Kuran ve Sünnet

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

PEYGAMBERİMİZİN YARATILIŞI HAKKINDAKİ MUCİZELER VE ÖZELLİKLER

 

Hâtem-i Nübüvvet Hakkındadır

 

Buhari ve Müslim, Sâib bin Zeyd'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Ben, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in tam arkasına dikilip O'nun iki omzu arasındaki Nübüvvet Mührü denilen kısma dikkatle baktım; gördüğüm, keklik yumurtası büyüklüğünde idi."

Müslim ve Beyhakî'nin Câbir bin Semura'dan rivayeti ise şöyledir: "Ben Resûlüllâh Efendimiz'in iki omzu arasındaki nübüvvet mührünü, tıpkı bir güvercin yumurtası şeklinde gördüm. Rengi de, kendi cesediniri rengine yakındı." imâm Tirmizî ise bunu: "Güvercin yumurtası büyüklüğünde ve kırmızımtırak bir bez idi" ifadesiyle vermiştir." [1]

Müslim, Abdullah bin Cercls'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ben, Peygamberimizin iki omzu arasındaki nübüvvet mührüne baktığım zaman onu; sol omuz kemiğinin çıkıntısı yanında ve üzerinde siyahımsı benler bulunan bir yumru hâlinde gördüm."

îmam Ahmed ve Beyhakî de Kurre'nin şöyle dediğini nakleder: "Ben dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, omzunuzdaki mührü bana gösterir misiniz?" Peygamberimiz buyurdu ki: "Elini uzat!" Elimi uzattım baktım, omzu ucunda, yumurta büyüklüğünde bir şeydi."

Yine İmam Ahmed, Beyhakî ve îbn-i Sa'd, çeşitli tarikler ile Ebû Ramse'den şöyle rivayet ederler: "Ben babamla birlikte Peygamberimiz'e gitmiştim. O'nun iki omzu arasındaki mühre baktığımda onu, (güvercin yumurtası büyüklüğünde) bir ur şeklinde gördüm."

İmam-ı Buhârî'nin Tarih'inde, BeyhakVnin Sünen'inde Ebû Saîd'den rivayetlerine göre, o şöyle demiştir: "Peygamber Efendimiz'in iki omuzları arasındaki mühür, bir et çıkıntısı idi" Tirmizi de: "Arkasında, yumru hâlinde bir et parçası idi" şeklinde rivayet eder.

Yukarıda geçen bir bahiste görüldüğü veçhile ve Beyhakî'nin rivayeti ile, Selmân-ı Fârisî de bu hususta şunları söylemektedir: "Ben Peygamber'e (s.a.v.) gittiğim zaman, ridâsını omuzundan biraz sarkıtıp: "Ey Selmân, sana söylenen mührü görmek istersen bak!" buyurdular. Baktığımda, iki omuzu arasında, güvercin yumurtası büyüklüğündeki mührü gördüm."

Ahmed, Tirmizî ve sahihtir kaydiyle Hâkim, Ebû Ya'lâ ve Taberânî Ulba bin Ahmed'den o da Ebû Zeyd'den şöyle rivayet ederler: "Resûlüllâh Efendimiz bana dediler ki: "Ey Ebû Zeyd, bana yaklaş ve elinle arkamı meshet!" Yaklaştım ve elimle arkasını meshedip parmaklarımı mühür üzerine koydum."-Yanındakiler Ebû Zeyd'e: "Mühür nedir?" diye sordular. O da: "Omuzundaki toplu olarak bitmiş olan kıllardır" cevabını verdi."

Taberanı ile îbn-i Asâkîr ise Ebû Zeyd bin Ahtab'dan şöyle rivayet ediyor: "Ben Peygamber Efendimizin iki omzu arasındaki mührü; kan alma şişesinin vurulduğu yer kadar büyüklükte, bir et çıkıntısı olduğunu gördüm."

îbn-i Asâkîr ve Târih-i Nisabur adlı eserinde Hâkim, îbn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler: Hâtem-i Nübüvvet, Peygamber (a.s.)'ın arkasında fmdık büyüklüğünde bir et parçası olup üzerinde "Muhammedün Resûlüllâh" yazısını andırır bir şekil vardı."

Ebû Nuaym ise, Selman'dan şöyle rivayet etmektedir: "Bu nübüvvet mührünün bâtınında: "Allah birdir, O'nun ortağı yoktur, Muhammed ise Allah'ın Resulüdür!1" diye yazılı idi. Zahirinde ise "Nereye isterse oraya teveccüh et! Bil ki sen, mansûr ve muzaffersin!" diye yazılıdır[2]

Taberanı ve Ebû Nuaym El-Ma'rife adlı eserinde Abbâd bin Ömer'den şöyle rivayet ederler: "O'nun iki omzu arasındaki nübüvvet mührü, küçük bir oğlağın diz kapağındaki mühür gibiydi ve Resûlüllâh bu mührün görülmesinden pek hoşlanmazdı."

İbnü Ebî Hayseme tarihe dâir yazdığı eserinde, Hz. Aişe'den naklen der ki: "Nübüvvet mührü, siyah bir ben idi, biraz sarıyı andırıyordu... Benin etrafında, at yelesi gibi sık kıllar vardı..."

İZAH: Alimlerimiz dediler ki; Peygamber Efendimiz'in iki omuzu arasında bulunduğu rivayet edilen nübüvvet mührü hakkındaki sözler; birbiriyle farklı bulunmaktadır. Fakat aslında bu, mühim bir ihtilaf sayılmamalıdır. Zira bu râvîlerden her biri, bir benzetme yoluyla rivayet etmekte ve rivayetleri arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Râvîlerden biri: "Bir keklik yumurtası büyüklüğünde idi" derken biri: "Güvercin yumurtası kadardı"  demekte; bir diğeri  de:  "Bir keçi yavrusunun dizindeki mühür kadardı" demektedir. Biri: "Bir et yumrusu idi" derken, biri: "Bir et çıkıntısı idi" demekte; biri "Siyah bir bendi" derken bir diğeri: "Şişenin kan almak için vurulduğu yerde bıraktığı iz gibiydi." demektedir. Yâni, bunların hepsi birbirine yakın şeylerdir. Ve gerçekten o, bir et parçasından ibaret idi. îşte, âlimlerimiz böyle izah etmektedirler. Bunlar arasından îmam-ı Kurtubî ise şöyle demektedir: "Sabit ve sahih olan hadisler delâlet eder ki, Resûlüllâh Efendimiz'in iki omuzu arasındaki mühür; sol omuz yanında kırmızımtırak renkte ve çıkıntı halinde bir şey idi. Küçülüp azaldığı zaman güvercin yumurtası şeklinde oluyor, büyüyüp şiştiği zaman da yumruk kadar oluyordu... (Resûlüllâh'm vefatı zamanında ise, şişkinlik kaybolmuştu...)

Süheylî de demiştir ki: "Nübüvvet mührü, sol omuz kemiğinin çıkıntısı yanında idi. Çünkü peygamber (a.s.) şeytanın vesvesesinden masum bulunuyordu. Mührün bulunduğu yer de; kalbin karşısında olup şeytanın vesvese vermesine engeldi..." Alimler, "Resûlüllâh'in iki omuzu arasındaki mührün doğuştan mı, yoksa doğduktan sonra mı vurulduğu üzerinde ihtilaf ettiler. İkinci şıkkı tercih edenler, yukarıda geçen ve O'nun süt emmesi ile ilgili bulunan Şeddâd bin Evs hadisini, delil tutarlar. Az önce işaret ettiğimiz gibi, bu mühür, Resûlüllâh'm vefatın­dan sonra da kaybolmuştu... Bunu, ayrıca O'nun vefatı bölümünde anlatacağız... Bu konuda, Hâkim'in Müstedrek'inde, Vehb bin Münebbih'ten şu rivayeti vardır:

"Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği bütün peygamberlerin sağ elleri içinde bir peygamberlik nişanı vardı. Ancak, bizim peygamberimiz müstesna. Zira O'nun peygamberlik nişanı, iki omuzu arasında idi[3]

 

Sevgili Peygamberimizin Mübarek Gözleri İle İlgili Özellik Ve Mucizeler

 

Yüce Allah Kur'ân'da buyuruyor ki: "Muhammed'in gözü şaşmadı ve sının aşmadı." (Necm, 17).

îbn-i Adiyy, Beyhakî ve îbn-i Asâkir Aişe'den şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Peygamber Efendimiz, ışıkta gördüğü gibi karanlıkta da görür idi."

Beyhakî'nin rivayetine göre, bu hususu îbn-i Abbas şöyle ifade etmiştir: "Resûlüllâh Efendimiz, gündüzleyin ışıkta gördüğü gibi, geceleyin karanlıkta da görürdü."

Buharı ve Müslim, Ebû Hüreyre'den ittifakla şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Bir defasında Resûlüllâh Efendimiz bizlere hitaben: "Siz benim yalnız ön tarafı mı gördüğümü sanıyorsunuz? Vallahi sizin rukûnuz da, secdeleriniz de bana gizli değildir! Ben sizi arkamdan da görmekteyim" buyurdular.

Müslim ise Enes'ten şöyle rivayet eder: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular ki: Ey insanlar! Ben sizin imâmınızım. Rükû ve secdelerinizi benden önce yapmayınız. Çünkü ben sizi, hem önümden, hem de arkamdan görmekteyim."

Abdürrâzzâk, Hâkim ve Ebu Nuaym da Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet ederler: "Peygamberimiz buyurdu: Ben ön tarafımı da, arka tarafımı da görürüm." Yine Ebu Nuaym Ebu Saîd el-Hudrî'den şöyle nakleder. O demiştir İd: "Bir defasında Peygamberimiz, "Ben arkamdan da görürüm!" buyurdular.

El-Humeydî Müsned'inde, îbn-i Münzir Tefsîr'inde ve Beyhakî, Mücâhîd'den naklen demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.), önünden rahatlıkla gördüğü gibi, arkasından ve saflar arasından da rahatlıkla görürdü." Mücahid bu açıklamayı, aşağıdaki âyet-i celile dolayısiyle yapmıştır. Şöyleki: "O ki, gece namaza kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında senin dolaşmanı da görüyor." [4]

Alimlerimiz diyorlar ki: Bu Önden de, arkadan da görmek işi; hakîki bir idraktir ve mucize kabilinden olup Peygamberimiz'e mahsustur; O'na ait büyük özelliklerden biridir. Sonra bu görme işinin, O'nun iki gözüyle olması da caizdir. Ve görülen şeyin karşısında bulunma şartı olmaksızın, yâni hârika'1-âde bir şekilde görmesi gerçekleşmektedir. Ehl-i sünnet'e göre, görülen şeyle karşı karşıya bulunmak şart değildir. Hak olan da budur. Nitekim âhirette Allah'ı görmek de haktır. Fakat bunda da karşı karşıya bulunmak şart değildir.

(Bâzıları da demiştir ki: Peygamberimiz'in arkasında iğne deliği kadar bir gözü vardı. Onunla hiçbir engel tanımadan görür idi. Bu tefsir ise, zayıftır. Kabul edilemez bir durumdadır.) (Suyûti)[5]

 

Peygamberimizin Mübarek Ağzı, Tükrüğü Ve Dişleri

 

Vâil bin Hucr'dan Ahmed, İbn-i Mâce, Beyhakı ve Ebû Nuaym rivayet ediyor. O demiş ki: "Peygamberimiz bir kuyunun başında iken kendilerine bir kova su verildi, ondan içti, sonra kalanını kuyuya döktü. Derhal bu kuyudan etrafa misk gibi bir güzel koku yayıldı." Ebû Nuaym'ın rivayetine göre Enes diyor ki: "Peygamberimiz'in evinde bir kuyu vardı Medine'de suyu ondan daha tatlı olan bir kuyu yok idi,"

Beyhakı ve Ebû Nuaym Peygamberimiz'in azadlısı Ruzeyne'den şöyle rivayet ederler: "Peygamberimiz, Aşûra günü kızı Fâtıma'mn ve diğerlerinin süt emer çocuklarını çağırır ve mübarek tükrüğünden o çocukların ağzına bir miktar bulaştırırdı. Çocukların analarına da: "Akşama kadar onlara süt vermeyiniz!" diye tenbih eder, akşama kadar çocuklara O'nun tükrüğü kâfi gelirdi."

Taberani de Umeyre binti Mes'âd'dan şöyle nakleder, O demiştir ki: "Ben, dört kardeşim ile birlikte biat etmek üzere Hz. Peygamber'e gittiğimde, O kadid (yâni güneşte kurutulmuş bîr et parçası) yiyiyordu. Mübarek ağzında bir miktar kadid çiğnediler ve bana verip "Birer parça hepsine ver, ağızlarında çiğnesinler!" buyurdular. Hepimiz öyle yaptık ve içimizden hiç biri, yaşadığı müddetçe ağzında fena kokudan eser duymadı."

Yine îmam-ı Taberani rivayet ediyor: Ebû Ümâme şöyle demiştir: "Bir kadın vardı, dili kötü idi. Bir ara Peygamb erimiz'in yanma geldi. Bu sırada Resûlüllâh kadîd yiyordu. Kadın dedi ki: "Ondan bana vermez misin?" Resûlüllâh, önündeki kadidden bir miktar ona uzattı. O: "Hayır, ondan değil, ağzmdakinden vermelisin!" dedi. Peygamberimiz de ağzmdakini çıkarıp ona verdi. O da onu yedi. Bu olaydan sonra, o kadının dilinden bir daha kötü ve çirkin bir söz işitilmedi..."

Beyhakı Umer bin Şebbe'den, o da Ebû Ubeyd en-Nahvî'den nakleder: Bir gün, Amir bin Kureyz, oğlu Abdullah'ı alarak Resûlüllah'a getirmiş. Abdullah o sırada beş yaşında imiş. Resûlüllâh tükrüğünden bir miktar onun ağzına koymuş... O, büyüdü ve o kadar kuvvetli ve bereketli oldu ki, çakmağını taşa vursa su çıkarırdı..."

Yine Beyhakî Muhammed bin Sâbit'ten şöyle rivayet eder: Onun babası Sabit, Abdullah bin Übeyy'in kızı Cemîle'yi boşadığı zaman o Muhammed'e hâmile idi. Cemile çocuğunu doğurduğu zaman, kocası Sâbit'in kendisini boşamasına kızarak: "Vallahi onun çocuğunu emzir­mem!" diye yemin etmişti... Peygamberimiz de duruma muttali olarak onun kendisine getirilmesini istemiş, Sâbit'in oğlu Muhammed'i kendisine getirdikleri zaman, mübarek tükrüğünden onun ağzına bir miktar   bırakmış   ve:   "Onu,   ihtiyacı   oldukça   bana   getiriniz!" buyurmuştur. Sabit diyor ki: Çocuğumu üç gün Hz. Peygambere götürüp getirdim. Sonra araptan bir kadın ile karşılaştım. Bana: "Sabit bin Kays kimdir?" diye soruyordu. Ben: "Onu ne yapacaksın?" dedim. Dedi ki: "Bu gece rüyamda bana, Sabit bin Kays'in oğlu Muhammed'i emzirmem söylendi." Ben de dedim ki: "Sabit benim. îşte bu da, oğlum Muhammed'dir. Götür emzir!"

îbn-i Asakîr'in Ebû Cafer'den nakline göre o şöyle demiştir: "Bir gün Hasan, Resûlüllah ile birlikte bulunuyordu. Hasan iyice susamıştı. Resûlüllah onun için su aradı bulamadı. Dilini çıkarıp, Hasan'm ağzına koydu. Hasan, Resûlüllah'm dilini emdi ve susuzluğu gitti...

Yine İbn-i Asâkir ve Taberanî, Ebû Hüreyre'den rivayet ederler, o demiştir ki: "Biz, peygamberimizle birlikte gidiyorduk. Nihayet bir yoldan geçtiğimiz sırada bir ses duyuldu. Bu ses, Hasan ve Hüseyin'in sesi idi. Analarının yanında oldukları halde ağlıyorlardı. Resûlüllah sür'âtle gidip niçin ağladıklarını sordu. Anaları: "Susuzluktan" dedi. Resûlüllah su aradı ise de, bir damla su bulunamadı. İçeride Resûlüllah'ın: "Çocukların birini bana ver" dediğini duydum. Çocuğu anasından alıp bağrına basmış, susturmaya çalışmıştı. Fakat çocuk var sesiyle ağlayıp bağırıyordu... Peygamberimiz mübarek dilini çıkarıp ağzına koydu, o da O'nun dilini emmeye başladı. Sonunda susuzluğunu giderdi ve susup sükûnete erdi. Artık sesi duyulmuyordu... Diğeri ise ağlamasına devam ediyordu. Onu da anasından alıp bağrına bastı ve mübarek dilini verip emdirdi. O da susup sükûnete erdi,"

Dâremî, Tirmizî (Şemâü'de), Beyhakl, Taberanî (el-Evsat'ta) ve îbn-i Asâkir, îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O demiştir ki: "Resûlüllah'ın (s.a.v.) ön dişleri, ince ve biraz seyrek idi, konuştuğu zaman, nûr gibi parlar ve iki ön dişleri arasından ışık saçardı..."

Taberanî de Ebu Kursâfe'den şöyle nakleder: "Ben, annem ve teyzem, Resûlüllah'a gidip biat ettik. Döndüğümüz zaman annem ve teyzem dediler ki: Yavrum, bizler Hz. Peygamber kadar güzel, O'nun kadar temiz, O'nun kadar güzel ve tatlı konuşan birisini görmedik... Konuşurken mübarek ağzından sanki nûr çıkıyordu..." [6]

 

Peygamberimizin Mübarek Yüzünün Müstesna Güzelliği Ve Özelliği

 

Bu konuda, îbn-i Asâkir Câbir'den şöyle rivayet eder: "Peygamberimiz buyurdular ki: Cebrail bana gelip Rabbim'in selamını ve şöyle buyurduğunu tebliğ eyledi: "Habîbim Ben, Yusuf un güzelliğini kürsî'nin nurundan verdim. Senin güzelliğini ise, arşımın nurundan verdim!"

 (Bunu böyle rivayet eden İbn-ı Asakîr, aynı zamanda bu rivayetin durumu hakkında bilgi vermiş ve aynen şöyle demiştir: "Bu rivayetin senedinde mechûi bir râvi vardır ve bu hadîs, münkerdır.")

îbn-i Asâkir Aişe'den, onun şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben, seher vaktinde dikiş yapıyordum... İğnemi düşürdüm, aradım ise de bulamadım. Bu sırada Resûlüllah içeri girdiler. O'nun yüzünün nuru ile, iğnemi buldum. Ben, bunu kendisine de söyledim. Bunun üzerine buyurdular ki: 'Yâ Aîşe, yazıklar olsun, yine yazıklar olsun, yine yazıklar olsun o kişiye ki, benim yüzüme bakmaktan mahrum olmuştur!..."

Not: İbn-i Asâkîr, bundan önceki rivayetinin münker olduğunu bildirdiği halde, bu rivayeti hakkında sükût etmiştir... Halbuki bu rivayet, bundan öncekinden daha münkerdir... Bir İbn-i Ubeyy ki, Peygamberimizin yüzüne defalarca bakmış, arkacında günlerce namaz kılmış, fakat O'na ve O'nun getirdiği dine inanmakta samimî olmadığı için, kendisine yazıklar olmuştur... Hiç peygamberinin yüzünü görmediği halde, O'na ve O'nun dînine olan inancında samimi oldukları İçin, nice milyon insan ise, mes'ud ve bahtiyar olmuşlardır. [7]

 

Peygamberimizin Koltuk Altının Bembeyaz Oluşu

 

Buharı ve Müslim, Enes'den şöyle rivayet ediyorlar. O demiştir ki: "Ben Resûlüllah'ı (s.a.v.); ellerini kaldırmış dua ederlerken gördüm, ellerini, koltuklarının beyazlığı görülecek derecede kaldırmış idi."

