Kuran ve Sünnet

ONUNCU BÖLÜM

ONUNCU BÖLÜM

 

PEYGAMBERİMİZİN KENDİSİNE HAS OLAN İSRA VE MİRAÇ MUCİZESİ VE BU GECEDE GÖRDÜĞÜ BAZI İLAHİ TECELLİLER

 

Peygamberimizin Kendisine Has Olan İsra Ve Miraç Mucizesi Ve Bu Gecede Gördüğü Bazı İlahi Tecelliler

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Eksiklikten uzaktır O Allah ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüttü. O'na ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye. Gerçekten O işiten gören­dir." [1]

Peygamberimiz'in îsra ve Miraç mucizesi hakkında pek çok hadisler vardır. Bunların bazısı uzun, bazısı da kıSadır. Şimdi bu hadis-i şeriflerden bir kısmını arz edelim. Önce Enes (r.a.)'ın hadisini görelim: [2]

 

Enes Hadisi

 

Müslim'in Sabit el-Bünani'den rivayetine göre Enes demiştir ki: "Rasülüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Bana Burak getirildi. Burak; mer-kebden büyük, katırdan küçük, beyaz ve uzun bir dabbedir. Gözünün gördüğü yere Ön ayağını kor ve çok süratli gider. Ben ona bindim ve Beytü'l-Makdis'e geldim. Üzerinden inip oradaki halkaya bağladım ki, daha önceki peygamberler de bu halkaya binitlerini bağlarlar idi. Sonra Mescid'e girdim, iki rek'at namaz kılıp çıktım. Cebrail bana, birinin içinde içki, diğerinin içinde süt bulunan iki kadeh sundu. Ben de içinde süt olanı alıp içtim. Cebrail bana: "Fıtratı seçtin" dedi. Sonra yakın semaya çıkarıldım. Cebrail kapının açılmasını istedi. "Sen kimsin?" diye soruldu. O da: "Cebrail" diye cevapladı. "Yanında kim var?" diye soruldu. O da: "Muhammed" dedi. "Demek O'na peygamberlik geldi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi ve bize kapı açıldı. Bir de ne göreyim, Adem'le karşı karşıyayım! Beni "merhaba" diyerek karşıladı ve bana hayır dualar etti. Sonra ikinci semaya çıkarıldık. Cebrail kapının açılmasını istedi, ona: "Kimsin?" denildi. O da: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi. O: "Muhammed" dedi. "Demek O, peygamber olarak gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Bize kapı açıldı. Bir de ne göreyim iki teyze oğlu İsa bin Meryem ile Yahya bin Zekeriyya karşımızdalar. Beni. "merhaba" diyerek karşıladılar ve benim için hayır duada bulundular. Sonra üçüncü semaya çıkarıldık. Cebrail yine kapının açılmasını istedi, kendisine: "Sen kimsin?" diye soruldu. O: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi, O da: "Muhammed" dedi. "Demek O'na gerçekten peygamberlik geldi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açıldığında ne göreyim, bütün güzelliğin yarısına sahip kılınmış bulunan Yusuf peygamber! Beni "merhaba" diyerek karşıladı ve benim için hayır duada bulundu. Sonra dördüncü kat semaya çıkarıldık. Cebrail kapının açılmasını istedi, "Kim o?" denildi. O: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi, O da: "Muhammed" dedi. "Gerçekten O'na peygamberlik gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açıldığında karşımda îdris'i gördüm. O da beni "merhaba" diyerek karşıladı ve benim için hayır dua etti. Sonra beşinci semaya çıkarıldık. Cebrail kapının açılmasını istedi. "Kimsin?" denildi. O: "Cebrail" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. O da: "Muhammed" dedi. "Demek O'na peygamberlik gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açıldı. Bir de ne göreyim, Harun beni karşılamakta, bana "merhaba" demekte. O da benim için hayır dua etmekte. Sonra altıncı semaya çıkarıldık. Cebrail yine kapının açılmasını istedi, "kim o?" denildi. O: "Cebrail" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. O da: "Muhammed" dedi. "Demek O'na peygamberlik gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açıldı. Bir de ne göreyim, Musa karşımda. Beni "merhaba" diyerek karşıladı ve benim için hayır dua etti. Sonra yedinci kat semaya çıkarıldık. Cebrail kapının açılmasını istedi, ona "kimsin?" diye soruldu. O: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi, O da: "Muhammed" dedi. "Demek O'na peygamberlik gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet O'na peygamberlik verildi" dedi. Kapı açıldı biz de içeri girdik. Bir de göreyim, İbrahim arkasını Beyt-i Mâmûr'a dayamış oturmakta ve bu Beyt'e günde yetmiş bin melek girmekte, çıkıp bir daha dönmemektedir.

Sonra ben Sidre-i Müntehâ'ya götürüldüm. Onun fil kulağı gibi yapraklan, testi gibi meyveleri vardı. Hiç bir kimse onun güzelliğini hakkıyla anlatmaya güç yetiremez. Allah bana dilediğini vahyetti. Üzerime elli vakit namazı farz kıldı, her gün bu namazlar kılınacaktı. Ben geri döndüm. Musa'ya geldiğim zaman, o bana: "Allah senin ve ümmetinin üzerine neyi farz kıldı?" diye sordu. Ben de: "Elli vakit namazı" dedim. O da bana dedi ki: "Rab'bine dön ve O'ndan hafifletme­sini iste. Zira ümmetin buna güç yetiremez. Ben İsrail oğullarını çok tecrübe ettim, sana bu tecrübeme dayanarak tavsiyede bulunuyorum." Ben de onun tavsiyesine uyarak Rab'bime döndüm, O'ndan hafifletmesi­ni istedim. Rab'bim dileğimi kabul ederek beşini bağışladı. Dönüşümde Musa yine sordu, ben de kendisine "beşini bağışladı" dedim. Musa: "Senin ümmetin buna güç yetiremez, dön de Rab'binden hafifletmesini iste" diye tavsiyede bulundu. Ben Rab'bim ile Musa arasında gidip geldim, hatta sonunda Rab'bim: "Ya Muhammed, bu farz kıldığım namazlar, günde beş vakit olmak üzere hafîfletümiştir. Bu beş namazdan her biri içinde on katı vardır. Sizden beş, benden ellidir.' Ümmetinden her kim bir iyiliği yapmaya niyet ve himmet eder de yapmağa gücü yetmezse, ona yine bir hasene vardır. Eğer yaparsa (en azından) on hasene sevabı yazılır. Her kim bir kötülüğü yapmaya niyet ettiği halde yapmazsa, ona hiç bir şey yazılmaz [3]Eğer yapacak olursa ona bir kötülük yazılır11 buyurdu. Ben bunun üzerine döndüğüm­de yine Musa'ya uğradım ve neticeyi kendisine duyurdum. O bana yine; "Ey Muhammed Rab'bine dön, O'ndan namazı daha da hafifletmesini iste!" tavsiyesinde bulundu. Ben de kendisine şu karşılığı verdim: "Kaç defa Rab'bime dönüp ricada bulundum. Rabbim de her defasında hafifletmede bulundu. Artık Rabbimden utanır oldum." [4]

Buharı ve îbn-i Cerir'in Şüreyk bin Abdullah tarikiyle Enes'ten naklettikleri haberde şöyle denilmiştir: "Peygamber (s.a.v.), Isrâ gecesi Kabe Mescidi1 nde bulunuyordu, orada uyumakta idi. Bir ara yanma üç kişi geldi. Bunlardan birincisi: "Hangisidir?" dedi, ikinci kişi: "En hayırlılarıdır" dedi. Üçüncü kişi de: "Haydi onların en hayırlısını tutu­nuz" dedi. Bu sırada peygamberimizin gözleri uyuyor, kalbi uyumuyor­du ve O, onları gözüyle görmüyordu. Zaten diğer peygamber- ler de hep. gözleriyle uyur, kalpleriyle uyumazlar idi. Bu gelen üç kişi bir şey demeksizin peygamberi yüklenip Zemzem Kuyusu'nun yanma götürüp koydular. Cebrail orada O'nu ameliyat etti. Göğsünü göbeğine kadar yarıp karnının içindekileri dışarı çıkardı, Zemzem suyu döktürerek kendi eliyle yıkadı, temizlik ve paklık işi sona erince, içi iman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirilip göğsüne dökülerek içi bununla dolduruldu.

Sonra göğsünü kapattı ve bu sema yolculuğu, yerden başlamış oldu. [5]Birinci kat semaya çıkarıldığı zaman, Cebrail kapıyı çaldı, "kim o?" denildi. O: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi. O da: "Muhammed" dedi. "Demek Ona vahiy geldi mi?" denildi, o da: "Evet" dedi. Bunun üzerine kapı açılıp kendilerini "merhaba ehlen ve sehlen" diyerek karşıladılar. Birinci semada Adem'le karşılaştılar. Cebrail peygambere: "işte bu baban Adem'dir" dedi. O da Adem'e selam verdi. Adem'de O'nun selamına karşılık verdi ve: "Merhaba, ehlen! Oğlum, sen ne kadar iyi bir oğulsun!" diyerek taltifte bulundu. Derken bu yakın semada iki nehrin bir düze akıp gitmekte olduğunu gördü ve bunların ne olduğunu Cebrail'den sorduğunda: "Bunlar, Nil ve Fırat nehirlerinin aslı ve unsurudur" esvabını aldı. Derken biraz daha gittiklerinde bir başka nehir ile karşılaştı. Nehrin üzerinde inci ve zebercedden yapılmış bir köşk vardı. Eliyle buna dokunduğunda Misk-i Ezfer gibi hoş koku saçtığım gördü. "Ya Cebrail bu nedir?" diye sordu. Cebrail: "Rabbinin sana vadedip sakladığı Kevser* nehridir" dedi. Sonra ikinci semaya çıktılar. Cebrail kapıyı çaldığında "kimsin?" diye seslenildi. O: "Cebrail" dedi. "Yanındaki kim?" denildi, o da: "Muhammed" dedi. "Demek o peygamber olarak gönderildi mi?" denildi, o da: "Evet" dedi. îçeri girdiler. "Merhaba ehlen" diyerek karşıladılar. Sonra üçüncü semaya çıkarıldılar. Yine evvelki gibi karşılandılar. Sonra dördüncü semaya çıkarıldı, yine önceki gibi karşılandılar. Beşinci semaya çıktıklarında da böyle oldu. Altıncı ve yedinci semaya çıkarıldılar, yine böyle karşılandılar. Her semada bazı peygamberlerle karşılaşıp konuştular. Sonra peygamberimiz, ancak Allah'ın bileceği yüksekliklere çıkarıldı, nihayet Sidre-i Münteha'ya geldi. Sonra namaz farz kılındı.

Bu konuda, Nesaî'nin Yezid bin Mâlik tarikiyle yine Enes'ten bir rivayeti var. Bu rivayeti de Sadece fazlalık ve farklılık ifade eden taraftarıyla arz edelim: "Burak'a bindim, yanımda Cebrail de vardı. Bir müddet gittik, Cebrail bana: "Burada in, iki rekat namaz kıl" dedi, ben de inip kıldım. Cebrail: "Burası neresidir bilir misin?" diye sordu ve "Taybe'dir, hicret buraya olacaktır" dedi. Sonra yola devam ettik, Cebrail: "İn burada iki rekat namaz kıl" dedi. Ben de inip kıldım. Cebrail: "Nerede namaz kıldığını biliyor musun? Musa'nın miracını yapıp Allah'la konuştuğu Tur-i Sînada namaz kıldın" dedi. Sonra giderken yine bana: "în, iki rekat namaz kıl!" dedi. Ben de inip kıldım. Yine dedi ki: "Nerede namaz kıldığını biliyor musun? İsa'nın doğum yeri olan Beyt-i Lahm'da namaz kıldın." Sonra ilerleyip Beytü'l-Makdis'e geldim, içeri girdim. Peygamberler orada cemaat olmuştu. Cebrail bana imam olmamı işaret etti, ben de onlara namaz kıldırdım.

Sonra sema yolculuğu başladı, her bir semada bazı peygamberler­le karşılaşıp konuştum. Sidre-i Münteha'ya geldiğimde beni bir heyecan kapladı, başım döndü ve ben yere kapandım. Bana (Allah tarafından) denildi ki: "Ey Muhammed, Ben yerleri ve gökleri yarattığım günde sana ve senin ümmetine günde elli vakit namazı farz kıldım. Sen ve senin ümmetin bu elli vakit namazı eda edeceksiniz." Ben bu emri alarak döndüğümde Musa'ya uğradım. Musa (a.s.) bana dedi ki: "Rabbin sana ve ümmetine neyi farz kıldı?" Ben: "Elli vakit namazı farz kıldı" dedim. Musa: "Sen ve senin ümmetin buna güç ye tirem ez siniz. Rabbine dön de hafifletmesini iste. Zira benim ümmetim olan israil oğullarına günde iki vakit namaz farz kılınmıştı da onlar, bunu eda etmemişlerdi"  tavsiyesinde  bulundu.  Ben  de  Rabbime  döndüm hafifletmesini istedim. Rabbim de onar onar hafifletti ve en sonunda: "Habibim! Elli vakte bedel beş vakit namaz" buyurdu. Allah'ın (c.c.) bu kelamından, beş vaktin kesin olduğunu anladığım için, bir daha hafifletmesi için müracat etmedim." [6]

îbn-i Ebu Hatim diğer bir tarik ile, Yezid bin Ebu Malik'den, o da Enes'ten rivayet eder. Enes'in bu rivayetinin de bazı farklılıkları var. Bu itibarla bu rivayeti de arz ediyoruz:

"...Burak'ın üzerinde Beytü'l-Makdis'e geldiklerinde Cebrail ora-diki bir taşı parmağı ile delerek Burak'ı bu taşa bağladı. Sonra her ikisi mescid sahasına çıktılar. Cebrail burada: "Ey Muhammed, sen, cennet hurilerini sana göstermesi için Allah'a duada bulundun mu?" dedi. Peygamber "evet" dedi. Hurilerin yanına giderek selam verdiler, (Rasulüllah'ı karşılamak üzere meleklerle semadan inmiş bulunan) bu huriler, kayanın sol tarafında idiler. Peygamberin selamına selam ile karşılık verdiler. Peygamber onlara; "sizler kimlersiniz?" diye sordu. Onlar da "bizler hayırlı kadınlarız, dünyada tertemiz yaşamış iyi insanların kadınıyız" dediler. Bunlarla konuştuktan sonra, Peygamber yerine döndü, orada pek çok cemaat toplanmıştı."

