Kuran ve Sünnet

ONBEŞİNCİ BÖLÜM

ONBEŞİNCİ BÖLÜM

 

PEYGAMBERİMİZİN HÜKÜMDARLARA MEKTUPLAR GÖNDERMESİ VE BU SIRADA VUKUA GELEN BAZI MUCİZELER

 

Peygamberimizin Hükümdarlara Mektuplar Göndermesi Ve Bu Sırada Vukua Gelen Bazı Mucizeler

 

Buharî ve Müslim Hasan el-Basrı'nin şöyle dediğini rivayet ederler: Peygamber (s.a.v.), etrafdaki krallardan Kisrâ'yâ, Kayser'e, Necâşî'ye ve her bir cebbâr'a mektuplar yazıp onları Allah'a ve Allah'ın dîni olan İslama davet etti. Bu sırada kendisine mektub gönderilmiş bulunan Necâşî (Habeşistan Kiralı), vefatı üzerine Peygamberimizin hakkında gıyabî cenaze namazı kıldığı Necâşî değildi..." [1]

îbn-i Ebû Şeybe "el-Musannef adlı eserinde şöyle der: Bize Hatim bin îsmâîl Yâkûb'tan, o da Cafer bin Amr'den nakleder. Şöyle ki: "Pey­gamber (s.a.v.), dört cihetten her birine birer elçi gönderip onları Allah'a davette bulundu... Kisrâ'ya; Kayser'e, Mukavkıs'a ve Necâşî'ye ayrı ayrı adamlar gönderdi ve bunlardan her birine giden her bir elçi, onların di­liyle konuşur oldu..." [2]

îbn-i Sa'd Büreyde'den, Zührl'den, Yezîd bin Râmân ve Şa'bl'den şöyle rivayet eder: Peygamber (s.a.v.), bâzı cihetlere bâzı adamlar gön­derdi... Bunlara, "Allah'ın kullarına nasîhatta bulunmalarını, İslâm'ı güzel bir şekilde duyurup teblîg etmelerini emretti... Gönderilen bu el­çilerden her biri, gönderildiği yerin halkının konuştuğu lisan ile konu­şurlardı... Bu durum Hz. Peygamber (s.a.v.)'e haber verildiği zaman, şöyle buyurdular: "Böyle bir şey, Allah'ın kullarının işleriyle ilgili olarak, onların üzerinde en büyük ilâhî bir hak idi..."[3]

 

Peygamberimizin Kaysere (Bizans Kralına) Gönderdiği Mektub Ve Bu Sırada Meydana Gelen Bazı Fevkaladelikler

 

Buhâri ve Müslim îbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: Ebû Süfyân bana, kendisinin içinde bulunduğu o haberi, şu şekilde anlattı: Biz, Peygamber (s.a.v.)'ın Kureyş ile akdettiği Hudeybiye andlaşması gereği on senelik sulh zamanında, Şam'a Kureyş tüccarları olarak gitmiştik. Bu sırada Hz. Peygamber, Bizans Krah'na bir mektub gönderip kendi­sini İslâm'a davette bulunmuş... Kral bu sırada Kudüs'de bulunuyor­muş... Bizim de o yakınlarda olduğumuzu haber almış bulunan Kral kendi adamlarını topladıktan sonra, bizlerin de huzuruna celbini em­retmiş. Biz de gittik. Bütün Rum büyükleri, Kral'ın huzurunda idi. Kral, tercümanına emrederek onun vasıtasıyla bize birtakım önemli sorular yöneltti... Kral'ın tercümanı vasıtasıyla bize sorduğu ilk soru şu idi:

- Peygamber olduğunu söyleyen ve bizleri Allah'ın dinine davette bulunan, bu maksatla elçisi vasıtasıyla bize bir mektub gönderen şu adam (yâni Muhammed); içinizden hangisinin daha yakını oluyor?"

Ben, kendisine şu cevabı verdim:

- Buradaki arkadaşlar içinde Muhammed'e neseb bakımından en yakın olan benim.

Bunun üzerine Kral, benim kendisine daha yakın oturmamı, diğer arkadaşlarımın da arkamda oturmalarını emretti... Biz de öyle yaptık. Sonra Kral, tercümanına emrederek, bize şöyle söylemesini istedi:

- Bu adamlara söyle, ben, Muhammed hakkında şu en önde oturan adama sorular soracağım, eğer yalan söyliyecek olursa, arkasında otu­ranlar onun yalan söylediğini muhakkak bana bildirsinler!".

Kral'ın böyle söylemesine rağmen, vallahi ben, arkamdaki arka­daşların hep benim yalan söylediğimi tekrarlayıp adımı yalancıya çıka­racaklarından korkmasa idim, yalan söylemeyi göze almış idim... Fakat bu korku ve utanma duygusu ile Kral'm sorularına karşı yalan cevablar vermeye cesaret edemedim... Kral'm bana yönelttiği ilk soru da şöyle olmuştur:

-Muhammed'in sizin içinizdeki soy-sop bakımından durumu nasıl­dır?

Ben kendisine şu karşılığı verdim:

-  O'nun aramızdaki soy-sop şerefi ve asaleti, gerçekten çok yük­sektir!

Kral sormaya devam ederek:

- Daha önceleri, içinizden böyle peygamberlik dâvasına kalkışan olmuş mudur?

- Hayır, olmamıştır, dedim. Kral:

- "O'nun atalarından hükümdar var mıdır?" diye sordu, ben de

- "Hayır" dedim. Sorularına devam eden Kral:

- insanların Önde gelenleri mi, yoksa zayıf olan kısımları mı ken­disine tabî oluyorlar? Ben:

- O'na, insanların zayıfları tabî oluyor... Kral:

- Zaman ilerledikçe müslüman olanların sayısı artıyor mu, yoksa eksiliyor mu? Btr*

- Bil'akis fazlalaşıyorlar... Kral:

- Müslüman olduktan sonra, islâm'dan nefret ederek dinîni terke-den oluyor mu? Ben:

-  Hayır! Kral:

- Peki O, böyle peygamberlik dâvasını ortaya atmazdan önce, sizin kendisini yalancılıkla itham etmeniz olmuş mudur? Ben:

- Kesinlikle böyle bir şey olmamıştır! Kral:

- Hiç, O'nun haksızlık ettiği olmuş mudur? Ben:

- Hayır! Kendisini bildik bileli böyle bir şey hiç olmamıştır... Kral:

- Hiç O'nunla savaşmanız olmuş mudur? Ben:                       

- Evet, savaştık... Kral:

- Peki, savaşın neticesi nasıl olmuştur?

- Bazan O bizi yenmiştir, bazen da biz O'nu yenmişizdir. Kral:

-  Peki, O'nun size esas itibariyle neyi emrettiğini söyler misin? Ben:

- O'nun bize emrettikleri şunlardır: "Yalnız Allah'a ibâdet ediniz! Hiç bir şeyi Allah'a eş koşmayınız! Atalarımızın dediklerini, putperestlik izlerini kesinlikle bırakınız!..." İşte O'nun bize başlıca emri budur... Fa­kat ayrıca O bize: "Namaz kılmayı, zekat vermeyi, dâima doğru sözlü olmayı, iffet ve namuslarımızı titizlikle korumayı ve özellikle de yakın­larımızı görüp gözetmeyi" de emretmektedir..."

Kral, bu sırada soruları bitmiş gibi bir tavırla tercümanına iltifat edip onun vasıtasıyla bizlere şunları söyleyip tekrarladı:

-  Ben sana, O'nun nesebinin nasıl olduğunu sordum, sen de cevâbında bana: "O'nun soy-sop bakımından içimizdeki durumu, çok yüksektir" dedin. Zaten bütün peygamberler, bu şekilde kavminin en şerefli ve soylu aileleri içinden seçilerek gönderilir... Ben sana, "Kav­minizde daha Önce, böyle bir iddiada bulunan olmuş mudur?" diye sor­dum, sen de bana "Hayır, olmamıştır" dedin... Ben sana:  "O'nun atalarından hükümdar olan var mıdır?" diye sordum^ sen de bana "Ha­yır" cevabını verdin... Eğer "Evet" deseydin, ben de bu hususta, "Demek ki bu da, atalarından hükümdar olan gibi, hükümdarlık davasına kal-kışmışdır" diye düşünecektim... Ben sana, "Bundan önce, hiç kendisinin yalan söylediği olmuş mudur?" diye sordum, sen de bana "Olmamıştır" diye cevap verdin... Ben de biliyorum ki, insanlara karşı herhangi bir hususta asla yalan söylememiş bir kimse, Allah'a karşı yalan söyle­mekten de son derece uzaktır... Ben sana, O'na uyanların, insanların önde gelenleri mi, yoksa zayıf olanları mı olduğunu sorduğumda, sen de bana "zayıf olanları" diye cevap vermiştin... Ben de biliyorum ki, zâten bidayette peygamberlere hep insanların zayıf olanları tâbi olmuşlar­dır...

Bu arada ben sana, "dîninden dönenler oluyor mu?" diye sormuş­tum. Sen de bana, "Hayır, hiç dîninden dönen olmuyor" diye cevap ver-" mistin. Ben de zâten biliyordum ki, sıhhatli ve esaslı bir inanç bir defa kalbe yerleşti de kalb onun tadını ve güzelliğini duydu mu, bir daha bu kalbler, böyle bir îmandan dönmezler! Yine ben sana, "O'nun herhangi bir kimseye haksızlık yapması olmuş mudur?" diye sorduğumda, sen bana "hayır, asla böyle bir hâli hiç görülmemiştir" diye cevab vermiş­tin... Ben de bu sırada, hiç bir peygamber'in hiç bir kimseye haksızlık yapmıyacağını hatırlamıştım..."

Ey Ebû Süfyân, ben sana: "O, başlıca size neyi emrediyor?" diye sordum. Sen de bana verdiğin cevabında: "O bize, yalnız Allah'a ibâdet etmemizi ve ibâdetimizde hiç bir şeyi Allah'a ortak koşmamamızı emre­diyor!" demiştin... Ayrıca O'nun sizlere, "namaz kılmakla, zekat ver­mekle, dâima doğru söylemekle, iffet ve namusun titizlikle korunması ile özellikle akrabayı görüp gözetmekle" emrettiğini söylemiştin... Ey Ebû Süfyân, senin şu dediklerin eğer doğru ise, hiç şüphe etmem, Mu-hammed'in dîni ve mülkü buralara kadar uzanacak, şu bastığım yerler de O'nun olacaktır!... Ben O'nun çıkacağını biliyordum, fakat sizin içi­nizden çıkacağına dair bir bilgim yoktu... Ve aslında böyle olacağını da sanmıyordum... Eğer şimdi kendisine ulaşabileceğimi bilsem, hiç dur­mam giderim, O'na ulaşmak için bütün zorlukları canıma minnet bili­rim!... O'na ulaştığım takdirde, O'nun ayaklarına su dökmeyi kendim için bir şeref sayardım..."     ,    -

Kral, bunları söyledikten sonra, Resûlüllah'm kendisine gönderdi­ği mektubu istedi. Getirip verdiler... O da okumaya başladı. Mektûb şöyle idi:

"Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Resulü Muhammed'ten Rûm diyarı'nın ulu hükümdarı Herakliyus'a!"