îbn-i Sa'd da, Câbir'den şöyle nakleder: "Peygamber Efendimiz, secde ettikleri zaman, koltuklarının beyazlığı görülürdü..." Yine ashâb-ı kiramdan pek çokları, Peygamber Efendimiz'in koltuk altının bembeyaz olduğuna dâir müteaddid hadisler rivayet etmişlerdir...

Allâme Muhibbü'd-Din-i Taberî bu hususta der ki: "Bütün insanlarda, koltuk altının rengi, kendi derilerinin renginden biraz değişikliğe uğramış bir vaziyettedir... Peygamberimiz'de ise, bunun tersine, bembeyaz idi. Bu, kendilerine hâs, bir özellik idi..."

İmam Kurtubî de, buna yakın açıklamalarda bulunmuş ayrıca Peygamber Efendimizin koltuk altında kıl olmadığını da ifade etmişlerdir..." [8]

 

Onun Lisanı Ve İfadesindeki Özellik

 

Ebâ Ahmed el-Gıdrîf, îbn-i Mende, Ebû Nuaym, İbn-i Asâkîr; Büreyde tarîki ile Ömer îbnü-l Hattâb'dan rivayet ediyorlar. O demiştir ki: "Ben, Resûlüllah Efendimiz'e hitaben: "Ey Allah'ın Resulü, sen,-hep bizim aramızda büyüdüğün halde, niçin hepimizden daha fasîh (açık ve düzgün) konuşuyorsun?" diye sordum. Peygamberimiz de cevabında buyurdular ki: "Ey Ömer, ceddim Ismâîl (a.s.)'m dilindeki fesahat, zamanla halk içinde hayli ihmâl edilmiş idi. Şu islâm devrinde kardeşim Cebrâîl gelip bana, bu dilin bütün güzellik ve inceliklerini Öğretmiştir..."[9]

Beyhakî Şuabü'l-îmân adlı kitabında, îbnü Ebüd-Dünyâ Kitâbü'l-Matar da, Hatîb Kitâbü'n-Nücûm'da, aynı zamanda îbn-i Ebî Hatim ile îbn-i Asâkîr; Muhamed bin îbrâhim et-Teymî'den rivayet ederler. O şöyle demiştir: Ashâb dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz senden daha fasîh konuşanı görmedik. Bunun hikmeti nedir?" O da buyurdu ki: "Neden böyle olmasın! Biliyorsunuz ki, Kur'ân benim lisanımla, hem de gayet açık bir Arapça ile indirilmiştir!"

Yine îbn-i Asâkîr, Muhammed bin Abdurrahmân ez-Zührl'den rivayet ediyor: Adamın biri Peygamberimiz'e hitaben: "Yâ Resûlallah kişi, kendi hanımına müdâleke (yâni oyalama) yapar mı?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Evet, eğer hanımı müflic ise" buyurdu. Bunu duyan Ebû Bekir: "Ey Allah'ın resulü,, o adam size ne sordu ve siz ona ne cevap verdiniz?" diye sordu. Bunun üzerine de peygamberimiz şöyle buyurdular: "Adam bana: Kişi kendi hanımına müdatele (oyalama) yapar mı? diye sordu. Ben de kendisine: "Eğer hanımı müflic ise evet" diye cevap verdim." Bunun üzerine Ebû Bekir: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben Araplar arasında çok dolaştım, fakat, sizin gibi düzgün ve güzel konuşanı görmedim" demekten kendisini alamamıştır. Peygamber Efendimiz de: "Ey Ebû Bekir, beni Rabbim edeblendirdi ve ben, Sa'd Oğulları kabilesinde büyüdüm!" diyerek karşılık verdiler." [10]

lbn-i Sa'd Yahya bin Yezîd es-Sa'dt'den rivayet ediyor. O şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz buyurdular ki: "Sizin en iyi ve düzgün konuşanınız benim! Ben, Kureyş'tenim! Ve benim lisanım, Sa'd Oğullarının lisanıdır!"

Taberanî de Ebû Saîd el-Hudrî'den şöyle rivayet etmektedir. O demiştir ki: "Sizin en güzel konuşanınız benim! Ben Kureyş içinde doğdum ve Sa'd Oğulları içinde büyüdüm! Benim konuşmama, pürüz ve hatâ nereden gelecek?" [11]

 

Peygamberimizin Mübarek Kalbi Hakkındadır

 

Cenâb-ı Hak İnşirah Sûresinin 1. âyetinde şöyle buyurmaktadır: "Habibim, biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?"

îmâm-ı Beyhakî'nin tahricine göre, îbrahîm bin Takman bu âyetin manasını Sa'd'a sormuş, o da ona Katâde'nin Enes'ten naklettiği şu bilgiyi vermiştir:

"Peygamberimizin göğüs hizasından tâ karnının alt kısmına kadar yarılıp açılmıştır... Kalbi çıkartılmış ve altından bir tas içinde yıkanmış, sonra îmân ve hikmetle iyice doldurulmuş, yerine iade edilmiştir..."

îmâm-ı Ahmed ve Müslim, Enes'ten naklen şu bilgiyi vermektedir: "Peygamber Efendimiz, çocuk arkadaşları ile oynarken Cebrail (a.s.) gelmiş ve O'nu alıp yere yatırmış, göğsünü yararak kalbini çıkarmış, kalbini yararak içinden bir pıhtı çıkarmış ve: "îşte bu şeytanın nasibidir!" demiştir. Sonra O'nun kalbini altın bir tas içinde zemzem ile yıkamış, sonra kalbini iyileştirip yerine iade etmiştir. Yanındaki çocuklar ise, koşarak O'nun dadısına gitmişler ve: "Muhammed'i öldürdüler" diyerek feryad etmişlerdir... Onlar da koşarak gelmişler ve Peygamberimiz'i, rengi uçuk bir vaziyette bulmuşlardır."

Enes diyor ki: "Ben, Peygamber Efendimiz'in göğsündeki dikiş yerini görmüştüm."

Ahmed, Baremi, sahihtir kaydiyle Hâkim, Beyhâki, Taberanî ve Ebû Nuaym, Utbe bin Abd'den rivayet ederler. O, Peygamberimiz'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Ben, süt annem Halîme'nin bir çocuğu ile hayvanları gezdirmek için çıkmıştım. Yanımıza yiyecek bir şey de almamıştık. Ben süt kardeşime dedim ki: "Kardeşim, haydi annemize git de bir miktar yiyecek getir." O yiyecek getirmeye gitti. Ben de hayvanların yanında kalmıştım. Derken iki beyaz kuş geldi. Biri diğerine: "Bu, O mudur?" dedi. Diğeri de: "Evet" dedi. Hemen beni alıp yere sırtüstü yatırdılar ve derhal karnımı yardılar. Sonra kalbimi çıkarıp yardılar ve içinden iki parça siyah pıhtı çıkardılar. Biri diğerine: "Kar suyunu bana ver!" dedi ve onunla göğsümün içini iyice yıkadı. Sonra: "Dolu suyunu bana ver!ı; dedi ve onunla da kalbimi iyice yıkadı. Sonra: "Sekîneti bana ver!" dedi ve onu kalbime serpti... Sonra yine bunlardan biri diğerine dedi ki: "Haydi hemen kalbini dik!" O da hemen kalbimi dikti ve üzerini peygamberlik mührü ile mühürleyip kapattı... Sonra dedi ki: "Haydi onu terazinin bir kefesine koy, öbür kefesine de ümmetinden bir kişiyi koyup tart!" O da öyle yaptı ve benim ağır geldiğimi görüp: "Eğer biz bunu, ümmetinin tamamı ile tartsak, yine ağır gelecektir" dedi. Sonra beni kendi hâlime bırakıp gittiler. Ben ise, şiddetli bir şekilde korkmuştum. Sonra toparlanıp süt anneme gittim ve başıma gelenleri anlattım ve onun yanlış anlamasından endişe ettim. Q da: "Allah saklasın!" diyerek Allah'a olan güvenini ve endişeye mahal olmadığım ifade etti. Bir deve hazırlayarak yola çıktık. Beni devenin havuduna bindirdi, kendisi ise arkasına bindi. Böylece Mekke'nin yolunu tutttuk. Aileme geldiğimizde o dedi ki: "Ey Amine, işte emânetim ve zimmetim! Hiç bir kusurum olmaksızın teslim ediyorum!" Ben, başımdan geçenleri öz anneme da anlattım. O hiç bir korku ve endişeye kapılmadı ve dedi ki: "Bu senin büyük bir özelliğindir! Zâten ben seni doğurduğum zaman, benden büyük bir nûr çıktı ve Şam'daki sarayları aydınlattı..."

Yine bu hususta bazı kaynakların Ebû Hüreyre'den naklen verdikleri bigiye göre, bu manevî ve meleklerin tavassutu ile olan "Kalb Ameliyatı" sırasında, Sevgili Peygamberimiz'in "Hiç acı duymamıştım" buyurduğu da haber verilmektedir... Ayrıca denilmektedir ki: "...Kalbimi yardıktan sonra: "Kin ve hasedle ilgili bütün duyguları çıkar at!" dedi. O da kan pıhtısına benzer bir şey çıkarıp attı... Sonra yine dedi ki: "Şefkat ve merhamet duygularını kalbine iyice yerleştir!" O da kalbime gümüş renginde bembeyaz şeyler koydu. Sonra: "Haydi geçmiş olsun, mübarek olsun!" diyerek gittiler... Ben de o günden sonra herkese karşı daha şefkatli ve daha merhametli oldum... Küçük büyük herkesi sevdim..."                                                                       '

Bunu nakledenlerden Ebû Nuaym der ki: Râvilerden Mûaz bin Muhammed, bunu rivayet etmekte ve: "O sırada Peygamberimiz on yaşında idi" demekle yalnız kalmıştır. Diğer râvîler buna katılmamıştır.

Ebû Nuaym Yunus bin Meysere'den naklediyor. O demiştir ki: Resûlüllah şöyle buyurdular: Melek bana geldi, kalbimi çıkarıp yardı ve elindeki altın tas içinde yıkadı. Karnımın içini de iyice temizleyip toz şeklindeki bir ilacı serperek iyileştirdi. Sonra da dedi ki: "Çok kuvvetli ve sabit bir kalb! Neyi kavrarsa güzel muhafaza eder... Gözlerin görür, kulakların da işitir ve sen Allah'ın Resulü Muhammed'sin! Peygamberlerin sonuncusu ve hâtemisin! Senin kalbin selimdir, lisanın sâdıktır, nefsin itmi'nânlıdır, huyun güzeldir!..."

(İbn-ı Ganem'in rivayeti de buna yakındır).

Müslim Enes'ten rivayet eder. Resûlüllah şöyle buyurmuştur: "Ben ailemin yanında idim. Cebrail beni Zemzem'in yanına götürdü, göğsümü yarıp kalbimi zemzemle yıkadı. Sonra içerisi îmân ve hikmetle dolu olan bir altın tas getirip onu göğsüme boşalttı..."

Enes der ki: "Resûlüllah Efendimiz, bunu söyledikleri zaman bize göğsündeki yarılan kısmı göstermişti." Sonra Resûlüllah devamla: "Sonra melek beni alıp Mîrâca çıkardı" buyurdular ve Mirac'la ilgili hadîsi sonuna kadar zikrettiler."

Bu konuda imâm Beyhakî diyor ki: "ihtimaldir ki Resûlüllah Efendimizin göğsünün yarılması mucizeleri, birkaç defa vâki olmuştur.

Birincisi süt annesi Halîme'nin yanında iken,

ikincisi peygamber olarak gönderildiği sırada,

üçüncüsü de Mîrâc gecesi'nde olmuştur..."

Ben de derim ki, süt annesi Halîme'nin yanında iken, göğsünün yarıldığına dâir müteaddid rivayetler, kendi bahsinde de bundan önce geçmişti. Diğerleri de, peygamber olarak gönderilmesi ve Mîrac mucizesi bahislerinde gelecektir. Bunların hepsini gözönüne alarak deriz ki, Peygamberimiz'in göğsünün yarılması olayı, gerçekten bir defa değil, birkaç defa vukua gelmiştir ve bu üç defa olmuştur. Bu hususta âlimlerimizden Süheylî bunun iki defa olduğunu söylemiştir. Keza îbn-i Dıhye ile îbn-i Müneyyer de bu görüştedir... Üç defa vukua geldiğini açıkça beyan edenlerden, Ibn-i Hacer'i de zikredebiliriz... O, bu hususta bir de güzel bir açıklama yapmış ve: "Bu, aynı zamanda yıkama ve temizlemedeki sünnet olan üçlemeye benzemektedir... Buna üç ayrı vaktin ayrılmış olması da çok manalıdır. Birincisi, şeytani vesveselerden korunmada, en mükemmel bir hâl üzere yetişip gelişmesi için seçilen sabîlik vaktidir. İkincisi, Vahiy gibi ilâhî bir imameti tam bir ehliyetle yükleneceği ba's vaktidir. Üçüncüsü ise; ilâhî huzura çıkarılacağı ve yüce Allah'a en yakın makamda münâcâtta bulunacağı Isrâ ve Mîrâc zamanıdır."

"Göğsün yarılıp yıkanması" olayının Peygamberimiz'in özelliklerinden olup olmadığı üzerinde ihtilaf edilmiştir...

İbnü'l-Müneyyer demiştir ki: "Bu, bizim Peygamberimiz'e mahsustur, diğer peygamberlerde böyle bir hal olmamıştır... Peygamberimiz'in bu özelliği, Hz. ibrahim tarafından kurban edilmek istenen oğlu ismail'in kurban edilmeğe cânü gönülden razı olup sabretmesi gibidir... Hattâ ondan daha büyük bir sabır isteyen büyük bir ibtiladır. Zira Hz. Ismâîl, sâdece kurban edilmek durumuna mâruz kalmıştır, fakat kurban edilmemiştir, Yâni Cenâb-ı Hak buna mâni" olmuştur. Peygamber Efendimiz ise, bırbüyük ibtilâyı hem de üç defa olmak üzere ve bir hakikat olarak yaşamıştır. Bilhassa öz ailesinden uzakta, gurbet ilde: Benî Sa'd kabilesinde küçük bir çocuk iken büyük korkular içinde geçirdiği "Şerh-ı Sadr" denilen bu kalb ameliyatını yaşamış olması sabır ve metanet bakımından, çok büyük bir olay olmuştur. Sâdece Peygamber Efendimiz tarafından yaşanmış ve O'na mahsûs bir mucize olmuştur."

(Bunun İsmail'in kurban edilme ihtilasından daha büyük bir ibtilâ olduğu doğru olmasa gerek. Zira Efendimizin o esnada acı duymadıkları, ilgili rivayetlerde açıkça ifâde edilmiştir.) [12]

 

Peygamberimizin Esnemekten Korunmuş Olması

 

tmâm-ı Buhari Târih'inde, îbn-i Ebî Şeybe Musannefinde, keza îbn-i Sa'd, Yezld bin Asamdan rivayet ederler. O demiştir ki: "Peygamber Efendimiz, hiç bir vakit esnememişlerdir!"

îbn-i Ebî Şeybe'nin Abdü'l-Melik bin Mervân'ın oğlu Mesleme'den rivayetinde ise, o şöyle demiştir: "Hiç bir peygamber, asla esnememiştir!" [13]

 

Peygamberimizin İşitmesindeki Özelliği

 

Tirmizl, îbn-i Mâce ve Ebu Nuaym Ebû Zerr'den şöyle rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

"Gerçekten ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim! Ben, göklerin gıcırdayıp inlemekte olduğunu da duymaktayım... Göklerin gıcırdaması ise, haktır ve lâyıktır! Gökler meleklerle öylesine dopdoludur ki, dört parmak kadar bir yer dahî boş bırakılmış değildir. Her tarafında melekler tâat ve ibâdettedirler." [14]

Yine Ebû Nuaym Hakim bin flızâm'dan şöyle rivayet eder. O demiştir ki: "Biz, Resûlüllah Efendimiz'in etrafında toplanmış idik. O, ashabına hitaben buyurdu ki:

- "Benim işittiğimi sizler de işitiyor musunuz?" Ashâb:

- "Biz bir şey işitmiyoruz" dediler. O buyurdu ki:

-  "Ben göklerin iniltisini duymaktayım! Gökler, inlediği için kınanamaz! Zira göklerde bir karışlık boş yer yoktur, her taraf meleklerle doludur. Meleklerin kimisi secdede, kimisi kıyamdadır." [15]

 

Peygamberimizin Sesinin Çok Uzaklardan Duyulması

 

Beyhakî ve Ebû Nuaym, Berâ'dan rivayet ediyor. O şöyle diyor: "Bir gün Peygamberimiz bize hutbe irâd ettiler. O'nun bu hutbesi o kadar uzaklara duyuldu ki, evinden çıkmayan ve yeni yetişen kızlar bile, bu hutbeyi duyup dinlemişlerdir."

(Ebû Nuaym'ın Büreyde'den rivayeti ise şöyledir: "Peygamber Efendimiz bir gün namazı kıldırdıktan sonra yüksek sesle nida ettiler, odasından çıkmıyan kızlar bile O'nun sesini duydular.)

İmâm-ı Beyhakî ve Ebû Nuaym, Aişe'den rivayet ederler: "Bir Cum'a gününde Peygamberimiz minber üzerine oturdular, sonra ashabına hitaben: "Oturunuz" buyurdular. Bu sırada Abdullah bin Ravâha ta Gunm Oğulları yurdunda bulunuyordu. Efendimiz'in "oturunuz" sesini işitip, hutbeyi dinlemek üzere oturmuştur." [16]

îbn-i Sa'd, Ebû Nuaym, Abd-urrahmân bin Muâz et-Teyml'den nakleder. O demiştir ki: "Minâ'da Peygamberimiz bir hutbe irâd ettiler. Kulaklarımız öylesine açıldı ki, bizler yerimizden ayrılmadığımız halde, O'nun bu hutbesini rahatlıkla duyabildik." [17]

îbn-i Mâce ve Beyhaki, Ümmü Hânî'den rivayet eder. O demiştir ki: "Bizler, Peygamber Efendimiz'in Kabe'de gece yarısı okuduğu Kur'ân'ı, rahatlıkla duyardık ve ben o sırada, evin damı üzerinde idim." [18]

 

Peygamberimizin Aklı Hakkında

 

îbn-i Asâkir ve Hıyle'sinde Ebû Nuaym, Vehb bin Münebbih'ten rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Ben, tam yetmiş bir aded kitap okudum. Bunların hepsinde; dünya yaratılalıdan beri, hiçbir kimseye Hz. Muhammed'in, (a.s.) aklı gibi bir aklın verilmediği yazılı idi. Ve deniliyordu ki: "Herhangi bir kimseye verilmiş olan aklın, Muhammed'e (s.a.v.) verilen akim yanındaki durumu; bir kum deryası yanında, oradaki bir kum tanesinin durumu gibidir." Aynı zamanda bu kitaplarda: "Muhammed (s.a.v.) akıl ve düşünce bakımından, gerçekten bütün insanlardan daha üstündür" diye okuyordum." [19]

 

Peygamberimizin Mübarek Teri

 

Müslim Enes'ten rivayet eder. O demiştir ki: "Peygamberimiz bir gün, bulunduğumuz odaya geldiler. Az sonra kuşluk uykusuna yattılar. Derken terlemeye başladılar... Anam gelip O'nun mübarek terini bir şişede toplamaya başladı. Derken Peygamberimiz uyandılar:

- "Ey Ümmü Süleym, ne yapıyorsun?" dediler. Anam:

- "Terinizi topluyordum, ey Allah'ın Resulü! Onu, kokumuzun içine katacağız ve bizim en güzel kokumuz budur" dîye karşılık verdi."