(Olayı kendi ifadesiyle anlatan Enes, bu noktadan sonra Peygamberin ifadesiyle anlatmaya başlıyor). "Ben, ezan okunup ikamet alındıktan sonra, bize kim imam olacak acaba derken, Cebrail elimden tutup öne geçirdi, ben de namazı kıldırdım. Döndüğümde Cebrail bana: "Ey Muhammed, arkanda kimler namaz kıldı, biliyor musun?" dedi. Ben: "Hayır" dedim. O dedi ki: "Arkanda Allah'ın gönderdiği bütün peygamberler namaz kıldı." Sonra elimden tutarak birlikte semaya çıktık. "Merhaba, hoş geldiniz!" diyerek her semada karşılanıp, bazı peygamberlerle konuştum. Yedinci kat semada ibrahim peygamberle karşılaşıp selamlaştım. Sonra yedinci semanın üzerine çıktım. Burada bir nehir gördüm. Üzerinde çeşitli mücevherlerle süslü çadırlar vardı. Çadırların üzerinde yeşil kuşlar uçuşuyordu, benim gördüğüm en güzel kuşlar bunlardı. Dedim ki: "Ey Cebrail, bu kuşlar ne kadar güzel ve hoş." Cebrail: "Bu kuşları yiyecek olanlar daha hoştur" dedi ve: "Bu nehir hangi nehirdir, biliyor musun?" dedi. Ben "hayır" diyerek cevapladım. O da: "Bu Allah'ın sana verdiği el- Kevser'­dir" dedi.   Baktım sayılmayacak kadar çok ve çeşitli mücevherlerle süslü altın ve gümüş taşlarla bezenmiş, her tarafı. Suyu sütten daha beyazdı. Taslardan birini alıp Kevserin suyundan içtim, baldan daha tatlı ve miskten daha hoş kokulu idi.

Sonra Cebrail beni alıp Sidre-i Münteha'nm olduğu yere götürdü. Burada beni her renkten bulutlar kapladı. Cebrail de beni terk etti. Ben hemen Allah için secdeye kapandım. Allah bana buyurdu ki: "Ey Muhammed, Ben, yerleri ve gökleri yarattığım günde sana ve ümmetine elli vakit namazı farz kıldım! Sen ve ümmetin bu namazı eda ediniz!" Sonra üzerime çöken bulutlar dağıldı. Cebrail de yanıma gelerek elimden tuttu ve hemen dönüşe geçtik, ibrahim'e uğradık o bana bir şey demedi. Sonra Musa'ya uğradım, o bana: "Ne yaptın ya Muhammed?" dedi. Ben de: "Rabbim bana ve ümmetime elli vakit namazı farz kıldı" dedim. O bana: "Ey Muhammed, buna ne sen, ne de ümmetin güç yetirebilir" dedi ve Rabbime dönüp hafifletmesini istememi tavsiye etti. Ben de derhal Rabbime döndüm. Sidre-i Münteha'nm yanma geldim. Beni yine bulutlar kapladı. Ben derhal secdeye kapanıp: "Rabbim bizden hafiflet!" diyerek yalvardım. Rabbim de: "Onunu kaldırdım" buyurdu. Bunun üzerine döndüm, yine Musa'ya uğradığımda, "Rabbim onunu kaldırdı" dedim. O da bana: "Dön Rabbinden daha hafifletmesini iste" dedi."

(Enes bu noktada ilgili hadisi: "Bu namazlar, elliye bedel beştir" kısmına kadar anlatıyor ve şöyle devam ediyor: "Sonra dönüşe geçtiler. Bu sırada Peygamber dedi ki: "Ey Cebrail, her semada bizi karşılayan­lar "merhaba ehlen" diyerek karşılıyor ve güler yüz gösteriyordu. Fakat bir tanesi selam vermekte ve "hoş geldiniz" demekte kusur etmediği halde hiç gülmüyordu, bunun sebebi nedir?" Cebrail şu karşılığı verdi: 'Ta Muhammed, o kişi, cehennem bekçisi olan Malik adındaki melektir. Yaratıldığı günden beri hiç gülmemiştir, eğer gülmüş olsaydı, sana karşı gülerdi."

Sonra Burak üzerinde dönüşe devam ettiler. Yolda bir kafileye rastladı, bu bir Kureyş kervanı idi. Kervanın içinde bir deve yiyecek taşıyordu, iki tarafına iki çuval yüklenmişti, çuvallardan biri beyaz biri siyahtı. Yanından peygamber geçerken müthiş ürkmüş, tepetaklak yuvarlanarak ayakları kırılmıştı. Peygamberimiz Mekke'ye gelip aynı günün sabahında Miracını anlatınca, müşrikler inkar ve itiraz seslerini yükselttiler. Derhal Ebu Bekir'e koşup: "Ey Ebu Bekir, senin arkadaşın Muhammed, geceleyin bir aylık mesafede bulunan Mescid-i Aksa'ya hem gitmiş, hem de gelmiş. Buna da inanacak mısın?" dediler. Ebu Bekir kendilerine dedi ki: "Eğer bunu O söylüyorsa, inanırız. Zira biz müslümanlar bundan daha garib ve daha ileri haberlerde dahi, O'na inanmaktayız! O bize semalardan haber (vahiy) getirmekte ve biz de bu hususta O'nu tasdik etmekteyiz!" Müşrikler oradan ayrılıp süratle peygambere geldiler ve bunun bir şahidi ve alameti olup olmadığını sordular. Peygamberimiz de kendilerine alamet olarak; kervan içindeki yiyecek yüklü olan ve ürkerek ayaklarım kıran deveyi anlattı. Müşrik­ler kervanın gelmesini beklediler, geldiğinde bu olayın vukua gelip gelmediğini sordular. Kervancılarıda olayın, aynen Hz. Peygamberin kendilerine anlattığı şekilde vukua geldiğini anlattılar, işte bu günden itibaren de Ebu Bekr'e "El-Sıddık" denildi."

îbn-i Cerir ve îbn-i Merdüye tefsirlerinde ve Beyhakî Abdurrah-man bin Hişam tarikiyle Enes'ten rivayet ederler. Bu rivayetteki bazı farklılıkları da arz edelim. Enes demiş ki: "Cebrail Resulüllah'a Burak'ı getirdiği zaman, Burak kulaklarını dikmiş (ve üzerine binmesi için peygambere zorluk çıkarmış). Cebrail de: "Ey Burak, Allah'a yemin ederim ki, bugüne kadar sana Muhammed kadar hayırlı ve keremli birisi binmiş değildir! Bu aksilik deneden?" demiştir. Rasulüllah da Burak'a binip hızla yola çıkmıştır. Giderken yol üzerinde görülen bir yaşlı kadın dikkati çekmiş. Cebrail'e bunun ne olduğunu sormuşsa da o: "Yürü ya Muhammed" diyerek yola devam etmişler. Biraz gittiktten sonra yol kenarından bir ses: "Bu tarafa, bu tarafa ya Muhammed!" diye söyleniyormuş. Cebrail derhal: "Yürü ya Muhammed yürü. Bu seslere kulak verme" demiş. Epey ilerlemişler. Bu sırada büyük bir kalabalık: "Selam sana ey evvel, ey ahir, ey haşir!" diyerek kendisini selamlamış­lar Cebrail bunların selamına karşılık vermesini söylemiş. O da selam ile karşılık vermiştir. Yolda bu durum üç defa tekerrür etmiş'. Sonra Beytü'l-Makdis'e varmışlar. Burada kendisine üç kadeh sunulmuş. Peygamber, süt kadehini alarak içmiş. Cebrail kendisine: "Tam-fıtrata isabet ettiniz! Eğer suyu içseydini*, ümmetiniz suya boğulurdu; eğer içkiyi içseydiniz ümmetiniz azardı" diye bir açıklama yapmıştır.

Sonra Adem'den beri bütün peygamberler cemaat olup, Peygam­ber efendimiz de onlara imam olmuştur. Namazdan sonra Cebrail bir açıklama daha yaparak: "Yoldaki rastladığın yaşlı kadın dünyayı temsil ediyordu. (Dünyanın da, işte bu yaşlı kadının yaşadığı kadar bir ömrü kalmıştır!) [7]Yine yoldaki: "Bu tarafa, bu tarafa!" diye duyulan ve yoldan sapılmasını isteyen ses de, iblisin sesi idi. Kalabalık bir cemaat sesi gibi duyulan ve seni selamlayanlar ise, İbrahim, Mus,a ve Isa peygamberler idi."

Yine Enes hadisi olarak Ahmed ve Ebu Davud Abdurrahman bin Cübeyr'den rivayet ederler. Bu rivayette de denilmiştir ki: "Rasulüllah (s.a.v.) buyurdu: "Ben Miraca çıkarken bazı kavimler gördüm. Bunların tırnakları bakırdandı. Tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyor­lardı. Bunların kimler olduğunu Cebrail'den sordum. Dedi ki: "Bunlar gıybet edip insanların etlerini yiyenler, (insanları gıyabında çekiştirip) onların şeref ve haysiyetine dokunacak söz sarfedenlerdir." [8]

Katade, Sümame ve Ali bin Zeyd tarikinden îbn-i Merdüye'nin bir takrici var. Onlar da Enes'ten rivayet ediyorlar. Şöyle ki; "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "îsra gecesinde ben bir kavme rastladım, bunlar ateşten makaslarla dudaklarını kesiyorlardı. Tekrar dudakları yerine geliyor, tekrar kesiyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğumda, Cebrail'in bana cevabı şu oldu: "Bunlar, senin ümmetinin hatip ve vaizleridir. Kendilerinin yapmadığı şeyleri, başkalarına emredenlerdir." [9]

îbn-i Merdüye Katade tarikiyle Enes'ten rivayet eder. O şöyle der: Peygamber'e namaz; îsra gecesinde farz kılınmıştır." [10] îbn-i Mace ve Nevadiru'l-Usül adlı kitabında Hakim-i Tirmizi ve diğerleri Enes'ten şöyle rivayet ederler: Peygamber buyurdu: "Ben, îsra gecesinde cennetin kapısı üzerinde: "Sadakanın sevabı bire ondur, Allah için Ödünç vermenin sevabı ise bire onsekizdir" diye yazılmış olduğunu gördüm. Ödünç vermenin, niçin Sadaka vermekten daha faziletli olduğunu sordum, Cebrail: "Dilenci ihtiyacı olmadığı halde de dilenmiş olabilir, ödünç alan ise, mutlaka ihtiyacı sebebiyle ödünç alır" dedi.

Hafız Bezzar, Katade tarikiyle Enes'den nakleder: "Peygamberi­miz, îsra gecesi, Rabbini görmüştür." [11]

 

Büreyde Hadisi

 

Tirmizi, sahihtir kaydıyle Hakim, Ebu Nuaym, îbn-i Merdüye ve Bezzar, Büreyde'den rivayet ederler: "Resulüllah (s.a.v.) buyurdu: "îsra gecesinde Beytül-Makdis'e geldiğimizde, Cebrail parmağıyla oradaki kayayı deldi ve Burak'ı bu kayaya bağladı." [12]

 

Cabir Hadisi

 

Buharı ve Müslim Cabir bin Abdullah'dan rivayet ediyor. O

demiştir ki: "Resulüllah (s.a.v.) buyurdu: "Isra gecesinde Beytü'l- Mak-dis'e olan yolculuğumu Kureyş yalanladığı sırada, yüce Allah gözümün önünde Beytü'l-Makdis'i tecelli ettirdi; ben de ona bakıyor, onların sorularını cevaplıyordum." [13]

(Ibn-i Merdüye ile Taberânî'nin sahih bir senedle Cabir'den naklettikleri rivayette, Resulüllah efendimizin: "O gece Cebrail'i Allah korkusundan eski bir yaygı parçası gibi olmuş gördüm" buyurduğu da kaydedilmektedir). [14]

 

Semura Hadisi

 

îbn-i Merdüye Semura bin Cündüb'den rivayet eder. O demiştir ki: "Resulüllah buyurdu: Isra gecesinde ben, bir nehir gördüm, içinde bir adam yüzüyordu. Bu adam nehrin içindeki taşları alıp alıp yutuyordu. Ben Cebrail'e bu adamın niçin böyle yaptığını sordum. O da bana dedi ki: "Bu senin ümmetinden riba yiyen adamın temsilidir!"[15]

 

Şeddad Bin Evs Hadisi

 

îbn-i Ebu Hatim, Beyhakt, Bezzar, Taberânî ve îbn-i Merdüye Şeddad bin Evs'den rivayet ederler. O demiş ki: "Biz Resulüllah'a (s.a.v.): "Senin Isra mucizen nasıl olmuştur?" diye sorduk. O buyurdu: "Ben yatsı namazını ashabıma kıldırmıştım. Cebrail gelip beni Burak'a bindirdi. Hızla ilerledik. Hurmalık bir yere vardığımızda, Cebrail bana; "în iki *ekat namaz kıl!" dedi. Ben de inip kıldım. Sonra Burak'a binip ilerledik. Cebrail: "Nerede namaz kıldın biliyor musun?" dedi. Ben, "hayır" dedim. O: "Yesrib'de, Taybe'de (Medine'de) namaz kıldın" dedi. Burak üzerinde hızla giderken yine: "in, namaz kıl" dedi. Ben de inip kıldım. Sonra binip ilerlemeye başladık. O: "Nerede namaz kıldın?" dedi. Ben, "bilmiyorum" dedim. O: "Musa'nın ilahi tecelliye mazhar olduğu ağacın yanında namaz kıldın" dedi. Giderken yine; "in namaz kıl" dedi. Ben de inip namaz kıldım. Sonra Burak'a binip ilerledik. O bana "nerede namaz kıldın biliyor musun?" dedi. Ben de "hayır" dedim. O: "isa'nın doğduğu yer olan Beyt-i Lahm'de" dedi. Sonra şehre ikinci kapısından girdik. Mescidin kıble tarafına geçtik. Cebrail burada Burak'ı bağladı. Sonra mescide girdik. Girdiğimiz kapının üzerinde güneş ve ay resimleri vardı. Mescidde Allah'ın nasib ettiği kadar namaz kıldım. Sonra beni şiddetli bir susuzluk sardı ve bana iki kadeh sunuldu. Birinde süt diğerinde bal vardı. Ben, Allah'ın bana olan hidayeti sayesinde süt olan kadehi tercih edip içtim. Önümde yaşlı bir adam oturmakta idi. Cibril'e hitaben: "Arkadaşın gerçekten fıtratı seçti" dedi.

Sonra içinde büyük bir şehir bulunan bir vadiye geldik. Burada bana cehennem, serilmiş yaygılar gibi bölük bölük gösterildi, isi hamam suyu gibi kaynayıp kokuyordu. Dönüş esnasında Kureyşin bir kervanına rastladık. Develerinden birini kaybetmişler, onu arıyorlardı. Geçerken onlara selam verdim. İçlerinden bazıları: "Bu Muhammed'in sesi" diyordu. Sonra sabah olmadan Mekke'ye geldim. Ebu Bekir yanıma gelip: "Ey Allah'ın Rasülü, nerede idiniz? Gece boyunca sizi, ümid ettiğim yerlerde aradım, bulamadım" dedi. Kendisine, geceleyin Beytü'l-Makdis'e gidip geldiğimi söyledim. Dedi ki: "Ya Resülallah, orası bir aylık yoldur! Bunu bana anlatır mısın?" Beytü'l-Makdis gözümün önünde tecelli ettirildi, Ebu Bekir ne sorarsa ona bakıp cevap verdim. Ebu Bekir de: "Evet şehadet ederim ki sen Allah'ın resulüsün! " diyerek tasdik etti."