"Allah'ın selâmı, Allah'ın hidâyetine tâbi olanlara olsun! Bundan sonra derim ki, ey hükümdar, ben seni Allah'ın dîni islam'a davet edi­yorum! Müslüman ol da selâmete er! Bu takdirde Allah senin mükâfatını da iki kat verecektir. Eğer İslâm'a yüz çevirip onu kabul etmezsen, bü­tün emrindeki insanların vebali de senin omuzlarmdadır..."

"Ey kitâb ehli olanlar! Geliniz, sizinle bizim aramızda müsâvî olan bir kelime üzerinde (tevhîd kelimesi) üzerinde birleşip kardeş olalım! Şöyle ki: Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim ve hiçbir şeyi Allah'a or­tak koşmayalım! Bâzımız bazısını tanrı edinmesin! İçimizden hiç biri, Allah'tan başka hiçbir varlığı tanrı edinmesin!".

"Eğer onlar, yüz çevirip islâm'ı kabul etmiyecek olurlarsa; siz de­yiniz ki: Hepiniz şahit olunuz, bizler müslümanlarız!".

(işte Resûlüllah'm Kayser'e yazdığı mektûb, Al-i Imran Sûresinin bu mealdeki ayetiyle sona eriyordu... Ve olayın kalan kısmını anlatmak üzere Ebû Süfyân diyor ki:)

Kral, sözlerini bitirip mektubu da okuttuktan sonra, etrafındakiler müthiş bir gürültü kopardılar... Seslerini iyice yükselttiler, çağırıp ba­ğırdılar... Ve bizi dışarı çıkardılar... Dışarı çıkarıldığımız zaman ben yanımdaki arkadaşlarıma dedim ki: "Arkadaşlar, sizde gördünüz ki, îbni Ebû Kebşe'nuı (yâni Muhammed'in) şanı; koskoca Bizans Kralını kor­kutacak bir hâle gelmiştir!" Ve ben, o günden itibaren O'nun davasında mutlaka muvaffak olacağında zerre kadar şüphe etmedim. Bu durum bende, tâ islâm'ı kabul ettiğim güne kadar hiç zâiî olmamıştır..."

îbn-i Nâtûr, Kudüs ve Şam'ın metropoliti idi. Herakliyus'unda çok samimi arkadaşı idi... Onun anlattığına göre, Herakliyus Kudüs'e gel­diği zaman, sabahleyin neşesiz olarak kalkmış. Durumu farkeden pat­riklerden bâzısı, niçin neşesiz olduğunu sormuş. Herakliyus; aslında falcılık ve kehanette bulunan birisiymiş. Onarın bu- sorusuna karşılık olarak demiştir ki:

"Bu gece ben, yıldızlara bakmıştım. Gördüğüm şey, benim neşemi kaçırdı... Zira sünnet olan bîr kavmin, şu millete hâkim olduğunu gör­düm." Etrafındakiler de: "Hükümdarımız, siz hiç üzülmeyiniz, zira şu bir avuç yahûdîlerden başka sünnet olan bir kavim bulunmamaktadır. Bunların ise, korkulacak bir tarafı bulunmadığı sizce de malûmdur..." diyerek Kral'ı teselliye çalışmışlar... Ayrıca Kral'a, bütün valilerine nâmeler göndererek, vilâyetlerdeki bir avuç yahûdînin öldürülmesini de tavsiye etmişlerdir; Derken, Kral Herakliyus'un huzuruna bir adam ge­tirilmiş. Bu adam, Gassân Emîri'nin bir elçisi olarak gelmiş ve kendisine peygamber (s.a.v.)'ın zuhurundan ve davasının ilerlemekte olduğundan haber getirmiştir... Herakliyus, bu haberi alır almaz adamlar gönderip bu peygamberin ve kavminin sünnet olup olmadıklarını araştırmalarını emretmiştir. Adamları araştırıp soruşturmuşlar ve Hz. Peygamber'in ve kavminin sünnet olduklarına dâir haberlerle geri gelmişler. Haberi He-rakliyus'a ulaştırdıkları zaman o, "Demek ki, şu âhir zaman milletinin peygamber'i zuhur etmiş oluyor!" demekten kendisini alamamıştır. Bir de ayrıca Rûmiyye (İtalya) kralına mektub yazarak durumu ondan da sormuştur... Bu sırada Kudüs'ten ayrılıp Humus'a gitmiştir. Ve Hu-mus'ta bulunduğu sırada Rûmiyye Kralından da cevap gelmiştir. O da, Hz. Muhammed'in peygamber olduğu ve âhir zaman ümmetimin pey­gamberi olduğu şeklindeki Herakliyus'un fikrine katılıyor, bunu kabul ediyordu... Bunun üzerine Herakliyus, ülkesinin büyüklerinin köşk sa­lonunda toplanmalarını emretti. Hepsi toplantıktan sonra, kapıların kilitlenmesini emretti. Kendisi de yüksekteki özel yerine geçti ve şu ko­nuşmayı yaptı:

"Ey Rûm cemâati, doğru yola kavuşup ebedî felah ve saadete er­mek istemez misiniz? Ayrıca şimdi sâhib olduğunuz memleketinizi ko­rumak istemez misiniz? Eğer bunda samîmi iseniz, bizi islâm'a çağıran, şu peygamber'e tabî olmalısınız!"

Kralın bu sözleri üzerine Rûm büyükleri, büyük bir telaşla geri çekilip kapıya koşuştular ise de, kapılar kilitli olduğu için çıkamadı­lar...

Herakliyus, Rûm büyüklerinin bu hâlini görünce, onların îmana gelmeleri hakkındaki ümidini kaybetti. Ve "Onları bana getiriniz!" di­yerek emretti. Onlar tekrar kendisine yaklaştıkları zaman, onlara hitaben dedi ki: "Ben deminki konuşmamda kasden öyle söyledim ve bu sözlerimle sizlerin dîninize ne derece bağlı olup olmadığınızı ölçmek ve imtihan etmek istedim... Yoksa, gerçekten, müslüman olmanızı istemiş değilim?" Rûm büyükleri de, Kral'm bu şekilde konuşmasından çok hoşnud oldular ve eskiden âdetleri olduğu veçhile derhal Kral'a secde e-derek bağlılıklarını gösterdiler...,tşte Bizans Kralı Herakliyus'un son hâli de bu idi... Dünyâ saltanatına aldanıp, islâm'a bile bile arka çevir­di..."

Hafız el'Bezzâr'ın veEbâNuaym'in deDıhye el-Kelbî'den bu olayla ilgili bir rivayetleri var... Bazı Önemli farklılıklar arzettiği için bu rivayeti de aynen kaydediyoruz. Bu rivayete göre Dıhye demiştir ki:

"Peygamber (s.a.v.) beni Bizans Kralı Kayser'e gönderdi. Ben, Peygamberimizin yazdırdığı mektubu ona götürüyordum. Gidip Kral'm huzuruna çıkarılmam için izin istedim. Dedim ki: "Kral'm huzuruna çı­karılması için Allah Resulünün elçisine izin veriniz!". Gidip Kral'a haber verdiler. Aynen benim söylediğimi naklettikleri için, oradakilerin hepsi ürpermişler... Kral, derhal içeri alınmamı söylemiş. Beni alıp Kral'm huzuruna çıkardılar. Kral'm yanında patrikleri vardı. Ben mektubu kendisine verdim. Mektubun okunmasını emretti, okudular... Mektub aynen şöyle idi:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Resulü Muham-med'ten, Rumun sahibine!".

Mektubun bu kısmı okunur okunmaz Kral'm kardeşi itiraz etti ve: "Mektubuna kendi adıyla başlayan ve.KraTınuza "Rum'un Sahibi" diye hitabeden bir adamın mektubunu okumamalısın!" dedi. Kral, onun bu itirazına aldırış etmeksizin okumaya devam etti ve sonuna kadar oku­du... Sonra yanmdakilerin dışarı çıkmasını emretti. Beni yakınına alıp bazı sorular sordu, ben de ceyablarmı verdim... Sonra metropoliti ça­ğırdı, derhal onu da huzuruna getirdiler. Onlar Metropolit'in emrinden dışarı çıkmazlarmış... Ve her önemli işi, ona danışırlarmış... Kral, mektubu ona karşı okuduktan1 sonra, bu hususta ne düşündüğünü sor­du. Metropolit de cevap olarak! "Vallahi bu zât, peygamberimiz Meryem Oğlu isa'nın ve Musa'nın geleceğini haber verip müjdeledikleri zâttır! Ve bundan dolayıdır ki, O'nun geleceği hep beklenmekte idi. V dedi.

Kayser, Metropolit'e hitaben: "Peki, bize ne yapmamızı emreder­sin?" dedi... Metropolit de: "Ben, şahsım adına O'na inanır, O'nu tasdik eder ve kendisine tabî olurum" dedi... Kayser bunun üzerine şu sözleri

söyledi: "Doğru söylersin, O'nun beklenen peygamber olduğunu ben de kabul ediyorum. Fakat ben kendisine tabî olacak olursam mülküm e-Hmden gider ve Rumlar beni öldürür..." Kayser, daha sonra Arablar'dan bir adam bulunup getirilmesini emretti... Ebû Süfyân da o sırada ticâret maksadıyla orada bulunuyormuş. Gidip onu getirdiler... Kral'm huzu­runa çıkarıldığı zaman Kral kendisine Hz. Peygamber ile ilgili sorular yöneltti ve şunları sordu:

- içinizden çıkan ve peygamberliğini üân eden bu adam hakkında ne dersin?

Ben, onun bu sorusuna şu cevabı verdim:

- O, Kureyş'ten bir gençtir, soyu itibariyle içimizde en şerefli ola­nıdır. Bizden hiçbir kimse bu hususta O'nunla boy ölçüşemez!" Kayser:

-  Bu, bir peygamberlik alâmetidir... Fakat O'na tabî olanları da sorayım, onlar kimlerdir? Ben:

- Bazı gençler ve zayıf olanlar... Kayser:

- Bu da bir peygamberlik belirtisidir... Peki, Ö'na tabî.olanlardan vazgeçen, dîninden dönen oluyor mu? Ben:

- Hayır, hiç dininden dönen olmaz! Kayser:

- Bu da bir peygamberlik belirtisidir... Peki aranızdaki savaşlarda durum nasıl oluyor? Ben:

- Bâzan O galip geliyor, bâzan da düşmanları... Kayser:

- işte bu da bir peygamberlik alâmetidir. Q halde sen, memleketine döndüğün zaman kendisine bildir ki, O'nun   gerçekten bir peygamber olduğunu ben biliyorum! Fakat mülkümü terkederek kendisine tâbi o-lamam..."

Kayser bunu söyledikten sonra mektubu başının üzerine koydu, sonra öptü ve altın işlemeli bir mendile sararak dolaba koydu...