Ebû Nuaym, Muhammed îbn-i Sîrin tarîki ile Ümmü Süleym'den nakleder. O demiştir ki: "Resûlüllah Efendimiz, bizde kuşluk uykusuna yatardı. Üzerinde uyudukları deride çok miktarda ter bırakırdı. Ben O'nun mübarek terini buradan alır, bir miktar misk ile iyice yoğururdum. Bizim en güzel kokumuz da bu idi."

Dâremî, Beyhakî ve Ebû Nuaym, Câbir bin Abdullah'tan rivayet eder. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in bazı özellikleri vardı. Bu cümleden olarak O, bir yoldan geçtiği zaman, sonra bu yoldan geçen biri, buradan Peygamberimiz'in geçmiş olduklarını, O'na mahsûs olan kokudan anlardı. O'nun teri ve kokusu, bir özellik arzederdi. Keza O'nun geçtiği yerlerdeki her bir taş veya ağaç, O'na secde ederdi."

Hafız Bezzâr ue Ebû Yala, Enes'ten şöyle naklederler: "Peygamber Efendimiz, Medine sokaklarından birinden geçtiği zaman, oradan geçenler, O'nun oradan geçmiş olduğunu, hoş kokudan anlarlardı. Derlerdi ki: "Buradan Peygamber Efendimiz geçmiştir."

Dâremî'nin İbrahim Nahaî'den rivayeti de şöyledir: "Peygamber Efendimizin bir yoldan geçtikleri, o günün gecesinde dahî belli olurdu."

Hatîb, İbn-i Asâkir, Ebû Nuaym, Deylemî ve Muhammed bin İsmail el-Buharî; Hişâm bin Urve'nin babasına dayanan bir sened zinciri ile, Hz. Aişe'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Birgün ben, oturmuş çıkrığımın başında yün eğiriyordum. Peygamber Efendimiz de ayakkabısını yamamakla meşgul idiler. Baktım, alnından ter damlacıkları dökülüyordu... Mübarek teri, bir nûr gibi parlıyordu. Öylece bakakalmışım. Bunun farkına varan Efendimiz: "Yâ Aişe, neden bakakaldm?" diye sordular. Ben de dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, alnınızdan çıkan terler,, bir nûr gibi ışık saçıyor. Eğer şu hâli, Hüzel kabilesinin o ünlü şâiri Ebû Kebîr görseydi; şüphesiz en müstesna şiir mısraları ile hakkınızda övgüler sunardı." Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, elindeki işi bırakıp ayağa kalktı ve bana yaklaşıp iki gözüm arasından öptü ve şöyle buyurdular: "Ey Aişe, Allah seni iyilikle mükafatlandırsın! Beni o kadar sürûrlandırdm ki, hiç bu kadar sürûrlandığımı hatırlamıyorum."

Not: Hadîs âlimlerimizden Ebû Ali Salih bin Muhammed el-Bağdâdî demiştir ki: Bu haberin râvîleri arasında adı geçen Ebû Ubeyde'nin, Hişâm bin Urve'den hadis naklettiğini ' bilmiyorum... Bununla birlikte bu rivayet bana göre hasen'dir. Muhammed bin İsmail el-Buharî, bu hadîsi çıkarmış olmasına bakarak, bu kanâate varmış bulunuyorum." (Süyûtî).

Yine Ebû Nuaym'in rivayetine göre, Aişe validemiz şöyle demiştir: "Resûlüllah Efendimiz; insanların en güzel yüzlüsü, en nurlu tenlisi idi. O'nu vasfedip anlatanlardan hiç biri, O'nun mübarek yüzünü ay'm ondördüne benzeterek, anlatmaktan kendini alamamıştır. O'nun mübarek teri, alnında inci dâneleri gibi tomurcuklanır, misk-i ezfer'den daha güzel kokardı."

Hafız Dâremî, Hureyş Oğullarına mensûb bir adamdan nakleder. O şöyle demiş: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; Mâiz bin Mâlik'e recm cezasını tatbik ettirdikleri zaman, ben babamın yanında idim. Oradakiler Mâiz'i taşlamaya başlamışlardı. Ben, (evli olduğu halde zina etmiş bulunan ve suçunu gelip kendisi haber veren ve itirafta bulunan) Mâiz'in; bu şekilde taşlanmasından dehşete düşüp korktum. Benim korktuğumu anlıyan Resûlüllah, beni yanma alıp kucaklayıp bastırdı. Bu sırada terlemekte olan Resûlüllah'm terinden üzerime ter damlacıkları döküldü. Sanki üzerime en güzel kokulu misk damlaları dökülmüş gibiydim."

(Es-Sahâbe adlı kitabın müellifi Abdan, yukarıdaki haberi rivayet ettiği yerde: "Hureyş Oğullarına mensub bir adamdan" yerine, "Hureyş'ten" şeklinde rivayet etmiştir.)

Hafız Bezzar, Muâz bin Cebel'den rivayet eder. O da bu hususta şöyle demiştir: "Bir gün ben, Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte gidiyordum. Bana: "Yâ Muâz yaklaş!" dediler. Ben de yaklaştım. Ben, Resûlüllah Efendimizin kokusundan daha hoş olan ne bir misk koklamışım, ne de bir anber!" [20]

 

Peygamberimizin Boyunun Özelliği

 

Beyhakı, İbn-i Asâkîr ve Tarihinde îbn-i Hayseme Aîşe'den rivayet ederler. O demiştir ki: Peygamber (s.a.v.), ne çok uzun boylu idi, ne de fazla kısa boylu idi. (İkisi ortası) orta boylu idi. O'nun boyu; yalnız başına yürümesi ile, başkaları ile birlikte yürümesi halinde başkalık arzederdi. İnsanların en uzun boylusu ile yürüdüğü 'zaman, O'nun boyu, yanında yürüyenden daha uzun olurdu. Her iki tarafındaki iki uzun boylu kişiden, daha uzun görünürdü. Onlardan ayrıldığı zaman ise, yine orta boylu olarak kabul edilirdi.

îbn-i Seb', El-Hasâis adlı ese'rinde, O'nun bu özelliği hakkında şu ifadeyi kullanmıştır: "Peygamberimiz oturduğu zaman da, mübarek omuzları, yanında oturanların omuzundan daha yüksek olurdu."

Hakîm-i Tirmizi'nin Zekvan'dan rivayetine göre de, Peygamberimizin gerek gün. ışığında, gerekse ay ışığında gölgesi yere düşmezmiş. îbn-i Seb ise bu hususta şöyle demektedir: "Efendimiz'in gölgesi yere düşmezdi. Çünkü o, bir nûr idi. Ne gündüzleri, ne geceleri O'rum gölgesi görünmezdi, bazıları demiştir ki: Peygamber Efendimizin bir duasında: "Allah'ım, beni bir nur eyle" buyurmalarında buna bir işaret vardır."

Kadı Iyâd Şifâ'sında, Azafi de Mevlid'inde demiştir ki: Peygamberimiz1 in bir özelliği de, O'nun üzerine sineklerin konmaması idi. Yine O'nun bir Özelliği olarak, bit kendisine ezâ vermezdi." [21]

 

Peygamberimizin Mübarek Saçı     

 

Saîd bin Mansûr, îbn-i Sa'd ve diğerlerinin rivayetine göre, Halid bin Velid Yermuk savaşı gününde başlığını kaybetmiş, arayıp bulmuş ue demiş ki: "Peygamber Efendimiz umre yaptığı zaman başını traş ettirdi. İnsanlar iki tarafına dizilip kesilen saçlarını derhal alıp saklıyorlardı. Ben de O'nun alın kısmından kesilen bir miktar saçını alıp bu başlığımda saklıyordum. O yanımda iken giriştiğim savaşlardan hiç birini kaybetmiş değilim."[22]

 

Peygamberimizin Mübarek Kanı

 

Hafız Bezzâr'ın ve diğerlerinin Abdullah bin Zübeyr'den rivayetleri şöyledir: Ben, bir defasında Peygamber Efendinıiz'in yanma gitmiştim. O, bu sırada kan aldırıyordu. Kan aldırma işi bitince bana dedi ki: "Ey Abdullah, şu kanı al ve kimsenin görmeyeceği bir yere dök gel!" Ben, kanı aldım ve gittim, sonra hepsini içip geri geldim. Peygamberimiz bana: "Ey Abdullah; ne yaptın?" diye sordu. Ben de cevabımda: "İnsanlardan kimsenin göremeyeceğini tahmin ettiğim gizli bir yere döktüm" dedim. Peygamberimiz: "Ey Abdullah, belki sen onu içtin" buyurdu. Ben de: "Evet, ey Allah'ın Resulü" dedim. Peygamberimiz bunun üzerine buyurdular ki: "Ey Abdullah, bu yüzden sana ve senin yüzünden nice insanlara yazık olacak -aranızda kanlı çatışmalar olacak-."

Derler ki: Abdullah bin Zübeyr'in, o emsalsiz denilecek kadar kuvvetli oluşu, Peygamberimiz'in kanını içmesi sebebiyledir. [23]

 

Peygamberimizin Kadem-i Şerifi (Ayakları)

 

Beyhaki Ebû Hüreyre'den rivayet eder. O demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.), yere bastığı zaman tam basardı. Ayağının altında çukurluk yok idi." Keza İbn-i Asakir'in Ebû Emâme el-Bâhili'den rivayeti de bu mealdedir. Yâni peygamberimiz yürürken çok kuvvetli bastığı için, ayak izinde fazla bir çukurluk eseri görülmezdi.

Beyhaki de Câbir bin Semura'dan şöyle nakleder: "Peygamberimiz'in ayağındaki küçük parmağı biraz uzunca idi."

îmam-ı Ahmed îbn-i Abbas'dan şöyle nakleder: "Bir gün Kureyş bir kadın kâhine müracat ederek: "Şu İbrahim makamı denilen yerin sahibine içimizde en çok benzeyen kimdir, bize söyle" dediler. Kâhin kendilerine: "Şu yere bir yaygı seriniz, sonra sırayla hepiniz üzerinde yürürsünüz. Ben de sizlerin ayak izine bakarak cevabımı veririm" demiş. Onlar yere yaygı serip üzerinde yürümüşler. Kâhin de Peygamberimizin ayak izine bakarak: "İşte içinizde İbrahim'e en çok benzeyeniniz budur" demiş. Kureyş, bu olaydan sonra yirmi sene kadar yaşamış, sonra da peygamber efendimiz ba's olunmuştur (Peygamber olarak gönderilmiştir)." [24]

 

Peygamberimizin Yürüyüşündeki Özellik

 

îbn-i Sa'd Ebû Hüreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: Ben, bir defasında peygamberimizle birlikte bir cenazede bulundum. Yürüdüğüm zaman hep peygamberimiz beni geçiyordu. Yanımdaki bir adama hitaben dedim ki: "Yer, bizim peygamberimize ve Halilüllah İbrahim peygambere dürülüp kısaltılıyor."

îbn-i Sa'd Yezid bin Mersed'den rivayet eder, O şöyle der: "Peygamber (s.a.v.), yürüdükleri zaman sür'atli ve  kuvvetli yürürlerdi. Hatta O'nun arkasında yürüyen biri koşarcasına giderdi de, yine O'na yetişemezdi." [25]

 

Peygamberimizin Uykusundaki Özellik

 

Buhari ve Müslim'in Aişe'den rivayetine göre o; "Ey Allah'ın Resulü, vitir namazını kılmadan uyur musunuz?" diye sormuş. Peygamber Efendimiz de: "Ey Aişe, benim iki gözüm uyur, fakat kalbim uyumaz" buyurmuştur. Ebû Nuaym'in Ebû Hüreyre'den sevkettiği bir rivayet de bu manadadır.

Yine Buhâri ve Müslim Enes'den rivayet eder. O şöyle demiştir:' "Bir defasında peygamber efendimiz; "Peygamberlerin gözleri uyur, fakat kalbleri uyumaz" buyurdular.

îbn-i Sa'd'm Atâ'dan rivayeti ise şu mealdedir: Peygamberimiz bir hadislerinde: "Biz peygamberler topluluğu ki, gözlerimiz uyursa da, kalblerimiz uyumaz!" buyurdular.

Hasan-ı Basri'den ve Câbir bin Abdullah'tan gelen rivayetler de, Peygamberimiz'in uyku esnasında gözlerinin uyuduğu, fakat kalblerinin uyumadığı meâlindedir. [26]

 

Peygamberimizin Cinsi Kuvveti Ve Ailelerinin Hepsini Bir Gecede Dolaşması

 

Buhâri, Katâde tarikiyle Enes'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.), bir gecede ailelerinin hepsini dolaşırdı." Kâtâde sorar: "Ey Enes, O'nun buna gücü yeter miydi?" Enes cevap verir: "Biz kendi aramızda, O'na otuz erkek gücü verilmiştir" diye konuşurduk."

îbn-i Sa'd'ın Selmâ'dan rivayeti de şöyledir: "Peygamberimiz» dokuz ailesinin her birini bir gecede dolaşırdı.[27]" Taberani ve diğerleri Enes'den rivayet eder. O şöyle der: "Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: "Ben; semahat, secâat, cinsi kuvvet ve yakalayıp tutuşdaki şiddet gibi hasletlerle başkalarına üstün kılınmışımdır."[28]

 

Peygamberimizin İhtilamdan Mahfuz Oluşu

 

İhtilâm ki, ona düş azması veya şeytan aldatması da denilir, bütün peygamberler bundan korunmuştur. Onlar, ihtilâm olmazlar. Nitekim îmam-ı Taberani, İkrime yoluyla, Dineverî de Mücahid yoluyla îbn-i Abbas'dan şöyle rivayet ederler: "Hiç bir peygamber ihtilâm olmamıştır. Zira ihtilâm, şeytandandır." [29]

 

Peygamber Efendimizin Hilkati Yani Yaratılışının Sıfatı

 

Buhari ve Müslim Berâ bin Azib'den rivayet ederler. O demiştir ki: "Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bütün insanların yaratılışça en güzeli idi! Mübarek yüzleri de bütün insanların yüzlerinden daha güzeldi."

Yine Buhâri Bera dan nakleder. O'na sormuşlar: Peygamberimizin yüzü kılıç gibi miydi?" O şu karşılığı vermiştir: "Hayır, O'nun yüzü ay'ın on dördü gibiydi!"

Müslim Cabir bin Semura'dan nakleder. Ona demişler ki: "Ey Câbir, Efendimiz'in yüzü uzun muydu?" O, şu karşılığı vermiştir: "Hayır, bilâkis O'nun yüzü ay ve güneş gibi yuvarlak idi."

Yine Câbir bin Semura demiştir kî: "Ben, bulutsuz bir gecede Peygamber Efendimizi gördüm, üzerinde kırmızı renkte bir hırka vardı. Ben, bir O'na bir de ay'a baktım, bana göre O, ay'dan daha güzeldi."

Buhari'nin Ka'b bin Mâlik'ten nakline göre, o da şöyle demiştir: "Peygamberimiz, sevinip sürûrlandıkları zaman mübarek yüzleri, bir ay parçası gibi nûr saçardı." [30]

Hafız Ebû Nuaym ise, Ebû Bekir es-Sıddik'in şöyle dediğini rivayet eder: "Sevgili Peygamberimizin mübarek yüzü, ay gibiydi." [31]

Beyhâki, Hemedan'lı bir .kadından nakleder. [32]O demiştir ki: "Ben, Peygamberimizle birlikte hac yaptım. O'nun mübarek yüzü* sanki ay'ın ondördü idi. Ben, ne O'ndan evvel, ne de O'ndan sonra O'nun bir mislini gördüm."

Yine bu hususta Rubeyyi'binti Muavvize'ye demişler ki: "Bize peygamber efendimizi vacfcder inicin?" O da şu karşılığı vermiştir: "Eğer siz O'nu görmüş olsaydmıs, muhakkak "güneş doğdu!" derdiniz."

îmam-ı Müslim'in, en son vefat eden sahabi olan Ebû Tufeyl bin Amir'den nakline göre; kendisine: "Bir sahabi olarak Peygamberimizi bize anlatır mısın?" dedikleri zaman, o şöyle demiştir: "Peygamberimiz, son derece güzel idi, yüzü de nûr gibiydi."

'Buhâri ve Müslim Enes'ten rivayet ederler. O demiştir ki: "Sevgili Peygamberimiz; kavminin orta boylusu idi, boyu ne fazla uzun idi, ne de kısa idi. .Rengi; ne esmer idi, ne de donuk beyaz. Pembeye meyyal beyaz idi. Saçı; ne fazla kıvırcık, ne de dümdüz idi. Yenice taranmış, hafif dalgalı idi."

Tirmizi ve diğerleri Ebû Hüreyre'den şöyle nakleder: "Ben, Peygamber (s.a.v.)'den daha güzel bir şey görmedim! Sanki güneş, O'nun mübarek yüzünde cerâyan ediyordu. O'ndan daha hızlı yürüyen birini de görmedim. O kadar ki, sanki yer duruluyor sanırdınız. Biz ne kadar hızlı yürüsek, yine de O'na yetişemezdik."

îbn-i Sa'd ve başkası Enes'ten rivayet eder. O demiştir ki: "Cenâb-ı Hakk bir peygamber gönderdiği zaman, mutlaka onu güzel yüzlü ve güzel sözlü olarak göndermiştir. Nihayet sıra bizim Peygamberimiz'e geldiğinde, O'nu da güzel yüzlü ve güzel sözlü olarak göndermiştir."

îbn-i Asâkir'in Ali bin Ebû Tâlib'den olan rivayetinde ise, "soyca da şerefli ve keremli olarak gönderir" kaydı bulunmaktadır. Dâremi'nin nakline göre de İbn-i Ömer şöyle demiştir: "Ben Peygamberimiz'den daha şecâatli, daha cömert, daha güzel bir kimseyi hiç görmedim."

Müslim Câbir bin Semura'dan nakleder. O demiştir ki: "Yaratılışı itibariyle Peygamber Efendimiz; geniş ağızlı, kırmızı gözlü (göz akında kırmızılık bulunan), küçük topuklu idi; (topuklarında et az idi)."

Beyhâki'nin rivayetine göre de Ali: "Peygamberimizin gözleri büyük, kirpikleri uzun idi. Gözlerinin beyazlığında biraz kırmızılık vardı" demiştir.

Tirmizi ve Beyhâki'nin rivayetlerinde ise, Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.v.); ne fazla uzun boylu, ne de çok kısa idi; uzuna yakın orta boylu idi. Saçı ne kıvırcık kısa, ne de düz idi; ikisi ortası hafif dalgalı idi. Ne fazla zayıf, ne de şişman idi; ikisi ortası ve sıkı etli idi. Yüzü değirmi idi, büsbütün yuvarlak değildi. Duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikli idi. iri kemikli ve geniş omuzlu idi. Göğsü ve karnı kılsızdı, ancak göğsünün ortasmdatası ve sıkı etli idi. Yüzü değirmi idi,, büsbütün yuvarlak değildi. Duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kiprikli idi. îri kemikli ve geniş omuzlu idi. Göğsü ve karnı kılsızdı, ancak göğsünün ortasından göbeğine kadar siyah kıllardan teşekkül eden bir çizgi vardı. İki avucunun içi ve ayaklarının altı dolgunca idi. El ve ayak parmakları ise kalınca idi. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı inercesine eğilir ve ilerlerdi. Sağma-soluna bakmdığı zaman, yalnız başıyla değil, bütün vücudu ile dönerdi. İki omuzu arasında, peygamberlik mührü denilen bir nişan vardı. Göz bebeği çok siyahtı. Alnı geniş, başı büyük, sakalı sık idi. Ne O'ndan evvel, ne de O'ndan sonra, O'nun bir mislini görmedim.  Mübarek teri, inci daneleri

gibiydi, yürüdüğü zaman sür'atli ve kuvvetli yürürdü. Mübarek alınları, nûr gibi parlardı."

