Kuran ve Sünnet

Lailahe İllallah Hukuku (Onun Hakkı)

Lailahe İllallah Hukuku (Onun Hakkı)

 

"La ilahe illallah" 'ın hakkı şudur:

Allah dışında ibadet edilenlerin reddi (küfredilmesi) ve İslâm'ın ilkelerine sarılmak.

Nitekim daha önce belirtildiği gibi, İslâm uleması da şunu kayıt altına almıştır:

İmanı olmayanın İslâm'ı yoktur. Kul şehadeteyni ifade ettiğinde bunu ifade edende, içte imanın bulunduğu kanaatıyla beraber bunun bu söylediğinin şartlarını yerine getirdiği varsayılır. Ne zaman ki zahirde içteki imanını ifsat ettiğine dair bir delil bulunsa onun bu şehadeteynin ikisini de ifsat ettiğine hükmederiz. İşte bu zahire göre verilmiş bir hükümdür.



İlim ve Amel İmanın İki Esasıdır

 

İslâm dininin zaruretle bilinen hususlarından biri şudur:

İlim imanın rükünlerinin ilkidir. Bu ise tastik, itikat ve yakinin aslıdır. Bunların varlığı ancak onunla tasavvur edilebilir. O (ilim) onlardan önce gelir ve onların tümünü tashih edicidir.

İltizam (sarılmak), inkiyad (tabi olmak) ve hükümlerin sadece Allah'tan kabulü ise imanın ikinci rüknüdür. Bu da kalbin amelidir.

Kadı Ebubekr b. el-Arabi şöyle demiştir:

Kim iman, itikad, söz ve ameldir derse bu kişi bütün görüşleri bir araya getirmiş olur. Yani bu ifadesiyle muhtelif birçok görüşü birleştirmiş olacaktır. Aslında bu, usuli ve luğavi yönü itibariyle tahkik metodlarından fazla uzak da değildir. Luğavi yönü şu şekildedir:

Fiil, sözü ya doğrular yahut tekzip eder. Nebi (s.a.v) diyor ki:

"Gözler zina eder, eller zina eder, ayaklar zina eder, nefis temenni edip iştiha duyar. Organlar ise bunu ya tastik eder yahut tekzip eder."

Buna göre şimdi Allah'tan başka ibadete layık ilahın olmadığı ve Muhammed'in (s.a.v) O'nun elçisi olduğu bilindiği ve bunun gereği olarak bu söz telaffuz edildiği zaman, işte bilgi durumundaki bu kelimelerin ifade edilmesiyle artık söz konusu ilmin gereğiyle amel edilmiş olur. Böylece fiil, söz ve amel düzenlice ardısıra gelmiş olur. Bu durumda luğavi ve şer'î bir iman oluşur. (Ahkam'ul-Kur'an, Ebubekr b. el-Arabi, 2/945)

İbni Kayyım da şöyle diyor:

"Burada temel bir husus daha vardır: Bu da imanın özünün söz ve amelden oluştuğudur. Şimdi söz, iki kısma ayrılır:

1 - Kalbin sözü, bu itikattır.

2 - Dilin sözü, bu ise İslâm kelimeleriyle konuşmaktır.

Amel de ikiye ayrılır:

1 - Kalbin ameli, ki bu onun niyet ve ihlasıdır.

2 - Bir de organların ameli.

Bu bağlamda belirtilen bu dört madde zail olunca iman bütünüyle zail olur. Bunlardan, mesela kalbin tastiki zail (yok) olsa geri kalanların hiçbir faydası kalmaz. Çünkü kalbin tasdiki, onun inanca dönüşmesi ve faydalı olmasında şarttır. Şimdi doğru olduğuna itikat etmekle beraber kalbin amelinin zail olması hali, Mürcie ile Ehli Sünnet'in mücadele alanıdır. Ehli Sünnet imanın yok olacağında icma etmiş durumdadır. Şüphesiz kalbin amelinin yok olmasıyla beraber sırf tastik, hiçbir fayda vermez. Bunlar onun sevgisi ve boyun eğmesidir. Nitekim bu, iblis, Fira'vn ve kavmi ile Yahudiler ve Resul'ün (s.a.v) doğru olduğuna inanan müşriklere bir fayda vermemiştir. Dahası bunlar gizli -açık ikrar ederek diyordular ki: Yalancı değildir; lakin ona tabi olmaz ve ona inanmayız...

Şüphesiz kalbin itaat etmeyişi organların da itaat etmeyişini tevlid eder. Çünkü kalb, itaat edip boyun eğerse,organlar da aynı şekilde itaat edip boyun eğer. Keza onun itaat etmeyip boyun eğmeyişinden, itaati gerektiren tastikin olmayışı sonucu çıkar. Bu ise imanın hakikatidir. Şüphesiz iman sadece tastik değildir. Daha önce geçtiği gibi o, itaat etmeyi ve boyun eğmeyi peşinden gerektiren bir tastiktir. -Şeyh, daha sonra itikadi, ameli, küçük ve büyük küfürden bu arada şirk, zulüm cehalet ve nifaktan bahsediyor. Akabinde sayfa 59'da şöyle diyor-: Bak ki şirk, küfür, fısk, zulüm ve cehalet nasıl da bölümlere ayrılıyor. Küfür olup dinden çıkaran ile dinden çıkarmayan gibi." (Kitab'us-Salat, 54)

Şeyhin sözüne dikkat edilmelidir; şüphesiz şehadeteyne inanmada ve faydalı olmasında tastik şarttır. Bu anlamda malumdur ki tastik, bir çeşit ilimdir. -Bu yüzden bundan sonra diyor ki-:

'Cehaletin de kişiyi dinden çıkaran ve çıkarmayan çeşidi vardır.'

Şimdi şayet kişiyi dinden çıkaran bu cehalet, şirkin kötülüğü ve herşeyin esası olan tevhidin güzelliğine dair cehalet değilse peki şu halde bu bahsettiği cehalet hangisi olabilir?

Şüphesiz tastik, itaat ve boyun eğmeyi doğurmuyorsa, faydasızdır. Kalbin taatı ise organların taat (itaat)ını icap ettirir. Bu çerçeveden olarak organların boyun eğmeyişi, kalbin, itaati gerektiren tastikten yoksun olduğunu gösterir. Oysa bu imanın hakikatidir. Şüphesiz ehli sünnet kalbin amelinin yok olmasıyla imanın da yok olacağında icma etmişlerdir, işte geçtiği gibi Mürcie ile Ehli Sünnet arasındaki mücadele alanı da budur zaten.

İbni Teymiye de:

Biz onun dininden zarureten bilmekteyiz ki; kişi nübüvveti kalben tastik ettiğinde, aynı zamanda bu tastik ile amel de etmez ise tekfir edilir. Sözgelimi onu sevmek, tazim etmek ve anıldığında selam getirmek gibi, diyor." (Feteva, 7/131; *Külliyat, 7/111)