Metropolit'e gelince: Nasrânîler her pazar günü onun yanında toplanırlar, kendisinin verdiği va'z ve dersleri dinlerlermiş... Bir ara beni çağırıp konuşmak istedi... Ve aramızda kalacak bâzı şeyler sorup benden bilgi aldı... Önümüzdeki pazar günü, bütün cemâati toplandığı halde, Metropolit onlara va'z vermeye gelmedi... Kendisine haber gittiği halde, hasta olduğu bahanesiyle çıkmadı. Tekrar tekrar rica edilmesine rağmen va'z vermeye gelmedi... En sonunda va'z vermeye çıkmadığı takdirde, kendisinin yanma cemâat halinde gideceklerini söyleyip zor­ladılar... "Şu Arabistan'dan gelen adamın gelişinden sonra, zâten sende bir değişiklik olduğunu hissediyoruz..." diye onu tehdit ettiler... Bu sı­rada Metropolit beni çağırttı. Yanma gittiğimde bana dedi ki: "Dönü­şünde Peygamberiniz ı Muhammed'e benden selam söyle. Ve kendisine haber ver ki, ben gerçekten: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Mu-hammed'in de Allah'ın kulu ve resulü olduğuna şehadet ediyorum!"

Sonra Metropolit dışarı çıktığında, cemâati kendisine hücum ede­rek, orada onu öldürdüler..." [4]

îbn-i Asâkir de Dıhyetil'l-Kelbtden şu haberi rivayet eder: Pey­gamber (s.a.v.) beni Rum Meliki'ne elçi olarak gönderdi. Ben, peygam-berimiz'in mektubunu ona götürdüm... Rum Meliki mektubu aldıktan sonra, mührünü açtı ve üzerine oturmakta olduğu minderin altına koy­du. Sonra Rum büyüklerini ve patriklerini toplantıya çağırdı. Makamında ayağa kalkarak onlara şu şekilde hitâb etti: "Şu elimdeki, vaktiyle Mesîh İsa'nın bizlere geleceğini müjdelediği Peygamber Mu-hammed'in mektubudur!" Rum büyükleri bunu duyar duymaz büyük bir telaşa kapılarak dağılmak istediler... Melik, kendilerine işaret ederek durdurdu ve onlara şöyle dedi: "Ben sizlerin, kendi dîninize ne derece bağlı olduğunuzu imtihan etmek istedim! Kaçmanıza bir sebep yoktur!" dedi ve onları sükûna davet etti..."                              

Rum Meliki, ertesi günü beni gözlice çağırtıp büyük bir binaya gö­türdü ve orada birtakım suretler gösterdi... Söylendiğine göre orada, tam üçyüz on üç suret (heykel) varmış... Ve bu suretlerin hepsi, nebiler ve resullere âit imiş... Burada Rum Meliki bana dedi ki: "Bak bakalım, şunların hangisi senin peygamberine aittir?" Baktım, Peygamberimiz'in sureti de orada bulunmaktadır! Sanki insana karşı konuşuyor gibiydi... Ben, bu sureti göstererek, "işte budur" dedim... Melik de bana "Doğru söyledin" karşılığını verdi. Sonra Melik bana: "O'nun sağındaki şu suret kimdir?" diye sordu. Ben de: "O'nun kavminden Ebû Bekir adında biri­sidir" dedim... Sonra solundaki adamın kim olduğunu sordu, ben de onun, Ömer olduğunu söyledim... Bunun üzerine Rum Meliki şu sözleri söyledi: "Ben de okuduğum kitapta, bu iki zâtın, O'nun dininin yerleşip yayılmasında çok büyük hizmetler-edeceklerini görmüştüm."

Ben elçiliği bitirip Peygamber Efendimizde döndüğüm zaman, o da bana dedi ki: "Evet, Rum Meliki doğru söylüyor, Allah şu dinî, Ebu Bekir ve Ömer ile tamâma erdirecektir! Ve bu ikisinin elleriyle İslâm'a nice fetihler nâsîb eyleyecektir!..." [5]

Beyhâki ve Ebû Nuaym, Ebû Ümâme'den şu haberi rivayet ederler: Hişam bin el-Âs der ki: "Ben ve Kureyş'ten bir adam, Ebû   Bekr'in hilâfeti zamanında Rum Meliki Herakliyus'a gönderildik. Vazifemiz, Onu İslâm'a davet etmek idi... Yola çıkıp ilerledik. Dımeşk yakınındaki Gota denilen ve Gassânîler'in oturduğu yere geldiğimizde, bunların, emîri bulunan Cebele bin Eyhüm'un huzuruna çıkarıldık... Aslında o bize elçi gönderip, bu elçi ile konuşmamızı emretmişti... Biz, elçi ile görüşemiyeceğimizi, ancak Melik ile görüşebileceğimizi İsrarla belirtince, bizi kabule mecbur kaldı...Onunla Hişam konuştu ve kendisim islâm'a davet etti. Üzerinde simsiyah bir elbise vardı. Hişam: "Bu üzerindeki nedir?" dedi. O da: "Ben bunu sırtıma giydim ve sizleri Şam'dan çıkar­madıkça çıkarmayacağıma da yemin ettim!" dedi... Biz de kendisine de­dik ki: "Vallahi, biz müslümanlar senin şu oturduğun yeri de alacağız! înşaallah, buraları dahî en büyük melik olan, sizden alacaktır! Bunun böyle olacağını bize Peygamberimiz haber vermiştir..."

Cebele bize şu mukabelede bulundu: "Buraları alacak olanlar, siz­ler değilsiniz! Burasının fatihleri gündüzleri sâim, geceleri de ibâdetle kâim olacaklardır!" Sonra bize oruçlarımızın nasıl olduğunu sordu. Biz­den cevabını alınca çok üzüldü... Ve bizi huzurundan kaldırdı. Yanımıza bir adam katarak Rum Meliki'ne yolcu etti. Rum Meliki'ne vardığımız zaman, büyükçe bir odaya alındık.

Hayvanlarımızdan inip eşyamızı yerleştirdik. Sonra dikilip "Lâ îlâhe illallahü vallahü ekber!" diyerek haykırdık... Tekbîr ve tevhîd se­siyle bina sanki sarsılıp çatırdamıştı... Melik de bu sırada bize bakmakta imiş... Sonra kılıçlarımız üzerimizde olduğu halde Melik'in huzuruna çıktık... Melik bize dedi ki: "Kendi aranızda selamlaştığımız gibi, bana da aynı şekilde selam verseniz, bir sakıncası mı vardı?" Biz de bunun ü-zerine "Esselâmü aleyk!" diyerek onu selamladık... Sonra bize şunu sor­du: "Siz, eğer kendi hükümdarınızı selamlıyor olsaydınız nasıl selamlardınız?" Biz de: "Aynı şekilde selamlardık" diye cevabladık... Bunun üzerine dedi ki: "Siz müslümanların en büyük sözü nedir?" Biz de dedik ki: "Lâ ilahe illallahü vallahü ekber!" dir.

Biz, müslümanların en büyük sözü olan bu: "Lâ ilahe illallahü vallahü ekber!" sözünü o kadar kuvvetli ve şiddetli söylemişiz ki, içinde bulunduğumuz bina sanki çökecek gibi çatırdamıştı... Rum Meliki bu­nun üzerine başını yukarı kaldırıp bakmak zorunda kalmıştı... Sonra bize dönerek dedi ki: "Siz bu sözü söylediğiniz zaman, hep böyle içinde bulunduğunuz bina yıkılacakmış gibi çatırdar mı?" Biz, "Hayır, daha önceleri böyle bir fevkalâdelik görmemiştik" dedik... Melik de bunun ü-zerine şunları söyledi: Keşke her söyleyişiniz de böyle içinde bulundu­ğunuz bina çatırdamış olsaydı! Bu takdirde ben size, mülkümün yarısını teslim ederdim..." Biz bunun sebebini sorduğumuzda, o şunları söyledi: "Çünkü o zaman, bunun bir peygamberlik alâmeti değil de devamlı ola­rak vukua gelen hileli ve san,atlı (yapmacık) bir şey olduğunu kabul e-derdim ve kendim için, bütün mülkümün elimden çıkacağı tehlikesini yok sayardım..."

Sonra Melik bize, dilediği bâzı söyleri sormaya başladı. Biz de ce­vaplar verdik. Oruç ve namaz ibâdetlerimizin nasıl olduğunu sordu, ce­vapladık... Sonra kalkmamızı ve bir güzel yerde ağırlanmamızı emretti. Onun huzurundan böylece ayrıldık. Üç gün güzelce ağırlandık. Sonra Melik bizi geceleyin huzuruna çağırmış, biz de gittik. Bize, ne diyorsu­nuz diyerek sözümüzü sordu, biz de aynısını tekrar ettik. Sonra bizim yanımıza dört köşe ve altınlarla işlenmiş büyük bir sandık getirtti. Ka­pağım açtıktan sonra, Özel bir bölmeden bir suret çıkardı: Bu kırmızı tenli, gözleri ve kulakları çok büyük bir erkek sureti idi... Boyu çok u-zundu. Sakalı yoktu... îki büyük saç örgüsü sarkıyordu. Çok güzel bir yaratılışta idi... Kral bize, bunu tanıyıp tanımadığımızı sordu. Biz de tam madiğimizi söyledik. Kendisi, bunun Adem aleyhisselâm olduğum söyledi... Sonra sırasıyla Nûh ve îbrahîm peygamberlere âit olduğunu söylediği suretler çıkarıp bize sordu. Biz de tanımadığımızı söyleyince, kimler olduğunu kendisi ifâde etti... Sonra bir suret daha çıkarıp sordu. Biz de: "Bu, bizim peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'dır" dedik. Sonra kendisi, önce ayağa kalkıp oturdu ve: "Evet, bu odur" dedi... Bir müddet ona baktı ve konuşmadı... Sonra, "Bunu size en son çıkarıp göstermem lazımdı..." dedikten sonra sırasıyla Mûsâ, Hârûh, Lût, îshâk, Yâkûn, îsmâîl, Yusuf, Dâvûd ve Süleyman peygamberlere (Allah'ın selamı hep­sinin üzerine olsun) ait suretler çıkardı ve bunların kimlere ait olduğunu bize teker teker söyledi... En sonunda bir sûr,et daha çıkarıp, onu tanıyıp tanımadığımızı sordu. Bizden de tanıma.dığımız şeklinde cevap alınca: "işte bu da, Meryem oğlu Isâ aleyhisselâtü vesselâm'dır!" dedi... Biz de kendisine, "Sen bu suretleri nereden elde ettin?" diye sorduk. O da bize şu cevabı verdi: "Vaktiyle Adem aleyhisselâm Cenab-ı Hakk'tan, kendi neslinden gelecek olan peygamberleri kendisine göstermesini istedi... Cenab-ı Hakk da onların suretlerini semâdan indirip Adem'e verdi ve gösterdi...[6] Adem aleyhisselâm bu suretleri kendi hazînesinde saklıyordu... Sonra kaybolmuştu... Derken Zü'1-Karneyn gelip bunları güneşin battığı yerden (batıdan) bulup çıkardı... Ve Danyâl (a.s.)'a tes­lim etti..."