îmam-ı Ahmed ve başkaları Ebû Hüreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Peygamber Efendimiz'in pazuları geniş ve kuvvetli, omuzlarının arası geniş, kirpikleri uzun idi. Çarşıda bağırarak konuşmaz, çirkin söz söylemezdi. Yöneldiği zaman tam yönelir, döndüğü zaman da tam dönerdi. Sakalı sık ve siyahtı. Ağzı ve ön dişleri çok güzeldi."

Hz. Enes'e: "Peygamberimiz, ihtiyarlamış mıydı?" diye sormuşlar. O da demiştir ki: "Hayır, Allah O'na o günleri göstermedi. Efendimiz vefat ettikleri zaman, mübarek başında ve sakalında ancak on yedi veya on sekiz kadar beyaz tel vardı." [33]

Buhâri ve Müslim'in rivayetine göre de Berâ şöyle demiştir: "Peygamberimiz, orta boylu, geniş omuzlu, uzun saçlı idi. Saçı, kulak yumuşağına değiyordu. Ben, O'ndan dalxa güzelini görmedim."

Muharriş el-Ka'bi'de demiş ki: "Peygamberimiz Ci'râne'de umre yapmak üzere ihrama girdiği zaman mübarek arkalarını gördüm, gümüş gibi bembeyaz idi." [34]

Ebû Hüreyre'den Bezzâr ve Bey haki şöyle naklederler: "Peygamberimiz, insanların en güzeliydi, orta boylu olup biraz uzunca idi. Geniş omuzlu, pürüzsüz ve düz yüzlü, siyah saçlı idi. Gözleri sürmeli, kirpikleri uzundu. Ayağı ile yere bastığı zaman tam basardı. Hırkasını çıkarıp yere koyduğu zaman, mübarek omuzlarının gümüş gibi parladığı görülürdü. Gülümsşdiği zaman, inci misali dişleri nûr saçardı. Ben, ne O'ndan evvel, ne O'ndan sonra O'nun bir mislini görmedim."

Buhari ve Müslim de Enes"den şöyle naklederler: "Hz. Peygamberin elinden daha yumuşak ne bir ipeğe, ne de ipekli bir kumaşa dokunmuş değilim! Hz. Peygamber'in kokusundan daha hoş ne bir misk, ne de amber koklamış da değilim."

Yine Müslim, Câbir bin Semura'dan nakleder, O demiştir ki: "Peygamber Efendimiz yüzümü okşamıştı. Mübarek eli gayet serin ve misk kutusuna batırılmış gibi hoş kokulu idi."

Beyhaki'nin Yezid bin Esved'den tesbitine göre o da şöyle demiştir: "Resûlullah Efendimiz elimi tutmuştu. Gerçekten O'nun eli, kardan daha soğuk, miskten daha hoş idi."

Müstevrid'in babası Şeddâd da şöyle diyor: "Bir gün ben, Peygamber Efendimiz'e gitmiştim. Mübarek elini tuttuğumda, ipekten daha yumuşak, kardan daha beyaz olduğunu gördüm."

îmam-ı Ahmed'in nakline göre, Sa'd bin Ebi Vakkas demiştir ki: "Ben, veda haccı sırasında Mekke'de hastalandığım zaman Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ziyaretime geldi, mübarek elini alnıma koydu ve yüzümü, göğsümü ve karnımı mesnetti. Mübarek eli, o kadar hoş ve serindi ki, hâlen onun serinliğini duyar gibi oluyorum."

İbn-i Sa'd ile îbn-i Asakir'in Ali (r.a.)'den verdikleri bilgi de şöyledir: "Peygamber Efendimiz, pembeyi andırır beyaz tenli idi. Siyah gözlü, ince burunlu, düz yanaklı idi. Sakalı sık, saçı uzun, göğsünden göbeğine doğru uzanan siyah kıl çizgisi ise kamış gibi ince idi. Göğsünde ve karnında bundan başka kıl yoktu. Terlediği zaman, yüzünden inci daneleri gibi ter damlacıkları dökülürdü. Terinin kokusu ise, miskten çok daha hoş idi."

Yine bu iki kaynağın Ali'den şöyle bir rivayeti vardır: "Peygamber (s.a.v.) beni Yemen'e vazifeli olarak göndermişti. Bir gün ben, Yemen'de halka hutbe irad ediyordum. Yahudi hahamlarından biri, beni ayakta dinliyor ve elindeki bir kitaba bakarak takib ediyordu. Sonra beni görüp dedi ki: "Ey Ali, bana peygamberiniz Ebu'l-Kâsım'ın vasfını yapar mısın?" Ben de dedim ki: "Peygamberimiz; ne uzun, ne de kısa idi, ikisi ortası az uzunca idi. Saçı, ne düz ne de kıvırcık idi, hafif dalgalı ve simsiyah idi. Başı büyüktü, rengi pembemsi beyaz idi. Dirsekleri ve omuz başları büyük olup, el ve ayak parmakları da kalın idi. Göğsü ile göbek arasındaki kıl çizgisi uzun idi, kaşları birbirine yakın olup kirpikleri de uzun idi. Alnı açık ve yüksek, iki omuz arası geniş idi. Yürüdüğü zaman kuvvetli ve şiddetli yürürdü, sanki yokuş aşağı inercesine eğilir ve hızla ilerler idi. Ben, ne O'ndan evvel, ne de O'ndan sonra bir O'nun gibisini asla görmedim!"

İşte, o yahudi hahamına karşı bunları söyleyip sustum. Haham bana: "Sonra neler?" diyerek anlatmaya devam etmemi istedi. Ben de: "Şimdilik söyleyeceklerim, kısaca bunlardır" dedim. Haham söze başlayıp: "Her iki gözünde biraz kırmızılık var, sakalı gayet güzel, ağzı gayet hoş, kulakları tam, sağına-soluna döndüğü zaman da tam döner, değil mi?" diye sordu. Ben de: "Evet, ta kendisi" diyerek tastik ettim. Haham: "Daha da var!" dedi. Ben: "Nedir?" dedim. Haham: "Önüne eğilir" dedi. Ben: "Bunu sana söyledim, yürürken başını öne eğerek ilerler" dedim şeklinde karşılık verdim. Haham: "Biz, O'na âit bu, sıfatları atalarımızdan bize kalan kitaplarda okuduk. Aynı zamanda O'na âit şu bilgileri de edindik: O, Mekke Haremin'den peygamber olarak gönderilecek, bu doğduğu yer olan şehirde bir müddet peygamberlik yaptıktan sonra, kavmi O'nu buradan çıkaracak. O da başka bir Harem'e hicret edecek ve bu hicret ettiği yer de Harem-i Nebi olacak.  Burası hurmalık olan bir yer olacak ve burasının halkı, kendisine ve O'nun getirdiği dine bi-hakkın yardımcı olacak ve Ensar adım alacak. Bunlar, Amr bin Amir'in neslinden olan bir kavimdir ve burada çok sayıda yahudiler de ikâmet etmiş olacak" dedi. O, bunları söyledikten sonra, böyle değil mi ey Ali?" dedi. Ben de: "Evet, evet!" dedim. Bunun üzerine Yemen'li o haham: "îmdi ben ey Ali, şehâdet ederim ki O, bir peygamberdir! Yine şehâdet ederim ki O, bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir!" diyerek tanıklık etti."

Yine bu hususta, îbn-i Ömer'den gelen bir rivayet de bu mealdedir. Sâdece burada verilen bilgilerde: "...Mübarek boynu gümüşten bir ibrik gibiydi. Gırtlağı (boynundaki çıkıntı kemiği) altın gibi parlardı" diye farklılık bulunmaktadır.

Ebû Hüreyre tarikinden gelen rivayette ise şu farklılık vardır: "Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra idi. Kudüs'teki hahamlardan biri geldi ve Ali'ye mürâcât ederek: "Ey Ali, bana peygamberinizin sıfatlarını anlatır mısın?" dedi. Ali de verdiği cevapta, Peygamberimiz'in bilinen sıfatlarını: "O'nun orta boylu, pembeye çalar beyaz tenli" oluşu gibi niteliklerini anlattı ve bu meyanda: "ikiye ayrılmış saçı, kulak yumuşağına kadar uzanır idi. Sakalı sık ve güzel idi, ön dişleri aralıklı idi. Boynu gümüş ibrik gibiydi, köprücük kemiği altın gibi parlardı. Oturduğu yerden kalktığı zaman, orası uzun müddet misk gibi kokardı..." gibi bilgiler de verdi. Ali'den bu bilgileri alan Kudüs'lü Haham, sonunda: "Ey Ali, ben bu sıfatları Tevrat'ta okumuşumdur. Şehâdet ederim ki o, Allah'ın Resulüdür!" diyerek tanıklık etmiştir."

Beyhaki ve îbn-i Asakir Mukatil bin Hayyan'dan nakleder. O demiştir ki: "Yüce Allah, Meryem oğlu îsâ'ya şöyle vahyetmiştir: "Ey' îsâ, sana olan emrimde ciddi ve gayretli ol, dinle ve itaat eyle! Ey tâhire, bakire ve betülün [35] oğlu! Ben seni babasız olarak dünyaya getirdim ve âlemlere ibret alınacak bir âyet kıldım! îmdi sen, ancak bana ibâdet et, ancak bana güven! Sur Şehrine git ve halkına: "Ben'den başka ilâh olmadığım, Benim ezeli ve ebedi, hayy ü kayyüm olduğumu, onlara açıkça tebliğ et! Deveye binen, gömlek ve sarık giyen, elinde asası ve ayağında tasması bulunan ümmi peygamberim Muhammed'e inanıp tastik etsinler. O, yaratılışı itibariyle başı büyük, alnı açık ve yüksek, kaşları birbirine yakın, gözleri siyah ve büyük, kirpikleri ve burun ucu ince, yanakları düz, sakalı sıktır. Teri alnından inci gibi dökülür, etrafına misk gibi koku saçar, boynu gümüş ibrik gibidir. Köprücük kemiği altın gibidir. Göğsünden göbeğine doğru siyah kıllardan oluşan kamış gibi bir çizgi uzanır. Başkaca göğsünde ve karnında kıl yoktur. El ve ayak parmakları kalındır, bir toplulukla geldiği zaman herkesi misk gibi hoş kokular içinde bırakır. Yürüdüğü zaman, kuvvetli ve biraz sür'atli yürür. Nesli, kız evladından devam eder ve sayıca çok değildir." [36]

 

Peygamberimizin Şemaili Şerifesi Ve Hilye-i Nebisi

 

Başta Tirmizı'nin Eş-Şemâil adlı kitabı olmak üzere çeşitli kaynakların Hasan bin Ali'den rivayetlerine göre, o şöyle demiştir: "Dayım îbn-i Ebî Hâle'ye Peygamberimiz'in Hilye'si hakkında sordum, bana verdiği cevapta o dedi ki: "O, büyük ve kuvvetli idi. Mübarek yüzü, ay'm ondördü gibi parlardı. Boyu, ortadan az uzunca, başı büyük ve saçı biraz dalgalı idi. Eğer saçı kendiliğinden ayrılırsa, onu kendi halinde bırakırdı. Saçını uzattığı zaman, kulak yumuşağını geçerdi. O, pembemsi beyaz tenli, geniş alınlı, ince ve gür kaşlı idi ve kaşları arasında fazla açıklık yoktu, iki kaşı arasında bir damar olup kızdığı zaman şişerdi. Burun ucu inceydi ve nûr gibi parlardı. Fazla dikkat etmeyen, bu yüzden burnunu uzun zannederdi. Sakalı sık, gözbebeği simsiyah, yanakları düz, ağzı büyükçe, dişleri gayet güzel ve seyrekçe idi. Göğsünden göbeğine doğru inen incecik bir kıl çizgi vardı. Boynu gümüş gibi parlardı.

"O'nun vücud yapısı ve bütün organları gayet mu'tedil ve mütenâsibdi. Ne şişman, ne de zayıf idi. Göğsü ile karnı aynı hizadaydı, göğsü aynı zamanda geniş idi. Keza iki omuz arası geniş, el ve ayak parmakları uzun, kalın ve kuvvetli idi. Kollan kıllı, memeleri kılsızdı. Elleri geniş, kolları uzun, el ve ayak parmaklarının kemikleri düz ve pürüzsüz idi. Her iki ayağının altı biraz çukurdu. Üzerleri ise düz ve pürüzsüzdü. Ayakları ıslandığı zaman, su üzerinden kayar giderdi. Yürürken ayağım kuvvetle kaldırır ve ileriye atardı. Adımları genişti. Kolay, kuvvetli ve vekarlı yürürdü... Döndüğü zaman, yalnız boynu ile değil tam dönerdi. Bir şeye bakmak ihtiyacı olmadığı zaman gözünü yumardı. Hayası ve tevazuu son derece olup, yukarı daha az, aşağı daha çok bakardı. Bakışlarının pek çoğu, göz kenarı ile olurdu. Arkadaşları önde, kendisi arkada giderdi. Karşılaştığı kimselere önce kendisi selam verirdi."

"Ben, dayıma dedim ki: O'nun konuşması nasıldı? Bana bunu da anlatır mısın?"

"O da cevabında bana dedi ki: "O, devamlı düşünceli ve hüzünlü idi, rahat nedir bilmezdi, ihtiyâç olmadıkça konuşmaz susardı, sükûtu çok uzun sürerdi.

O, Arabm dâima beğenip övdüğü gibi ağzını doldura doldura konuşurdu.Sözü çok güzel ve anlamlı söyler, az kelime ile çok manâ ve hikmetleri dile getirirdi. Konuşmalarında, fazla veya eksik bir şey olmazdı... Bütün sözleri açık ve üstün olup, bâzan tam anlaşılsın ve iyi bellensin diye üç defa tekrarlandığı olurdu. Yumuşak huylu ve alçak gönüllü idi. Herhangi bir nimeti asla küçümsemez, yemeği arzu etmese ile zemmetmezdi. Mücerred tat alma duyusu bakımından, ne kötüler, ne de överdi. Allah'ın haklarından herhangi birine taarruz edildiği zaman, O'nun öfkesinin önüne geçilmezdi. Mutlaka o hak, yerine getirilirdi. Fakat kendi şahsına ait herhangi bir şeyin zayi edilmesi sebebiyle öfkelenmez, illâ hakkımı alacağım diye peşine düşmezdi. Bir şeye işaret etmek ihtiyacını duyduğu zaman elinin tamamı ile işarette bulunur, hayret ettiği zaman da elini aşağı yukarı çevirirdi. Öfkelendiği zaman, yüzünü çevirir ve susardı. Sevindiği zaman gözünü yumardı. Çoğu zaman gülmesi, tebessüm etmekten ibaretti... Bu sırada mübarek dişleri, beyaz dolu dâneleri gibi görülüp parlardı." [37]

 

Peygamberimizin İsimlerinin Çok Oluşu

 

Sevgili peygamberimiz'in isimleri pek çoktur. Bu isimlerden her biri, hiç şüphesiz O'nun büyüklüğüne ve şerefinin yüksekliğine delâlet etmektedir... bazı âlimler, gerek Kur'ân'da geçen gerek hadislerde bulunan, gerekse daha Önce nazil olmuş semavî kitaplarda bulunan bu isimlerin sayısının bin olduğunu söylemektedirler[38]

Buharı ve Müslim'in Cübeyr bin Mut'im'den rivayeti şöyledir: Ben, Resûlüllah (s.a.v.)'in şöyle buyurmakta olduğunu işitmişimdir: "Biliniz ki; benim bazı isimlerim vardır! Ben, Muhammed ve Ahmed'im! Ben, Allah'ın kendisi sebebiyle küfrü imha ettiği el-Mâhî'yim! Ben, insanların kendi kademi üzerinde haşrolunacakları el-Hâşir'im! Yine ben el-Âkib'im! O Âkib ki, kendisinden sonra asla bir peygamber gelmeyecektir!..."

(Taberânî ve Ebû Nuaym'in Câbir bin Abdullah'tan sevkettiklerİ rivayette aşağı yukarı bu mealdedir.)

Yine Cübeyr'den Ahmed'in, Tayâlisî'nin (ve diğer bazı kaynakla­rın) rivayetinde ise, yukarıda geçen beş isme ilâveten: "...Yine ben, el-Hâtem'im ki, peygamberlik benimle mühürlenmiştir" buyurulmuş-tur.

Ahmed ile Müslim'in Ebû Musa el-Eşarl'den rivayeti ise şöyledir, o demiştir ki: "Peygamber (s.a.v.), kendi zâtına ait bazı isimleri bize haber vermişti. Bunlardan bazılarını hafızamızda tuttuk, bazılarım ise tutamayıp unuttuk... Hafızamızda tuttuklarımız şöyledir: O buyurmuş­tu ki: "Ben Muhammed'im, Ahmed'im! Ben Mukaffa ve Hâşir'im! Ben, tevbe peygamberi, savaş peygamberi ve rahmet peygamberiyim."

Tirmizî  ve diğer  bazı kaynaklara göre  ise  bu  isim  şöyle sıralanmaktadır. (Yâni Önce rahmet peygamberi olduğu bildirilmekte ve şöyle buyurulmaktadır): "iyi belleyiniz, ben; rahmet peygamberiyim, tevbe peygamberiyim, el -Mukaffa 'yını, el-Hâşir'im ve de savaşlar peygamberiyim."

Ebû Nuaym, İbn-i Merdûye ve Deylemî Ebu't-Tufeyl'den rivayet ederler: "Bir defasında Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: "Rabbim'in indinde benim on adım var: Muhammed, Ahmed, Fâtih, Hâtem, Ebu'l-Kâsım, Haşir, Âkıb, Mâhî, Yâsîn ve Tâhâ[39]

Mücâhid'in rivayeti ise şöyledir: "Ben Muhammed ve Ahmed'im. Ben Melhame yani savaş peygamberiyim. Ben Mukaffa ve Hâşir'im. Ben, zirâat yapmak için değil, Allah yolunda savaşmak için gönderildim."

İbn-i Adiyy ile İbn-i Asâkîr îbn-i Abbas'tan, o da Peygamber'den şöyle rivayet eder: "Benim Kur'ân'daki adım Muhammed, İncil'deki adım Ahmed, Tevrat'taki adım da Ahyed'dir. Bana Ahyed denilmiş, çünkü ben, ümmetimi cehennem ateşinden uzaklaştırıyorum."

(Şevkanî diyor ki: "Bu rivayetin râvilerı arasında, yalandan hadîs uyduran bir ravı de vardır." Suyûtî.)

