Kuran ve Sünnet

Haram ve Yasak Şeyler İçin Dua Etmek

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Haram ve Yasak Şeyler İçin Dua Etmek

 

Bu böyle olduğu gibi bir çok kimseler haram dilekler diledikleri, yasak arzular içeren dualar yaptıkları halde arzuları gerçekleşir, ama bu amaçlarından daha büyük zararlara uğrarlar. Bu arada mekruh nitelikli istekler içeren bazı dualar da kabul olunabilir.

Bu arada bu tür haram veya mekruh dilekler içeren duaları yapanlar, mutlaka şu üç durumdan birinde olurlar:

1 - Ya yaptıkları duaların haram veya mekruh amaçlı olduklarını bilirler.

2 - Ya dualarının bu nitelikte olduğunu bilmezler.

Fakat bu konuda bilgi edinmeyi ihmal ettikleri veya hak yoldan ayrı düştükleri için söz konusu bilgisizlikleri kendileri için mazaret kabul edilmez.  

3 - Ya da dualarının haram veya mekruh nitelikte olduğunu bilmezler, ama bilmezlikleri ictihad veya taklid gibi meşru sebeplere dayandığı için mazur görülürler.

Mazur görülmeyenlere gelince, Allah onları bu haram veya mekruh amaçlı dualarından dolayı ya iyi niyetli ve çok sevap işlemiş kimseler oldukları için, ya sırf Allah'ın rahmetinin sonucu olarak veya başka bir sebeple affedilebilirler.

Kısacası, şeriat açısından haram veya mekruh olan duaların durumu, tıpkı diğer ibadetlerin durumu gibidir.

Bilindiği gibi, eğer herhangi bir ibadet mekruh bir nitelik içeriyorsa bu mekruh nitelik ya sahibinin içtihadı, ya bir imamı taklit etmiş olması, ya çok sevap işlemiş bir kişi olması, veya başka bir sebepten dolayı affedilir.

Ama bu mekruhluk niteliği belirli bir kimse hakkında geçersiz sayıldı diye söz konusu hareketin yasaklanmış bir mekruh olarak bilinmesi gerektiği zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir çokları bu bakımdan yanılgıya düşüyorlar. Şöyle ki;

Bazı seçkin salih kulların belirli bir ibadet veya belirli bir dua yaparak bu ibadet veya duadan olumlu bir sonuç aldıklarını işitince, bu durumu o ibadet veya delilin şeriata uygun olduğunun delili sayarak sanki Peygamberimiz tarafından işlenmiş gibi o hareketi sünnet ediniyorlar. Oysa bu tutum, daha önce değindiğimiz gibi yanlıştır. Özellikle eğer o hareketin olumlu etkisi ilk yapıcısının kalbini dolduran samimiyet yüzünden meydana gelmiş ve daha sonraki izleyiciler çığır açıcının samimiyetini değil de, sadece davranışının dış görünüşünü taklit etmişlerse bu yanılgı daha da ciddileşir. Bu durumda taklitçiler zarara uğrarlar. Çünkü hareket özü bakımından şeriata uygun değildir ve ilk çığır açıcının samimiyet ve iyi niyetine de sahip olmadıkları için söz konusu günahın affedilmesini beklemeleri gerekçesiz kalmaktadır.

Bu söylediğimizin önemli bir örneği; bazı şeyhlerin bidat nitelikli müzik sesleri dinleyerek olumlu şekilde etkilendiklerine dair olan rivayetlerdir. Bu olumlu tezahürler söz konusu şeyhlerin kalblerinde bilmediğimiz bir faktörün etkisi ile oluşan bazı hallerin sonucu olabilir ve bu hareketleri ya ictihad sınırlarını aşmadığı ve hatalarını örtecek derecede iyi niyetli sayıldıklarından dolayı mazur görülebilir. Fakat arkadan gelen taklitçiler şeyhlerinin kalbindeki duyguları değil, sadece müzik dinleme davranışını taklit ederler. Bu durumda taklitçiler öncülerini mazur saydırıp affettirmiş olan samimiyet ve iyi niyetten yoksun oldukları için kuru taklitleri yüzünden mahvolurlar.