Müşrikler bunu duyduğu zaman şaşırıp: "Ebu Kebşe oğlu Muhammed, bir gecede bir aylık mesafedeki Beytü'l-Makdis'e gidip geldiğini nasıl iddia edebilir?" diye yaygara kopardılar. Peygamber (a.s.) onlara: "Bu hususta size bir alamet söyleyeyim: Kervanınız falan yerde kaybolan devesini arıyordu ve içlerinden falan ses onu bulmuş getiriyordu. Falan yolu takib ederek geliyorlardı ve falan günde buraya ulaşacaklar. Önlerinde de elbise yüklü bir erkek deve bulunacak" diye karşılık verdi. Onlarda beklemeye başladılar. Belirtilen günün öğle vaktine yaklaşılırken kervan geldi. Önünde de Peygamberimizin alamet ve vasfmı belirttiği deve vardı." [16]

 

İbn-i Abbas Hadisi

 

Ahmed, Ebu Nuaym, sahih bir senetle îbn-i Merdüye, Kabus tarikiyle îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O demiştir ki: "Peygamber (s.a.v.) tsra gecesinde cennete girdiğinde, bir tarafta hafif bir ses işitti. Bunun ne olduğunu sordu, Cebrail de: "Müezzin Bilal'in ayak sesleridir" dedi. Peygamberimiz de Miraç dönüşünde insanlara: "Bilal gerçekten kurtuluşa ermiştir!" diyerek bunu müjde etti. Semada Musa (a.s.) kendisini "merhaba ey ümmi peygamber!" diyerek selamlamıştı. Pey­gamberimiz onu, uzun boylu, esmer tenli ve düz saçlı bir adam olarak görmüş, kim olduğunu sormuş "Muşadır cevabını almıştır. Yine semada ibrahim'le de karşılaşmış, onu da ihtiyar, heybetli bir adam olarak görmüş, kim olduğunu sormuş "İbrahim'dir" cevabını almıştır. O da, her peygamber gibi kendisini merhaba ile, selam ile karşılamıştır. Sonra kendisine cehennem gösterildiğinde, orada bazı kimselerin pislik yemekte olduğunu görmüş, bunların kimler olduğunu sormuş, Cebrail de: "Bunlar, senin ümmetinden gıybet edenlerdir" cevabını vermiştir. Yine Peygamber efendimiz, kırmızı suratlı ve gök gözlü bir adam görmüş, bunun kim olduğunu sormuş, Cebrail de: "Bu Salih Peygamber'in devesini Öldüren adamdır" cevabını vermiştir. Mescid-i Aksa'ya gelişinde namaza durmuş, arkasında da diğer peygamberler saf durup namaz kılmışlar. Dönüşünde kendisine iki kadeh sunulmuş, kadehlerden biri sağda diğeri solda imiş. Birinin içinde süt, diğerinin içinde ise bal varmış. Peygambermiz süt kadehini alıp içmiştir. Süt kadehini sunan da kendisine: "Gerçekten fıtratı seçtiniz" demiştir." [17]îbn-i Abbas'tan çeşitli tarikler ile nakledilen rivayetler var. Bunlardan îkrime tarikiyle sevk edilen rivayet şöyledir: "Peygamber (s.a.v.) Isra gecesi, Beytü'l-Makdis'e gitti ve aynı gece döndü. Bunu Kureyş'e anlattı, Beytü'l-Makdis'e ve onların yoldaki kervanlarına ait bazı alametleri de söyledi. İnsanlardan bazıları: "Bu olur şey değildir!" diyerek dinlerinden döndüler. Bunların boyunları, Bedir'de kafir olarak Ebu Cehil'le beraber vurulmuştur. Ebu Cehil Isra olayı üzerine galeyana gelmiş ve: "Muhammed bizi zakkum ağacı ile korkutmak istiyor! Hurmayı ve sütün kaymağım getiriniz zakkumlamnız!" diyerek galeyanını açığa vurmuştu.

Peygamberimiz bu gecede Deccal'ı da gözüyle görmüştür, yoksa uykuda değil. Nitekim kendisi bu hususta: "Ben Deccal'i; büyük cüsseli, ay yüzlü, gözünün biri yıldız gibi ışıklı, saçları ağaç dalı gibi bir adam olarak gördüm" buyurmuştur, isa'yı, Musa'yı, ve ibrahim'i gördüğünü de beyan etmiştir, ibrahim'in her azasının kendi azasına benzediğini görmüş: "O, tıpkı bana benziyordu" demiştir. Onunla karşılaştığında Cebrail kendisine: "Atan ibrahim'e selam ver!" demiş, Peygamberimiz de ona selam vermiştir." [18]

Buhari yine îkrime tarikiyle îbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder. O demiştir ki: Yüce Allah buyurdu:

"Sana gösterdiğimiz rüyayı, ancak insanlar için imtihan yaptık" [19] Bu ayetteki rüyadan murat rü'yetdir, gözle görmektir ki, Peygamberimize Isra gecesi bazı tecelliler gösterilmiş, o da gözüyle görmüştür."

Yine Katade, Ebu'l-Aliye tarikiyle îbni Abbas'tan Buhari ve Müslim rivayet ederler: O şöyle demiştir: "Resulüllah (s.a.v.) buyurdu:

"Ben îsra gecesinde Musa'yı uzun boylu, kıvırcık saçlı, Şenua'lı adamlardan biri gibi gördüm, isa'yı da orta boylu, pembe ile beyaz arası, açık renkli, düz saçlı bir adam olarak gördüm. Cehennem hazini olan Malik'i kendine has alametleri içinde Deccal'ı da gördüm. Daha nice tecellileri müşahade ettim Rabbim bana bu hususta: "Andolsun ki biz Musa'ya da kitap vermiştik. Onun kavuşması hakkında sakın şüpheye düşme" buyurmuştur. (Katade bu ayeti tefsir ederken: "Peygamberimiz Musa'ya kavuşmuştur" diye açıklama yapardı.)[20]

Ahmed, Nesai, Bezzar, Taberânt, Beyhakî ve îbn-i Merdüye sahih bir sened ile, Said bin Cübeyr tarikiyle îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Resulüllah (s.a.v.) buyurdu: "îsra gecesinde ben, çok hoş bir koku duydum, bunun ne olduğunu sordum. Dediler ki: "Bu Firavnm kızının şehid düşen dadısının ve çocuklarının kokusudur. O Firavnm kızının başını tararken, tarağı elinden düşürmüş, alırken de "Bismillah" deyivermiş. Firavunun kızı: "Senin babamdan başka rabbin mi var?" demiş. O da: "Benim, senin ve babanın da rabbi Allah'tır" demiş. Kız babasına haber vermiş, Firavn kendisine: "Senin benden başka rabbin mi var?" diye çıkışmış. O da: "Senin de, benim de rabbim Allah'tır" diyerek karşılık vermiştir. Müthiş sinirlenen Firavn, çok miktarda bakır eritilmesini, onun ve çocuklarının bu eritilmiş bakır içine atılma­larını emretmiş. Onları teker teker kaynayan bakır içine atarlarken, sıra en küçükleri olan süt emer çocuğa gelmiş, çocuk: "Anacığım, korkma gerileme. Çünkü sen hak yoldasın" diye konuşmuştur. Bu şekilde küçükken konuşanların sayısı dörttür: Biri bu çocuktur, biri Yusuf a şahitlik eden çocuk, biri Cüreyc'in arkadaşı, biri de Isa bin Meryem'dir." [21]

Ahmed, îbn-i Ebu Şeybe, Nesai, Bezzar, Taberânt ve Ebu Nuaym sahih bir sened ile Zurara bin Ebu Evfa tarikiyle îbn-i Abbas'tan rivayet ederler. O şöyle demiştir: Resulüllah (s.a.v.) buyurdu: "Ben, îsra gecesi sabahında Mekke'de idim. Geceleyin Beytu 1-Makdis'e gidip geldiğimi söylersem, insanlar beni yalanlar diye endişe ettim..." işte Peygamberi­miz bu endişe ile tek başına ve üzgün olarak oturuyordu. Allah'ın düşmanı Ebu Cehil ona uğradı, yanma oturdu ve: "Yeni bir şey var mı?" diye alaylı bir tarzla sordu. Peygamberimiz de: "Evet, bu gece uzaklara gidip geldim" dedi. Ebu Cehil: "Nereye gidip geldin?" dedi. Peygamberi­miz de: "Beytu 1-Makdis'e" dedi. Ebu Cehil: "Ve sabahleyin Mekke'de­sin?" dedi. Peygamberimiz de: "Evet" dedi. Ebu Cehil bu sırada peygamberi yalanlamak istemedi, insanları çağırıp onlar yalanlasın istedi. Bu maksatla insanları çağırdı ve Peygamberimize hitaben: "Haydi, bana anlattıklarını bunlara da anlat!" dedi. Peygamberimiz de anlattı. Duyanların bir kısmı hayretinden ellerini birbirine çarpıyor, bir kısım elini başının üzerine koyarak şaşkınlığını belli ediyordu. Sonra Peygamberimize hitaben: "Peki sen şimdi bize, Beytü'l-Makdis'i tarif edebilir misin?" dediler, içlerinde Beytü'l-Makdis'i görüp bilenler de vardı. Peygamberimiz bu hususu beyan Sadedinde buyurmuş ki: "Ben onlara Beytü'l-Makdis'i tarif ediyordum; bir kısmını anlattım, sonra durum karıştı. Hemen Beytü'l-Makdis gözümün önüne getirildi. Ben de ona bakıp kalan kısmım da bir güzelce tarif ettim." Beni güzelce ve hayretler içinde dinleyen insanlar: "Vallahi olduğu gibi doğru olarak anlattı" demekten kendilerini alamadılar." [22]

Yine îbn-i Merdüye Said bin Cübeyr tarikiyle tbn-i Abbas'tan rivayet eder. O şöyle demiştir: "tsra gecesi Peygamber (s.a.v.) bazı peygamberlere uğramıştır. Bu peygamberlerden bazılarının cemaatı pek az olup sayıları onu "geçmiyordu. Bazılarının ümmeti küçük bir topluluk idi. Bazılarının cemaatı oldukça çok idi. Bazılarının ise, kendisine uyan kimsesi yoktu. Hiçbir kimse kendisine inanmadığı için yapayalnız idi. Bazılarının ümmetini ise, çok büyük bir cemaat halinde görmüştü. Peygamber efendimiz: "Bu kimin ümmetidir?" diye sormuş, kendisine: "Bu Musa'nın ümmetidir" denilmiştir. Sonra: "Ey Muham-med, başını kaldır da bir bak!" denilmiş, Peygamberimiz de baktığında bütün ufukları kaplayan çok büyük bir topluluk görmüş; yine kendisine: "îşte bu da senin ümmetindir! Bundan başka ümmetinden yetmiş bin kişi daha vardır ki, onlar; hesaba çekilmeksizin doğruca cennete gidecekler" denilmiştir." [23]

Ahmed, sahih bir senedle îbn-i Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamberimiz buyurdu: Ben, aziz ve celil olan rabbimi gördüm."

Taberânî Mu'cemul-Ev safında sahih bir senedle îbn Abbas'ın şöyle dediğini nakleder: "Muhammed (s.a.v.) gerçekten rabbini iki defa görmüştür. Birinde gözüyle, diğerinde ise kalbiyle görmüştür."[24]

Müslim'in de îbn-i Abbas'tan bu hususta bir rivayeti var. Onun çıkardığı bu habere göre îbn-iAbbas:[25]

"Onun gördüğünü gönlü yalanlamadı. And olsun ki onu, bir kez daha inerken görmüştü" (198) ayetinin açıklaması ile ilgili olarak; "Gerçekten o onu, kalbiyle iki defa görmüştür" demiştir,

îbn-i Merdüye'nin de bu konuda îbn-i Abbas'tan bir rivayeti var, fakat bu rivayetin senedi çürüktür. Onun bu rivayeti ise şu şekildedir: "Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "îsra gecesinde ben, ye'cüc ve me'cüc'e gönderildim, onları dine davet ettim. İslamı kabul edip Allah'a ibadet etmeye çağırdım. Onlar benim bu davetimi kabul etmediler. Onlar Adem ve iblis neslinden Allah'a isyan edenlerle beraber, cehennemde azap görmektedirler."[26]

 

İbn-i Amr Hadîsi

 

îbn-i MerdüyeAmr bin Şuayb'dan, o babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.), hicretten bir sene evvel, Rabiul-evvel ayınm onyedinci gününün gecesinde Mi'raca çıkarıldı..."

Beyhakl'nin îbn-i Şuayb'dan tahricine göre, o da şöyle demiştir: "Peygamberimizin îsra mucizesi, onun Medine'ye hicretinden bir sene Önce idi." Beyhakî'nin Urve'den sevkettiği rivayette bu merkezdedir.

Onun bir de el-Süddi'den rivayeti var. Bu rivayette aynen şöyle denilmiştir: "Peygamberimizin îsra mucizesi, onun Medine'ye hicretinden onaltı ay önce idi."[27]

 

İbn-i Mes'ud Hadisi

 

Müslim, Mürre el-Hamedani tarikiyle îbn-i Mesud'dan rivayet eder. O şöyle demiştir: "îsra gecesi Peygamberimiz Sidre-i Münteha'ya çıkarıldı. Semaya çıkarılıp yükseltilenler de, en son oraya kadar çıkarılır, ruhlar ve diğerleri. Daha yücelerden indirilenler de oraya kadar indirilir. Ayette:

"Sidre'yi kaplayan kaplamıştı" buyurulmuştur. [28]Peygamberi­miz Sidre'ye vardığı zaman, onun üzerinde altın renkli kelebekler uçuşuyor, her taraf rengarenk parlıyordu. Peygamberimize beş vakit namaz, el-Bakara suresinin sonundaki ayetler, bir de "la ilahe illallah" tevhidine tam ehil olupta hiç bir şeyi Allah'a ortak koşmayanların günahlarının affedileceği müjdesi verilmiştir."

Ahmed, Îbn4 Mace, Saîd bin Mansur, sahihdir kaydıyla Hakim, Müesser bin Afare tarikiyle îbn-i Mesud'dan rivayet ederler, O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "îsra gecesinde ben ibrahim, Musa ve Isa ile karşılaştım. Bunlar kendi aralarında kıyametin ne zaman kopacağı meselesini müzakere ediyorlardı. "Bu hususta söz, İbrahim'in olsun" dediler. ibrahim (a.s.): "Ben kıyametin ne zaman kopacağını bilemem" dedi. îşi Musa'ya havale ettiler. O da: "Benim bu hususta bir bilgim yoktur" dedi. Sıra isa'ya geldi. O da dedi ki: "Kıyametin ne zaman vuku bulacağım asla ben bilemem! Allah'tan başka herhangi bir kimse de bilemez. Rabbimizin bana verdiği sözde şunlar vardı. Kıyamet yaklaştığında Deccal çıkar. Benim de iki elimde iki kılıç bulunur, Deccal beni gördüğü zaman, kalayın erdiği gibi erir. Beni görür görmez Allah onu helak eder. Hatta taşlar ve ağaçlar: "Ey müslüman, arkanda kafir saklanıyor, haydi gel onu öldür!" diye seslenir. Derken Allah onların hepsini helak eder. Sonra insanlar ülke ve vatanlarına dönerler. Bu sırada Ye'cüc ve Me'cüc çıkar. Onlar her yüksekliği yel gibi aşarlar. Müslümanların ülkelerini çiğner. Neye rastlasalar helak ederler. Önlerine çıkan bütün suları içip tüketirler, insanlar bana gelip şikayet ederler, ben de; Allah'a dua edip onları helak etmesini isterim, Allah da onları helak eder, hepsi ölürler. Onların kokusundan yerin toprağı bozulur. Allah bol yağmur yağdırır. Seller onların cesetlerini denizlere taşır.

işte Rabbimin bana söz verdiği bu hususlar olduğu zaman, kıyamet de iyice yaklaşmış olur. Hamile bir kadının günü tamam olup da doğumunu akşam mı, yoksa sabah mı yapacağı belli olmadan ev halkının o doğumu bekledikleri gibi, kıyametin vukuu da bu derece yaklaşmış olur."