Ebu Nuaym'in îbn-i Abbas'tan rivayeti ise şöyledir: "Peygamber Efendimiz, geçmiş kitaplarda Ahmed, Muhammed, Mâhî, Mukaffa, Nebiyyü'l-Melâhim, Hımtaya, Faraklîd ve Mazmaz diye isimlendirilirdi"

Yine İbn-i Abbas'tan Ibn-i Fâris'in rivayeti de şöyledir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Benim Tevrat'taki adım: "Çok gülen ve savaşan Ahmed'dir." Yine Tevrat'ta benim hakkımda: "O! deveye biner, gömlek giyer, birkaç lokma ile iktifa eder, kılıcı boynundadır" denilmiştir." [40]

 

Allah'ın İsimlerinden Bazı İsimlerin Peygamberimize İsim Olarak Verilmesi

 

Kadı îyâd der ki: Yüce Allah, kendisine ait isimlerden otuz kadarını Peygamber Efendimiz'e isim olarak vermiş ve bu suretle O'na bir hususiyet bahsetmiştir. İşte o isimler sırasıyla şunlardır: El-Ekrem, El-Emîn, El-Ewel, El-Âhir, El-Beşîr, El-Cebbâr, El-Hakk, El-Habîr, Zü'1-Kuvve, El-Raûf, El-Rahîm, El-Şehîd, El-Şekûr, El-Sâdık. El-Azîm, El-Afüvv, El-Alîm, El-Azîz, El-Fâti$ El-Kerîm, El-Metîn, El-Mü'min, El-Müheymin, El-Mukaddes, El-Mevlâ, El-Veliyy, El-Nûr, El-Hâdî, Tâhâ ve Yâsîn." [41]

Biz, bunlardan daha fazlasını tesbit etmiş durumdayız... Yâni peygamber efendimize âit isimlerden üçyüz kırk kadarını bazı kaynaklardan alarak bir risalede toplamış ve manalarını da şerh etmiş bulunuyoruz... Bu isimlerden bazıları şunlardır: "El-Ehad, El-Esdak, El-Ahsen, El-Ecved, El-A'lâ, El-Amir, El-Nâhî, El-Bâtm, El-Berru, El-Burhân, El-Hâşir, El-Hâfız, El-Hafîz, El-Hasîb, El-Hâkim, El-Halîm, El-Hayyü, El-Halîfe, El-Dâî, El-Râfi1, El-Vâdı, El-Selâm, Rafîu'd-Dere-cât, El-Seyyid, El-Şâkir, El-Sâbir, El-Sâhib, El-Tayyib, EI-Tâhir, El-Adl, El-Aliyy, El-Gâlib, El-Afüvv, El-Ganiyy, El-Kâim, El-Karîb, El-Mâcid, El-Mu'tî, El-Nâsih, El-Nâşir, El-Vefîyy, Hâmîm, Nûn..." [42]

Ali bin Zeyd bin Cüd'ân der ki: "Bazı arkadaşlar toplantı hâlinde idiler. Aralarında müzâkerede bulunuyorlardı. Bir ara içlerinden birisi: "Arap şâirlerinin söylediği şiirler arasında en güzel beyt hangisidir?" diye sordu. Cevap olarak dediler ki: "Şüphesiz Hassân'ın "Allah ona isminden bir isim ayırdı" beytidir."

"Peygamber şairi" olarak anılan Hassan'ın bu şiirinde, şu mealde mısralar da bulunmakta idi: "Allah, O'nun adını kendi adı ile beraber andırıyor: Müezzin beş vakit ezanları okuyup "eşhedü" dediği müddetçe... Lütfedip O'na Kendi isminden bir isim ayırdı. Arş'ın Rabbi'nin bir adı Mahmûd. Peygamberinin adı da Muhammed’[43]

îbn-i Asakir'in nakline göre îbn-i Abbas demiştir ki: "Peygamberimiz doğduğu zaman, dedesi Abdü'l-Muttalib O'nun nâmına akika kurbanı olarak bir koç kesmiş ve O'na Muhammed adını koymuştur. Abdü'I-Muttalib'e demişler ki: "Ey Ebû Haris, torununa Muhammed adını vermenizin sebebi nedir? O'na niçin atalarının isimlerinden bir ad vermediniz?" O da şu karşılığı vermiştir: "O'nu gökte Allah, yeryüzünde de insanlar övsün diye, O'na Muhammed adını verdim," [44]

 

Peygamberimizin Annesinle Birlikte Dayılarını Ziyaret İçin Medine'ye Gittiğinde Zuhur Eden Peygamberlik Alametleri

 

îbn-i Sa'd'ın îbn-i Abbas'tan, Zühri'den ve Asım bin Ömer bin Katâde'den rivayeti şöyledir: Peygamber Efendimiz'in Medine ziyaretiyle ilgili olarak dediler ki: "Peygamberimiz'in Medine'de dayıları vardı. Bunlar, Medine'deki Adiyy bin Neccâr Oğullarına mensub idiler. Efendimiz, altı yaşma girdiği zaman, anası O'nu yanına alarak dayılarını ziyarete götürdü. Yanlarında Ümmü Eymen de vardı. Medine'ye vardıklarında Nâbiğa'nm evine indiler ve bir ay Medine'de kaldılar, işte bu ziyaret zamanına ait bizzat Peygamber Efendimiz bazı şeyler hatırlar ve derdi ki: "işte, o zaman biz anamla birlikte bu eve inmiştik. Ben, Adiyy bin Neccâr oğullarına ait olan bir kuyuda güzelce yüzmüş tüm."

Yine onlar, bu ziyaretle ilgili olarak demişler ki: Peygamberimiz o kuyuda yüzdüğü sırada, başına yahudiler toplanmışlar ve O'na dikkatle bakmışlardır. Ümmü Eymen demiştir ki: "Ben, kulağımla işittim, yahudilerden biri açıkça diyordu ki: işte bu çocuk, bu ümmetin peygamberi olacaktır! Bu şehir de, O'nun hicret yurdu olacaktır!" Yine Ümmü Eymen: "Ben, bütün bunları onların konuşmalarından işittim, sonra Amine ve çocuğu ile birlikte Mekke'ye döndüm, dönüş sırasında Ebvâ denilen yere geldiğimizde Amine hastalandı ve orada vefat etti" demiştir.

Ebû Nuaym'in Vâkıdî'nin şeyhlerinden çıkardığı bir rivayette de aynen böyle denilmiştir. Ancak bu rivayette şu fark vardır: "Peygamberimiz aynı zamanda demiştir ki: Ben, o kuyuda yüzerken yahûdînin birinin dikkatle ve tekrar tekrar bana baktığını gördüm. O yahûdî bana: "Senin adın nedir?" diye sordu. Ben de: "Ahmed" diye cevap verdim. Sonra dikkatle arkama baktı ve: "Bu, bu ümmetin peygamberidir!" diye konuştu. Sonra dayılarıma gidip bunu onlara da söyledi. Dayılarım da anama söylediler... Bunun üzerine bana bir şey olur diye anam korkuya kapıldı... Ve Medine'den çıktık..."

Yine Ümmü Ey men, bu noktada şunları söyler: "Bana yahûdîlerden iki adam gelip: "Ahmed'i çıkar da bize göster" dediler. Ben de çıkardım. Onlar da onu evirip-çevirdiler, iyice incelediler... Sonra biri d'ğerine dedi ki: "Hiç şüphesiz bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir! Bu Medine şehri de onun hicret yurdu olacaktır ve bu şehirde büyük bir harb de olacaktır." Ben bu sözleri, aynen onların konuşmalarından almış bulunuyorum." [45]

 

Peygamberimizin Anasının Vefatı Sırasında Zuhur Eden Alametleri

 

Ebû Nuaym Zührı tarikiyle Ümmü Semâa'dan o da anasından şöyle rivayet eder: Ben, Amine'nin vefatı ile neticelenen hastalığa yakalandığı zaman, onu gördüm. O sırada Muhammed de onun başucunda idi ve beş yaşlarında görünüyordu. Amine, büyük bir üzüntü ve hasretiyle oğlu Muhammed'in yüzüne baktı ve sonra şiir halinde şunları söyledi: "Ey oğlum! Allah seni mübarek kılsın! Sen ki, çok mi'metler ihsan edici Allah'ın yardımı ile ve adına yüz deve kesilerek kurtulmuş bir babanın evladısın! Baban Abdullah'a çıkmıştı kurrâ da, yerine bu yüz deve feda edilmişti. Oğlum, eğer **ü'yâda gördüğüm aynen çıkarsa, muhakkak sen insanlara peygamber olarak gönderileceksin; celâl ve ikram sahibi Allah tarafından meb'ûs olacaksın... Mekke'de ve Mekke'nin dışında hakikati ortaya çıkarmakla ve islâmı kullara tebliğ etmekle mükellef bulunacaksın... îslâm ki, Senin atan ve büyük insan İbrahim'in dînidir; îbrâhim ki, ne kadar i>i bir kuldur. Oğlum ben seni böyle görüyorum ve insanlara uyarak putlara saygı göstermekten seni sakındırıyorum!..."

Sonra Amine şu sözleri ilâve etti: "Şüphesiz her yaşayan ölür! Her yeni eskir, her genç kocar. îşte ben ölüyorum, fakat adım bakî kalacak! Ben, insanlara büyük bir hayır bırakıyorum, ben senin gibi tertemiz bir çocuk dünyaya getirmişim!" Bunları ifade etti ve sonra oracıkta vefat eyledi."

Cinlerin, Amine gibi büyük bir kadın için yas tutup ağladıklarım duyuyor ve onların şu sözleri söylediklerini işitiyorduk:

"Bizler, Amine gibi büyük bir kadının vefatına ağlıyoruz!" "Bu güzellik ve yüksek iffet sahibinin acısıyla içimizi dağlıyoruz!" "Öyle bir kadın ki, oğlu âhir zamanın peygamberi olacak!" "Öyle bir peygamber ki, mimber'i Medine'de kurulacak..." [46]

 

Mekkelilerin Peygamberimizin Dedesi Abdul-Muttalib İle Yağmur Duasında Bulunması, Yağmurun Yağması Ve Peygamberimiz Dedesinin Yanında İken Meydana Gelen Alametler

 

îbn-i Sa'd, îbn-i Ebi'd-Dünyâ, Beyhaki, Taberani, Ebû Nuaym ve îbn-i Asakir Mahreme bin Nevfel'den, o da anası Rukayka bint-i Sayfi'den rivayet eder. Rukayka Abdü'l-Muttalib'in yaşıtı olup şöyle demiştir: "Mekke'de pek çok yıllar peşpeşe kurak gidiyordu. Bedenler zayıflamış, kemikler incelmişti. Bir gün ben, hafif uykuya dalmıştım. Gizliden bir ses: "Ey Kureyş, size içinizden gönderilecek olan peygambe­rin gelmesi günleri yaklaşmıştır. Haydi geliniz bol yağmura ve bereketli yeşilliğe! Gidiniz o orta boylu, güzel huylu, geniş omuzlu, büyük kemikli, beyaz renkli, herkes indinde hürmetli adama. O'nun öğünülecek hasletleri, uyulacak güzel adetleri vardır. O ve onun çocuğu ve torunu ortaya çıkıp seçilsinler. Her aileden bir adam güzelce temizlenip, güzel kokular sürünüp Haceru'l-Esved'i selamlasınlar, Kabe'yi yedi defa tavaf etsinler, sonra Ebû Kubeys dağına çıksınlar, o büyük zat (Abdü'l-Muttalib) dua etsin ve diğerleri de onun duasına amin desinler, işte bunu yapınız, bol ve bereketli yağmura kavuşunuz" diye nida ediyordu. Sabah olunca uyanmış ve beni şiddetli bir titreme kaplamıştı. Hayretler içindeydim. Mekke sokaklarında dikilip rü'yamı anlatmaya başladım. Herkes: "Tamam bu, Şeybetü'1-Hamd dediğimiz Abdü'l-Muttalib'tir!" diyordu. Sonra kadınlar da gelip topluluğa katıldı lar. Tulumlardan biraz su damlatıp ayrıca koku süründüler. Hacerü'l-Esved'i selamlayıp Kabe'yi tavaf ettiler. Sonra Ebû Kubels dağına çıktılar. Tâ zirvesine yürüdüler ve bu sırada Abdü'l-Muttalib, yanında torunu Muhammed de (s.a.v.) olduğu halde ayağa kalktı. Peygamberi­miz henüz bulûğ çağına yaklaşmış bir çocuk idi. Abdü'l-Muttalib ellerini kaldırıp şöyle dua ediyordu: Ey açığımızı dolduran, fakirlik ve ihtiyacımızı gideren Allah'ım! Ey sıkıntılarımızı alıp üzerimize açıklık ve ferahlık getiren Rabbim! Şüphesiz Sen, her şeyi bilensin, her şey kendisinden istenensin! îşte kullarının hali Sana malûm, Senin Harem-i Şerifinin kenarında hallerini Sana arzedip Sana yalvarıyorlar ve Senden istiyorlar. Hayvancıklarını mahv u perişan eden kıtlık ve kuraklık belasından kurtarılmaları için, ancak Senden yardım istiyorlar. Allah'ım! Bol ve bereketli yağmurlarını yağdır, kullarının yüzünü güldür!"

Onlar daha yerlerinden ayrılmadan   yağmur başladı ve Öyle bereketli yağdı ki, bütün vadi boyunca seller aktı. Bunun üzerine Kureyş'in yaşlıları Abdü'l-Muttalib'e hayır dualar ettiler. "Ey şu vadinin atası, ne mutlu sana! Sayende vadi hayata kavuştu" dediler.

Şâir Rukayka'nm şu sözleri de bu münasebetle söylenmiştir:

"Şeybe'nin hürmetine Allah, beldemizi suya kandırdı.

Sıkıntımız şiddetlenince Allah, bize kendini andırdı.

Yağmurlar dinmiş, sular çekilmişti vadimizde artık!

Şimdi, gitti susuzluk, yamandı hacetlerimi zdeki yırtık. Şüphesiz Allah'tan bir lütuf, Şeybe sâdece bir sebeb. Mudar'dakiler de anlamışlardı hayırla onu hep. Gerçekten mübarek adam! Öyle ki sayesinde yağmur istenilir. Halk içinde bir başka onun gibisi, nasıl gösterilebilir!" [47]

 

Peygamberimiz Dedesinin Hangi İşini Görmeye Gitse O İşin Mutlaka Görülmesi

 

Târihinde Buharı, Tabâkat'ında îbn-i Sa'd, sahihtir kaydiyle Hâkim ve daha birtakım kaynaklar Kendir bin Saîd'den şöyle rivayet ederler: Kendir'in babası Saîd demiştir ki: "Ben câhiliye zamanında hac yapıyordum. Kabe'yi tavaf sırasında bir adam gördüm, nazım halinde şunları söylüyordu: "Ey Rabbim! Muhammed'i develerimi bulmaya gönderdim, O'nun işini rast getir, O hayli gecikti, O'nu salimen bana geri getir." Ben: "Bu kimdir?" diye sordum. "Bu, Abdü'l-Muttalib'tir" dediler ve ilave ettiler: "O, torunu Muhammed'i develerini aramaya yolladı. Her ne zaman O'nu, bir haceti için yollasa, mutlaka o haceti görülmüş olur. Şimdi Muhammed geciktiği için, böyle dua ediyor." Derken Peygamberimiz (s.a.v,), dedesine âit develerle birlikte çıkageldi.

Diğer bazı kaynakların Muâuiye bin Hayde'den rivayetleri ise, şu farklılığı arzetmektedir: "Hayde bin Muâviye câhiliye devrinde Umre için çıkmıştır Tavaf etmekte olan bir ihtiyara rasladı. İhtiyar şunları söylüyordu: "Rabbim, develerimi bana döndür, elçimi salimen geri çevir." Ben, bu ihtiyarın kim olduğunu sorduğumda; "Kureyş'in efendisi Abdü'l-Muttalib" cevabım aldım. Aynı zamanda onlar bana dediler ki: "O'nun pek çok develeri vardır. Bir gurub devesi kaybolduğu zaman onları bulup getirmeleri için oğullarını gönderir. Onlar bulup getiremediği zaman, torunu Muhammed'i gönderir, işte şimdi de, develerini bulup getirmesi için Muhammed'i göndermiştir. Fakat o biraz geciktiği için, böyle Allah'a yalvarıp yakarmaktadır." Ben onlardan bunları dinlediğim yerden ayrılmadan önce Muhammed (s.a.v.), dedesine âit develeri bulup getirmiştir." [48]

 

Abdül-Muttalibin, Torunu Muhammed’in Kıymetini Çok İyi Takdir Etmiş Olması

 

Beyhaki ve îbn-i îshâk Abdullah bin Ma'bed'den, o da bazı ev halkından rivayet eder. Şöyle demiştir: "Kabe'nin gölgesinde gelip" oturması için Abdü'l-Muttalib adına bir minder konulurdu. Ona hürnıeten, evlatlarından hiç biri bu mindere oturmazdı. Peygamber Efendimiz ise, hiç çekinmeden gelir bu minder üzerine otururdu. Amcaları ise, oturmasın diye O'nu çekip uzaklaştırmak isterler, Abdü'l-Muttalib de O'na müdahale etmemelerini söyler, O'nun başını ve sırtını okşar ve: "Benim bu oğlumun şanı çok büyük olacak!" derdi. Derken Abdü'l-Muttalib vefat etti. Bu sırada Peygamberimiz sekiz yaşında idi. Ebû Talib'e, kendisini himayesine alması için vasiyette bulunması üzerine, bundan sonra onun himayesinde oldu.

(Demek ki dedesi Abdü'l-Muttalib'in O'nu himayesi, iki sene sürmüştür.)

Bu noktada Ebû Nuaym'in rivayeti şu farklılığı arzeder: "Bırakın O'nu, bana has olan minder üzerine varsın otursun! Görmüyor musunuz, O'nun halinde bir başkalık var. O, kendi içinde birşeyler hissetmese, gelip oturur mu buraya! Ben eminim ki, bu çocuk, hiç bir arabm ulaşamadığı şan ve şerefe erişecektir"

Mücahid ve Nâfı' bin Cübeyr'den gelen rivayette ise: "Bırakın O'nu, O bir meleğe arkadaşlık etmektedir" denilmiştir ve bu sıralarda idi ki Müdlic oğullarına mensub bir grup adam gelmiş, Abdü'l-Muttalib'e hitaben: "Bu çocuğu iyi koru, Makam-ı İbrahim'deki ayak izine O'nun ayağı kadar benzeyen bir ayak biz görmedik" demiştir. Yine Abdü'l-Muttalib Ümmü'l-Eymen'e hitaben demiştir ki: "O'nu gözün gibi koruyacaksın! Baksana ehl-i kitap, benim bu oğlumun şu ümmetin peygamberi olacağını söylemektedirler."

Ebû Nuaym, Vâkıdî'den, o da şeyhlerinden rivayet eder. demişler ki: "Abdü'l-Müttalib bir gün Kabe yanında idi. Yanında Necran üskufu (papazı) vardı. Papaz onun tanıdığı ve arkadaşı idi. Konuşurlarken kendisine dedi ki: "Bizler ismail oğullarından gelecek olan bir peygamberin bazı niteliklerini okumuşuz. O, bu şehirde doğacak, şöyle şöyle sıfatları bulunacak." Derken Peygamberimiz oraya çıkageldi. Necran Üskufu, O'nun gözlerine, arkasına ve ayaklarına dikkatle baktı ve kendisini gözden geçirdi. Derhal dedi ki: "O, işte budur! Bu çocuk, senin neyin oluyor?" O: "Oğlum" dedi. Üsküf: "O'nun babası hayatta olmayacak" dedi. Abdü'l-Muttalib: "O, oğlumun oğludur, O'nun babası, anası kendisine hamile iken vefat etmiştir." Üsküf: "Doğru söylüyorsun" dedi. Abdü'l-Muttalib, oğullarına hitaben: "O'nu iyi koruyunuz, görmüyor musunuz O'nun hakkında ne söyleniyor!" diye emir verdi."