Rum Meliki bunları söyledikten sonra netice olarak dedi ki: "Şid­detle arzu ediyorum ki, mülkümden huruç edeyim (hükümdarlığı bıra­kayım), ölünceye kadar kölelik yapayım! Ben bir köle olunca, hem de hepinizden iyi kölelik yaparım..." Sonra bize bâzı bağışlarda bulundu ve biz onun huzurundan ayrıldık. Dönüşte Ebû Bekir'i gördüğüm zaman, gördüklerimizi ve Kral'm bize söylediklerini ona anlattım. Bunları du­yunca Ebu Bekir ağlamaya başladı ve dedi ki: "O zavallı bir adamdır! Eğer Allah onun hakkında hayır ve hidâyet dilemiş olsaydı, o da dediğini yapardı... Demek ki nasibi yokmuş..." Bundan sonra Ebû Bekir, şu söz­leri ilâve etti: "Gerek Hristiyanlarm, gerek Yahudilerin kaplarında Peygamberimizde ait vasıfları okuyup bildiklerini; Peygamjer (s.a.v.) bize haber vermişti..."

Hafız Ebû Nuaym, yukarıda geçen haberi Mûsâ bin Ukbe'den rivayet eder ve bu kıssa ile ilgili olarak der ki: "Bu kıssada geçen: "Ebû Bekir'in elçilerinin orada kuvvetli bir sesle: Lâ ilahe illallahü vallahü ekber!" diye haykırdıkları sırada, içinde bulundukları odanın yıkılacak-mış gibi çatırdaması, delâlet eder ki: peygamberler vefat edip gittikten sonra da bâzı mucizelerin (veya mucizevî hallerin) vukua gelmesi de caizdir... Nitekim, peygamberler gönderilmezden önce de mucizevi hal­ler vukua gelmiştir..."

Ebû Yâlâ Abdullah bin Ahrned, Ebû Nuaym ve îbn-i Asakir Saîd bin Ebû Raşid'ten şöyle rivayet ederler: "Ben, Rum Kralı Herakliyus'un Resûlüllah Efendimiz'e elçi olarak gönderdiği el-Tenûhî ile karşılaştığım zaman, kendisine dedim ki: Senin, Herakliyus'un elçisi olarak görevin ne idi?" O da dedi ki: "Resûlüllah (s.a.v.) Tebük'e vardığı zaman, Dıhye-tü'1-Kelbî'yi ona elçi olarak göndermişti. Resûlüllah'm mektubu ona geldiği zaman o, bütün Rum büyüklerini topladı, patrikleri çağırdı ve kapıların kapatılmasını emrettikten sonra onlara şöyle hitap etti: "Ba­kınız, bu adam bana mektub göndermiş, beni İslâm'a devet ediyor. Val­lahi sizler de daha önce bu peygamberin çıkacağını ve benim ülkemi de eline geçireceğini kitaplarınızda okumuş bulunuyorsunuz. Geliniz biz bu peygambere güzelce tâbi olalım!"

Onun bu sözleri üzerine hepsi yerlerinden fırlayıp kaçmak istedi. Fakat kapılar kapalı olduğu için çıkamadılar. Kral baktı, durumun kendisi için tehlikeli olduğunu gördü, "Bana dönünüz, ben sizleri bu sözlerle imtihan etmek istedim!" dedi ve onların iltifatını tekrar kazan­dı... Sonra beni çağırıp dedi ki: "Haydi benim şu mektubumu al ve bu adama götür ve kendisi bu hususta ne derse, hiç bir kelimesini eksik bırakmaksızın aynen bana getir! Bilhassa şu üç şeye çok dikkat et:

1. Daha önce kendisinin bana gönderdiği mektup hakkında bir şey deyip demediğine,

2.  Benim bu mektubumu okuduğu zaman, geceden bahsedip et­mediğine,

3.  îki omuzu arasında seni düşündüren bir başkalık olup olmadı­ğına... îşte bu üç şeye de dikkat edip neticelerini bana getir..."

Ben, bu şekilde görevlendirilip yola çıktım. Ve Peygamber henüz Tebük'ten aynlmadan kendisine yetiştim. Mektubu kendisine verdiğim zaman, bana dedi ki: "Ey Tenuhlu kişi, Ben bu Rum Kralı'na bir mektub göndermiştim. O benim bu mektubumu yırtıp parçaladı! Allah da onun mülkünü parçalıyacak ve Ben onun mülkünü ele geçireceğim! Ben, Ye­men Kralı'na da mektub gönderdim. O da mektubumu yırttı. Allan da onun mülkünü yırtacak ve orasını da müslümanların mülkü eyleyecek­tir... Ben, senin enrîrine de mektub yolladım. O ise, mektubumu sakla­maktadır ve yaşadığı müddetçe insanlar ondan bâzı sıkıntılar görecektir..."

Ben, Peygamber'in bu söylediklerini güzelce dinledikten sonra, işte bana tenbih edilen üç şeyden birisi bu dedim. Sonra dikkat ettim Hz. Peygamber benim getirip kendisine verdiğim mektubu sağındaki bir a-dama verdi ve okumasını söyledi, o da okudu. Meğer bu mektubda şöyle yazmakta imiş: "Sen beni, genişliği yerle gökler kadar olan cennete ça­ğırıyorsun. Peki bu durumda cehennem nerededir?" Resûlüllah bunun cevabında dedi ki: "Sübhânellâh! Bu ne biçim soru? Acaba gündüz gel­diği zaman, gece nereye gitmektedir?" Sonra peygamber beni çağırdı ve: "Ey Tenuhlular'm kardeşi, haydi bana yakın ol!" dedi. Ben kendisine yaklaştığımda, elbisesinin omuzunu örten kısmını aşağı sarkıtarak: "Haydi, sana tenbih edildiği gibi, iki omuzumun arasını görebilirsin!" buyurdu... Ben de baktım ve büyükçe şişe ağzı kadar bir mühür oldu­ğunu gördüm..."[7]

 

Peygamberimizin Kisra’ya Yazdığı Mektub Ve Bu Sırada Görülen Bazı Haller

 

Buharî îbn-i Abhâs'tan rivayet eder: îbn-i Abbâs bize şu bilgiyi ve­rir: "Resûlüllah (s.a.v.), Kisrâ'ya (Iran Kralı'na) mektub yazı gönderdi. Kisrâ bu mektubu alıp okuduğu zaman, yırtıp parçaladı... Peygamber Efendimiz de onlara beddua edip: "Kendileri de parça parça olsunlar!" buyurdu..." [8]

Beyhakî îbn-i Şihab tarikiyle şu haberi nakleder: Resûlüllah (s.a.v.), Kisrha'ya mektub gönderdi. Kisra ise mektubu parçalayıp attı. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Kisrâ, kendi mülkünü parçaladı!" bu­yurdu.

Yine Beyhakî, Bezzâr ve Ebû Nuaym, Dıhye'nin şöyle dediğini naklederler: Peygamber (s.a.v.), Kisrâ'ya mektub gönderdiği zaman müthiş kızan Kisrâ, San'âdaki valisine şöyle yazmıştır: "Senin ülkende bir adam çıkıp Peygamberlik iddiasında bulunuyor, sonra kalkıp bana mektub yazmak cür'etini gösteriyor ve beni kendi dînine davet ediyor! Derhal'bu adamın hakkından gelmezsen, ben senin hakkından gelmeyi bilirim!" Bunun üzerine San'â Emîri derhal bir mektub yazarak Hz. Peygamber'e gönderdi. Peygamberimiz onun mektubunu getiren adam­larını beş gün beklettikten sonra, onlara hitaben dedi ki: "Şimdi sizler Emîrinize gidiniz ve. deyiniz ki, Muhammed'i hak Peygamber olarak gönderen Allah, senin hükümdarın Kisrâyı katletmiştir!".

Adamlar hızla yola çıktılar, San'â Emîri'ne gittikleri zaman, Hz. Peygamber'in söylediklerini aynen haber verdiler... Az sonra da, Kisrâ'nm Öldürüldüğü haberi geldi..."

îbn-i Cerîr, îbn-i Humayd tarikiyle Yezîd bin Ebû Habîb'in şöyle dediğini rivayet eder: Resûlüllah, Abdullah bin Huzâfe'yi, Kisrâ'ya gön­derdi. Abdullah yanında Resûlüllah'm mektubunu götürüyordu. Mektub şöyle idi: "Rahman ve Rahim ölen Allah'ın adıyla. Allah'ın Elçisi Mu-hammed'ten Fâris'in Ulu Hükümdarı'na. Allah'ın selamı, hidâyete tabi olan Allah'a ve Resûlü'ne inanan; Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet eden kimselerin üzerine olsun! Ben seni, Allanın dînine çağırıyorum! Çünkü ben, Allah'ın dînini bütün insanlara teblîg etmek için gönderdiği Elçisiyim! Eğer İslâm'ı kabul edersen, ebedî saadete erersin, islâm'dan yüz çevirecek o-lursan, bütün mecûsîlerin günahı senin boynunadır..."

îşte, Kisrâ'ya yazılan mektubun şekli böyleydi... Kisrâ, bu mektu­bu alıp okuduğu zaman, "Benim bir kölem, nasıl olur da bana böyle bir mektub yazabilir? " diyerek mektubu parçalayıp atmıştır... Peygamber Efendimiz de bunun üzerine "Kisrâ, kendi mülkünü parçaladı..." bu­yurmuştur.[9]

Beyhakî îbn-i Avn tarikiyle Umeyr bin îshâk 'tan rivayet eder: Pey­gamber (s.a.v.), Kisrâ'ya ve Kayser'e mektub gönderdiğinde, Kayser o-kuyup yerine koydu...Kisrâ ise tamâmını okumaksızm yırtıp attı... Peygamberimiz de bunun üzerine: "Mektubumu yırtanların mülkü par­ça parça olacaktır! Okuyup güzelce yerine koyanlar ise, bir müddet daha hükümrân olacaklardır..." buyurdu.

Ebû Nuaym, Muhammed bin Ka'b el-Kurazî'in şöyle anlatığını kaydeder: "Iran Kral'ı (Kisrâ), bir gün uyurken bir rüya görür: Yeryü­züne bir merdiven kurulur ve merdivenin bir ucu tâ semâya dayanır... Bu merdivenin etrafına çok sayıda insanlar toplanır. Bu sırada Arapla­rın giyiminde ve başı sarıklı bir adam gelir, merdivenden semâya doğru tırmanmaya başlar. Belli bir yere gelince durur ve oradaki insanlara şöyle nida eder: "Hani Fârisli adamlar, kadınlar, askerler ve hazîneler nerede? Derhal onları buraya getiriniz!". Ve arkasından Fârisliler geti­rilir, çuvallara konularak merdivenin yüksek bir yerinde beklemekte olan o adama gönderilirler... Hazîneleri de..."