Basendir kaydıyle Tirmizi ve îbni Merdüye Abdurrahman tarikiyle îbni Mesud'dan rivayet eder: O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Isra gecesi ben ibrahim ile karşılaştığım zaman, o bana dedi ki: "Ya Muhammed, ümmetine haber ver, cennetin toprağı hoş, suyu pek tatlıdır! Teri de düzdür. Onu ağaçlandırıp yeşillendirme­nin yolu ise: "Sübfrânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilahe ülallâhü vellâhu ekber" diyerek Allah'ı teşbih, tahmid, tevhid ve tekbir etmektir ve: "Velâ havle velâ knvvete illâ billahi 1-aliyyi'l-azîm" diyerek Allah'ın kudret, kuvvet ve azametine sığınmaktır." [29]Yine îbni Mesud'a ait rivayetlerden birinde, Peygamber efendimi­zin Miraç gecesi Cebrail'i altıyüz kanadıyla bütün ufku kapatmış bir halde gördüğüne dair bilgi vardır. Diğer bir rivayetinde ise, "Cebrailin kanatlarından, inci ve yakut gibi çeşit çeşit renklerin parıldadığım gördüğü" ifade edilmektedir.

Buhari'nin rivayet ettiği bir diğer haberinde ise,"Refrefi yeşil bir yaygı şeklinde ve bütün 'ufku kapatacak büyüklükte gördüğü" kaydedilmiştir." [30]

 

Abdurrahman Bin Kurad El-Sümali Hadisi

 

Said bin Mansur ve diğerleri Abdurrahman bin Kurad'dan rivayet eder. O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.), Isra gecesinde Mescid-i Aksa'ya olan yolculuğuna başladığı sırada, makam ile zemzem arasında bulunuyordu. Sağında Cebrail, solunda Mikail vardı. Bunlar onu oradan alarak ve uçarak Mescid-i Aksa'ya götürdüler, sonra yüce semalara çıkardılar. Peygamberimiz bu yolculuktan dönüş sırasında yüce semalardaki çok miktarda duyulan teşbih seslerine ilaveten, bizzat semalarında: "Sübhâne'1-aliyyi'l-e'lâ sübhânehü ve teâlâ" diyerek yüceler yücesi Allah'ı çokça teşbih ettiklerini işitmiştir." [31]

 

Ömer İbnül Hattab Hadisi

 

Allah kendisinden razı olsun, Ömer İbnül Hattab bir gün Cabiye'de iken Kudüs'ün fethini andığı sırada, Ka'bü-l Ahbar'a hitaben şöyle dedi: "Ey Ka'b! Söyle bakalım, ben mescidimi nereye yapayım?" Ka'b, yahudilerin kıblesi olan büyük kayayı işaretle; "Bu kayanın arka tarafına" dedi. Ömer, onun bu cevabından memnun olmadığı için: "Ey Kab! Herhalde yahudilik damarın tuttu, vallahi ben kayanın arka tarafına mescid yüpmam. Bilakis kayanın ön tarafına yaparım. Nitekim Peygamber (s.a.v.) dfe onun Ön tarafında namaz kılmıştı" diye karşılık verdi. Kayanın ön tarafına ilerledi, orada namaz kıldı, mescidinin de buraya yapılmasını emretti." [32]

 

Malik Bin Sasaa Hadisi

 

Ahmed, Buhari, Müslim ve daha başkaları Katade tarikiyle Malik bin Sa'saa'dan şöyle rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), îsra gecesi Kabe'nin Hatim denilen kısmında bulunuyordu.

(Bazı rivayetlerde Katade'nin "Kabe'nin Hicr denilen kısmında bulunuyordu" dediği kaydedilir ve Miracı sonuna kadar anlatan bu uzunca hadiste, başlıca şu noktalar bildirilir).

"O gece, Cebrail yanında iki melek daha bulunduğu halde gelir, Peygamber efendimizin göğsünü yararak ameliyat yapar,"

"Peygamberimizin biniti Burak; katırdan küçük, merkepten büyükçe bir hayvan olup gözünün gördüğü yere ayağını basan; çok süratli bir vasıtadır."

"Birinci kat semaya çıkarlar, Cebrail kapının açılmasını ister, "Kim o?" diye sorulur, cevapta: "Cebrail" denilir, "yanında kim var?" diye sorulur. "Muhammed" diye cevap verilir. "Demek O'na peygamberlik verilme zamanı gelmiş midir?" denilir. "Evet" cevabından sonra kendilerine kapı açılır, onlar da girerler. Diğer her bir semaya gelişlerinde de böyle olur. Her bir semada bazı peygamberlerle karşılaşırlar. Her peygamber, kendisini: "Merhaba ehlen!" diyerek, selam ve sevgilerle karşılarlar. Bunlardan Musa ile 6. kat, semada karşılaştığı, solamlaşıp ayrıldığı sırada, Musa'nın ağladığı duyulur. "Niçin ağladığı" sorulduğunda; "Muhammed benden sonra peygamber olarak gönderildi. Onun ümmeti benim ümmetimden çok olacak" diye cevap verdiği görülür." Sidre-i Müntehaya varıldığında Peygamberimiz, 4 nehir görmüş, bunların ikisi zahir, ikisi de batın imiş. Cebrail'e sormuş, O da: "Batın olan iki nehir, iki cennet nehirleridir; zahir olan iki nehir de Nil ve Fırat nehirleridir (bunların aslı ve unsurudur)" diyerek cevap vermiştir. Bundan sonrada Peygamberimize Beytül-Ma'mur gösterilmiştir."

Katade, buradaki rivayetinde, Beytü'l-Ma'mura her gün yetmiş bin meleğin ziyaret için girdiğini ve bir daha

dönmediklerini Hasan tariki ile ve Ebu Hureyre'nin hadisi olarak nakletmişîir.[33]

 

Ebu Eyyüb Hadisi

 

lbn-î Ebû Hatim ve îbn-i Merduye Ebu Eyyub el-Ansari'den rivayet eder. O demiştir ki: "îsra Gecesi Peygamber (s.a.v.); ibrahim'e uğradı, ibrahim O'na dedi ki: "Ümmetine emret, cennete çokça fidan diksinler; zira cennetin toprağı hoş, yeri geniştir." Peygamber Efendimi?, İbrahim'e: "Cennete dikilecek fidanlar nelerdir?" diye sormuş. O da:

"....Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. (Kötüden sabnmak, iyide imanlı olmak, Sadece Allah'ın dilemesi ve yardım ötmesi ile mülkündür)" diyerek, Allah'tan güç ve kuvvet talebinde bulunmaktır!" demiştir. [34]

 

Ebu Zerr Hadisi

 

Buharı ve Müslim Yunus tarikiyle Zühri'den, o da Enes'ten nakleder. Enes diyor ki: "Ebu Zerr Resulüllah'm îsra mucizesini anlatmak üzere bize dedi ki: Resulüllah (s.a.v.) buyurdu: "Evimin tavanı yarıldı, Cebrail indi, göğsümü yarıp kalbimi çıkardı, zemzemle yıkayıp iman ve hikmetle doldurdu sonra kapattı. Sonra elimden tutup semaya çıkardı. Semaya vardığımızda, kapının açılmasını istedi. "Kimsin?" denildi, O: "Cebrail" dedi. "Yanında başkası var mı?" denildi, O da: "Evet, yanımda Muhammed var" dedi. "Demek ona peygamberlik gönderildi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açılıp semaya çıktığımız-di, bir de ne göreyim, adamın biri oturmuş, sağma bakıp seviniyor» soluna bakıp ağlıyordu. Beni "merhaba iyi peygamber. Merhaba iyi evlad" diyerek karşıladı. Cebrail'e: "Bu zat kimdir?" diye sordum, O da: "Adem'dir sağındaki ruhlar, cennetliklerin ruhlarıdır; solundaki ruhlar da cehennemliklerin ruhlarıdır. Sağına bakıp sevinip gülmesi, soluna baktığı zaman üzülüp ağlamasıda bundandır" karşılığını verdi. Sonra ikinci semaya çıktık. Buranın bekçisi de önceki gibi söyledi, sonra kapıyı açtı.

(Ebu Zerr'in ravisi Enes der ki: "Ebu Zerr, peygamberlerin hangisinin hangi semada olduğunu söylememekle beraber, o gece Peygamber efendimizin Adem'i, Idris'i, Musa'yı, İsa'yı ve İbrahim'i gördüğünü ifade etmiştir.)

Zuhri der ki: Bana îbni Hazm, îbni Abbas'ın şöyle dediğini nakletmiştir: Peygamber (s.a.vJ buyurdu:

"Sonra yükseğe çıkarıldım; öyle bir makama ulaştım ki, kalemlerin çıkardığı gıcırtıları duyuyordum..."

Müslim, Ebu Zerr'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Ben Resulüllah (s.a.v.) efendimize: "Ey Allah'ın rasülü, sen miracda rabbini gördün mü?" diye sordum. Peygamberimiz de bana: "Ey Eba Zerr, ben büyük bir nur içinde kaldım, onu nasıl görebilirim?" diyerek cevap verdi." [35]

 

Ebu Said Hadisi

 

Peygamberimizin îsra ve Miraç mucizesini genişçe anlatan hadislerden biri de, Ebu Said el-Hudri'nin naklettiği hadistir. Bunu kendisinden nakleden Îbni Cerir, îbni Münzir, İbnü Ebu Hatim, îbni Merdüye, Beyhakî ve îbni Asakir'dir. Hepsi de Ebu Harun el-Abedi tarikiyle rivayet etmiştir. Buna göre Ebu Saîd Peygamber'den (s.a.v.) naklederek şöyle demiştir: "O buyurdu: Yatsı namazından sonra ben Mescid-i Haram'da uyuyordum. Ansızın biri gelip beni uyardı. Kalktım beni uyaran bir hayal gibi önümde duruyordu, onu takib ettim. Mescidden çıktığımda bana Burak denilen bir binit hazırladıklarını gördüm. Sizin binitlerinizden katıra benziyordu, fakat ayaklarını gözünün erdiği yere basıyordu. Benden önceki peygamberler de ona binmişti. Üzerine binip seyrederken sağ tarafımdan bir ses: "Ya Muhammed, bana bakar mısın sana bir şey soracağım" diyordu. Ben cevap vermeden devam ettim. Az ileride yine: "Ya Muhammed bana bakar mısın sana bir şey soracağım" diye sol tarafımdan bir ses işittim, yine cevap vermeden devam ettim. Derken yaşlı bir kadınla karşılaştım. Allah'ın yarattığı her zinetten ve süsten üzerinde vardı. Fakat kollarını açmıştı. Bana: "Ya Muhammed, bana bak ben sana bir şey soracağım!" diye bağırıyordu. Ona da hiç cevap vermeden yoluma devam ettim. Nihayet Beytü'l-Makdis'e vardık.

Ben Burak'ı oradaki halkaya bağladım, Önceki peygamberler de binitlerini buraya bağlarlar idi. Burada Cebrail bana iki kadeh sundu. Bunlardan birinde içki diğerinde de süt vardı. Sütü içtim, içkiyi terk ettim. Cebrail bana: "Gerçekten fıtratı seçtin" dedi. Ben büyük bir sevinç ve memnuniyetle "Allahü Ekber" diyerek tekbir getirdim. Cebrail bana: "Ben senin yüzünde bir değişiklik görüyorum" dedi. Ben de yolda gelirken sağdan soldan duyduğum sesleri söyledim. O bir açıklama getirerek dedi ki: "Sağından duyduğun ses yahudiliğe çağıran bir ses idi. Eğer o sese cevap verseydin senden sonra ümmetin yahudileşirdi. Solundan gelen ses de nasraniyete davet eden bir sesdi. Eğer ona cevap verseydin, ümmetin hristiyanlaşırdı. Gördüğün kolları açık yaşlı ve süslü kadın1 ise dünya idi. Eğer ona cevap verseydin ümmetin düyayı ahiret üzerine tercih ederdi." Sonra ben ve Cebrail Beytü'l-Makdis'e girdik, her ikimiz ikişer rekat namaz kıldık. Sonra Miraç getirildi. Miraç, görülmemiş güzellikte (nurani bir merdiven veya asansör) idi. Adem oğullarının ruhları bununla semaya çıkarlar. Kişi ölürken gözlerini yukarı diktiğini görürsün, bu da onun miracı görüp onun güzelliği karşısında hayran kalmasmdandır. Ben ve Cebrail işte bu Miraç ile yukarı çıktık. Bu sırada adı ismail olan bir melekle karşılaştım, o birinci kat semanın bekçisi ve sahibi olup önünde yetmişbin melek vardı, Bu meleklerden de herbirinin emrinde yüz bin melek vardı. Nitekim yüce Allah kitabında:

"Rabinin ordularının sayısını ancak kendisi bilir" buyurmuştur.[36]

"Cebrail kapının açılmasını istedi, ona: "Kimsin?" denildi, O da: "Cebrail" dedi. "Yanında kim var?" denildi. O da: "Muhammed" cevabını verdi. Bunun üzerine: "Ya demek ona peygamberlik geldi mi?" denildi. O da: "Evet" dedi. Kapı açılıp içeri girdik. Ansızın Adem'le karşılaştım. O Allah'ın onu yarattığı gündeki sureti ve şeklinde idi. Neslinin ruhları ona arzediliyordu. Mümin ruhlar arzedildiği zaman; "iyi ruh temiz bir nefis" diyerek seviniyor ve: "Bunu ITiiyyine götürün" diyordu. Günahkarların ruhları arzedildiği zaman: "Kötü bir ruh, pis bir nefis" diyerek üzülüyor ve: "Bunu siccine atınız" diyordu. Az ileri gittiğimde bazı1 sofralar gördüm. Üzerinde taze etler vardı, fakat onları yiyen yoktu. Fakat bazı sofralarda vardı ki üzerine konulan etler bayatlayıp kokmuştu. Birçok insanlar bu sofralara toplanmış yiyorlardı. Cebrail'e: "Bunlar kimlerdir?" diye sordum. O da bana: "Bunlar, helali bırakıp da harama yönelen kimselerdir" dedi. Biraz ileri gittiğimde, karınları ev kadar büyük insanlar gördüm. Her biri kalkmak istiyor tekrar düşüyordu ve: "Allah'ım kıyamet kopmasın" diye yakarıyordu. Firavun ailesinin yolu üzerinde olup gelip geçenler tarafından çiğnenen vs durmadan Allah'a yalvaranlar vardı. Cebrail'e: "Bunlar kimlerdir?" diye sorduğumda, o: "Bunlar senin ümmetinden riba yiyenlerdir. Onlar kalkamazlar ancak şeytan çarpmış gibi kalkarlar" dedi. Biraz daha ileri gittiğimde, dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm. Bunlar yerden aldıkları taşları ağızlarından yutuyor arkalarından çıkarıyorlar­dı. Bunlar da feryatlar içinde Allah'a yaivarıyorlardı. Cebrail'e bunların kimler olduğunu da sordum, o da bana: "Bunlar senin ümmetinden haksız yere yetim malı yiyenlerdir. Bunlar karınlarına ancak ateş doldururlar ve ileride ateşe girerler" dedi.