Nitekim anlatıldığına göre şeyhin biri ölümünden sonra rüyada görülmüş ve kendisine:

“Allah sana nasıl davrandı?” diye sorulmuş. Şeyh de bu soruya şu karşılığı vermiş;

“Allah (c.c.) beni karşısına dikerek bana buyurdu ki; -Ey kötü şeyh, sen Suda ve Lubna'yı sembol edinmiş bir kişisin. Eğer samimi olduğunu bilmesem bu yüzden seni azaba çarptırırdım.-”

Ey okuyucu!

Eğer şeriat açısından mekruh nitelikli her hangi bir dua, her hangi bir yakarış duyar da sana bu dua veya yakarış yapanın dileğinin yerine geldiği söylenirse bilesin ki, böyle dua ve yakarışların amaçlarına ulaşmış olmaları çoğunlukla bu kategoriye girer.

Bu yüzden Allah'ın şeriatını iyi bilen imamlar bu tür davranış ve tutumlara, sahipleri olumlu sonuçlarını görmüş olsalar bile, öteden beri karşı çıkmışlardır.

Nitekim anlatıldığına göre Şeyh Semnun Muhib (67) bir defasında:

“Bir gün Kur'an'ın ilgili ayetlerinin etkisi altında kalarak Dicle nehrinin yanına geldim ve -Ya Rabbi, izzetin hakkı için, önüme bir balık çıkarmadıkça buradan bir yere gitmem- diye yakardım. Bir süre sonra karşıma büyük bir balık çıktı” dedi.

Bu sözler Cüneyd-i Bağdadî'nin kulağına gidince, çok isterdim ki, nehirden çıkan yılan onu sokup öldürmüş olsaydı” diye karşılık vermiştir.”

(Şeyh Semnun Muhib; Asıl adı semnûn b. Hamza El-Havvad olan bu zat sûfî ve şairdir. Kendisini yalancı semnun (Semnun-i kezzab) olarak adlandırmıştı. Bağdat'ta yaşayıp orada öldü (290). Bkz. İbn Nüaym, Hulbe El-Evliya c. 10, s. 309,312, biy. 581: Zerkelî, EI-Âlam, c. 3, s. 140; Müellif Mecmu El-Fetava, c. 10,s. 690, 691, 693.)

Buna benzer bir başka hikâye de şudur:

Anlatıldığına göre Medine yakınlarında oturan biri bir gün Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- mezarını ziyaret etmeye gelir ve bu sırada canının belirli bir yemeği istediğini söyler. Bunun üzerine Haşimoğullarından biri söz konusu yemeği adamın önüne getirerek kendisine der ki, “Bu yemeği sana Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- gönderdi ve buyurdu ki; -Yanımızdan gitsin. Çünkü bizim yanımızda bulunan kimsenin böyle bir yemek arzu etmemesi gerekir-”

Fakat başka öyle kimseler var ki, ya içtihad sınırları içinde kaldıkları ya bir imamı taklit ettikleri veya yeterli bilgiye sahip olmadıkları için dilekleri yerine getirilmiş ve kendilerine böyle bir cevap da verilmemiştir. Çünkü normal bilgiye sahip kimseler tarafından işlenince affedilmeyen bazı kusurlar, cahiller tarafından işlenince affedilebilirler. Allah'dan yağmur yağdırmasını dileyip de isteği yerine getirilen İsrailoğlu sofu (abid) Bern'in hikâyesinde olduğu gibi.

Bu yüzdendir ki, anlatılan bu tür hikâyelerin büyük bir çoğunluğu bilgisi yetersiz kimselerle ilgilidir. Eğer bunların şeriatta ve dinimizde yeri olsaydı, bu alanlarda bilgili kimselerin önceliği olurdu.