Burada, bir de Seyf bin Zi Yezen'in babası ile ilgili bir rivayet bulunmaktadır. îran Kisrâsı'mn yardımı ile Yusuf bin Zi Yezen Habeşistan'ı emri altına almış ve bu başarısından dolayı Kisrâ'nm emriyle Yemen'e vali olmuştu. Bu olay, Peygamberimiz'in doğumundan iki sene sonra olmuştu. Bu sırada çeşitli arap heyetleri Yusuf u tebrike giderler. Kureyş'i temsilen giden heyetin başında da Abdü'l-Muttalib vardır. Yusuf kendisine demiştir ki: Ey Abdü'l-Muttalib! Bildiklerim arasından sana önemli bir sır, söylemek istiyorum. Başkası olsaydı, bu sırrı asla söylemezdim. Fakat baktım ki sen de aynı madendensin. Bunun için sana söylüyorum. Bu önemli sır, Allah'ın O'na izin vermesine kadar saklı kalsın.

Şöyle ki: Benim bildiğime ve okuduğuma göre, bir büyük hayır var! Fakat yine aynı büyüklükte bir şer de var. Hayatın da, vefatın da şerefi bunda bulunmaktadır. Bu, herkese şamil bir şey, fakat senin ailene de özellik arzeden bir şey!" Abdü'l-Muttalib derhal: "Bu nedir?" diye sordu. Yusuf da dedi ki: "Mekke vadisinde bir çocuk doğacak, O'nun iki omuzu arasında bir beni olacak. Önderlik kendisinin olacak, sizler O'nun sayesinde başkanlığı ele alacaksınız. Şimdi tam onun doğumu zamanıdır, belki de doğmuş bulunmaktadır, ismi Muhammed olacak, babası ve anası vefat etmiş olacak. O'nu önce dedesi, sonra amcası himayesine alacak. Allah O'nu, açıkça elçi gönderecek. Bizlerden de ona nice yardımcılar olacak. Dostları onunla şerefe, düşmanları da zillete erecek. Büyük fetihler olacak. O, Rahmân'a ibâdet edecek, şeytanın burnunu kıracak. Ateşi söndürecek, putları kıracak. O'nun sözü hakem olacak, hükmü sırf adalet olacak, iyiyi emredip kötüyü yasaklayacak ve ortadan kaldıracak. Örtüsüne bürünmüş Kabe'ye yemin ederim ki, sen O'nun dedesisin, ey Abdü'l-Muttalib! Bunda hiç bir yalan ve hilaf yok. Sen, buna dâir daha önce bir şey hissettin mi?" Abdü'l-Muttalib: "Evet" dedi ve ilave etti: "Ey hükümdar, benim bir oğlum vardı, onu çok seviyordum ve canım gibi koruyordum. Büyüyünce kendisini kavmimin en şerefli ailesinden Vehb'in kızı Amine ile evlendirdim. Bir oğlanları oldu. Ben de kendisine Muhammed adını koydum. Sonra babası ve anası öldüler. Şimdi O'nu kendi himayeme almış bulunuyorum. Sonra da amcası O'nu himaye edecek." Yusuf bin Zi Yezen: "Ey Abdü'l-Müttalib, benim sana söylediklerim, aynen senin bana söylediklerindir. O'nu iyi koruyun. Bilhassa yahudilerden çok iyi sakının. Gerçi yüce Allah, O'nu onlardan ve diğer serlerden koruyacaktır. Fakat gene de sizler, koruma vazifenizi, büyük bir dikkat ve titizlikle yapmaya çalışınız. Eğer ben, O'nun Peygamberlik zamanına sağ çıkarsam, şüphesiz emrimdeki askerler ve diğer imkanlarla O'nun yardımına koşarım. Hattâ Medine'ye yerleşirim. Zira ben, konuşan kitapta ve geçerli ilimde Medine'nin O'nun müstahkem kalesi olacağına dair bilgi bulmaktayım. Bu bilgiler arasında, Medine halkının da kendisine yardımcı olacaklarım, ve O'nun kabrinin dahi orada olacağını görmekteyim."

Vâkıdî ve Ebû Nuaym, Ka'b bin Mâlik'in oğlu Abdullah'tan şöyle rivayet ederler: O demiştir ki: "Kavmimden bazı üstadlar bana dediler ki: "Bizler umre için Mekke'ye gitmiştik. O zaman Abdü'l-Müttalib de hayatta idi. Bizim yanımızda Teym yahudilerinden biri vardı. Bize arkadaşlık ediyor ve ticarette bulunuyordu. Bu adam, Abdü'l-Müttalib'i gördüğü zaman ona dedi ki: "Bizler, kitabımızda okuduk ki, bu adamın neslinden bir peygamber gelecek, biz yahudileri ve kendi kavminden nicelerini öldürecek."

İbn-i Sa'd'ın Ebû Hâzım'dan rivayeti de şöyledir: "Peygamber Efendimiz henüz beş yaşlarında iken Mekke'ye bir kâhin gelmişti. Peygamberimiz'i ve Abdü'l-Müttalib'i dikkatle süzdükten sonra hemen dedi ki: "Ey Kureyş topluluğu! Derhal bu çocuğu öldürünüz! Çünkü bu, sizden pek çok kimseyi öldürecek ve sizi parça parça dağıtacak." Kâhinin bu çağrısından sonra Kureyş, hep Peygamberimiz'in hâl ve işinden korkar olmuştur." [49]

 

Peygamberimiz Amcası Ebu Talib’in Yanında İken Meydana Gelen Bazı Alametler

 

Ata bin Ebû Rebâh'ın, hocası İbn-i Abbas'dan rivayeti aynen şöyle: "Ebû Talib'in oğulları, sabah uykudan kalktıkları zaman gözleri hep çapaklı olurdu. Peygamberimiz'in gözleri ise tertemiz ve son derece parlak olurdu. O, kendi çocuklarını ve Peygamberimizhi sofraya çağırır, onun oğulları derhal sofrada ne varsa kapışırlardı. Alan gider ve aldığını yerdi. Peygamberimiz ise, asla onlarla birlikte bir şey kapmak için elini uzatmazdı. Onlar, mevcudu kapar giderler, o da eli boş kalırdı. Bunu fark eden Ebû Tâlib, daha sonraları Peygamberimiz'in yiyeceğini ayırmış ve ona yalnız olarak yedirmiştir."

Yine aynı tarikten ve ilâveten Mücahid'den ve daha başkalarından rivayet edilir. Şöyle anlatılır: "Ebû Tâiib'in ev halkı, yemeklerini ister ayrı ayrı yesinler, ister toplu olarak yesinler, bir türlü doymazlardı, Peygamberimiz'le birlikte yedikleri zaman hepsi doyardı. Sabah veya akşam yemeği sırasında Ebû Tâlib ev halkına derdi ki: "Bekleyiniz! Yeğenim Muhammed gelmedikçe yemeğe başlamak yok!"

O gelir, hep beraber yerlerdi. Sofraya konulan yemeği bitiremezlerdi. Eğer Peygamberimiz sofrada bulunmazsa, hiç biri doymazdı. Süt içtikleri zaman da, önce Peygamberimiz içerdi. Kalanı ise ev halkının hepsine yeter, hepsi süte kanardı. Amcası, kendisine hitaben "Oğlum, sen gerçekten mübarek bir çocuksun" derdi. Amcasının çocukları sabahleyin uykudan kalkınca gözleri çapaklı olurdu. Peygamberimiz'in iki gözü ise tertemiz ve parlak olurdu. Yağlanmış ve sürmelenmiş bulunurdu."

Bazı kaynaklar, Ümmü Eymen'den bir rivayet sevkeder. Buna göre Ümmü Eymen demiştir ki: "Ben, hiç bir zaman Peygamber'in (s.a.v.) açlıktan veya susuzluktan şikayet ettiğine raslamadım. Sabahleyin Harem-i Şerife gider Zemzem'den içerdi. Bazen kendisine sabah kahvaltısını sunardık. O da yemek istemez ve: "Ben şimdi tokum" derdi."

İbn-i Sa'd'm Îbnü't-Kıptıyye'den rivayeti de şöyledir: "Vadiye çıkıldığı zaman, Ebû Tâlib'in istirahat etmesi için bir yaygı dürülür, yastık haline getirilir ve onun yerine konulurdu. Peygamberimiz de gelir bu yaygıyı açar ve üzerine sırtüstü yatardı. Ebû Tâlib geldiğinde O'nu bu vaziyette görür ve: "Mekke'nin kudsiyetine yemin ederim ki şu benim yeğenim, gerçekten büyük bir nimet ve mutluluk hissetmektedir." Diğer bir rivayette de: "Muhakkak benim şu oğlum, büyük bir keramet hissetmektedir" denilmiştir. [50]

 

Peygamberimiz'in Amcası Ebu Talib İle Şam’a Seferi Ve Bu Sırada Vukua Gelen Bazı Alametler

 

Beyhaki îbn-i îshak'tan şöyle nakleder: Peygamberimizin dedesi vefat ettikten sonra kendisini amcası Ebû Tâlib himayesine almıştı. Kureyş'ten bir kafile ticaret için Şam'a çıkarken bu kafileye Ebû Tâlib de katılmıştı. Yanında Peygamberimiz de vardı. Kafile yoluna devam edip Busrâ denilen yere vardıkları zaman yük indirip istirahate çekildi. Burada Bâhirâ adında bir rahip vardı. Kendisi hıristiyanlarm en bayük alimi idi. Veraset yoluyla elde ettiklerini iddia ettikleri ilmin tamamına sahib bulunuyordu. Kureyş kafilesi bu sefer daha kalabalık idi. Daha önce kendileriyle ilgilenmeyen râhib Bahirâ, bu sefer onlar için yemek hazırlatıp kendilerini yemeğe çağırdı. Küçük büyük hür veya köle herkesin gelmesini de tenbihlemişti. Herkes geldi, fakat Peygamberimiz genç olduğu için eşyanın ve develerin başında bekçi kaldı.

Kureyş, Bahirâ'nın böyle bir ziyafet vermesini, gördüğü bir şeye yoruyordu. Şöyleki: O, kendisine mahsus yerde ibâdet ederken Kureyş kafilesinin gelişini görmüş, kafile gelirken içlerinden birinin üzerinde bir bulutun birlikte seyrettiğini farketmiş. Kafile gelip bir ağacın altına yerleştiği zaman ağacın dallarının, güneşte kalan Peygamberimiz'in üzerine doğru meylederek O'nu gölgelendirdiğini de fiarketmiş. Bu sebeble kendilerine fazla iltifat gösterip işin aslını iyice öğrenmek istemişti. Buna vesile olması için de büyük bir ziyafet verdi. Kureyş, ziyafet yerine geldiği zaman, Bahirâ'ya hitaben: "Biz buraya çok uğrardık. Böylesine bir iltifatı daha Önce görmedik" dediler. Bahirâ da şu  karşılığı verdi:  "Doğru söylersiniz.  Fakat  sizler misafirsiniz.

Hepinizin yiyeceği bir yemekle sizlere ikramda bulunmak istedim."

Ayrıca Bahirâ Peygamberimizin gelmemiş olduğunun farkına vararak: "Ey kavim! Ben sizlerin hepsinin gelmesini istemiştim, fakat içinizden gelmeyen de var!" dedi. Kureyş: ''O gençtir, ağacın altında eşyalarımızın başında kaldı" dediler. Bahirâ: "Olmaz mutlaka onu da getiriniz" diye İsrar etti. Kureyş'ten biri de: "Gerçekten Ebû Tâlib'in yeğenini bu ziyafetten mahrum etmemiz, bize lâyık değildir" diyerek gitti ve Peygamberimiz'in koluna girerek kendisini getirdi. Peygamberi­miz geldikten sonra Bahirâ hep kendisini dikkatle süzüp gözden geçiriyordu. Her şeyi daha önceden okuyup bildiği gibi buluyordu. Kureyş yemeği yedikten sonra dağıldı. Bahirâ Peygamberimiz'e hitaben: "Ey genç, Lât ve Uzza adındaki putlar hakkı için sana soracaklarıma cevap ver!" dedi. Peygamberimiz ise: "Ben hiçbir zaman Lât ve Uzza adına birşey yapmam! Benim en çok kızdığım şeyler putlardır!" cevabını verdi. Bahirâ'nm öyle söylemesi, Peygamberimiz'in kavminin öyle yemin ettiklerini daha önce işitmiş olmasmdandı. Peygamberimiz'den bu cevabı alınca: "Ey Muhammed, Allah adına, sana soracaklarıma cevap ver!" dedi. Peygamberimiz de: "Madem ki Allah adına soruyorsun, sen sor, ben de cevaplarını vereyim" dedi. Bunun üzerine Bahirâ, Peygamberimiz'in şahsi ahvâline, işlerine ve uykusuna varıncaya kadar pek çok şeyi sordu. Peygamberimiz de hepsinin cevabını verdi. Aldığı bütün cevablar, o hususlardaki bilgisine uygun oluyordu. Sonra Peygamberimiz'in arkasına bakıp iki omuzu arasındaki nübüvvet mührünü gördü. Sonra amcası Ebû Tâlib'e dönerek: "Bu genç senin neyin oluyor?" diye sordu. O da: "Oğlum" dedi. Bahirâ: "Bu, senin oğlun olamaz! Bunun babası yaşıyor olmamalıdır" dedi. Ebû Tâlib: "O, benim kardeşimin oğludur ve âdetimiz gereği ben O'na oğlum derim" dedi. Bahirâ: "Babasına ne oldu?" diye sordu. O da: "Öldü, o sırada anası bu gence hamile idi" dedi. Bahirâ: "Doğru söyledin" dedi ve ilave etti: "Sen hemen bu genci al ve memleketine götür! Bilhassa yahudilerden O'nu iyi sakla. Allah'a yemin ederim ki, eğer yahudiler onu görecek olsalar ve tanısalar, muhakkak ona büyük kötülük ederler, onu öldürürler. Zira senin kardeşinin oğlu olan bu zât için, çok büyük şeyler olacaktır."

Bunun üzerine Ebû Tâlib, ticaret işlerini derhal bitirip büyük bir acelecilik ile yeğenini alarak, Mekke'nin yolunu tuttu."

Derler ve iddia ederler ki, Ehl-i Kitap'tan olan Zübeyr, Temmâm ı> Dın^, Peygamberimizi görmüşler, ondaki bazı alametleri fark etmeler ve O'na kötülük yapmak istemişler. Fakat Râhib Bahirâ, kendilerini bu hususta teskin etmiş, Allah'ın irade ve takdirinin önüne geçilemiyeceği hususunda onları ikna etmiştir. Onlar da onu bu hususta tastik etmişler, Peygamberimiz'e kötülük yapma isteğinden vazgeçmiş­ler ve dönüp gitmişlerdir. Bunu böylece konuşan halk, yine Ebû Tâlib'in aşağıdaki beyitleri de bu vesile ile söylemiş olduğunu konuşmakta ve

iddia etmektedirler: Ebû Talib'in söylediği beyitler şu mealde idi:

"Gönüllerin gamını gideren sözleri Muhammed'den işittiler de dönüp gittiler. Ferd veya toplu olarak söylenen şeylere dâir haberleri işittiler. Halbuki Zübeyr, Temmâm ve Diris, O'na kötülük kurmuşlardı. Önce inanmamışlardı amma, Bahirâ bu hususta kendilerini ikna etti de O'na kötülükten el çektiler, çekip gittiler. Diğer bazı rahiplerin yaptıkları gibi. Fakat Bahirâ bu hususta gerçekten çok yoruldu, mücadeleler edip ter döktü. Allah için nice güzel nasihatler verdi: "Bunun böyle olacağı bütün kitaplarda dahi her renk mürekkeble yazılıp anlatılmış değil midir?" diyerek ne diller döktü." [51]

Vâkıdî'nin şeyhlerinden nakli de bu mealdedir. Ancak onun rivayetinde ayrıca şöyle denilmektedir: "Bahirâ O'nun gözlerinin kızarıklığına da dikkatle baktı ve bunun geçici olup olmadığını sordu. Kendisine: "Gözlerimdeki kızarıklık hiç geçmez" denildi. Uykusunun nasıl olduğunu sordu. Peygamberimiz de: "Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz!" dedi. Neticede Bahirâ: "Biz bu nitelikleri okuduğumuz kitaplarda böyle bulmuştuk. Ve bizlerden bu hususta söz de alınmıştır" dedi. Bunun üzerine Ebû Tâlib: "Sizlerden kim söz almıştır?" diye sordu. Bahirâ da cevabında: "Zamanı gelince bunu böylece açıklamamız için Allah bizlerden söz almıştır. Buna dair ayetini, Peygamberimiz Meryem oğlu İsa'ya indirdiği kitapta göndermiştir" diye konuşmuştur.

îbn-i Sa'd'm Dâvûd bin Husayn tarikından çıkardığı haberde ise, Peygamberimiz'in o sırada yaşının on iki olduğu bildirilmektedir. Ayrıca Ebû Nuaym'in de Ali'den bir rivayeti var. Buradaki fark ise şöyle: "Peygamberimiz, Râhib Bahirâ'nın manastırına girdiği zaman, manastırın her tarafı nura buyandı. Bunun üzerine Bahirâ: "Bu genç, Allah'ın araplardan bütün insanlara peygamber olarak göndereceği zattır" demekten kendisini alamadı." [52]

Şimdi de yine îbn-i Sa'd'ın ve îbn-i Asakir'in Muhammed bin Akilin oğlu Abdullah'tan sevkettikleri bir rivayeti görelim. O demiştir ki: "Ebû Tâlib Şam'a sefere çıktığı zaman yanında yeğeni Muhammed'i de götürdü. Bir manastırda yaşamakta olan rahibin yanma indiler.

Râhib, Ebû Tâlib'e: "Bu genç neyin oluyor?" diye sordu. O da: "Oğlum" dedi. Râhib: "Bunun babası hayatta olmaması lazım" dedi. Ebû Tâlib: "Niçin?" diye sordu. Râhib: "Çünkü bu genç peygamber olacaktır" dedi. Ebû Tâlib: "Peygamber ne demektir?" dedi. Râhib de: "Peygamber vahiy yoluyla Allah'ın emir ve isteklerini kendisine bildirdiği ve bunları insanlara bildirmesi için mükellef kıldığı kimse" demektir cevabını verdi. Ebû Tâlib bunu yine anlayamadı ve: "Allah, bu senin dediğinden yücedir" demekten kendisini alamadı. Râhib son olarak: "Bu genci, özellikle yahudilerin şerrinden sakın!" tenbihinde bulundu.

Ebû Tâlib oradan ayrılıp yoluna devam etti. îleride yine bir rahibin yanında konakladı. O da benzeri soruları sordu ve benzeri cevapları aldı. Sonunda dedi ki: "Ey Ebû Tâlib, bu gencin siması peygamber simasıdır, gözleri de bir peygamber gözüdür." Ebû Tâlib, şaşkınlık içinde: "Sübhânellah! Allah, senin bu dediğinden uzaktır!" demekten kendisini alamadı. Yeğeni Muhammed'e dönerek: "Oğlum Muhammed, görüyor musun, adamlar neler de söylüyorlar?" dedi. Peygamberimiz de: "Amcacığım, Allah nelere kadir değildir ki? Sakın Allah'ın kudretini inkâr etme!" karşılığını verdi.