Sonra biraz daha ileri gittim, burada da göğüslerinden asılmış kadınlar gördüm. Bazı kadınların da başları aşağı asılmış olduklarını gördüm. Bunlar da hep Allah'a yalvarış ve yakarış içinde idiler. Bunların kimler olduğunu sorduğumda Cebrail bana: "Bunlar senin ümmetinden zina eden, çocuklarım öldüren kadınlardır" cevabını verdi. Az ileri gittiğimde de kendi yan taraflarından etlerini kesip yiyen bazı insanlar gördüm. Bunlara da: "Haydi ye. Dünyada iken kadeşinin etini nasıl yiyordun!" denilerek azab olunmakta idi. Bunların kim olduğunu da sordum. Cebrail'de bana: "Bunlar yine senin ümmetinden insanları çeşitli işaretler ile alaya alıp küçümseyenlerdir" dedi.

Sonra ikinci kat semaya yükseldik. Burada Allah'ın yarattığı insanların en güzeli olan yüzü ayın ondördü gibi parlayan bir adamla karşılaştım. Kim olduğunu sorduğumda, Cebrail: "Bu, senin kardeşin Yusuf peygamberdir" dedi. Yanında ümmetinden bazıları da vardı. Kendisiyle selamlaştık. Sonra üçüncü semaya çıkarıldım. Burada da Yahya ve Isa peygamberlerle karşılaştım. Yanlarında, kendi kavimle­rinden bazıları da vardı. Onlara selam verdim, onlar da bana selam verdiler. Sonra dördüncü semaya çıkarıldım. Burada Idris peygamberle karşılaştım ki, yüce Allah onu gerçekten yüksek bir makama çıkarmıştır. Ona selam verdim, o da bana selam verdi. Sonra beşinci semaya çıktım. Burada ise Harun ile karşılaştım. Onun sakalının yarısı siyah, yarısı ise beyaz idi. Sakalı o kadar uzun idi ki nerdeyse göbeğine değecekti. Ona da selam verdim, o da beni selamla karşıladı. Sonra

altıncı semaya çıktık. Burada Musa ile karşılaştım, selamlaştım. O oldukça esmer ve saçları çok olan bir zattı. Şöyle söyleniyordu: "însan-lar benim Allah indinde en keremli kişi olduğumu iddia ediyorlar. Halbuki şu zat, benden daha keremlidir." Yanında kavminden de bazı kimseler vardı. Sonra yedinci semaya çıktık. Burada da İbrahim ile karşılaştım. O sırtını Beytü'l-Mamura dayamıştı, erkeklerin en güzelle-rindendi. Cebrail bana: "Bu senin atan, Allah'ın halili İbrahim'dir" diyerek onu bana tanıtmıştı. Yanında kavminden bazıları da vardı. Burada bana denildi ki: "Senin ve ümmetinin yeri burasıdır, işte ümmetin." Burada ümmetimle karşı karşıya geldim. Ümmetimin bir kısmı beyaz elbiseli, bir kısmı da kum reginde elbiseler giymişti. Ben Beytü'l-Mamur'a girdim. Ümmetimden beyaz elbiseli olanlar da benimle birlikte girdiler. Kum renginde elbiseler giymiş olanları ise içeri bırakmadılar. Halbuki onlar da hayır ehli idiler. Ben, içeriye alınanlarla birlikte orada namaz kıldım. Sonra onlarla birlikte dışarı çıktım. Beytü'l-Mamur'da her gün yetmiş bin melek namaz kılar, kıyamete kadar bir daha avdet etmezler.

Sonra Sidretü'l Münteha'ya vardım. Orada Selsebil denilen bir pınar akmakta, ondan iki nehir ayrlmaktadır. Bunlardan biri Kevser diğeri de Nehr-i Rahmettir. Ben bu pınarda yıkandım, gelmiş geçmiş, günahlarım affedildi. Sonra cennete yükseltildim. Beni burada bir cariye karşıladı. Bu kızın kime ait olduğunu sorduğumda: "Zeyd bin Hârise'ye ait olduğu" cevabını aldım. Sonra sudan, sütten, baldan, ha-mirden nehirler gördüm. Nar ağaçlarının meyveleri, kova büyüklüğün­de, kuşları deve büyüklüğünde idi. Sonra bana cehennem de gösterildi. Orası tamamen Allah'ın gazabı ile dolu idi. Eğer oraya taş veya demir atılmış olsa onları eritip yerdi. Sonra cehennem kapatıldı, ben tekrar Sidre-i Münteha'ya götürüldüm. Burada ilahi tecelli ile mazhar oldum. İki yay arası kadar, hatta bundan daha fazla yakınlığa erdim. Her tarafa sayısız melekler indi. Bana beş vakit namaz farz kılındı ve bana buyuruldu ki: "Yaptığın her hasene (güzel amel) için sana on sevap vardır. Yapmağa niyet edipte yapamadığın her hasene sebebiyle de sana, bir hasene sevabı vardır. Bir kötülüğü yapmaya niyet eder de yapmazsan sana bir şey yazılmaz, eğer işlersen Sadece bi* seyyie günahı yazılır.

Dönüşte Musa'ya uğradığımda, o bana: "Rabbin sana neyi emret­ti?" diye sordu. Ben de: "Elli vakit namaz" dedim. O; "Rabine dön hafifletmesini iste" dedi. Ben de Rabbime döndüm: "Rabbinı, ümmetim­den hafiflet, benim ümmetim ümmetlerin en zayıfıdır" diye yalvardım. Rabbim, onunu kaldırdı. Musa ile Rabbim arasında hayli gidip döndüm. Sonunda namaz, beş vakit olarak kararlaştırıldı ve bana: "Ferizan tamamdır, kullarımdan da hafifletmiş bulunuyorum. Kullarıma her hasene için on misli sevap vardır" diye nida okuldu. En sonunda Musa, yine Rabbime dönüp hafifletme ricasında bulunmamı tavsiye etti ise de, ben: "Artık Rabbimden utanır oldum" diye karşılık verdim ve razı oldum. Sonra Mekke'ye dönüp günün sabahında miracın müstesna tecellilerinden Kureyşlilere bahsettim; "Ben bu gece Beytü'l-Makdis'e gidip oradan semalara yükseltildim. Şöyle şöyle, nice tecellilere mazhar oldum" diye anlattım. Ebu Cehil feveran ederek: "Duydunuz değil mi ey Kureyş, gidişi ve dönüşü itibarıyla iki aylık yola geceleyin gidip döndü­ğünü iddia ediyor, Muhammedi" diye bağırdı. Ben onlara, kendilerine ait bir kervanın üzerinden geçerken, kervanlarının ürktüğünü, bu sırada kervanın bulunduğu yeri, kervandaki adamların ve develerin sayılarını, yük ve eşyalarının neden ibaret bulunduğuna varıncaya kadar haber verdim. Dönüşüm sırasında da aynı kervana Akabe yakınında rasladığımı, dönmekte olan kervanın adamlarının ve develerinin sayısını ve eşyasını dahi haber verdim. Bu sırada müşriklerden biri ortaya atılıp: "Ben vaktiyle Beytü'l-Makdis'e giden ve onu tanıyan bir insanım. Haydi onu bize, binası, şekli ve dağa olan yakınlığı ile aynen olduğu gibi tanıt bakalım" dedi. Müşriklerin bu teklifi karşısında Beytü'l-Makdis gözümün önünde tecelli ettirildi, ben de ona bakarak müşriklerin sorularını rahatça cevaplandırdım. Onlar da: "Doğru söyledin Ya Muhammed" demek zorunda kaldılar."[37]

 

Ebu Süfyan Hadisi

 

Ebu Nuaym, Muhammed bin Kab el-Kurazi'den rivayet eder. O şöyle der: "Peygamber (s.a.v.) Dıhyetü'l-Kelbî'yi Rum kralına elçi ve davetçi olarak göndermişti. Dıhye, Kayser denilen Rumların kralına bir mektup götürüyordu. O sırada Kayser, Humus'ta bulunuyordu. Orada mektubu Kayser'e verdi. Kayser tercümanını çağırıp mektubu okuttu. Mektupta: "Allah'ın rasülü Muhammed'den Rumların sahibi Kayser'e" diye yazılmış olmasına kızan Kayser'in kardeşi, şunları söyledi: "Evvela kendi adını yazan, sana ramların hükümdarı diyeceği yerde sahibi diyen, bir adamın mektubunu okumaya nasıl da değer görebiliyorsun?" Kayser kardeşine: "Vallahi sen, küçükken ahmak idin. Büyüdün mecnun oldun! Sen benim, bana gönderilen bir mektubu okumadan yırtmamı istiyorsun. Bu asla olmaz. Eğer bize mektup gönderen bu zat, kendisinin söylediği gibi hakikaten bir peygamber ise; mektubuna kendi adını zikrederek başlamaya da layık demektir. Sonra bana "Kumun meliki" değil de "sahibi" diye hitab etmiş olmasına gelince, bunda dahi şaşılacak ve kızılacak bir taraf yoktur. Ben hakikatte de; idaremde bulunan rumlann gerecek maliki değil, bir sahibi (arkadaşı) bulunmaktayım. Onları benim idarem altına veren hiç şüphesiz Allah'tır. Eğer Allah dileseydi, beni onların idaresi altına alabilirdi. Böyle bir insan, insanların maliki nasıl olabilir?" Kardeşinin sözlerini bu şekilde cevapladıktan sonra Kayser, mektubu okutmaya devam etti.

Mektup okunduktan sonra huzurundakilere hitab ederek: "Ey Rum topluluğu, mektuptan anladığıma göre bu adam Peygamberimiz İsa'nın bize müjdelediği son peygamber olsa gerektir. Şahsen ben böyle olduğunu zannetmekteyim. Kesin olarak böyle olduğunu bilsem, derhal onun yanma kadar gider, kendisine bizzat hizmet ederim, o abdestini alırken de ona havlu tutar, dökülen abdest sularını elimle tutar, yüzüme sürerek teberrük ederim" dedi. Etrafındaki devlet ve din adamları itiraz ettiler ve dediler ki: "Allah son peygamberini, böyle cahil araplardan mı gönderecek? Bizim gibi kitab ehli olanlar ne güne duruyor. Bu asla olmaz!" Kayser onlara şu karşılığı verdi: "Sizinle benim aramda hakemlik yapacak şey, benim yanımdadır! Kitabımız İncil'dir! O bu davayı halleder! Üzerindeki mühürleri açar, Onun ne dediğine bakarız. İncil'in haber verip müjdelediği peygamber, bu mudur, değil midir, anlarız. Sonra mühürleri yine yerine koruz."

(Not: O sırada incil'in üzerinde oniki mühür bulunuyordu. Her hükümdar onun üzerine altından bir mühür vurarak, açılıp okunmamasını tembihle bir sonraki hükümdara teslim etmiş; bu da bir mühür vurarak kendisinden sonrakine teslim etmiş böylece, Kaysere gelinceye kadar 12 mühür vurulmuştu. Yani İncil'in açılması ve okunması kesinlikle yasaktı. Kesinlikle haramdı. Eğer açıp okuyacak olurlarsa, dinlerinin elden gideceğine, devletlerinin de temelinden yıkılacağına inanıyorlardı.) Buna rağmen Kayser (Heraliyus) Inci'lin getirilmesini emretti, üzerindeki mühürlerin onbir tanesini açtırdı. Son mührün açılmasına sıra gelince papazlar ve patrikler müthiş bir feryat koparıp elbiselerini parçaladılar. Yüzlerini yumruklayıp saçlarını yoldular. Kayser: "Size ne oluyor?" diye bağırdı. Onlar da: "Şu anda senin hükümdarlığın milletinin de dini mahvoluyor!" dediler. Kayser: "Aramızda hakem İncil'dir, mahvolup mahv olmayacağın a bakacağız!" dedi. Onlar dediler ki: "Bunu yapmanızın doğru olup olmadığını iyi düşünmeniz ve bir yetkiliye sorup danışmanız lazımdır!" Kayser: "Kimdir yetkili, kime soracağız?" dedi. Onlar: "Bu hususta yetkili zatlar Şam'da pek çoktur. Şam'a elçiler gönder, onlar sizin namınıza gidip sorsunlar, aldıkları cevabı size getirip ulaştırsınlar" dediler. Kayser: "Peki şu misafirleri huzuruma getirin de kendilerine Muhammed hakkında soralım" dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan ve arkadaşları Kayser'in huzura getirildiler. Kral: "Ey Ebu Süfyan, içinizden peygamber olarak gönderilen bu adam hakkında bize bilgi ver. Bu basite alınacak bir iş değildir. Gücüm yettiği kadar bu hususta bilgi edinmek istiyorum" dedi. Ebu Süfyan şu cevabı verdi:

"Ey Melik, Muhatnmed hakkında sana bilgi verdiğimizde, O'nun önemine inanmayacaksınız. Biz ona sihirbaz deriz, şair deriz, kâhin deriz." Kayser:

"Vallahi, ondan önceki peygamberlere de hep böyle denilmiştir. Sen onun sizin aranızdaki mevkiinden haber ver!" dedi. Ebu Süfyan:

"iyilik ve hayırlılık bakımından, o bizim en hayırlımız dır" dedi. Kayser:

"Zaten yüce Allah, hep kavminin en hayırlı olan zatları onlara peygamber olarak göndermiştir" dedi, ashabının nasıl olduğunu sordu. Ebu Süfyan:

"Kavmimizin yaşları küçük olanları, bazı gençler ve hizmetçiler onun peşine düştüler. Büyüklerimizden, kabile reislerimizden hiç biri O'na tabi olmuş değildir" dedi. Kayser:

"Peygamberlerin ashabı, hep böyledir, zaten. Büyükler ve başkanlara gelince, onlar büyüklük ve reislik gururu ile, tabi olmaktan kaçınmışlardır! Sen şimdi bana, ashabının onu terk edip etmediğini haber ver" dedi. Ebu Süfyan:

"Hayır, onun ashabından bir teki bile onu terk etmiş, onun dinine girdikten sonra, dininden ayrılmış değildir" dedi. Kayser:

"O'nun dinine girenlerin sayısı gittikçe artıyor mu?" dedi. Ebu Süfyan:

"Evet artıyor" dedi. Kayser:                                               

"O'nun hakkında verdiğiniz bilgiler, gerçekten beni onun hakkında iyi ve isabetli düşünmeye sevkediyor. Öyle zannediyorum ki O zat, az zaman sonra benim tahtıma ve ülkeme de hakim olsa gerektir. Ey Rum cemaatı! Geliniz, bilerek ve isteyerek O'na tabi olalım! Mektubuna müsbet cevap verelim. Ayrıca güzel Şam'ımızı işgal etmiyeceğine dair kendisinden söz alalım. Zira hiç bir peygamber kendisinden söz alman hususta, hilafına hareket etmemiştir. Yeter ki biz onun, bizleri Allah'a olan davetine icabet edelim, yeter ki kendisine itaat edelim. Haydi sizler bu hususta bana itaat ediniz!" dedi.

Etrafındaki din ve devlet adamları Kayser'e hep bir ağızdan: "Asla bu hususta sana itaat ve teslimiyet göstermeyiz!" diye bağırdılar.