Geceleyin böyle bir rüya gören Kisrâ, sabahleyin çok üzgündür... Ve bu rüyasını yakınlarına anlatır. Onlar da böyle bir rüyadan korkuya kapılıp Kralın da korkmasına sebeb olurlar... Kral henüz bu korku ve üzüntüsünü atmadan, kendisine Peygamber Efendimizin mektubu ula­şır..."

"Mektub kendisine verildiği zaman Kisrâ, derhal Yemen'deki valisi Bâzân'a bir mektup yazar.... Ve bu'mektubunda ona: "Adamlarından kuvvetli ikTkişiyi Hicaz'da peygamberliğini ilân eden şu adama gönder, derhal onu yakalayıp bana getirsinler!" diye emreder... Yeman valisi Bâzân'da derhal bir nâme yazarak iki kuvvetli adamıyla Peygamberi-miz'e gönderir. Bu iki kişi getirdikleri mektubu Peygamberimiz'e ver­dikleri zaman, Peygamber Efendimiz manâlı bir şekilde gülümsemiş ve bunların her ikisini de İslâm'a davet etmiştir... Adamlar da korkuların­dan titremeye başlamışlar. Peygamberimiz kendilerine: "Haydi bugün gidiniz, yarın yanıma geliniz!" buyurmuştur... Ertesi günü bu iki adam Hz. Peygamber'in huzuruna geldiklerinde, onlara şöyle buyurmuştur: "Gidip valinize haber veriniz ki, Benim Ezelî ve Ebedî olan Rab'bim, onların sahte tanrısını öldürmüştür! Kisrâ bu gece helak olmuştur. Al­lah, onun oğlu Şiraveyh'i kendisine musallat kılmıştır. Hemen gidip bunu vali Bâzân'a haber veriniz!".

Bâzân 'in adamları derhal yola çıkıp bu haberi götürmüşler. Bunun üzerine Bâzân ve onun yanındaki Fârisliler, derhal müslüman oldu­lar..."

Ebû Nuaym'in Şerafü'l-Mustafâ adlı kitabında îbn-i Sa'd'in Zührl'den naklettikleri rivayet ise, biraz daha farklılık arzeder. Zührı'nin rivayetine göre, Seleme bin Abdurrahmân bu haberi şu şekilde vermektedir: "Peygamber (s.a.v.)'in mektubu Kisrâ'ya ulaştığı zaman, Kisrâ derhal Bâzân'a bir mektub yazıp gönderdi. O bu mektubunda şöyle emrediyordu: "Derhal şu Hicaz'da peygamberliğini ilân etmiş bulunan adama iki yiğit gönder, onu yakalayıp bana getirsinler!". Bâzân da bu­nun üzerine ellerine bir name verdiği iki yiğidini Peygamberimiz'e gön­derdi... Bu yazıda Bâzân, Peygamber'e bu iki adamla birlikte Kisrâ'ya teslim edilmek üzere yola çıkmasını emrediyordu... Bu iki adam da derhal yola çıkıp Peygamberimiz'e geldiler ve durumu haber verdiler. Peygamberimiz de kendilerine, o gün istirahat etmelerini ve ertesi günü yanma gelmelerini emretti... Ertesi sabah Bâzân'm adamları geldikle­rinde Peygamber Efendimiz kendilerine dedi ki: "Allah, Kisrâ'mn oğlu Şiraveyh'i kendisine musallat kılarak Kisrâ'yı öldürmüştür!" Elçiler Peygamberimiz'e: "Sen, ne dediğini biliyor musun?" dediler... Peygam­ber Efendimiz de: "Evet, gidip Bâzân'a bunu haber veriniz! Ve şunu da biliniz ki, Benim dînim ve hükmüm, Kisrâ'nm hükümdar olduğu yerlere yerleşecektir! Hem kendisine deyiniz ki, eğer Müslümanlığı kabul eder­se, şimdi emri altında bulunan yerlerin hâkimiyeti kendisine verilecek- tir". Elçiler, bu haber ve emirlerle Bâzân'a döndüler... Durumu olduğu gibi kendisine tebliğ ettiler. Bâzân durumu iyice öğrendikten sonra: "Bu sözler, hiç de bir hükümdar sözüne benzemiyor! Bunun üzerinde ciddi­yetle düşünelim!" dedi. Derken bir müddet sonra, babasını öldürerek yerine geçmiş bulunan Şirâveyh'in elçileri ve mâmesi geldi. Şiraveyh; babasını, halka çok zulüm ettiği ve eşraftan nice kıymetli adamları öl­dürttüğü için öldürdüğünü bildiriyor, daha önce babasına itaat ettiği gibi kendisine dahî ayni itaati göstermesini istiyordu... Ayrıca Bâzân'a, "Hicaz'da peygamberliğini ilân eden zâtın, hoş tutulup tanrîk edilme­mesini" de emrediyordu... Bâzân, yeni Kisrâ'nm mektubunu okudu ve: "Hiç şüphem kalmadı ki, bu zât hak Peygamber'dir!" dedi. Ve derhal İslâmiyet'i kabul ederek müslüman oldu... Onun yanında bulunan diğer iranlılar da müslüman oldular... Bâzân, bu sırada elcilerine, Hz. Pey-gamber'i nasıl bir kişi olarak gördüklerini sordu. Elçisi cevaben dedi ki: "Vallahi ben O'nu, şimdiye kadar görüp görüştüğüm1 kimselerin en va­karlı ve heybetlisi olarak gördüm!". Bâzân tekrar sordu ve "Yanında bekçi ve koruyucuları var mıydı?" dedi. Elçisi de, "Hayır, yanında hiç muhafız bulundurmuyor" karşılığım verdi..."

Ahmed, Bezzâr Taberanî ve Ebâ Nuaym ise, Ebû Bekre'nin şu ha­berini rivayet ederler: "Peygamber (s.a.v.) Kisrâ'ya mektub gönderdiği zaman Kisrâ, derhal Yemendeki valisi Bâzân'a bir nâme yazıp gönderdi ve bu nâmede şöyle emrediyordu: "Bana ulaşan habere göre, sizin ta­raflarda bir adam, peygamberliğini ilân etmiş. Ona emret, terhal bu iddiasını bıraksın! Yoksa askerlerini sevkederek kendisini ve kavmini kılıçtan geçirtirim!11. Bâzân da Kral'ından aldığı emir gereğince Pey-gamberimiz'e elçiler gönderip durumu haber verdi. Peygamberimiz de dedi ki: "Eğer bu peygamberlik davasını ben kendiliğimden yapmış ol­saydım, Onun emrine uyarak bırakırdım. Fakat bu bana Allah'ın kesin emridir ve Ben, Allah'ın Elçisiyim!" Bâzân'ın elçisi bir müddet Peygam-berimiz'in yanında kaldıktan sonra Peygamberimiz ona dedi ki: "Bak, Ben sana Allah'ın tecellîsini haber vereyim! Benim hak ilâhım olan Al­lah, sizin sahte tanrınız olan Kisrâ'yı helak etmiştir. Artık bugünden sonra Kisrâ yoktur! Kayser da helak olmuştur ve bugünden sonra Kay­ser da yoktur!". Bâzân'ın elçisi geri döndüğü zaman, Peygamber Efen-dimiz'in kendisine haber verdiği gün, Kisrâ'nm ve Kaysei'm ölmüş oldukları haberini alıp, duyduklarının aynen hakikat olduğuna vâkıf olmuştur..."

Deylemî'nin de bir haberi var. Buna göre Ömer bin el-Hattâb şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), Kisrâ'nm emriyle kendisine Bâzân'ın gön­derdiği elçilere hitaben şöyle buyurdular: "Benim Rab'bim, sizin (sahte) rabbinizi geçen gece gerçekten öldürmüştür! Kisrâ'ya, kendi oğlunu musallat kılarak, onu helak etmiştir! Siz dönüşünüzde Bâzân'a ve onun yeni Kralına söyleyiniz, eğer gerçekten müslüman olurlarsa, ülkeleri ve egemenlikleri kendilerine bırakılacaktır. Aski halde, Allah'ın yardımıyla

ülkeleri ellerinden alınacak, müslümanlar tarafından fethedilecektir!".

Hz. Peygamber'in, Bâzân'ın elçilerine: "Rab'bim, sizin rabbinizi öl­dürdü!" buyurması, onların Krallarına Rab ve Tanrı tanımaları itiba­riyledir. Çünkü onlar, Krallarının rab olduğuna inanıyorlar, Krallarına "Rab" diyorlardı... "Rab"lan öldüğüne ve öleceği de muhakkak olduğuna göre, "Rab" veya Tanrı olmadığı da meydana çıkmış oluyordu... Zâten islâm ve onun şanlı Peygamberi de bunun iyece anlaşılması için müca­dele ediyordu... Nitekim Bâzân'ın elçileri geldiği zaman, durumlarını Hz. Peygamber beğenmemişti. Zira onlar, bıyıklarını iyice uzatmış, sa­kallarını ise traş ettirmişlerdi... Bu manzarayı iyi karşılamıyan Pey­gamberimiz onlara: "Yazık sizlere, böyle yapmanızı size. kim emretti?" buyurmuştu... Onlar da cevab olarak "Rabbimiz emretti" demişlerdi... ki ertesi günü tekrar Hz. Peygamber'in huzuruna geldiklerinde, gerçek Rab ve Hak Tanrı olan Allah'ın Elçisi'nin dilinden: "Dün gece, sizin rabbiniz öldü!" haberini duymuş olmaları; ne kadar manâlı ve hikmetli idi...[10]

(Kisrâ, yâni Hürmüz'ün oğlu Ebruyez, gerçekten halkına çok zulüm etmiş, memleketin ileri gelenlerinin de çoğunu sudan bahanelerle öldürtmüştü... Onu öldürüp yerine geçen Şi-raveyh ise, onun Bizans Kralı'nın kızkardeşınden doğma çocuğu idi... Babasını yakalatıp gözlerini oydurmak suretiyle öldürttü. Kardeşlerinden de on sekizini idam ettirtmişti... Diğer­leri ise kaçarak kurtulmuşlardı... İdaresi iyice yerleştikten sonra, halkın yararına olan bazı kararlar alıp vergileri hafifletti... Haraç adı altında toplanan vergilen ise tamamen kaldırdı... Arkasından tâûn hastalığı zuhur edip, pek çok sayıda insan ölüp gitmişti..[11]

 

Peygamberimizin Haris El Gassani'ye Yazdığı Mektub Ve Bu Sırada Vukua Gelenler

 

îbn-i Sa'd Vâkıdî tarikiyle onun şeyhlerinden şu haberi naklet-miştir: Resûlüllah (s.a.v.), Şücâ' bin Vehb el-Esedî'yi Haris el-Gassânî'ye elçi olarak gönderdi. Beraberinde Peygamberimiz'in mektubunu Hâris'e götüren Şücâ, bu görevine dâir haberi bizzat kendisi şöyle nakletmiş tir: "Ben, yola çıkıp Dımaşk yakınındaki Gota'ya vardım Hâris'in hatibini" (kapıcısını) gördüm ve durumu anlattım. O bana dedi k? "Kendisini an­cak falan gün dışarı çıktığında görebilirsin". Hâris'in kapıcısı Rum icl ve benimle konuşmak istedi. Bana, Resûlüllah hakkında bâzı şeyler sordu, ben de kendisine gerekli bilgileri verdim... Ayrıca Resûlüllah'm davet ettiği dinden ve bu dînin başlıca özelliklerinden bilgi verdim... Kapıcı çok mütehassis oldu, hattâ ağlamaya başladı ve Peygamberimiz'e âit bâzı sıfatları, okuduğu înrîl kitabından öğrenmiş olduğunu söyledi ve:

"Bu zât, hak Peygamberdir. Ben, kendisine inanır ve O'nun getirdiği haberleride tasdik ederim! Fakat inancımı açığa vuracak olursam, emîrimiz Hâris'in beni Öldürmesinden korkarım..." dedi... Sonra Haris dışarı çıkıp halka hitab etmek estedi Tacını başına giyip makamına o-turdu. Ben de kendisine bu sırada Resûlüllah'ın mektubunu verdim. Mektubu okuyup yerine koydu. Ve halkına hitab ederek dedi ki: "Hü­kümdarlığı benden hanginiz teslîm alacak? Ben, gerçekten bu adama gitmek istiyorum! Tâ Yemen'de bile olsa, Ona gitmek istiyorum..." Bu­nun üzerine İsrar etti, hatta bir atının hazırlanmasını bile söyle­di. .. Sonra bana iltifat ederek Git Peygamberiniz'e bunu haber ver ve bu hususta ne buyuracağını öğrenip bana da haber getir" dedi... Sonra Kayser'e bu hususta bir mektub yazıp gönderdi... Kayser ise kendisine gönderdiği cevabda: "Sakın O'nun yanma gitme, kesinlikle O'nu bırak!" diye emrediyormuş... Kayser'm cevabını aldıktan sonra beni çağırttı ve bana dedi ki: "Ne zaman buradan ayrılmayı düşünüyorsun?" Ben de: 'Yarın" dedim. Bana yüz mıskal altın verilmesini emretti ve bana hita­ben şunları söyledi: "Resûlüllah (s.a.v.)'e benden selam söyle!" Ben ora­dan ayrılıp Hz. Peygamber'e döndüğüm zaman, Peygamberimiz1 e durumu arz ettim... Bunun üzerine Peygamberimiz: "Onun mülkü elin­den gitmiştir!" buyurdu. Ve fetih yılında Haris el-Gassânî vefat etti..."[12]

 

Peygamberimizin Mukavkas'a Mektub Yazması Ve Bu Sırada Vukua Gelen Bazı Haller

 

Beyhakî, Hâtıb bin Ebû Beltea'nın şöyle dediğini nakleder: "Pey­gamber (s.a.v.) beni, iskenderiye Meliki Mukavkas'a elçi olarak gönder­di. Ben, beraberimde ona, Resûlüllah'ın mektubunu götürüyordum. Oraya vardığın da, Melik'in emriyle misafir edildim... Sonra Melik, patrikleri toplayıp beni huzuruna çağırdı. Ve bana sordu: "Seni elçi ola­rak gönderen bu zât, bir Peygamber değil midir?" Ben: "Evet" dedim. O: "Pekâ, niçin kavmi kendisini doğduğu şehirden çıkardıkları zaman, on­ların kahrı ve helaki için dua etmedi?" Ben dedim ki: "Meryem oğlu îsâ, kendisinin peygamber olduğuna şehadette bulunmadı mı? Peki böyley­ken niçin kendi kavmi îsâ'yı yakalayıp da idam etmek istedikleri zaman, onların kahr ve helaki için aleyhlerinde duada bulunmadı?" Benim bu karşılık sorum üzerine duygulanan Mukavkas: "Sen, büyük bir hikmet sahibinin bize gönderdiği hikmet sahibi bir elçisin." diyerek mukabele etti..."

Vâkîde ve Ebû Nuaym Muğîra bin Şu'be'den şu haberi nakleder: Muğîra der ki: "Ben, Mâlik Oğullarından bâzı adamlarla mukavkas'm yanma gittiğimiz zaman, onunla bizim aramızda bir konuşma geçmişti: O bize demişti ki: "Sizler yurdunuzdan kalkıp buraya nasıl ulaştınız? Halbuki aramızda Muhammed ve O'nun adamları bulunmaktadır?" Biz de dedik ki: "Önce deniz kenarına yetiştik, sonra deniz yoluyla buraya ulaştık..." Mukavkas bize tekrar sordu:

- Muhammed sizi, getirdiği dine çağırıyor! Siz O'nun bu çağrısına karşı nasıl davrandınız?

Biz de şu cevabı verdik:

-  İçimizden bir tek kişi, Muhammed'in davetini kabul etmiş değil­dir... Mukavkas:

- Niçin kabul etmediniz? Biz:

- Muhammed bize yepyeni bir din getirdi! ne başımızdaki Emîr'in, ne de daha önceki atalarımızın bu din ile bir ilgisi vardır... Bizler, ata­larımızdan ne gördükse onun üzerinde bulunuyoruz! îşte bu sebeblerle biz,'Muhammed'in dinini kabul etmedik..." Mukavkas:

- Peki, Muhammed'in kendi kavmi bu hususta nasıl davrandı?

-içlerinden gençler ve zayıf kimseler Muhammed'e tabî oldular... Ve bunlarla kendisine karşı koyanlar arasında zaman zaman mücâdele ve mukâteleler olmuş, bâzan Muhammed ve adamları üstün gelmiş, bâzan da O'na karşı çıkanlar üstün gelmiştir...

-  Peki, Muhammed'in esasen insanları neye davet ettiğini, bana söyler misiniz?

- Muhammed insanlan, yalnız Allah'a ibâdet etmeğe ve hiç bir şeyi Allah'a ortak koşmamağa, atalarımızın tapındığı şeyleri terketmeğe, Namaz kılmağa ve oruç tutmağa, zekat vermeğe çağırmaktadır...

- Kıldıkları namazın muayyen bir vakti, verdikleri Zekatın muay­yen bir miktarı var mıdır?

-  Evet, günde beş vakit namaz kılarlar ve kıldıkları namazların hepsinin muayyen vakitleri ve sayıları vardır... Verdikleri zekatın da... Yirmi miskâle ulaşan maldan ve her beş deveden bir koyun öderler... Ve daha birtakım sadakalar verirler...

- Peki Muhammed, bu zekat ve sadakaları ödeyenlerden aldıktan sonra nereye harcar? Bana bu hususda haber verir misiniz?

- O bunları, fakirlere dağıtır...

-  Peki, O'nun daha başka emirleri vermıdır? Varsa bunlar neler­dir.

- Evet, o insanların kendi yakınlarını gjrüp gözetmelerini, sözünde durmalarını, zina etmemelerini, riba-fâiz yememelerini, içki içmemele­rini ve Allah'tan başkası için kesilmiş bulunan hayvanların etlerini ye­memelerini emreder...

- Bakın ben sizlere açıkça söylüyeyim ki, ,^u bahsettiğiniz zâçt,"hiç şüphesiz bir Peygamberdir; hem de bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberdir! Eğer bu zât, Mısırlılar veya Rumlar içinden çıkmış olsaydı, muhakkak onlar bu peygambere tâbi olurlardı... Çünkü bu mil­letlere vaktiyle îsâ Peygamber, bu Peygamber'e uymalarını emretmiş bulunmaktadır. Hem sizin şu anlattıklarınız, daha önce gelip geçmiş bulunan bütün peygamberlerin Allah'tan getirip insanlara tebliğ ettiği şeylerdir... Ve yakın bir gelecekte Muhammed'in dîninin her tarafa ya­yıldığım, insanların ve atlarının ulaşabildiği yerlere kadar ulaştığını, denizlerin sınırına kadar gittiğini göreceksiniz..."

Bunun üzerine biz de dedik ki:

- Yeryüzünde bütün insanlar O'na tabi olsalar, biz yine tâbi olma­yız! Bizim bu sözümüz üzerine başım sağa-sola sallamaya başlayan Mukavkas:

- Siz bu işi oyuncak mı sanıyorsunuz. Ne kadar düşüncesiz davra nıyorsunuz? Mukavkas, bu sözlerinden sonra da bazı şeyler sormak is­tedi ve dedi ki:

- Size bir de onun nesebinden sorayım, bu hususta ne dersiniz?

- O, kavmimiz içinde nesebi en şerefli olan bir ailedendir.

- Zaten bütün Peygamberler, kavminin en şerefli ailelerinden se­çilir. Peki O'nun sözünde gerçek olup olmadığı hususunda ne dersiniz? Hiç yalan söyler mi?

-  O'nun bir defacık olsun yalan söylediği olmamıştır. Ve bundan dolayıdır ki Kendisi, kavmimiz içinde "Muhammedü'1-Emrn" diye çağı­rılır.

-  Demek ki sizler O'nun hakkında güzelce düşünemiyorsunuz!* Zira ömründe bir defacık olsun yalan söylememiş ve bu yüzden kavmi içinde "Muhammedü'1-Emin" unvanını almış bulunan bir zât; nasıl olur da Allah hakkında ve Allah'ın dîni hususunda yalan söyleyebilir? Bu o-lacak iş midir?

Bizi bu şekilde müâhaza eden ve düşüncesizlikle ithamda bulunan Mukavkas, sorularına devamla dedi ki:

- Peki O'na kimler tabî olmaktadır?

- Gençler ve bazı zayıf olanlar...

- O'ndan pnceki peygamberlerin de tabî olanları böyle idiler... Size bir de Medine'deki yahudilerin ne yaptıklarını sorayım: Nedir onların durumu?

- Yahudiler O'na, şiddetle muhalefet ettiler... Aralarında çarpış­malar oldu... O, onları yendi, esir aldı ve darma - dağın etti...

- Gerçekten yahûdîler, Tevrat ehli oldukları ve hakikati bildikleri halde O'na karşı haksızlık etmişlerdir. Çok kıskanç bir topluluk olan yehûdiler, O'na da kıskançlık etmişler ve bu yüzden muhalefete düş­müşlerdir..."

Olayı böylece nakleden Muğîra bin Şu'be der ki: Biz, müsâade alıp Mukavkas'm huzurundan ayrıldık. Gerçekten Muhammed hakkında bizi oldukça yumuşatan ve insafa davet eden sözler duyarak oradan ay­rıldık... Kendi kendimize dedik ki: "Gerçekten Arab'ın ve Acem'in hü­kümdarları Muhammed hakkında hep doğrulayıcı sözler söylüyorlar ve üstelik kendisinden korkuyorlar... Bizler ise O'nun yakınları olduğumuz halde kendisine çok uzaklarda duruyor, anlayış göstermiyoruz... Halbuki O bizi, kendi yurdumuzda ve yanı başımızda Allah'a ve O'nun hak dînine çağırıp durmaktadır..."