Fakat böyle dedik diye “söz konusu kimselerin bilgileri eksik olduğu için böyle şeyler yapmaları serbest ve sakıncasızdır” demek istediğimiz sanılmamalıdır. Allah hiç bir kimseye böyle şeyleri serbest kılmamıştır. Demek istediğimiz şu ki, bilgi yetersizliği, af umudunu arttıran bir faktördür.

Mekruh davranışları müstahab ve haram hareketleri mubah saymaya gelince; bu davranışları yapanları affetmekle bunları mubah sayma veya sempati ile karşılama tutumu arasında fark yoktur. İsterse bu tutum davranışın kendisi ile veya isterse niteliklerinin biri ile ilgili olsun.

Bilindiği gibi “Peygamberlerin veya iyi amelleri ile tanınmış (salih kimselerin) mezarları başında dileklerini seslendirmiş olup da,istekleri yerine getirilen bazı “mezarlık bağlıları” vardır. Bu tutum az önce verdiğimiz hükmün dışında tutulamaz. Böyle bir şey ne uyulacak bir şeriat ve ne de izlenecek bir sünnettir.

Buna karşılık çeşitli davranışların müstahab sayılacak dinimizin kapsamına girebilmeleri ancak Kur'an, Sünnet veya örnek ilk müslüman kuşağın uygulamaları ile olabilir.

Bu çerçevenin dışında kalan ve sonradan ortaya atılan bir davranış her ne kadar zaman zaman bazı yararlar taşısa bile, müstahab olma niteliğini kazanamaz. Çünkü biz söz konusu davranışın zararının faydasına baskın çıkacağını biliyoruz.

Bunun yanında söz konusu mekruh dualarla ilgili yasak ve mekruhluk ya dua ederken istenen şey veya isteme biçimi açısından olur.

Yasak veya mekruh nitelikli Allah'a sığınmalar da böyledir. Bunların mekruh oluşu da;

- ya Allah'ın bizi kendisinden korumasını istediğimiz şey

- veya sığınma ifadesinin kendisi açısından olabilir. Böylesine sığınma dileklerini seslendirenler dile getirdikleri kötülükten kurtularak ondan daha büyük bir kötülüğe düşerler.

Haram (yasak) dilekte bulunmanın örneği, herhangi bir kimsenin bilerek veya bilmeyerek dünya veya ahirette kendisine zarar verecek bir dilekte bulunup bu dileğinin kabul edilmesidir. Bu durumun çok bilinen pratik örneği şu olaydır:

Bir defasında Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- hasta bir sahabiyi ziyaret etmeye gider. Adam hastalıktan süzülmüş, adeta bir kuş yumurtasına dönmüştür. Peygamberimiz kendisine:

“sık sık yaptığın bir dua var mı?” diye sordu. Adam:

“Evet, var. Öte denberi -Allah'ım, bana ahirette çektirecek olduğun azabı dünyada çektir- diye dua ederdim” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz adama şöyle buyurdu:

“Subhanellah! Sen buna dayanamazsın. Öyle diyeceğine -Ey Rabbimiz, bize hem dünyada ve hem de ahirette iyilik ver, bizleri cehennem ateşinden koru- diye dua etseydin ya.” (Müslim, Kitab, Dua ve zikir, bab: ahirette çekilecek cezanın dünyada çekilme isteğinin sakıncası, H. No: 2688; Tirmizî, Dualar, kitabı, bab: 72, H. No: 3482; Ahmed, Müsned, c. 3, s. 107. 288.)

Bu söylediğimizin bir başka misali de sahabilerden Cabir b. Atik'in -Allah ondan razı olsun- eşinin öldüğü sırada Peygamber Efendimizin:

“Dua ederken sadece hayır dileyiniz. Çünkü melekler sizin sözlerinizin arkasından -Amin!- diyorlar” buyurmasıdır.