Ebu Süfyan der ki: "Vallahi ben bu sırada, Muhammed hakkında bir söz söylemek istedim; eğer o sözü söylese idim Muhammed'i Kayser'in gözünde küçük düşüreceğime inanıyordum. Fakat benim bu yalanıma Kayser'in inanmayacağı ve beni yalancı sayacağı korkusu ile, söylemekten vazgeçtim. Sonra Muhammed'in Miracı hakkındaki sözlerim hatırlayarak, bunları Kayser'e aktarmak ve bu belki yolla Kayser'in O'nu küçük görmesini sağlamak sevdasına kapıldım ve dedim ki: "Ey Kayser, sana Muhammed'den bir haber ileteyim, onun nasıl bir

yalancı olduğunu belki bundan anlarsınız." Kayser: "Neymiş o haber?" dedi. Ben de dedim ki:

"O bir gecede Mescid-i Haram'dan kalkıp sizin şu Mescid-i Aksa'nıza geldiğini, sonra aynı gecede yine sabah olmadan Mekke'ye döndüğünü iddia eder. Sen bu hususta ona inanır mısın?"

Bu sırada Kayser'in yanında bulunanlardan Kudüs patriğinin söze karıştığı ve izin alarak şunları söylediği duyulur: "Ey hükümdar, ben Muhammed'in Mescidimizi ziyaret ettiği geceyi biliyorum. Zira ben her gece Mescidin bütün kapılarını kapattırdıktan sonra giderdim. O gece de yine Mescid'in bütün kapılarını teker teker kapattırdım. Fakat hizmetçiler kapılardan birini kapatmaya muvaffak olamadılar. Orada hazır bulunan ne kadar hizmetçi ve işçi varsa hepsini toparlayıp bu kapının kapatılmasını istedim. Yine de mümkün olmadı. Asla kapı yerinden kıpırdamıyordu. Sanki bizler bir dağı yerinden oynatmaya çalışıyormuşuz gibi. Marangozları çağırmaya mecbur kaldık. Onlarda geldiler: "Bu kapının ya üzeri çökmüş, ya da binada oturma olmuş. Ne olduğunu ancak yarın sabah anlar, gereken tedbiri alırız" dediler.

Mecburen bu kapıyı açık bırakıp gittik. Sabahleyin geldiğimizde kapının zaviyesinde bulunan bir taşın delindiğini, geceleyin bir binitin ona bağlanmış olduğunu anladım. Oradaki arkadaşlarıma dedim ki: "Kapının bir türlü kapanmamasının sırrı çözülmüştür! Bu gece muhakkak bir peygamberin olağanüstü bir olayı vukua gelmiştir ve bu peygamber bizim mescidimize bu kapıdan girerek içerde namaz kılmıştır."

Bunun üzerine Kayser: "Ey Rum cemaatı! Sizler bilmektesiniz ki, îsa (a.s.) kendisinden sonra ve kıyametten önce bir peygamberin geleceğini müjdelemiştir, işte Peygamberimiz isa'nın müjdelediği peygamber bu zattır. Geliniz bu zatın mektubuna müsbet cevap verelim! Bizleri davet ettiği yeni dini kabul edelim!" diyerek etrafında­kilere seslendi. Onların kesinlikle böyle bir şeye yanaşmadığını görünce: "Ey Cemaat! Hükümdarınız sizleri sırf imtihan için böyle bir şeye davet etti, ne derece dininize bağlı olduğunuzu ölçmek istedi. Sizler de alenen hükümdarınıza sövüp saydınız, asla dininizi değiştirmeyece­ğinizi gösterdiniz" demek zorunda kaldı. Bunun üzerine oradaki din ve devlet büyükleri derhal Kayser'e secde ettiler. Bağlılık ve itaatlarım izhar edip ortaya koydular." [38]

 

Ebu Hureyre Hadisi

 

Miraç konusunda en mühim ve en uzun hadislerden biri, Ebu Hureyre hadisidir. Birtakım sünen ve tefsir sahiplerinin Ebu Ali'ye tarikiyle Ebu Hureyre'den naklettikleri bu hadisi de olduğu gibi veriyoruz. Bu tesbite göre Ebu Hureyre demiştir ki:

"Cebrail (a.s.) geldiğinde yanında Mikail (a.s.) da vardı. Cebrail Mikail'e emrederek bir leğen dolusu zemzem getirtip bununla efendimi­zin göğsünü yarıp kalbini temizlemiştir, içini üç defa yıkamıştır. Her defasında Mikail, bir leğen dolusu zemzem getirmiştir. Yıkama işi bittikten sonra içini hilim (yumuşak huy, güzel ahlak), ilim, iman, yakın ve teslimiyetle doldurmuş- tur ve iki omuzu arasını peygamberlik mührü ile mühürlemiştir. Sonra Burak'ı getirip peygamber efendimizi ona bindirmiş süratle ilerlemişlerdir. Giderken bir kavme rastlamışlar; bunlar bir gün akşama kadar ekimle uğraşıyor, ertesi günü de ektiklerini biçiyorlannış. Biçtikten sonra ektikleri şeyleri, derhal yerine geliyormuş. Bunların kimler olduğunu sorduğunda, Cebrail: "Bunlar,. Allah yolunda cihat edenlerdir. Haseneleri bire yediyüz olarak değerlendirilmektedir" dedi.

Sonra bir kavme uğradılar, bunlar ellerinde taşlarla başlarını kırıyor, sonra başları eski haline geliyor, sonra kırmaya devam ediyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğunda Cebraiî: "Bunlar, farz namaza kalkmağa başları ağır davranan kimselerdir!" dedi.

Sonra, deve ve koyun sürüleri gibi başı boş' bırakılmış bir topluluğa rastladılar. Bunların Sadece ön ve arkaları kapalı idi ve bunlar, diken, zakkum ağacı yiyerek otlanıyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğunda Cebrail: "Bunlar, farz olan zekatlarını vermeyenlerdir. Yüce Allah kullarından hiç birine zulmeder değildir!" dedi.

Sonra bir topluluğa rastladılar. Bunların önünde bir kap içinde taze et, diğer kap içinde de kokmuş et vardı, taze ve temiz eti terkedip çiğ ve kokmuş eti yiyorlardı. Bunların kimler olduğunu sorduğu zaman Cebrail: "Bunlar, senin ümmetinden zina edenlerdir" dedi. Derken yol üzerinde bir ağaca rastladı bu ağaç gelip geçenlerin elbiselerini yırtıp parçalıyordu. Bu da; yol üzerine oturup da gelip geçenleri haraca kesenlerin temsiliydi- Sonra bir adam gördü, adamın önünde büyük bir yığın vardı, onu yüklenip kaldırmak istiyor, kaldıramıyordu. Bu da; insanların emanetlerini kabul edip de eda edemeyen kimselerin temsiliydi. Daha sonra; demir makaslarla dudaklarını kesen, sonra dudakları eski haline gelen, böylece kesmeğe devam eden bir topluluğa rastladı. Bunları sorduğunda Cebrail: "Bunlar, senin ümmetinden fitneci hatiplerdir" karşılığını verdi. Sonra, küçük bir taştan büyük bir öküzün çıkmakta olduğunu gördü. Öküz, dönüp çıktığı yere girmeğe çalışıyor, giremiyordu. Cebrail'e sordu, o da: "Bu vebalı büyük bir sözü sarfeden, sonra da buna pişman olan adamın halidir" dedi.

Sonra bir vadiye geldiler. Burada çok hoş, misk gibi kokan serin rüzgarlar esmekte idi. Ayrıca bir ses duyulmakta idi. Cebrail'e sordu, o da: "Burası cennettir, duyduğun ses de, cennetin: "Ya Rabbi bana vadettiğini ver! Onlar için hazırladığın nimetler de ne çoktur! Ne mutlu bunca nimetler, kendilerini bekleyen o bahtiyarlara" diyerek Allah'a niyaz etmektedir. Cenab-ı Hakk da kendisine: "Her müslüman kadın ve erkek, her mü'min kadın ve erkek senindir! Bu nimetler içinde saadete erecektir!" buyurmakta, cennet de: "Razı oldum ya rabbi" demektedir, diye açıklamada bulunmuştur. Az sonra bir başka vadiye geldiler ve ürpertici bir ses, iğrendirici bir koku duydular. "Ey Cebrail, bu nedir?" diye sordu. Cebrail de: "Bu da cehennemdir, o da: "Ya Rabbi, bana vadettiğini ver! Ben her nevi azab ile doluyum" diye niyazını yapmaktadır" dedi ve Cenab-ı Hakin kendisine şirk ve küfür ehli olan kadın ve erkekleri vadettiğini söyledi. Bütün habis ve zalimlerin bunlar meyamnda cehenneme vadedilen kimselerden olduğunu haber verdi. Nihayet Beytü'l-Makdis'e geldiler. Peygamberimiz Burak'tan indi ve onu orada taşa bağladı. Mescid'e girip meleklerle beraber namaz kıldı. Namazdan sonra melekler Cebrail'e: "Bu zat kimdir?" diye sordular, o da: "Muhammed'dir" diye cevap verdi. "Demek onun peygamberlik zamanı geldi mi?" dediler. O da: "Evet" dedi. Onlar da: "Böyle bir kardeşe böyle bir halifeye, mutluluklar olsun, Allah mübarek kılsın! Doğrusu, ne güzel kardeş, ne güzel bir halife ve misafir!" diyerek onu tebrik ettiler.

Sonra orada peygamberlerin ruhları ile karşılaştı. Onlar da büyük bir sevinçle karşılayıp Allah'a hamd ü senalarda bulundular. İbrahim (a.s.) dedi ki: "Beni kendisine halil seçen, bana büyük bir mülk veren, beni tek başıma bir ümmet kılan, beni ateşten koruyup onu bana serin ve selametli kılan Aîlaha hamd ü senalar olsun!"

Sonra Musa (a.s.) Allah'a hamd ü senada bulunup şöyle dedi: "Bana gerçekten konuşan, fir'avun soyunun helakini benim elimde kılan, ümmetim İsrail oğullarına kurtuluş veren, ümmetimden hakka hidayet eden ve hakk ile amel eden kimseler bahşeden Allah'a hamdolsun!"

Sonra Davud (a.s.) Rabbine senada bulunup şöyle dedi: "Bana büyük bir mülk veren, bana Zebur'u öğreten, elimde demiri mum gibi eriten, dağları ve kuşları bana müsehhar kılan, benimle beraber teşbih ettiren; bana hikmeti ve davalarda hakemliği bahşeden Allah'a hamd ü senalar olsun!"

Sonra Süleyman (a.s.) senada bulundu ve dedi ki: "Bana rüzgarları ve cinleri müsehhar kılıp emrimde çalıştıran, kuş lisanını bana öğreten, her nevi faziletten bana bir nasib ayıran, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan nice orduları bana itaat ettiren, mü'min kullarından nicelerine beni üstün kılan ve bana büyük bir mülk ihsan eden Allah'a hamd ü senalar olsun!"

Sonra îsa (a.s.) Rabbine karşı senada bulunup dedi ki: "Beni kendisinin kelimesi kılan ve beni kün emriyle topraktan yarattığı Adem meseli kılan, bana kitabı ve hikmeti, Tevrat'ı ve incil'i Öğreten, kendisinin izniyle çamurdan kuş yaratmama imkan veren, körleri ve babanları iyi etmeme yardm eden, ölüleri diriltmeme izin.veren, beni yükselten ve temizleyen, şeytanlardan ve su-i kastçılardan koruyan, hana ve anama şeytanın musallat olmasına izin vermeyen, Allah'a hamd ü senalar olsun!"

Sıra peygamberimiz Muhammed (a.s.)'a gelince, o da rabbine karşı hamd ü senada bulunup şunları söyledi: "Ey peygamber kardeşler! Hepiniz gerçekten Allah'a pek güzel hamd ü senalarda bulundunuz. Ben dahi Rabbime hamd ü senada bulunucuyum. Derim ki: "hamd olsun Allah'a ki beni alemlere rahmet olarak gönderdi, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı bir elçi olarak seçip gönderdi, bana Kur'an'ı indirdi, ümmetimi en hayırlı ümmet kıldı, göğsümü şerh edip vizrimi (ağır yükümü) üzerimden aldı. Şanımı yükseltti, beni son peygamber ve fatih peygamber kıldı."

Peygamberimiz bu şekilde Allah'a hamd ü senada bulununca, ibrahim (a.s.) şöyle dedi: "Ey peygamberler, işte bununla Muhammed sizlerden üstün olmuştur."

Sonra peygamberimize üzeri örtülmüş üç kadeh getirildi, bunlardan su kadehini alıp pek az içti, sonra kendisine süt kadehi verildi, bundan iyice kanmcaya kadar içti, sonra içinde içki bulunan kadeh verildi, o da: "Ben bundan içmek istemem, benim susuzluğum gitmiştir" dedi. Cebrail kendisine dedi ki: "içki, senin ümmetine haram kılınacaktır, sen eğer bundan içseydin, ümmetinden sana pek az kimse uyacaktı."

Sonra semalara çıkarıldı. Her semanın kapısına vardıklarında, içeri girmek için izin istenildi, kapıcı tarafından "kimsiniz?" diye soruldu. Cebrail tarafından cevap verildi. "Yanındaki kimdir?" denildi, "Muhammed'dir" diye cevap verildi. "Demek onun peygamberlik zamanı geldi mi?" denildi. "Evet" diye cevap verildi. Kapı açılıp içeri girdiler. Herbir semada bazı peygamberler ile karşılaştı. Onlarla selamlaşıp tanıştı. Altıncı kat semada Musa ile karşılaştığı zaman onun ağlamakta olduğunu gördü. Sebebini sorduğunda; Cebrail'den şu karşılığı aldı: "Musa ağlıyor ve diyor ki: israil oğulları, benim Adem oğullarından Allah indinde en keremli ve şerefli kimse olduğumu iddia eder. Halbuki Muhammed de Ademoğullarındandır, bana halef olmuştur, kendisi yalnız da değildir, onun ümmeti dahi diğer ümmetlere halef olmuşlardır."

Yedinci kat semaya çıktığında da ibrahim (a.s.)'ı, saçlarının siyahı beyazına karışmış bir vaziyette ve yanında büyük bir kalabalık görmüştür. Bu kalabalığın bir kısmının yüzleri, beyaz kağıt gibi parlak ve nurlu idi. Diğerlerinin renklerinde ise biraz karışıklık vardı. Cebrail bu hususdaki açıklamasında: "Ey Muhammed, şu yüzleri beyaz olanlar; imanlarına asla şirk şaibesi karıştırmamış olanlardır. Renklerinde bazı karışıklıklar olanlar ise; hem amel-i salih işlemiş; hem de amel-i seyyie işleyip amellerini karıştırmış olanlardır. Bunlar, sonunda Allah'a tevbe etmişler, Allah da onların tevbelerini kabul etmiştir."