îbn-i Sa'd'ın çıkardığı diğer bir haberde ise, rahibin: "Bu genci, özellikle yahudilerden sakın! Çünkü onlar araplardan âhir zaman peygamberinin gönderilmiş olmasını çekemezler. Onlar O'nu, kendilerinden beklemektedirler" dediği belirtilmektedir. [53]

 

Ebu Talibin Peygamberimiz Hürmetine Yağmur Duasında Bulunması

 

îbn-i Asakir Tarih'inde Celheme'den şöyle nakletmektedir. O demiştir ki: "Ben Mekke'ye gitmiştim. Orada kıthk hüküm sürmekte idi. Kureyş ileri gelenleri Ebû Tâlib'e giderek: "Görüyorsunuz ki, vadiler kurudu, çoluk çocuk aç... Lütfedin de yağmur duasına çıkınız" dediler. Ebû Tâlib de duaya çıktı. Yanında öyle bir çocuk vardı ki, yüzü sanki karanlık buluttan sıyrılıp çıkan güneş gibiydi. Etrafında da bazı çocuklar bulunuyordu. Ebû Tâlib O'nun elinden tutarak Kabe'nin yanma gitti, arkasını Kabe'ye dayadı. Çocuğun şehâdet parmağını yukarı tutarak dua etti... Havada ise hiç bulut yoktu. Derken sağdan soldan bulutlar çıkmağa başladı. Yağmur yağmaya başladı, yağdı da yağdı... Vadide seller aktı. Köylü ve kentli herkes bol nimetlere kavuştu... îşte Ebû Tâlib'in aşağıdaki mısraları, bu sebeple söylenmişti:

"Güzel Muhammed! Sen, ne kadar mübareksin!...

Yağmur istenir, yüzün hürmetine senin..."

"Yetimlere ve dullara sen sığınaksın...

Haşim Oğullarına da bir dayanaksın..."

"Onların yanında O, ne kadar kutludur!

Nimete ermişler, bak hepsi de mutludur..."

Ebû Nuaym'in îbn-i Avn tarikiyle sevkettiği bir rivayete göre, Amr bin Saîd demiş ki: Yahudiler Ebû Tâlib'e gelerek ondan bir şey satın almak istedi. Henüz genç yaşta bulunan Peygamberimiz onların yanın­da çıkageldi. Onlar O'nu görünce ahş-verişi bırakıp orayı terkettiler ve kaçmaya başladılar. Ebû Tâlib yanındaki adamına: "Koş onların felan yerde önlerine geç ve onlara karşı ellerini çırparak; "Şaşılacak şey, çok şaşılacak şey!" diye bağırmaya başla... Sonra onların sana ne diyecekleirini bekle" dedi. O adam da koşarak gitti ve öyle yaptı... Yahudiler kendisine: "Şaşılacak sen ne gördün? Asıl şaşılacak şeyi bizler gördük!" dediler. Adam onlara hitaben: "Sizler şaşılacak ne gördünüz?" diye sordu. Onlar da şu cevabı verdiler: "Bizler az önce, Muhammed'in yeryüzünde yürüdüğünü gördük, daha ne görelim?"

îbn-i Asakir'in Ebâ'z-Zinâd'dan naklettiğine göre, Ebû Tâlib ile Ebû Leheb güreş tutup yarışmışlar. Ebû Leheb, Ebû Talib'i yenmiş, yere indirip göğsü üzerine çökmüş... Peygamberimiz o zaman yaşı küçük olduğu halde, Ebû Leheb'in saçından tutarak Ebû Tâlib'in üzerinden defetmiş... Ebû Tâlib de ayağa kalkmış... Ebû Leheb demiş ki: "Ey Muhammed! Ben de senin amcanım, o da senin amcan... Niçin bana karşı ona yardım ettin?" Peygamberimiz de: "Ben onu senden daha çok seviyorum" demiş... îşte o günden beri Ebû Leheb de Peygamberimizi sevmezmiş...

îbn-i Sa'd, Sa'lebe bin el-Uzeri'nin oğlu Abdullah'tan şöyle nakleder: Ebû Tâlib, vefatı yaklaştığı zaman Abdü'l-Muttalib'in oğullarını çağırıp kendilerine şöyle nasihatta bulunmuştur: "Bakınız, eğer yeğenim Muhammed'e kulak verir ve O'nu dinlerseniz, dâima hayır ve iyilik üzere bulunursunuz. O halde O'na itaat ediniz, O'na yardım ediniz, işte bu taktirde doğru yolda bulunmuş olursunuz..."

îmanı-ı Müslim'in çıkardığı bir habere göre de, Abdü'l-Muttalib'in oğlu Abbas, bir gün Peygamberimiz'e: "Ey Allah'ın Resulü, sizin amcanız Ebû Tâlib'e bir faydanız veya şefaatiniz olacak mıdır?" diye sormuş. Peygamberimiz de: "Elbette! O cehennemin üst tabakasında ve topukla­rına kadar ateşe girmiş olarak ceza görecek... Eğer ben olmasaydım, cehennemin tâ alt tabakasında yanardı" buyurmuştur. Ebû Tâlib'in Peygamberimiz'i çok sevdiği, sevip koruduğu, dâima O'nu düşmanlarına karşı koruyup kendisine destek olduğu târihen bilinen bir husustur...

Yine îbn-i Sa'd, Ajfân bin Müslim'den, Abdullah bin Hâris'e varan bir senedle şöyle bir haber sevkeder: Peygamber Efendimiz'e amcası Abbas: "Yâ Resûlallah, Ebû Tâlib için ümid besliyor musunuz?" diye sormuş. Peygamberimiz de: "Ben Rabbim'den her hayn ummaktayım" diye karşılık vermiş...

(Bunu, Ibn-i Asakir de rivayet etmiştir.)   .

Yine îbn-i Asâkir Amr ibn-i Abbas'tan rivayet eder. Amr diyor ki: "Ben bir defasında Peygamber'in (s.a.v.) "Ebû Tâlib'in bende, ödenmesi gerekli bir  akrabalık hakkı vardır,  onu  elbette  ödüyeceğim!" buyurduğunu işitmişimdir [54]

îbn-i Asâkîr Hasan bin îmâre yoluyla şu haberi nakletmiştir: "Peygamber Efendimiz ve Ali bin Ebû Tâiib, kendisi hakkında dua edip istiğfarda bulunmak üzere Ebû Tâlib'in kabrine gittiler... Yüce Allah, bu vesile ile aşağıdaki âyetini indirerek ona istiğfarda bulunmaktan nehy etmiş tir... ilgili âyetler şöyledir:

"Peygamber'in ve mü'minlerin müşrikler için istiğfar - etmeleri lâyık değildir..." [55]

Ebû Tâlib'in küfür üzere ölmesi Peygamber Efendimize çok ağır geldi. Bununla ilgili olarak da şu âyet nazil olmuştur:

"Sen, sevdiğine hidâyet veremezsin, fakat Allah istediğini doğru yola iletir..." [56]

Cenâb-ı Hakk, bu âyetteki "Sen sevdiğine hidayet veremezsin" cümlesi ile Ebû Tâlib'i; "Fakat Allah dilediğine hidayet verir" cümlesi ile de amcası Abbas'ı kasdediyor... Her ikisi de Peygamberimiz'in amcalarından idi. Peygamberimizin amcaları arasında en çok sevdiği de Abbas idi." [57]

îbn-i Asâkîr'in Abdullah bir Cafer'den rivayeti ise şöyle: "Peygamberimiz'in amcası Ebû Tâlib vefat ettiği zaman Kureyş'in akılsızlarından biri, Peygamberimiz'in karşısına çıkarak başına toprak saçmıştır. Kızlarından biri koşarak gelmiş, Peygamberimizin başından ve yüzünden toprakları temizlemiş ve ağlamıştır... Peygamberimiz ise şöyle demeye başlamıştır: "Kızım ağlama, kızım ağlama. Muhakkak ki Allah babam koruyacaktır!" [58]

 

Allah'ın, Peygamberimizi Cahiliye Adetlerinden Koruması

 

Buhari ve Müslim, Câbir bin Abdullah'tan rivayet ediyor. O demiştir ki: "Kabe'nin yeniden yapımı sırasındaydı... Efendimiz de sırtında taş taşıyordu. Üzerinde belden aşağı doladıkları izâr denilen giysi vardı. Amcası Abbas O'na dedi ki: "Ey kardeşimin oğlu, izarını çözsen de çalışsan, daha rahat çalışırsın. Izarmı omuzuna alıver! Taşlar omzunu harap etmesin..." Peygamberimiz de bunun üzerine izarını çözüp omzuna koydu ve derhal baygın yere düştü. Bundan sonra bir daha böyle yaptığı hiç görülmedi."

Yine Buharı ve Müslim Câbir'den nakleder. O demiştir ki: "Kabe yeniden yapıldığı zaman Peygamberimiz ve Abbas taş taşımaya-başladılar. Abbas Efendimiz'e dedi ki: "İzarını çözüp omzuna koy, bu suretle omzunu taşların zarar vermesinden koru!" Peygamberimiz de böyle yaptı ve derhal baygın yere düştü. Sonra ayılıp ayağa kalktı ve: "îzarım, izarım!..." diye bağırmaya başladı... Oradakiler de derhal izarını üzerine bağladılar."

Beyhakî ve Ebû Nuaym Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Biz kardeşimin oğlu ile birlikte Kabe'nin yapımı sırasında omuzlarımızda taş taşıyorduk. İzarlarımız ise omuzlarımızda idi. İnsanların arasına çıkacağımız zaman ise, izarlarımızı belden aşağı kuşanıyorduk... Omuzumuzda taş giderken, Peygamberimiz'in de önümüzde gitmekte olduğunu gördüm. Fakat O ansızın bayılıp yere düştü. Hemen O'nun yanma koştum. Baktım ki, O semaya bakmakta... Kendisine: "Sana ne oldu?" diye sordum. O, ayağa kalktı izarını alıp kuşandı ve: "Ben, çıplak olarak yürümekten nehyolundum" dedi. Ben bunu kimselere söylemedim. Çünkü insanların onun hakkında alay etmesinden: "O'nu bundan yasaklayan da kimmiş?" demelerinden ve O'na deli diye laf atmalarından korkuyordum."

Yine Beyhaki, Ebû Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim Ebu't-Tufayl'den şöyle rivayet ederler: "Kabe'nin yeniden yapılması sırasında Kureyş omuzlarında taş taşımıştır. Bu sırada Peygamberimiz de omzunda taş taşırken, ansızın avret yeri açıldı... Bir ses kendisine: "Ey Muhammed avret yerini ört!" diye nida etti. Peygamberimiz'e semadan gelen ilk nida budur... Bu olaydan önce veya sonra, O'nun avret yerinin açıldığı asla görülmedi."

Bazı kaynakların îbn-i Abbas'tan verdikleri haberde de şöyle denilmiştir: "Ebû Tâlib Zemzem kuyusunu yapmağa çalışıyordu. Peygamberimiz de kendisine taş getiriyordu, izarım alıp omzuna koydu, bu suretle taşların zarar vermesinden sakınmak istemişti. Derhal bayılıp yere düştü. Ayılıp da ayağa kalktığı zaman Ebû Tâlib kendisinene olduğunu sordu. O da cevabında: "Beyaz elbiseli biri gelip "Yâ Muhammed örtün!" diye haykırdı. Bu sesin te'siriyle bayılıp düştüm" demiştir, işte bir peygamberlik alâmeti olarak Peygamberimiz'in gördüğü ilk semavî varlık da bu olmuştur. Bu günden sonra, bir daha asla Peygamberimiz'in avret yeri görülmemiştir."

Keza îbn-i Sa'd'ın Aişe validemizden sevkettiği rivayete göre, o şöyle demiştir: "Ben, Peygamber Efendimiz'in avret yerini niç görmedim." [59]

îbn-i Râhuye'nin Müsned'inde ve diğer bazı kaynaklarda Ali (r.a.) den şöyle rivayet edilmektedir: "Ben Resûlüllah'm (s.a.v.) şöyle dediğini işittim: "Câhiliye devrinde kadınların da katıldığı eğlence ve müsâmere-lere ancak iki defa katılmayı düşünmüşümdür. Her iki gecede de bu eğlencelere katılmaktan Allah beni korumuştur. Bunlardan birincisinde ben; birlikte koyunlarımızı otlatmakta olduğumuz arkadaşlardan birine, benim koyunlara da bakıvermesini rica edip eğlence yerinin yolunu tuttum, Mekke'ye girdiğimde bir evin kenarından geçerken bir düğün eğlencesine rastladım. Defler çalınıp, düdükler öttürülmekte idi. Birine sordum: "Burada ne oluyor?" diye... O da: "Falancanın oğlunu1 falanın kızıyla everiyorlar. Onların evlenme oyunu var..." diye cevap verdi. Derken oracıkta bana öylesine bir ağırlık bastırdı ki, hemen uyuya kalmışım. Allah'a yemin ederim ki, beni ancak ufukta yükselen güneşin yakıcı sıcağından başka birşey uyarmış değildir... Sonra arkadaşıma döndüğüm zaman bana "ne yaptığımı" sordu. Ben de: "Hiç bir şey" yapmadım, yolda giderken bir düğün evinin kenarında uyuyakalmışım" dedim. Başka bir günün gecesinde arkadaşıma aynı ricada bulundum. O da ricamı kabul etti... Koyunları ona emanet ederek Mekke'deki müsamereye katılmak üzere yine yola koyuldum. Yine yolumun üzerinde bir düğün vardı. Onu seyredeyim derken, yine uyuyakalmışım... Allah'a yemin olsun ki, yine beni uyaran sadece güneşin yükselerek sıcağıyla beni uyandırması olmuştur. Arkadaşıma döndüğümde, o yine bana, ne yaptığımı sordu. Ben de cevabımda, "hiç bir şey" yapmadığımı söyledim ve durumu olduğu gibi anlattım... İşte benim bu iki teşebbüsümden her ikisi de böyle geçmiştir... Bundan sonra da, ne böyle hir teşebbüsde bulundum, ne de böyle bir şey aklımdan geçti... Sizi, Yüce Allah'a yemin ederek te'min ederim ki aynen böyle olmuştur ve ben bu hâl üzere, tâ bana peygamberlik verilinceye kadar devam ve sebat ettim."

(İbn-i Hacer, bu rivayetin râvilerini sağlam, senedinin hasen ve muttasıl olduğunu, bildirmiştir.)

Taberanî, Ebû Nuaym ve îbn-i Asakır Ammâr bin Yâsir'den şöyle rivayet  ediyor: Ammar demiştir  ki:  "Bazı  kimseler  Peygamber Efendimiz'e: "Ey Allah'ın Resulü, siz hiç câhiliye devrinde kadınlara gittiniz mi?" diye sordular. Peygamberiniz de şu cevabı verdiler: "Hayır! Benim bu hususta iki randevum vardı. Birinde bir düğün evinin kenarında uyuyakâldım, diğerindeyse daha kalabalık bir eğlence yerine rastadığımda yine orada Allah üzerime bir ağırlık verdi. Güneş'in ortalığı iyice kızdırdığı zamana kadar oracıkta uyuyakalmışım... işte hepsi bu kadar."[60]

Buharı ve Müslim îbn-i Abbas'dan şöyle rivayet ederler: Cenab-ı Hakk, Şüarâ Süresindeki: "Habîbim, yakın akrabanı inzâr et!" mealindeki âyetini indirdiği zaman Peygamberimiz, Kureyş'in bütün kabilelerini çağırıp topladı ve onlara şöyle hitap etti: "Söyleyiniz bakalım! Şimdi ben sizlere, "şu dağın arkasında düşman var, sabahın erken vaktinde hücum edip hepinizi helak edecek!" desem, bana inanmaz mısınız?" Onlar cevabında dediler ki: "Elbette inanırız! Çünkü bizler, bugüne kadar senin hiçbir yalanını yakalamadık!" Bunun üzerine Peygamberimiz: "tmdf beni iyi dinleyiniz! Ben, sizleri uyarmak üzere gönderilmiş bir peygamberim. Eğer dinleyip uymazsanız, muhakkak şiddetli bir azaba duçar olacaksınız" buyurdular. Orada bulunanlardan Ebû Leheb, hemen ortaya atılıp: "Yâ Muhammed! Sana yazıklar olsun! Sen bizi buraya bunun için mi çağırdın!" diye haykırdı. Yüce Allah da bunun üzerine: "Ebû Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da!" mealindeki âyetini inzal buyurdu."

Ebû Nuaym'in Aişe validemizden rivayeti: "Peygamberimiz buyurdular ki: Ben, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl'i putlar adına kurban kesmeyi açıkça ayıplarken işittim. O, Allah'tan başkası adına kesilenlerin yenilemiyeceğini söylüyordu. Ben de, Allah'ı beni peygamberlikle keremlendirdiği güne kadar, putlar adına kesilen-hayvanların etinden hiç yemedim."[61]

Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr Ali'den şunu naklederler: Bir gün Peygamber Efendimiz'e:

- "Ey Allah'ın Resulü, sen hiç puta tapdın mı?" diye soruldu. Peygamberimiz de şu karşılığı verdi:

- "Hayır!" Tekrar denildi ki:

- "Hiç içki içtin mi?" O da cevabında:

-  "Hayır, içmedim" dedi ve şunları ilave etti: "Ben, Allah'ın bana verdiği temiz fıtratla, bütün bunların kötü olduğunu biliyor ve bütün bunlardan uzak kalıyordum! Kureyş'in atalarını takliden üzerinde bulunduğu yolun, şirk ve küfür yolu olduğunu da biliyordum... Ancak bana peygamberlik verilmezden önce, Kitâb'm aslı nedir, imanın aslı nedir, bilmezdim..." [62]

Bazı kaynaklar (Ebû Nuaym, îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkir) îbn-i Abbas'tan şu haberi çıkarmıştır: "Ümmü Eymen bana bir defasında dedi ki: "Büvâne denilen yerde bir put vardı. Kureyş senenin bir gününde bu putu ziyaret eder, ona tazimler sunardı. Ebû Tâlib de kavmiyle beraber orada bulunurdu... Bu günü bayram sayardı. Ebû Tâlib, bu güne götürmek üzere Peygamberimiz'e de İsrar ederdi. Peygamberimiz ise red ederdi. Bir defasında bu yüzden Ebû Tâlib Peygamberimiz'e iyice kızmıştı... Halaları bile O'na kızmışlar, şiddetli bir Öfkeyle: "İlahlarımı­za (tanrılarımıza) saygı göstermekten kaçınmakla başına bir hal gelmesinden korkuyoruz Ey Muhammedi Kavminin bayramına katılmamakla ne kasd ediyorsun bilmiyoruz..." diye söylenmişler, hattâ O'nu götürmeye ikna etmişlerdi.

Onlarla beraber yola çıkan Peygamberimiz, biraz sonra kayıplara karışmıştır... Dönüp geldiği zaman yine halaları kendisine: "Sana ne oldu, seni kim korkuttu?" diye sormuşlardı. Peygamberimiz: "Bana bir hâl olmasından korkuyorum" demişti. Halaları da: "Ey Muhammed, hiç korkma! Şeytanın sana zarar vermesine Allah müsâade etmez. Çünkü sen, çok iyi ve hayırlı bir zâtsın... Şimdi hiç korkmadan, ne gördüğünü bize anlatır mısın?" demişlerdi. Peygamberimiz de yine cevabında: "Ben her ne zaman putlardan birine biraz yakın olsam, beyaz elbiseli biri gelip haykırıyor: "Geriye ey Muhammed, geriye! Sakın yaklaşma ve asla hiç bir puta el sürme!..."

Bu olayı anlatan Ümmü Eymen der ki: "Bu seneden başka bir daha onların bayramına, Peygamberimiz asla katılmamıştır..."

