve ne de ayrıntılı olarak bunun kendisine vücubiyetini idrak etmez. Bu haliyle onun nezdinde uydurma vergi ile meşru zekât arasında da pek bir fark yoktur. Yahut bu adam her sene Mekke halkıyla Arafat'a çıkar. Çünkü adet böyledir. Artık bunun Allah'a ibadet olduğunu ne öz ne de tafsili olarak şuur etmeksizin. Veyahut da kâfirlerle savaşır. Çünkü kavmi onlarla savaşmaktadır. O da kavmine ittibaen savaşmıştır, vesair. İşte bu tür kişilerin ibadetlerinin geçersiz olacağında hiçbir şüphe yoktur. Aksine kitap, sünnet ve ümmetin icması bu davranışların, söz konusu farzların yerine geçmeyeceğine hükmetmektedirler. Yani bu şekilde davranarak farzlar kendisinden sakıt olmaz.

Aynı şekilde insanların çoğunun İslâm'ı, hükmî bir İslâm'dır.

Bu onların kalplerine ancak kendilerine emredildiği zaman girer, ki o da giriyorsa. Kaldı ki bunlar bu niyete zorlanmadıkça onu kastetmezler. Nitekim hemen akabinde kalpleri bundan boşalıp terketmektedir. Dolayısıyla münafık olmaktadırlar. Buna göre onlar bunu adet ve gelenek olarak işlemiş oluyorlar. Esasen bu, insanların bir çoğunda yerleşik bir vakıadır. (Feteva, 26/30-32)