Sonra, Sidre-i Münteha'ya vardı. Burada kendisine denildi ki: "tşte bu Sidre-i Müntehadır. Ümmetinden senin, sünnetin (yolun) üzere bulunanlardan her biri de, buraya müntehi olur. Bu Sidre-i Münteha'nm dibinde bozulmayan su nehri, tadı değişmeyen süt nehri, içenlere tad verip sarhoşluk vermeden hanar nehri, süzülmüş bal nehri akmakta idi. Sidre-i Münteha, öylesine bir ulu ağaçtır ki, onun gölgesinde yürümekte olan bir atlı, yetmiş ser*1 at üzerinde yol alsa, yine onu kat edemez. Yapraklarının her birinin Jtmda bir ümmet barınmaktadır. Üzerini öylesine ilahi nurlar kaplanır tır ki, anlatılması mümkün değildir ve her tarafını sayısız melekler kuşatmıştır. îşte burada aziz ve celil olan Allah habibi Muhammed Mustafa iie konuş­muş, ona hitaben: "Habibim, benden ne dilersen iste!" buyurmuştur. Peygamberimiz de demiştir ki: "Ey rabbim İbrahim'i halil edindin, ona büyük bir mülk verdin; Musa ile konuşup onu kelîm kıldın, Davud'a da büyük bir mülk verdin ve demiri onun elinde hamur gibi erittin, dağları kendisine müsehhar kıldın; Süleyman'a da büyük bir mülk verip cinleri, insanları, şeytanları ve rüzgarları kendisine müsehhar kıldm, kendisin­den sonra kimseye layık olmayacak şekilde mülkünü azim eyledin; İsa'ya Tevrat'ı ve İncil'i öğrettin, onu hastalan iyi eden, izninle ölüleri dirilten bir peygamber kıldın, kendisini ve anasını, kovulmuş şeytanın şerrinden koruyup emir kıldın."

Efendimizin bunları söylemesi üzerine, yüce Allah kendisine şöyle hitab etmiştir: "Ya Muhammedi Ben seni, gerçekten halil ve habib edinmişimdir. Tevrat'ta dahi senin "habibür-rahman" oluşun yazılıdır ve ben seni, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişimdir! Göğsünü şerh edip yükünü sırtından indirmiş, şanını da yükseltmiş bulunuyorum! Ben anıldığım zaman sen de anılırsın. İnananlar: 'La ilahe illallah" deyince, "Muhammed'ür Rasulüllah" derle». Ve ezanında, benim varlığıma ve birliğime şehadet eden müe?duler, e de risaletine şahadette bulunurlar ve ben, senin ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kılmışımdır. Bu hayHı ümmet, her hutb okuyuşta da; senin kulum ve rasulüm oluşuna şehadette bulunur,

Habibim, sana ayrıca Kur'an'm esası ve özeti mahiyetindeki yedi ayeti (yani Fatiha suresini) verdim; arşın altındaki hazineden olan Bakara suresinin sonundaki ayetleri verdim. Bunları senden önceki peygamberlerden herhangi birine vermiş değilim. Sana bir de Kevser'i verdim, islam hidayetinin büyük nasipleri olan şu sekiz şeyi verdim: Allah'a tam bir tevekkül ve teslimiyet, Allah yolunda hicret, Allah yolunda cihad, namaz, Sadaka (farz Sadaka olan zekat), Ramazan orucu, maruf olanı emr, münker olanı nehyetmek ve seni, fatih peygamber, son peygamber kıldım."

Peygamberimiz'de (s.a.v.) buyurdu: "Rabbim bana pek büyük faziletler verdi, beni alemlere rahmet olarak gönderdi, bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı kıldı, bir aylık yoldan düşmanımın kalbine korku salar eyledi, savaş ganimetlerini bana helal eyledi, bütün yeryüzünü bana mescid ve temiz kıldı. Sözlerin en hikmetli ve cemiyetli olanlarını söylemeyi lütfetti."

"Ümmetim bana arz edilip gösterildi. Ümmetimin başına kimler geçecek, başlarına neler gelecek, ne gibi milletler ve nasıl musibetlerle karşılaşacaklar, bütün bunlar gösterildi."

"Ve bana bu miraç gecesinde, elli vakit namaz farz kılındı. Sonra kardeşim Musa'nın tavsiyesine uyarak rabbime döndüm ve hafifletilmesini istedim. Rabbim de hafifletti ve: "O, hem beştir, hem ellidir" buyurdu. Beş vakit olarak kararlaştı. "Beş vakit namaza sabr ve razı olup, onu sıdk ve ihlas ile eda edenlere; elli vakit namazın ecir ve sevabı olduğu müjde edildi. Ben buna hakkıyle razı oldum."

"Bu sırada Musa (a.s.), Peygamberimiz için, şahsi tecrübelerine dayanarak pek büyük bir himmet ve hayırhahhk göstermiştir. Halbuki miraca çıkarken, ona karşı şiddetli davranmıştı."

Müslim'in Ebu Seleme tarikiyle Ebu Hureyre'den olan rivayetinde ise şöyle denilmektedir: "Peygamberimiz buyurdu: "Kureyş bana Isra hakkında ve Beytü'l-Makdis konusunda durmadan soruyordu. Zor durumda kalıp görülmemiş şekilde üzüldüm. Bir de ne göreyim; Allah Beytü'l-Makdis'i önümde tecelli ettirdi. Bana ne sorarlarsa ona bakıp cevaplandırıyordum. Ben, kendimi orada peygamberler cemaatı arasında bulmuştum. Musa'yı Şenualı adamlar gibi saçları biraz kıvırcık olarak ve namaza durmuş bir halde gördüm, isa'yı da namaz kılarken gördüm. Tanıdığınız insanlardan en çok Urve bin Mesud'a benziyordu. İbrahim de namaz kılmakta idi. içinizden en çok bana benziyordu. Namaz vakti gelince, kendilerine imamlık eden ben olmuştum. Namazdan sonra birisi bana: "Ey Muhammed, işte şu cehennem hazini olan Malik'tir" dedi. Kendisine dönüp baktım, o da bana selam verdi."

Ebu Hureyre'den bir de îbn-i Mace'nin rivayeti var; şöyle ki: Peygamber (s.a.v.) buyurdu: îsra gecesi yedinci kat semaya çıktığımda yukarıya baktım, gök gürüldüyor, şimşekler çakıp, yıldırımlar düşüyor­du. Bir kavmin yanma götürüldüğümde de, onların karınlarının ev kadar büyük olduğunu ve içlerinin yılanlarla dolu bulunduğunu, dışarıdan bu yılanlarır görüldüğünü müşahade ettim. "Ya Cebrail, bunlar kimlerdir?" diye sordum. O da: "Bunlar, riba yiyenlerdir" dedi. Dönüşte birinci kat semaya geldiğimde de aşağıya baktım, büyük bir toz duman gördüm. Şiddetli sesler işittim. "Bu nedir, ya Cebrail?" diye sordum. Cebrail de: "Bunlar şeytanların çıkardığı sesler ve dumanlardır, insanların gözlerini boyayıp göklerin ve yeryüzünün Allah'ın varlığına ve birliğine delalet eden nice ayetlerini, onlara göstermemek için böyle yapıyorlar. Eğer onların bu hileleri ve göz boyamaları olmasaydı, hiç şüphesiz insanlar, pek çok ayetler ve tecellileri müşahede ederlerdi."

Ebu Hureyre'den bir de Said bin Mansur'un rivayeti var. O da şöyledir: "Resulullah (s.a.v.) Miraçtan dönerken, Zi Tuva denilen yere geldiğinde: "Ey Cebrail, kavmim beni bu hususta yalanlayıp tasdik etmeyecektir" demiş. Cebrail de kendisine: "Ebubekir, seni tasdik eder, o sıddıktır" karşılığını vermiştir."[39]

 

Ümmü Hani Hadisi

 

îbn-i İshak ve îbn-i Cerir, el-Kelbi tarikiyle Ebu Talib'in kızı Ümmü Hani'den rivayet ederler. O demiş ki: "Resulullah efendimiz Isra gecesi benim evimde idi. Gece yolculuğuna buradan başladı. Yatsı namazını kıldıktan sonra uyumuştu. Biz de uyumuştuk. Şafak sökmeden az önce bizi uyardı. Kendisiyle birlikte sabah namazını kıldıktan sonra dedi ki: "Ey Ümmü Hani, sizin de gördüğünüz gibi, yatsı namazını ben burada kıldım, sonra Beytül-Makdis'e gidip geldim. Sizin de gördüğünüz gibi sabah namazını da burada kılmış bulunuyorum." [40]

 

Aişe (Ra.) Hadisi

 

Sahihtir kaydiyle Hakim, îbn-i Merduye ve Beyhakî, Zühri tarikiyle Urve'den, o da Aişe'den rivayet eder, O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) geceleyin Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü zaman, aynı gecenin sabahında Mekke'de insanlara bunu anlatıyordu. Müminlerden bir kısmı, bu haber karşısında şaşkınlık geçirip irtidad etmiş, dinlerinden dönmüştü. Bunlar Ebubekir'e koşarak: "Ya Ebubekir, duydun mu, Muhammed bir gecede Beytül-Makdis'e gidip geldiğini iddia ediyor!?" dediler. Ebubekir de onlara: "Eğer bunu o söylüyor ise, muhakkak doğru söylüyordur" dedi. Onlar yine şaşkınlık içinde: "Yani sen buna inanıyor musun?" dediler. Ebubekir de kendilerine: "Evet, ben bunu tasdik ediyorum! Ben, bundan çok daha ileri olan hususta da onu tasdik etmiş bulunuyorum. Bilmez misiniz ki, her gün o bize, göklerden haber (vahiy) getirip tebliğ eder de ben bütün bunlarda kendisini tereddütsüz tasdik ederim" karşılığım verdi ve bu yüzden de kendisine "Ebubekir El-Sıddık denildi."

Ebû Yâlâ ve îbn-i Asâkîr'in Yahya bin Ebû Amr'den sevkettikleri Ümmü Hâni Hadisi de şöyledir: "Ben yatağımda iken, sabahın alaca karanlığında peygamberimiz teşrif ettiler ve şöyle buyurdular: Mescid-i Haram'da uzanıp biraz uyumuştum. Cebrail gelip beni Mescid'in kapısına götürdü, bir de baktım ki orada Burak var. Buna bindirdi ve birlikte ilerledik., Beytü'l-Makdis'e geldik. Ben burada Burak'ı kendi elimle halkaya bağladım. Daha önce de peygamberler, bineklerini bu halkaya bağlarlar idi. Burada enbiyânın bir kısmı gösterildi, ibrahim, Mûsâ ve Isa da bunlar arasında idiler. Ben onlara namaz kıldırdım, onlarla konuştum. Bu sırada bana, biri kırmızı, diğeri beyaz iki kadeh sunuldu. Beyaz olanı içtim. Cebrail: "Sütü içtin, şarabı bıraktın! Eğer şarabı içmiş olsaydın, ümmetin dininden dönerdi" dedi. Sonra Burak'a bindim, yine Cebrail ile birlikte Mescid-i Haram'a geldim sabah namazını burada kıldım.

"Ben, peygamberimizin elbisesinden tutarak: "Ey amcamın oğlu, Allah aşkına, bundan Kureyş'e bahsetme! Onlar seni yalanlar. Hattâ sana inanmış olanlardan bâzılarının bile yalanlamasından korkarım!" diyerek yalvardım. Fakat o, elbisesini çekerek elimden kurtardı ve dışarı çıkarak gördüklerini Kureyş'e anlattı. Ben, cariyeme: "Koş, Pey­gamberimiz onlara neler anlatıyor, onlar peygamberimize neler söylü­yor, güzelce dinle ve gelip bana anlat" diye gönderdim. O da dönüşünde duyduklarını bana anlattı. Onun anlattığına göre: Peygamberimiz onlara; yatsı namazını kıldıktan sonra Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gittiğini, orada bâzı peygamberler ile karşılaştığını ve bu peygamberlerin sıfatlarını anlatmış. Kureyş'ten Mut'im bin Adiyy, Amr bin Hişâm, Velid bin Mugîra da, bütün dinlediklerini inkar etmiş: "Biz oraya, gidişi bir ay, dönüşü de bir ay olmak üzere tam iki ayda gidip dönüyoruz, sen bir gecede nasıl gider gelirsin?" diyerek itiraz etmişler. Buna rağmen Beytü'l-Makdis'in binası ve şekli hakkında kendilerine bilgi vermesini söylemişler. Peygamberimiz önce: "Ben, Beytü'l-Mak­dis'e gece girip gece ayrıldım" demiş. Fakat Cebrail (a.s.) gelip Beytü'l-Makdis'i Peygamberimizin önünde tecelli ettirmiş, Peygamberi­miz de ona bakarak onların sorularını cevaplandırmıştır. Ebu Bekir de derhal tasdik edip: "Doğru söylüyorsun ya Rasulallah" demiştir, işte bu sıradadır ki Peygamberimiz: "Ey Eba BeJir, Allah seni Sıddîk olarak isimlendirmiştir" buyurdu.

Kureyş daha sonra kervana katılan develeri, develerin başındaki adamları sormuş, Peygamberimiz de bu hususlarda kendilerine bazı bilgi ve haberler vermiş, hattâ bazan ilgili devenin üzerindeki yükü, çuvallarının rengi hakkında bile haberler vermiştir. Sonunda Vcîiû bin Muğira: "Haydin arkadaşlar, bütün bunlar sihirdir, şu sihirbazıu etrafından dağıhnız" diyerek arkadaşlarını alıp, kervanı gözlemeye

başlamışlar. Kervanın gelişi dahi, peygamberin kendilerine haber verdiği gibi çıkınca, "Velid doğru söylemiş, bunlar hep sihirdir" diyerek dağılmışlar. Cenab-ı Hak da bu hususta şu ayetini indirmiştir:

"...Habibim, Biz sana gösterdiğimiz rüyayı, ancak insanlar için bir imtihan (vesilesi) kıldık." [41]

 

İsra Ve Miraçla İlgili Mürsel Haberler

 

Ebu Nuaym'nı Urve'den rivayeti. O demiştir ki: "Resulullah (s.a.v.), Isra Mucizesi hakkında Kureyş'e haber verdiği zaman, Kureyş dedi ki: "Dediklerinin doğru olduğunu gösteren bazı alametler söyleyebilir misin?" Resulullah da şöyle buyurdu: "Boz renkli bir deveniz kaybolmuş, adamlarınız onu arıyordu. Üzerinde de kumaş yüklü idi." Kureyş, kervanlarına ve Kudüs'e ait çok şey soruyor, Peygamberimiz de önünde tecelli ettirilene bakarak cevap veriyordu. Fakat bütün bunlar, onların Sadece şek (şüphe) ve yalanlamalarını artırdı/'

Îbnü'l-Münir, bu hususta gerçekten nefis bir kitap telif etmiştir. Burada Isra ve Miraç mucizesine ait bazı esrarı açıklamaya çalışmıştır. Onun açıklamaya çalıştığı bu sırlardan bazılarını, biz de buraya kaydedelim. O, bu nefis kitabında diyor ki:

"Harem-i Şeriften doğruca semalara çıkmayıp da, Beytül-Mak-dis'e uğraması, buradan da semalara çıkması; iki hicretin husulü demektir. Beytül-Makdis, Önceki pek çok peygamberin hicret yurdudur. Önce oraya rihlet etmiş olması; birçok faziletleri kendisinde toplaması; oranın bazı alametleri hakkında söylediklerinin doğru çıkması netice­sinde, diğer söylediklerinin dahi doğru olduğunun kolayca anlaşılması gibi hikmetler vardı bunda. Eğer doğrudan semaya çıkarılsaydı, Israda bu hikmetlerde bulunmamış olacaktı.