Yine Ebû Nuaym'in îbn-i Asâkır'le birlikte Ata tarîkinden ve îbn-i Abbas'tan da şöyle bir rivayetleri bulunmaktadır: "Bir gün Peygamberi­miz amcasının oğulları ile birlikte îsâf denilen putun yanında durdular. Peygamberimiz gözünü Kabe'ye dikerek bir müddet öylece kaldılar. Sonra dönüp geldiği zaman, amca oğulları kendisine neden öyle yaptığını sordular. Efendimiz de verdiği cevapta: "Putların yanında dikilmekten men'olundum!" buyurdular." [63]

Beyhaki, Ebû Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim, Zeyd bin Hârise'den şöyle nakleder: "Isâf denilen bakırdan bir put vardı. Buna, Naile de derlerdi. Müşrikler, Kabe'yi tavaf ederken bu puta el sürerek teberrük ve tazimde bulunurlardı. Bir defasında Peygamberimiz tavaf ederken, ben de onun yanında tavaf ediyordum. Isâf veya Naile denilen putun yanma vardığım zaman ona el sürdüm. Derhal Peygamberimiz: "Yâ Zeyd, sakın ona el sürme!" diyerek beni ikâz etti. Tabiî, henüz kendisine peygamberlik gelmiş değildi. Bu sırada ben, kendi kendime dedim ki: "Yine el süreyim de bakayım, ne olacak?" Ona yaklaştığım zaman yine el sürdüm... Peygamberimiz tekrar: "Sana, ona el sürme demedim mi?" diye uyarıda bulundular. Ben de Allah'a yemin ederim ki, bir daha bir puta el sürmedim... Ve de el sürmeden islâm devrine girdim..."

îmam-ı Ahmed, Urve bin Zübeyr'den rivayet ediyor. O demiştir ki: Bana Hadlce validemizin bir komşusunun anlattığına göre, bir defasında Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ey Hadîce, Allah'a yemin ederim ki ben, asla Lâfa ibadet etmem! Ebediyen Uzzâ'ya ibâdet etmem!"

îbn-i tshak, Beyhakl ve Ebû Nuaym'in Cilbeyr bin Mut'im'den rivayetleri aynen şöyle: "Ben, bir hac mevsiminde Peygamber'in devesi üzerinde Arafat'ta vakfe yapmasına şahit olmuş idim. O, kendilerine Humus deyip Arafat'a çıkmayan, vakfelerini Müzdelife'de yapan Kureyş eşrafının (!) âdetlerini böylece terketmiş, halkla birlikte Arafat'a çıkmıştır... Şüphesiz bu O'na, Allah'ın bir yardımı idi. islâm'a uygun olanın, câhiliye zamanında bile yaşanması idi."

(Buharı ve Müslim'in Aışe'den rivayetlerinde de: Kureyş'in kendilerini "biz eşraftanız ve harem ehliyiz" diyerek halktan ayırdıkları ve vakfe için Arafat'a çıkmadıkları hakkında açık beyan bulunmaktadır.)

Hasen bin Süfyân Müsned adlı eserinde, El-Beğavî Mu'cem'inde, el-Bârûdî el-Sahâbe adlı kitabında Rubey'a el-Cüraşi'den şöyle naklederler: "Cahiliyye zamanında idi. Peygamberimiz de kavmi ile beraber hac için çıkmıştı. Vakfesi için halk ile beraber Arafat'a gidip devesi üzerinde durmuş idi. Ben kendi kendime dedim ve bildim ki, hiç şüphesiz Allah O'nu buna muvaffak kılmıştı." [64]

 

 



[1] İmam, aynı zamanda: "Bu hadis, hasendir, sahihtir" demiştir. Bakınız, hadis no" 3644

[2] Bunu, bu şekilde Hakîm-İ Tİrmızî dahi rivayet etmiştir. Fakat tahkîk ehli âlimlerimizden imamn Kastaiânî Ei-Mevâhibü'l- Ledünniye adlı kitabında, Şeyhu'l-lslâm İbn-i Hacer el-Askalâni'den naklen derki: "Resûiüllâh'ın omuzundaki mühür; kan alma şişesinin izi gibiydi, siyah bir bendi, yeşil bir bendi, üzerinde Muhammed Allah'ın Resulüdür diye yazılı idi." gibi rivayetlerden hiç biri, sabit değildir! Bilakis bunların bâzısı büsbütün batıl, bâzısı da zayıf rivayetlerdir. Bu gibi rivayetleri sükutla geçiştirmek, doğru değildir. Hafız İbn Hibban’ın Sahih’inde bu gibi rivayetlerin bulunduğuna bakarak sakın aldanma! Çünkü o, bu rivayetleri sahih saymakla fahiş bir hataya düşmüştür. Ayrıca, Hafız Nureddin el-Heytemi’nin de bu konuda “Bazı raviler, Resulüllah’ın iki omuzu arasındaki mühür ile, yazı ve mektuplarını  mühürlediği mührü , birbirine karıştırmışlardır” dediğiğini bildirmektedir. (Mevahib ve Şerhi Zerkani, 1156). 

[3] Hafız, Allâme eş-Şâmî bu rivayet hakkında tevakkuf gösterip; "Ben, bu rivayetin sahih olabileceğini zannetmiyorum! Lütfen senedine nazar kılınsın... Bu rivayet Vâkidî tankından gelmektedir. Vâkidî ise metruktür Hattâ hadîs ilmi âlimlerinden bir topluluk; onun yalancı olduğunu söylemişlerdir" demektedir. (Bakınız, Şerhu'z-Zerkânî Alel-Mevâhibı'l-Le-dünniye, 1/156).

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/115-117.

[4] Şuara suresi, 218, 219

[5] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/117-118.

[6] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/119-120.

[7] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/120-121.

[8] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/121.

[9]Şüphesiz, sevgili ve büyük peygamberimiz (s.a.v.); bütün insanların en fasîhi idi. Son derece açık ve düzgün konuşurlardı. Bâzan, sözleri iyice anlaşılsın diye üç defa tekrarlardı. Konuşmalarında, hiçbir kapalılık ve pürüz bulunmazdı. Bütün sözleri, gayet fasîh ve vazıh idi. Asla esrarlı veya ta'kîydli değildi. Yâni, gizlilik ve kapalılık bulunmazdı. Zira, kapalı veya sırlı konuşulmasını  hiç sevmezlerdi. Zâten bunu da, açıkça yasaklamış bulunuyorlardı. Nitekim bir hadislerinde aynen şöyle buyurmuşlardır: "Ben, îmânda açıklık ve kesinliği, amelde ise kolaylığı esas edinmiş bir din ile gönderildim! Her kim, benden sonra bu dinde, dînin bu iki büyük özelliğine aykırı gider (ve dinde kapalılık ve zorluk çıkarırsa = teşdid ve ta'kîyd'e yönelirse,) bilsin ki o kişi benden değildir!" (El-Câmius-Sağîr ve Şerhi Es-Siracü'l-Münîr, 2/131).

Tâbiîn'in büyüklerinden İmam-ı Zührî, Urve tarîki İle Hz. Aişe'den nakleder. O demiştir ki: "Peygamberimiz konuşurken acele etmez, tane tane ve son derece açık olarak konuşurlardı." Hz. Enes de şöyle bildirmektedirler: "Peygamber Efendimiz, konuşurlarken, manası iyice anlaşılsın diye sözlerini üç defa tekrarlar idi." (Bakınız, Cem'u'l-Vesâfl Fî Şerhı'ş-Şemâil, 1/8-9).

işte, dînî ve tarihî gerçekler bu merkezdedir. Buna rağmen, her nedense ve hangi maksada matûfen ise; bunun aksini İddia edenler de olmuştur

[10] Burada Müflic olarak geçmekte olan kelimenin doğrusunun Mülfic olduğu bildirilmekte ve Hgiii rivayet hakkında geniş bilgi verilmektedir: Bakınız, (Keşfü'l-Hafâ, 1/70)

[11] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/121-123.

[12] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/123-126.

[13] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/126.

[14] Buradaki "Göklerin gıcırdayıp inlemesi" kelâmından maksat, meleklerin çokluğudur... Yani bu, takrîbî bir sözdür. Esas murâd olunan manâ, Allah'ın azametini, kudretinin büyüklük ve sonsuzluğunu beyândır... (Muhammed Fuâd Abdü'l-Bâkî, Sünen-i Ibn-i Mâce, 2/1402).

[15] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/126.

[16] Abdullah bin Ravâha, Ansâr'ın Hazrec kolundandı. Peygamberimizin şâirlerinden biri olup, Mûte Gazvesi'nde şehid olmuştur. (Muhakkik).   Not: Bundan böyle dipnottaki bilgiler, Hasâisi tahkîk eden Dr. Muhammed Halîl Herrâs'a aittir... Başka kaynaklara âit olanlar, ayrıca zikredilecektir.

[17] Bu Veda Hutbesi idi. İslâm esaslarını, insan haklarını cami bir hutbe idi

[18] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/127.

[19] Peygamber Efendimiz'in; insanların en akıllısı olduğuna şüphe yoktur. Ancak Vehb'in bunu, yetmiş bir kitapta okudum, demesi, kabul edilemez bir mübalağadır.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/127.

[20] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/128-129.

[21] Bu rivayet sabit görülmemektedir. (Levamiu'l-Ukûl, 5/624)

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/129-130.

[22] Halid bin Velid, bunun hangi Umre olduğunu belirtmemiştir. Peygamberimiz'İn vedâ'haccı sırasındaki umreleri olması muhtemeldir, j^cak bu sıradaki tıraş esnasında Peygamber Efendimiz, sağ tarafından kesilen saçını Ebû Talha'ya vermiş, diğer tarafından kesilen saçlarını ise, insanlara dağıtılmasını yine Ebû Talha'ya emretmişti.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/129-130.

[23] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/130.

[24] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/131.

[25] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/131.

[26] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/131-132.

[27] Sahih olan Ebu Rafi’nin haberine göre, Efendimiz bir gecede bütün hanımlarını dolaştığı zaman, hepsinin yanında ayrı ayrı gusül abdesti almıştır. Ebu Rafi’ demiş ki: “Bir defa gusül etmeniz kâfi değil miydi?” Efendimiz de: “Böyle davranmak, temizlik bakımından daha iyidir ve daha hoştur” buyurmuştur.

[28] Şüphesiz kipeygamberimizin diger insanlara üstünlügü bü dört şeye munhasır değildir keremli ve izzetli her bir huyda q herkezden çqk dahaileri veüstündür.

[29] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/132.

[30] Ka'b, Ensâr'ın Hazrec kolundan idi. Hicri 49 yılına doğru vefat etti.

[31] Hz. Ebû Bekir'in adı Abdullah olup babası Ebû Kuhâfe'dir. Erkeklerden ilk müslaman olan odur. Efendimizin Yâr-ı Gâr*ıdır. Peygamberimizden sonra bu ümmetin en faziletli şahsiyetidir, flesûlullah'ın vefatından sonra halife seçilmiş ve bu makamda iki sene üç ay üstün vazifeler yapmıştır. Vefat ettiğinde 63 yaşında idiler. (Resûlullah gibi, verilen zahirin tesiriyle vefat etti)

O, halife seçildikten sonra, birisi kendisine hitaben: "Ey Allah'ın halifesi" demişti. Derhal bunu red etmiş ve: "Ben, Allah'ın halifesi değil Resûlullah'm halifesiyim!" diyerek gerekli düzeltmeyi yapmıştır. (Mo-zâhib-i Leduniyye Şerhi Zerkani, 3/313)

[32] - Hemedân, Yemon'do Vr kf.blledir. Bu kab'lenir» müsîüman olduğu haberi geldiği zaman Peygamberimiz: "Sûîâm He^eüpn'a!" dermiş vo şükür secdesi yapmıştır.

[33] Aslında ihtiyarlık, ayıp sayılacak bir şey değildir. Haberde gelmiştir ki, Hz. İbrahim (a.s.) saçının beyazlaştığını görünce: "Yâ Râbbi, bu nedir?" demiş. Cenab-ı Hakk da: "Vekardır" buyurmuş. Bunun üzerine İbrahim (a.s.): "Yâ Rabbi, vekarımı ziyade eyle!" diye niyazda bulunmuştur.

[34] Bu umre, Huneyn Gazve'sinden sonra idi. Peygamberimiz, Huneyn'de elde edilen -ganimetleri de Ci'râne'de dağıtmıştı.

[35] Betül, "kendisini Allah'a kulluğa adamış" anlam rrida olup, kız çocuklarına verilecek güzel isimlerdir. Nitelik bildiren bir kelimedir.

[36] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/133-137.

[37] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/138-139.

[38] Bu sözde, bir mübalağa olduğu görülmektedir. Sonra bunların pek çoğu isim olmaktan ziyade, birer sıfattır. Bir zâta âit sıfatların çok olması, onun isimlerinin de o kadar çok olmasını gerektirmez. Aksi halde, sıfatlar çoğaldıkça isimler de çoğalır gider ve bunun arkası gelmez

[39] Ebû'l-Kâsım Peygamberimiz'in ismi değil, künyesidır. Tâhâ ve Yasın isimleri ise, sahih olan kavle göre, Peygamberimizin değil, Kur'an Sûrelerinden bazılarının adıdır. Hamim ve Yasın'ın sure adları olduğu gibi

[40] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/139-140.

[41] Bu hükmü olduğu gibi kabule imkan yoktur. Zira bu isimlerden bazıları mutlak söylendiği zaman Allah'a mahsus olan isimlerdir. Meselâ El-Aziz, El-Hakk, El-Cabbar, El-Azim isimleri böyledir. Bazıları ise, Allah'a itlakı caiz olmıyan isimlerdir. Meselâ: El-Emin ve El-Beşir isimleri. Bunlar da Allah'ın isimleri değildir, bazıları ise Allah ile kulları arasında ' müşterek olan İsimlerdir. Meselâ El-Şehid, El-Şekür isimleri. Burada bir noktayı da asla unutmamak lazımdır. Şöyleki: El-Şehid, El-Şekür ve El-Raûf gibi isimler müşterek isimlerdir, derken; bunun sadece bu isimlerin delalet ettiği mananın cinsinde olduğu, yoksa hususiyette ortaklık olmadığı iyice bilinmelidir. Yâni bu müşterek isimlerden biri ile Allah isimlendiği zaman, bunun manası; Allah'a hâs ve Allah'a layık bir mana olur. Yaradılmışlardan hiç biri, bu has manâda O'na ortak olamaz. Yine bu isimlerden biri ile bir mahluk isimlendirildiği zaman, bu da bu mahluka layık bir mana olur; bu mahluka layık olan manada, yaratıcı vasıflandırılamaz. işte bu inceliği hiç unutmamalıyız.

[42] Bir önceki notta söylediklerimizi, burada da hatırlatmak istiyoruz ve diyoruz ki, El-Ehad, El-Esdak, El-Bâtın gibi isimler de Allah'a mahsus isimlerdir. Allah'tan başkasına verilmesi caiz değildir. Biz hiç bir zaman, ilmin sınırlarını zorlamamalı, aşırılığa kaçmamalı, en küçük bir şirk şaibesinden bile şiddetle kaçınmalıyız. Müellif merhumun gerek burada, gerek bundan önce Kâdi lyad'dan naklen söyledikleri şeyleri (ve benzeri rivayetleri) aynen kabul edemeyiz. Aynen kabulü hâlindeki mahzura önemle dikkati çekiyor ve diyoruz ki:

Aşırılığa kaçmadaki çeşitli mahzurları bilen sevgili ve büyük Peygamberimizin aşağıdaki hadis-i şerifleri, ne kadar önemli ve çarpıcıdır! O, bütün açıklığı ile buyurmuştur ki: "Nasaranın Meryem oğlu İsa hakkında yaptıkları gibi, sakın beni övmekte aşırı gitmeyiniz! Ben, ancak bir kulum. O halde siz benim hakkımda deyiniz ki: O, Allah'ın kuludur, Resulüdür." (Sahİh-i Buhari, 4/142- Kitabü-I-Enbiyâ).

[43] Lügat ilmine vakıf olanlar bilirler ki, Muhammed ismi Mahmud isminden ayrılmış değildir. Her iki isim de "Hamd" kökünden iştikak etmiştir

[44] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/140-142.

[45] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/142-143.

[46] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/143.

[47] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/144-145.

[48] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/145.

[49] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/146-148.

[50] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/148-149.

[51] Yâni onlar, her ne kadar onu öldürmeyi istedilerse de, Allah bunun böyle olmasını istemediği için, onlar istediklerini yerine getiremediler, böylece Allah O'nu, onların şer ve kötülüğünden korumuş oldu, demek istiyor

[52]  Peygamber Bendımız'ın nurundan bahsederken, bunu hissi ve maddi bir nûr olarak anlamak ve anlatmak, doğru olmasa gerekir. Görmez misiniz ki, Aışe validemiz, geceleyin ö'nu aramaya çıktığı zaman, ortalık iyice karanlık olduğundan mescidde el yordamı ile arıyorken, nihayet eli Peygamberimizin ayağına dokunuverdi. Halbuki kendisi peygamberimizi göremiyordu. Kıssacıların anlattığı şekilde ve manada olsaydı, orasını Efendimizin nuru iyice ışıklandırmış olacaktı. Aişe validemizin bu arayışı ise, sıhhatli senetlerle rivayet edilmiş olup sahihtir. O halde Peygamberimiz'e ait olan o büyük ve eşsiz nuru, O'nun getirdiği hidayet ve hakikatin nuru olarak anlamamız lazımdır

[53] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/149-152.

[54] İmam-ı Ahmed'e ve başkalarına göre hadisin aslı ve metni şöyledir: "insanlar falanca veya falanca aileye mensup olmakla benim evliyam (dostlarım) olamazlar1 Benim velilerim, ancak şirkten, küfürden ve günahtan sakınanlardır. Şüphesiz akrabalarımın bir akrabalık hakları bulunmaktadır. Ben de bu hakkı elbette ödeyeceğim!" Görüldüğü gibi, asıl hadis metninde "Ebû Tâlib" adi geçmektedir

[55] Tevbe suresi, 113

[56] Kasas suresi, 56

[57] Şüphesiz Efendimiz, amcası Hamza'yı hepsinden daha fazla severdi. O Hamza ki Allah'ın da Resûlüllah'ın da aslanı idi. Uhud'da şehid düştüğü zaman Peygamberimiz pek çok üzülmüştü. Peygamberimiz'in bir başkası için bu kadar üzüldüğünü söylemek herhalde mümkin değildir. Aynı zamanda Hamza (r.a.), sâbikin-İ evvelin'den idi.

[58] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/152-154.

[59]  Hadisin asıl metni itibariyle mes'ele şöyledir: "Ne ben peygamberin avret yerini gördüm, ne de peygamber benimkini görmüştür.

[60] Hadisin râvisi bulunan Ammar bin Yâsir, aslen Yemen'li olan Y.âsir'in oğludur. Babası Yâsir ve anası Sümeyye ile birlikte ailecek müslüman olmuşlar ve islâm uğrunda ağır işkencelere tabi tutulmuşlardır. Onların Allah yolundaki bu hallerini gören Allah Resulü: "Sabrediniz, ey Yâsir ailesi, sabrediniz!" diyerek kendilerini sabır ve metanete davet ederdi. Gerek Yâsir, gerek Sümeyye Allah yolunda şehid olmuşlar ve Sümeyye ilk islâm kadın Şehidi vasfını kazanmıştır. Ammâr ise, gerçekten Ashâb'ın en hayırlılarından İdi. Peygamber Efendimiz'e son derece bağlı idi. Ammâr, Sıffîn'de Ali ile beraber karşı tarafla savaşırken Şehid olmuştur. Namazı orada kılınıp, oraya defn edilmiştir. Efendimiz'in onun hakkındaki bir hadisleri şu mealdedir: "Şu Ammâr'a acıyorum! Onu, bağı (isyan halinde bulunan) bir grup kat [edecektir."

[61] Anlaşılıyor ki, temiz yaratılışı sebebiyle, Allah O'nu bunlardan korumuştur.

[62] Burada da, O'nun temiz fıtratının verdiği ilhama işaret vardır

[63] Efsâneciler, bu isaf ve Naile adındaki iki puttan birinin erkek diğerinin kadın olduğunu, günahları sebebiyle taş kesildiklerini söylerler

[64] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/155-159.