Yine Muğira der ki: Ben iskenderiye'de kaldığım müddetçe pekçok kilise yetkilisi ile de görüşüp Hz. Peygamber hakkında sorular sorup bilgiler almıştım. Hepsi de O'nun hakkında müsbet şeyler söylemişti... Hatta bir gün bir patrikle konuşurken ona sormuştum: "Peki, Hz. isa'dan sonra gönderilecek olan bir peygamber var mıdır?" demiştim. Patrik de bana şu karşılığı vermişti: isa'dan sonra Ahirzaman Peygam­beri gelecek O'nunla Isâ' arasında hiçbir Peygamber bulunmayacak. Isâ dahî, bu son peygamber'e tabî olunmasını emretmiştir. Bu son Peygam­ber, Araplar arasında çıkacak, adı Ahmed olacak ve okuyup-yazma gör­memiş bulunacak. Kavmi ile kendisi arasında çetin mücâdeleler olacak... O'nun ashabı, O'nun uğrunda seve seve canlarını ve mallarım fedadan çekinmeyecek... O, Harem-i Mekke'den hicret edip Harem-i Medine'ye yerleşecek... İbrahim Peygamber'in Tevhîd ve Haniflik dînini takîb edecek... Abdeste ve her türlü temizliğe çok önem verecek... Ken­dinden önceki Peygamberlere verilmemiş olan bazı özellikler kendisine verilecek... Meselâ: Önceki peygamberler yalnız kendi kavimlerine gön­derilirdi. Son Peygamber olan Ahmed ise, bütün beşeriyete gönderilmiş olacak... Yeryüzünün her tarafı kendisi için mescid olacak, nerede vakit gelirse orada namazını kılacak... Su bulamazsa, topraktan teyemmüm ederek kılacak... Halbuki daha önceleri yalnız su ile abdest alınır ve sadece mâbedlerde ibâdet edilirdi..."

îşte ben, bütün bunların te'sîriyle geri döndüm ve kesin karar ve­rerek müslüman oldum..."

îbn-i Sa'd Vâkıdî tarikiyle onun üstadlarından şu haberi naklet-mistir: Peygamber (s.a.v.) Mısır Meliki Mukavkıs'a mektub gönderdiği zaman, Mukavkıs şu cevabî mektubu gönderdi: "Ben, şahsen bir pey­gamber'in daha geleceğini biliyordum, fakat bu peygamberin Şam'dan çıkacağını zannediyordum. Ben, Senin elçini gayet iyi karşıladım ve ik­ramlarda bulundum. Ayrıca kendisiyle hediyelerimi de göndermiş bulu­nuyorum." O, Peygamber'in elçisini iyi karşılamak ve bazı hediyeler göndermekle beraber, islâm'ı kabul de etmemiştir. Bu sebeble Peygam­berimiz onun hakkında: "Habîs mülküne esîr oldu, fakat mülkü dahî e-linden gidecektir!" buyurmuştur..." [13]

 

Peygamberimizin Hımyer'e Mektub Göndermesi Ve Bu Sırada Vukua Gelenler

 

Yine îbn-i Sa'd'ın naklettiği bir habere göre Zührî şöyle demiştir: Resûlüllah Efendimiz Hımyer'deki Hâris'e, Mesrûh ve Nuaym bin Abdü Külâl'a mektub yazıp Ayyaş bin Ebû Rabîa el-Mahzûmî ile gönderdi... Ve ona şu tenbihte bulundu: "Onların memleketine vardığın zaman gecele­yin girme sabah olunca gir... Sabah olunca abdestini alıp namazım kıl­dıktan sonra başarın ve hüsnü kabul görmen için güzelce dua edip Allah'a yalvarırsın. Kötülüklerden de Allah'a sığınırsın... Sonra mektu­bumu sağ eline alarak gider verirsin, giderken de şu âyeti okursun: "Kitap ehlinden ve puta tapanlardan Hakk'ı tanımayanlar, kendilerine açık delil gelinceye kadar bulundukları halden ayrılacak değillerdir." (Beyyine, âyet 1). Sonra: "Ben Muhammed'e inandım, ben inananların ilkiyim!" de. Bu takdirde karşında hiçbir şey tutunamaz. Onlar kendi dillerince birşeyler söylemeye başlayınca, söylediklerini sana terceme etmelerini iste. Ve bu sırada da: "Ben Allah'a sığındım, Allah'ın indirdiği Kitâb'a îman ettim. Aranızda adalet yapmakla da emrolundum..." (Şûra, 15). Bunu da sonuna kadar okursun... Eğer onlar İslâm'ı kabul edecek olurlarsa, huzuruna gidip secde ettikleri üç ağacı onlara sor! Ilgın ağacını kesip beyaz ve sarı renklerle parlatmışlardır... Kayın ağacına da bezler bağlayarak tapınmışlar... Abonoz ağacına da... İşte put hâline koydukları bunların yerini öğren ve her üçünü de ateşe vererek imha et! Hem de bunları yerlerinden sökerek çarşılarının meydan yerinde yak!"

Ayyaş el-Mahzûmî der ki: Hz. Peygamber'den bu emirleri aldıktan sonra yola çıkıp Hımyer'e vardım. Aynen Peygamberimiz1 in buyurduk­ları gibi davrandım, onlara dedim ki: "Ben sizlere Allah Resûlü'nün gönderdiği elçisiyim. O sizi islâm'a davet ediyor!" îşte bu şekilde kendi­lerini îslâm'a davet ettim. Peygamberimiz1 in bana tenbih ettiği husus­ları da aynen yerine getirdim... Resûlüllah Efendimiz'in buyurdukları gibi oldu... Ağaçlardan edindikleri putların her*üçünü, getirip meydan yerinde yaktım...."[14]

 

Peygamberimizin Uman Meliki El-Cülendi'ye Yazdığı Mektub Ve Bu Sırada Vukua Gelenler

 

Vüseyme, "el-Ridde" adlı kitabında îbn-iîshak'tan şu haberi verir: Peygamber (s.a.v.) Uman meliki el-Cülendfye mektub yazıp Amr bin el-As ile gönderdi ve onu îslâm'a davet etti. Amr gidip mektubu verdiği zaman o şu mukabelede bulundu: "Beni îslâm'a çağıran bu zât, okuma-yazma görmemiş bir peygamberdir. Öyle bir peygamber ki, ne ile emre­derse onu herkesten evvel yapan odur. Neyi de yasaklarsa herkesten Önce ondan sakınan da odur! Düşmanlarıyla savaşırken üstün geldiğin­de şımarmayan, yenilgiye uğradığı zaman da ümitsizliğe düşmeyen bir zâttır... Dâima hayrı emreden, sözünde duran, söz verdiği zaman yerine getiren bir zâttır! Kesinlikle inanıyor ve şehadet getiriyorum ki, bu zât, hak peygamberdir!"

Burada kısaca anlatılan bu kıssanın tamamım, Ibn-i Sa'd'ın, Amr bin el-As'in azadhsı Amr bin Şuayb tarikiyle sevkettiği haberden takib edebiliriz. Şöyle ki: Peygamber (s.a.v.) Uman melikine mektub yazıp Amr bin el-As ile gönderdi. Bu mektub şöyle idi:

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adı ile. Abdullah'ın oğlu ve Al­lah'ın resulü Muhammed'ten el-Cülendî'nin iki oğlu Ceyfer ve Abd'e... Allah'ın hidâyetini kabul edenlere selam olsun! İmdi Ben sizi îslâm'a erdiren Kelime-i Şehadet'e çağırıyorum! Müslüman olup selâmete eri­niz! Zira Ben, bütün insanlara gönderilmiş bir peygamberim... Eğer sizler müsîüman olursanız, Umân'da sizi vâlî olarak bırakırım. Eğer İslâm'ı red ederseniz, mülkünüz kesinlikle elinizden gider, atlı askerle­rim gelip orasını elinizden alırlar... Ve islâm orada da yayılmaya baş­lar...."

Hz. Peygamberin bu mektubunu Übeyy bin Ka'b yazıp mühürledi. Mektubu alarak Uman Emirliğine giden Amr bin El-As, kıssanın geri­sini şöyle anlatmaktadır: Oraya vardığım zaman, iki kardeşten Abd, daha yumuşak olduğu için önce ona gittim. Kendisine ve kardeşi Cey-fer'e Resûlüllah'ın elçisi olarak geldiğimi söyledim. Abd de bana dedi ki: Kardeşim benim büyüğümdür, ben seni ona ulaştırırım. Mektubunu ona kendin okursun..." Sonra bana: "Peki, senin bizleri davet ettiğin şeyin esası nedir?" diye sordu. Ben de kendisine: "Ben sizi, Allah'ın varlığına ve birliğine, Allah'tan başka ilah olmadığına inanmaya, Allah'tan başka ibâdet olunmakta olan şeylerin terkedilmesine, Muhammed'in de Al­lah'ın Resulü olduğuna inanmaya çağırıyorum!" Bunun üzerine Abd bana dedi ki:

"Ey Amr, sen gerçekten kavminin efendisi olan bir zâtın oğlu idin. Peki senin efendi baban ne yaptı? Çünkü biz bunu öğrenmek ve bu hu-suta babana uymak isteriz...." Onun bu sorusuna karşılık ben de dedim ki:

"Babam, Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e imân etmeden öldü. Fa­kat ben, onun îmân etmiş olarak Ölmesini çok isterdim... Ben dahî, Al­lah'ın bana hidâyet buyurduğu zamana kadar hep babam gibi düşünmüştüm.." Benim bu sözüm üzerine Abd: "Peki sen, ne zaman müslümanhğı kabul ettin?" diye sordu. Ben de şu cevabı verdim: "Ben müslüman olalı, fazla bir zaman geçmedi. Ben Habeş Kralı'nın yanında müslüman oldum... Necaşî, kendisi dahî müslümanhğı kabul etti..." Bunun üzerine Abd, "Peki, Necaşî'nin müslümanhğı kabul etmesinden sonra halk onun hükümdarlığına itirazda bulunmadı mı?" diye sordu. Ben de "Hayır" diye cevab verdim. O tekrar sordu:

- Peki, metropolitler ve râhibler de mi itiraz etmediler?

- Hayır, itiraz etmediler...

- Yâ Amr, sen ne dediğini bilmiyor musun? Unutma ki, bir insan için yalan söylemek kadar utanılacak bir şey yoktur!

- Ben sana yalan söylemiyorum! Sonra benim dînimde yalan söy­lemek de helâl değildir.

- Peki, peygamberiniz sizlere neleri emrediyor, neleri nehyediyor? Bana bu hususta da bilgi verir misin?

- Yüce ve büyük olan Allah'a itaat edip isyan etmemeyi, akrabayı görüp gözetmeyi, kim olurlarsa olsunlar Allah'ın kullarına iyilik etmeyi emrediyor! îşte şunları da nehyediyor: Zulüm, düşmanlık, zina, içki, taşlara ve putlara tapınmak, boyuna salîb, haç takınmak veya ona ta­pınmak, işte bunlar da O'nun başlıca yasakladığı şeylerdir...."