(Cabir b. Atik; Bu adda üç sahabeyi İbn Hacer El-İsabe adlı eserinde zikrediyor: Cabir b. Uteyk, b. El-Haris b. Heyse, bir, bu zat hicretin 61. yılına kadar yaşamış. Cenab-ı Peygamber zamanında ölmemiş, ikinci Cabir b. Uteyk b. Numan b. Uteyk, El-Ensarî'dir. Üçüncüsü ise, El-Sülemî'dir. Hangisinin ikinci hangisinin üçüncü olduğunu kesinlikle bilemiyorum. Bulamadığım gibi hadiste de sözü edilen Cabir b. Uteyk olarak bunların hangisinin yeğlendiğine dair de kesin bir bilgiye de rastlayamadım.)

Öte yandan Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'ın şu ayetinde kendisinden sırf dünya mutluluğu isteyenleri kınayarak şöyle buyuruyor:

İnsanlardan bazıları vardır ki; -Ya Rabbi, bize dünyada iyilik ver- derler. Onların ahirette hiç bir nasibi yoktur.” (Bakara: 200)

Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah (c.c.) -kendisinden sırf dünya mutluluğu isteyenlerin ahirette hiç bir saadet payı olamayacağını açıkça bildirmektedir.

Yasak duaların (yasak dileklerde bulunmanın) bir başka şekli, insanın başkaları için yasak nitelikli şeyler dilemesidir. Belâm-ı Baura'nın Hz. Musa'nın -selâm üzerine olsun- kavmi (yahudiler) için yapmış olduğu dua gibi.

Çoğu gönül adamı sofunun (abidin) bu hataya sık sık düştüğü görülür. Böyle kimselerin, zaman zaman sempati ve antipatilerinin etkisi ile birilerine ya dua veya beddua ettikleri olur. Çoğunlukla uygunsuz dileklerden oluşan bu dua ve beddualar kabul edilince de bu dilekleri seslendiren kimse bu yüzden Allah'ın cezasına çarpılmayı hak eder hale gelir. Bu durumda eğer tevbe, günahları giderici iyilikler ve bir yetkilinin şefaat etmesi gibi cezayı savacak bir sebep; bulamazsa kesinlikle cezaya çarpılır.

Bu ceza da kalbinin iman hazzından arındırılarak derecesinin aşağılara düşürülmesi veya imanın ürünü olan iyi amellerden uzaklaştırılarak fasık hale dönüşmesi veyahut da imanın kendisinden bütünüyle yoksun bırakılarak -münafık olan veya olmayan bir-kâfir haline gelmesi şeklinde ortaya çıkar.

Son zamanların gönül adamları, kalb hallerinin mahiyetini ve şeriatın kalb amelleri ile ilgili hükümlerini iyi bilmedikleri için bu çıkmaza ne kadar da sık sık düşmektedirler!

Böyleleri zaman zaman duygularının öylesine etkisi altında kalırlar ki, gönüllerini saplandığı şeyden vazgeçiremezler, gönüllerinden taşan duygu adeta yayından fırlayıp çıkan oka dönüşür. Bu şekilde duygulara yenik düşmek, çoğunlukla kalbin dengesini koruyan meşru amellerin savsaklanması sonucu olacağı gibi bazen da yanılgılı bir ictihaddan kaynaklanmış olabilir. Bu duruma düşen kimse, eğer iki ihtimal söz konusu ise ceza görür, buna karşılık ikinci ihtimal söz konusu olursa affa uğrar.

Böyleleri ile benzerlerinin bir başka yanılgıları da bu tür duaların kabul edilmiş olmasını, Allah (c.c.) kuluna bağışladığı bir “keramet” saymalarıdır. Oysa bu aslında keramet değildir. Yalnız geçerli bir dua ve engel tanımaz bir egemenlik olması bakımından kerameti andırır.

Aslında keramet, ahirette yararlı olan veya dünyada yararlı olup da ahirette zararlı olmayan başarıdır.

Bu sonuç ise Allah'ın (c.c.) dünyada bazı kâfir ve fasıklara vermiş olduğu mevki ve servete benzer bir şeydir. Onun gerçekten nimet sayılabilmesi için ahirette sahibi için zararlı olmaması gerekir.