-  O'nun insanlara olan daveti, gerçekten ne kadar da güzelmiş! Eğer kardeşim sözüme baksa, atlarımıza binerek yola çıkar ve Muham-med'e varıp O'nun huzurunda müslüman oluruz... Fakat kardeşim, mülküne çok haristir. Böyle bir şeyi kabul edeceğini sanmıyorum... Çünkü o, hep baş olmak ister, kuyruk olmayı kabul etmez...

- Eğer müslüman olursa, Resûîüllah Efendimiz kendisini mülkün­de bırakır, insanların zenginlerinden zekatı toplar, fakirlerine verir...

- Bu söylediğin de gerçekten çok güzel bir şey... Bunu biraz izah eder misin?

- Yirmi miskâl altının, iki yüz dirhem gümüşün, beş devenin, kırk koyun veya keçinin, otuz sığırın zekatı vardır...

- Yâ Amr, ben bizim insanların bunları yâni, islâm'ı kabul etmediği takdirde sizin peygamberinizin bu kadar uzaklardan atlılar gönderip burayı emri altına alabileceğine ihtimal vereceklerini sanmıyorum."

Ben, bir müddet onun yanında kaldım. O, benden aldığı haberleri gidip kardeşine ulaştırdı. Sonra kardeşi beni huzuruna çağırdı. Bu sı­rada onun adamları beni kolumdan sıkıca tutmuştu. Ceyfer, "Bırakınız" dedi, bıraktılar. Gidip yanma oturmak istedimse de buna müsâade et­mediler. Ceyfer, konuşmamı emretti. Ben de Hz. Peygam^er'in mektubunu çıkarıp kendisine verdim. O da mektubu sonuna kadar okudu. Sonra mektubu, kardeşi Abd'e verdi. O da bunu, sonuna kadar okudu. Bu sırada büyük kardeş olan Ceyfer bana: "Peki, Kureyş'in bu husustaki durumu nedir?" diye sordu. Ben de kendisine bütün Kureyş'in O'na tabî olduklarını, gerek istiyerek, gerek istemiyerek islâm'a teslim oldukları­nı haber verdim. Bunun üzerine Ceyfer, "O'nun yanında şimdi kimler var?" dedi. Ben de: "Müslümanlar! Zira insanlar İslâm'a çok rağbet etti­ler, diğer dinleri bırakıp İslâm'ı tercih ettiler... Allah'ın kendilerine hi­dayet vermesiyle beraber akıllarıyla da bildiler ki, daha önceki din ve inançları hep bâtıl imiş. İslâm ise yegâne hak din imiş! Şimdi senden başka şu kargaşa içinde kalan hemen yok gibidir... Eğer bugün müslü-man olmazsan, O'nun orduları gelip seni ayaklar altında çiğneyecektir! Haydi müslüman ol da, selâmet bul! Bu takdirde kavminin üzerindeki hükümdarlığın da devam edecektir...."

Benim bu Fözlerim üzerine bana: "Sen, bugün git, yarm sabah gel­diğinde görüşelim" dedi. Ben de oradan ayrıldım. Sonra onun kardeşi Abd ile görüştüğümde o bana: "Yâ Amr, kardeşimin müslüman olacağını ümîd etmekteyim" dedi... Ertesi günü gittiğimde Ceyfer beni kabul et­medi. Dönüp kardeşini gördüm. O da beni onun huzuruna çıkardı. Fakat Ceyfer bana dedi ki:

"Ey Amr, senin bizi davet ettiğin şey üzerinde uzun uzadıya dü­şündüm. Aramızdaki bu kadar uzaklığa rağmen, peygamberinizin bu­raya atlılar göndereceğine hiç ihtimal vermiyorum. Şayet O'nun askerleri buraya kadar gelmiş olsalar, şimdiye kadar karşılaştıkları as­kerlere benzemeyen askerlerle karşılaşacaklardır! Onlarla olacak sava­şımız çok çetin olacaktır!...."

Ben de Ceyfer'in bu sözlerine şu karşılığı verdim:

- Karar sizindir! Ben yarm erkenden yola çıkıyorum!

Ben onun yanından ayrıldım. Kardeşi Abd ile başbaşa kaldılar. Uzun müddet görüştüler... Ertesi günün sabahında bana haber geldi ve ben Ceyfer'in huzuruna çıktım. Bana dedi ki:

-  Ey Amr, ben ve kardeşim, İslâm'ı kabul etmeğe karar verdik. Şehâdet getirip müslüman oluyoruz!

Böylece onlar müslüman oldular ve müslümanca hüküm vermem, zekâtın tahsil ve taksimini yapmam için benim orada kalmamı, bu hu­susta kendilerine yardımcı olmamı istediler... Ben de orada kaldım... Şayet bana muhalefet eden olursa, her ikisi de bana bu hususta yardımcı oldular...

(Olayı bu şekilde kendisi nakleden Amr bin el-As; Peygamber E-fendimiz'in irtihaîine kadar Umân'da kaldı. Tabiî bu, Peygamber Efen-dimiz'in izniyle olmuştur...) [15]

 

Peygamberimizin Harise Oğullarına Yazdığı Mektub Ve Bu Sırada Vukua Gelenler

 

Ebû Nuaym Vâkıdî tarikiyle onun üstadlarından naklediyor. Şöyle ki: Peygamber (s.a.v.), Harise Oğullarına mektub yazıp gönderdi ve on­ları İslâm'a davet etti... Onlara mektub ulaştığı zaman, deri üzerine yazılmış bulunan bu mektubun yazısını su ile yıkayarak giderdikten sonra, derisini su kovalarına yama yaptılar... Peygamberimiz de kendi­leri için: "Bunlara ne oluyor? Allah akıllarını gidersin!" buyurdu...

Bunlar, yâni Harise Oğulları, heyecanlı, aceleci, konuşmasını bil­mez bir topluluk idi... Ben, bizzat bu kabileye mensub bazı kişilerle ta­nıştım, gerçekten meramını anlatmaktan âcizdi...."

Beyhakî'nin Enes'ten naklettiği bir rivayette de şöyle denilmektedir: "Peygamber (s.a.v.), ashabından birini müşriklerin büyüklerinden birine elçi olarak gönderdi ve onu İslâm'a davette bulundu... Müşrik, Hz. Pey­gamberin elçisine şu karşılığı verdi; "Sizin beni davet ettiğiniz ilâh, na­sıl bir ilahtır? Altından mı, gümüşten mi, yoksa bakırdan mıdır?" Onun bu tutumu karşısında elçi geri döndü. Elçi döndükten sonra oraya bir yıldırım düştü, o müşriki yakıp kül etti... Peygamberimiz'in elçisi ise, birşeyden habersiz geri döndü. Bu sırada Peygamberimiz ona: "Senin elçi olarak gittiğin müşriki, yıldırım düşüp yaktı, kül etti!" buyurdu. Bu sırada şu âyet-i celile nazil oldu: "Gök gürültüsü O'nu överek, melekler de O'ndan korkarak Zâtını teşbih ederler. O, yıldırımlar gönderir de on­larla dilediğini çarpıp helak eder. Allah pek kuvvetlidir, böyleyken onlar hâlâ O'nun hakkında mücâdele ederler." [16]

 

 



[1] Çünkü O, Dokuzuncu Hicret Yılı'nın Receb ayında vefat etmiştir.

[2] İbn-i Ebû Şeybe'ninbu haberi mürsel'dir... O sırada o hükümdarların yabancı el­çiler için, özel tercümanları vardı. Nitekim az sonraki Buharî ve Müslim'in rivayetinde bunu açıkça görmekteyiz

[3] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/7.

[4] Şüphesiz İmam-ı Buharî'nin ibn-i Abbâstan rivayet ettiği bundan önceki Ebû Süfyân hadîsi, bu hususta rivayet edilen haberlerin hem en sahihi, hem de en güzelidir... Ve o rivayette, oradaki hristiyanlann Metropolitlerini öldürdüklerine dair bir kayıt bulunmamakta­dır..

[5] Daha önce de gördüğümüz gibi, Buharîve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri ha­berde, peygamberlerin suretleri hakkında herhangi bir ifâde bulunmamaktadır... Ve İbn-i Asâkîr'in bu rivayeti, asla kabule şâyân bulunmamaktadır... Daha Önce de bir kaç kere söy­lediğimiz gibi, İbn-i Asakîr ve Ebû Nuaym gibilerin garîb, münker ve hayalî rivayetlerine iltifat etmememiz gerekir... Allah, kendilerinin kusurlarını affetsin!... Bu söylediklerimiz, bundan sonraki Beyhakîve Ebû Nuaym'in Ebû Ümâme'den sevkettikleri rivayet İçin de geçerlidir.

[6] Burada söylendiği gibi Cenâb-ı Hak peygamberlerin suretlerini (heykellerini) semâdan indirmiş değildir! Bu, kesinlikle yalan ve saçmadır! Cenâb-ı Hakk Adem aleyhis-seiâm'â bütün neslinin suretlerini sâdece zerreler hâlinde göstermiştir... Yoksa bu küçük zerreler halindeki görüntüleri, heykeller halinde gökten yere indirmiş değildir... Belki bu hey­kelleri, bâzı Rum heykeltraşları, kendi hayallerinde canlandırdıkları şekillere göre, falan peygamberin şekli şöyleydi, filan peygamberin de şekli şöyleydi... gibi düşünüp yapmışlardır. Nitekimonlar, kiliselerini çeşitli mukaddeslerin (!) heyke İleriyi e doldurmuşlardır... Gerisi ise, yâni Zü'1-Karneyn'in batıda bulup Danyâl peygamber'e teslim etmesi de, asilsiz hikâyeler cümlesindendir..

[7] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/7-18..

[8] Buharî'nin tesbitine göre, bu mektuba Abdullah bin Huzâfe, Bahreyn Emîrîne, o da Kisrâ'ya vermiştir..

[9] Keza: El-Sîratü'n - Nebeviyye {İbn-i Kesîr), 3/508 - Beyrut, 1393

[10] El-Sîratü'n-Nebeviyye, 3/509

[11] Bunlar Eserin tenkît ve tahkînini yapan Dr. Muhammed Halîl Herrâs'ın el-Meârif'ten naklen verdiği bâzı bilgilerdir

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/18-22.

[12] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/22-23.

[13] Mukavkıs'ın Resûlüilah Efendimiz'e gönderdiği hediyeler şunlardı: 1- Mâriye ve Şîrîn adında iki câriye, 2- Düldül adındaki katır, 3- Mısır'ın Ben kasabası'nın meşhur balı, 4- Me'bûr adındaki hizmetçi, 5- Bin miskal altın, 6- Yirmi elbise, 7- Ya'fûr adındaki merkeb, 8-Camdan su bardağı...

(Bazılarının iddia ettiği gibi, ayrıca birde tabîb göndermiş değildir... Yine bazılarının iddia ettiği gibi, Mukavkıs imân ederek Sahabe meyanına girmiş de değildir...) (Mevahib Şerhi Zerkanî, 3/272, 350)

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/22-23.

[14] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/27.

[15] Mevahıb-i Ledünniye Şerhi Zerkânı, 3/350-355.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/28-30.

[16] Ra'd suresi, 13.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 2/31.