Peygamberimizin miracı ve o geceki Rabbine olan münacatı, ansızın olmuştur, daha önceden buna gün verilmemiştir. Halbuki Hz. Musa'nın münacatı için, daha önceden gün verilmiştir. Bunun hikmeti de (Allah'ü alem), gününü bekleme eleminden kurtarmak, böyle bir elemi çektirmemektir."

"Semaların kapılarının kapalı oluşuna, Cebrail'in "açınız!" demesi sonunda açılmasına gelince: Bunun hikmetini de şöyle açıklayabiliriz: Eğer semaların kapılarını açılmış bulsa idi, bu takdirde Peygamber efendimiz, semaların kapılarının her zaman böyle açık tutulduğunu zanneder, kendisinin gelişinin şerefine açıldığını düşünmeyebilirdi. Halbuki kendisinin gelişi ve kendisini getiren Cebrail'in açılmasını istemesi sonunda kapının açılmasında; onun şerefi daha iyi anlaşılmak­tadır. Bunda bir de kendisinin, gök ehli melekler yanında dahi tanınıyor

olmasına onu muttali kılınması hikmeti var. Zira Cebrail'e: "Yanında kim var?" denildiğinde Cebrail: "Muhammedi" demiş, kapının bekçisi olan melek de: "Ya, demek ona peygamberlik verildi mi?" diyerek karşılık vermiş; "Muhammed kimdir?" diye sormamıştır. Bundan dahi anlaşılıyor ki, Peygamber efendimizi ve ona peygamberlik verileceğini, gök ehli melekler tanıyorlarmış. Onların bunu bildiklerinden kendisinin haberdar edilmesi de, bu gecenin, güzel hikmetleri arasında anılabilir."[42]

 

İsra Ve Miraçla İlgili Bazı Sorular  [43]

 

SORU:

Burada sunulan bunca hadis rivayetlerinin hiç birinde: "Mirac'ın göz açıp yumuncaya kadar olup bittiğine" dair bir kayıt geçmedi. Halbuki çoğu zaman böyle söylenir ve: "Asırlarca sürecek bir yolculuk, bir an içinde olmuş, Peygamberimiz Miracdan döndüğü zaman henüz yatağı soğumamıştı" denilir. Bu hususta ne dersiniz, acaba?

CEVAP:

Kitabımız Kur'an-ı Kerim; Isra (ve Miraç) mucizesinin "geceleyin" olduğunu bildirmiş, arap lisanının inceliklerine vakıf olan tefsir alimlerimiz de ilgili ayetteki "LEYLEN" lafzının, "gecenin bir bölümü içinde geçtiğine işaret ettiğini" beyan etmişlerdir. Yoksa: "Göz açıp yumuncaya kadar, bir an içinde olup bitti" dememişlerdir. Bazıları: "Gecenin az bir müddeti içinde" demiş, bazıları da: "Gecenin üç, veya dört saati içinde" cereyan ettiğini söylemişlerdir. [44]

Şüphesiz en iyisi ve en doğrusu, sevgili ve büyük Peygamberimi­zin bizzat kendilerinin dediği gibi demektir. Çünkü o: "Yatsı namazını sizin yanınızda kıldım, sonra Beytü'l-Makdİs'e gidip namaz kıldım. Sonra gördüğünüz gibi, sabah namazını da sizinle beraber Mekke'de kıldım" buyurmuştur.

SORU:

Allah'ın kayıt ve şart tanımayan kudreti karşısında, bir an ile birkaç anın veya saatin bir farkı olmayacağına göre, "Miraç bir anda olup bitmiştir" demenin bir sakıncası olabilir mi?

CEVAP:

Bir müslümanın; her konuda olduğu gibi, bu konuda da gayet ölçülü olması ve ölçülü konuşması gerekir. Hele hakkında ayet ve hadislerde bilgi verilmiş bir meselede, bu bilgilere hakkı ile rivayet ve itibar etmesi, buna göre amel edip, buna göre söz söylemesi lazımdır.

 

Sevgili ve şanlı Peygamberimizin çeşitli vesilelerle sakındınnaya özen gösterdiği ifrat ve tefritten (aşırılık ve gerilikten) çok sakınması icab eder. Binaenaleyh, herhangi bir müslüman: "Miraç, göz açıp yumuncaya kadar olup bitmiştir!" dememeli. "Üç-dört saat sürdü. Yatsı namazının kılınmasından bir müddet sonra başladı, sabah namazından önce bitti" demelidir.

SORU:

Miracın çok kısa bir zaman içinde olup bittiğine dair: "O gece, Resulüllahın mübarek cesedi (yanımdan) ayrılmadı" diye Hz. Aişe validemizden bir hadis rivayet ederler. Bunu nasıl açıklarsınız?

CEVAP:

Bir defa bu söz, hadis değildir. Sonra bu sözde ehl-i hadis'in açıkladığı gibi, bir desise (gizli bir hile) vardır. Gerçi bu sözü bazıları kabul etmiş ve sahih hadislere göre te'vil eylemiş ise de; aslında buna da ihtiyaç yoktur. Bazıları ise bu sözü ileri sürerek, "Mirac'm ruh ile olduğuna" delil saymak istemiştir. Sahih hadislere göre te'vil etmek isteyenler ise; "Yani, ruhu bedeninden ayrılmadı, ruh ve beden birlikte, Mirac'a gitti" gibi bir mana vermiştir. Aslında;

"Mirac'a gidip dönüşüm o kadar seri oldu ki, yatağında yatmakta ojan Hatice, henüz öbür tarafına dönmüş değildi" rivayetinin nasıl aslı yoksa, bu Aişe rivayetinin de aslı yoktur. Çünkü o zaman, Hz. Hatice hayatta olmadığı gibi, Hz. Aişe de henüz Peygamberimizle evlenmiş değildi. Nitekim ehl-i hadisten İbn-i Dıhye: "Bu rivayet, Hz. Aişe adına uydurulmuş bir yalandır" demiştir, imam Ebu'l-Abbas bin Süreye de: "Bu rivayet, sahih değildir. Aslında bu söz; bu konudaki sahih hadisleri red ve inkar etmek için yalandan uydurulmuştur" demiştir[45]. Evet, hadis kisvesi giydirilmiş öyle rivayet ve hikayeler vardır kî, bunlar sırf sahih hadisleri red ve inkar için uydurulmuştur. Bunlarda bir takım desiseler vardır. Ancak hangi rivayette ne gibi bir desise olup olmadığının hakemleri; özellikle ehl-i hadis olan alimlerdir. Zaten hadisin ve sünnet'in sahibi ve hafızı da onlardır. Onlar aslında, ehl-i sünnet'in de ta kendileridir. Fakat ne kadar acı ve fecidir ki, son zamanların ehl-i hadisten hoşlanmayan bazı müslümanları; onlar hakkında "Hadis Ezbercileri", onların mesleği ve saadetti yolu hakkında da "Hadis Ezberciliği" gibi tabirler kullanarak Ümmet-i Muhammed'in onlardan istifade etmesine gölge olmak isterler. Bazen de hiddetlene­rek: "Sen, Allah'ın kudretini inkar mı ediyorsun?" derler. Hatta daha da ileri giderek: "Sen, Allah'ın kudretini inkar ediyorsun, küfre düşüyor­sun!" diye, karşılarındaki gerçek alimi, küfür ve inkarcılıkla ithama kalkışırlar. Bir gün, böylelerinden biri, Yunus (a.s.)m balığın karnında ne kadar kaldığından söz eder ve "tam kırk gün kalmıştır" hükmünü verir. Orada bulunanlar arsındaki büyük alim ve imam el-Şa'bi, bu ifratı düzeltmek ister ve: "Yunus (a.s.), balığın karnında kırk gün değil bir gün kalmıştır. Hatta bir günden bile az kalmıştır. Şöyle ki: Kuşluk vaktinde balık onu yuttu, ertesi gün ikindi sonrası güneş batmak üzere iken, balık esneyerek ağzını açtı. Bu sırada Yunus Peygamber dışardaki güneşin ışığını görünce: "La ilahe illa ente sübhaneke" diyerek Allah'ı tevhid ve teşbih etti. Balık da onu Allah'ın izni ve ilhamı ile dışarı attı. Yunus (a.s.) ana karnındaki, doğacak çocuğun dışarı çıkması gibi, balığın karnından dışarı çıktı" diye güzel ve kıymetli bilgiler verdi. Karşısındaki cahil, hışımla imama haykırdı: "Sen, Allah'ın kudretini inkar mı ediyorsun?" İmam, büyük bir anlayış ve güzel bir anlatışla buyurdu ki:

"Ben asla Allah'ın kudretini inkar etmiyorum, edemem! Eğer yüce Allah dilerse, balığın karnında bir çarşı yaratır, dilediği kullarını da burada dilediği kadar barındırır. Fakat ben sizlere, Yunus Peygamberin balığın karnında ne kadar kaldığına dair sıhhatli bir bilgi vermek istemiştim. [46]

Unutulmasın ki, herhangi bir rivayet veya hikayedeki bir desise, bazen tefrit tarafından yanaşıp eksiltici, bazan da ifrat tarafından gelip artırıcı mahiyette olabilir. Fakat her iki halde de güdülen maksat aynıdır: "Yani sahih bir hadisin veya islami bir hakikatin red ve inkarıdır."

Nitekim Hz. İbrahim'in ateşe atılması mucizesinde de buna şahit oluyoruz. Şöyle ki: Müdekkık ve muhakkik âlimlerimizden allâme Kadızade, okuyucularım uyarıyor ve diyor ki: "...Ve bir hikaye-i acibe dahi şöyle nakl olunur: "Nemrut, Hz. İbrahim'i (a.s.) ateşe bıraktıkta Allah'ü Teala ateşi gülistan eyledi. Bağlar bahçeler peyda olup ağaçlar hasıl oldu ve bu ağaçlarda kuşlar, bülbüller öttü ve su havuzları peyda olup, bu havuzlarda balıklar hasıl oldu." Bu naklolunan hikaye-i garibede desise vardır. Eğer ateş yok olup, ortalık güllük gülistanlık oldu ise, "ibrahim'i ateş yakmadı" demek, bir yalan olur. Halbuki işin doğrusu şudur: "Allah'ü Teala ateşte yakmayı yaratmadığı için ateş ibrahim'i yakmadı." Yani kafirler Hz. İbrahim'i ateşin içine attılar. Hak Teala ise ateşte yakmayı yaratmadı, ateş (ilgili ayette de açıkça bildirildiği gibi) gayet serin ve selamet oldu. İbrahim (a.s.) ateşin üzerine atıldığı zaman, ateşin üzerine düştü, ateşin üzerinde durdu, ateşin üzerinde epey yürüdü. Ateş ise onu yakmadı. Çünkü Allah'ü Teala ateşin yakıcılığım yaratmadı.

Nitekim Kuran-ı Kerim'de buyurur: "Biz dedik ki: Ey ateş, serin ve selamet ol! ibrahim'i yakma ve üşütme."

Yoksa ateşi yok ettik, orayı güllük gülistanlık eyledik demek değildir." [47]

SORU:

Miraç denilince muhakkak Sidre-i Münteha'yı, Ka'be Kavseyn makamını, Arş-ı A'lâyı hatırlıyoruz. Bu gece Peygamberimiz, Arş-ı A'lâya kadar ve hatta ondan da Ötelere gitti mi? Gitti ise, o makamın adı nedir?

CEVAP:

Hiç bir sahih hadiste Miracın göz açıp yumuncaya kadar olup-bittiğine dair bir ifade bulunmadığı gibi; Miraç gecesinde Peygamber efendimizin Arş-ı A'lâya çıktığı veya ondan daha da ötelere gittiği dahi mevcud değildir. Ancak bazı zayıf ve münker rivayetler vardır ki, bunlara da itibar ve itimad edilemez. Bunun dışındakiler ise, şahsi yorumdan ibaret kalır.

SORU:

Bu hususta yeterli ve kıymetli bilgiler var mıdır? Eğer varsa kısaca bunları aktarır mısınız?

CEVAP:

Bu hususta, yeterli ve kıymetli bilgi verilmek üzere Mevahib Şerhi'nde denilmektedir ki:

"Miraçla ilgili sahih hadislerde, Peygamber'in (s.a.v.) Arş'a ayak bastığına dair hiç bir bilgi yoktur! Ibhi Münir'in (kendi şahsi fikri olarak) böyle söylemesi, kabul edilebilir bir şey değildir."

imam Radiyyüddin el-Kazvini'ye bu hususta sordular: "Ey imam, Peygamberimizin Miraçta Arş'a ayak bastığı, yüce Allah'ın da ona: "Ey Muhammed, Arş senin ona ayak basmanla şereflenmiş tir" buyurduğu şeklinde rivayetler var. Siz bu hususta ne dersiniz?" dediler, imam Radiyyüddin de şu cevabı verdi: "Bu rivayet, asla sahih ve sabit değildir. Peygamberimizin Mirac'da Arş'm üzerine çıktığına dair herhangi bir sahih ve sabit bir hadis olmadığı gibi; bu hususta hiç bir hasen hadis bile sabit değildir. Sahih haberler ile sabit olan odur ki: Peygamber efendimiz, Sidre-i Münteha'ya kadar gitmiştir. Ondan daha ötelere gittiğine dair rivayetler var ise de; bunlar münker ve zayıf haberlerden ibarettir. Bunlara itibar ve itimad edilemez..."

Bazı hadis alimleri de bu kabil çürük ve yalan haberleri uyduranları lanetlemiş; "cümle edeb ehlinin efendisi" bütün ariflerin serdarı Peygamberimize karşı gösterdikleri bu edeb dışı cüretlerinden dolayı onları şiddetle kınamışlardır, imam Radiyyüddin'in bu husustaki cevabını ise, gayet yerinde bulup tasvib etmişlerdir. Ayrıca bir bilgi verip: "Hiç bir sahih hadiste, yahut da zayıf haberde efendimizin Arş'a çıktığı ya da Arş'ı gördüğü varid olmamıştır" demişlerdir.

Evet tbni Ebu'd-Dünya'nın, Ebu'l-Meharık adlı birisinden naklettiği rivayette: "Arş'ın nuru içinde kaybolmuş bir adam gördüm" denilmiş ise de; "Arş'ı gördüm" veya "Arş'a çıktım" denilmemiştir. Kaldı ki, bu rivayette adı geçen Ebu'l-Meharık, kim olduğu bilinmeyen meçhul birisidir. Üstelik haber mürsel'dir. Bu konuda hüccet değildir." [48] Maalesef, ehli sünnetin göz bebeği olan ehli hadisin bu kıymetli tesbit ve tahkiklerine aldırış etmeyen bazı müfridler; şu veya bu yerde gördükleri bir yazıya aldanarak: "Peygamberimiz o gece, Arş-ı A'lâdan da ötelere gitmiştir" derler. Yine derler ki: "Peygamberimiz Arş'a vardığı zaman Arş onun eteklerine yapışmış ve: "Aman ya resülaüah, kulların benim hakkımdaki yalan ve iftiralarından bu gece beni beraat ettiriver!" diye yalvarmış. Peygamber efendimiz ise: "Çekil önümden ey arş! Bu gece benim meşgalem büyüktür, benim bu geceki safvet ve halvetimi bulandırma!" diyerek arş'ı azarlamış!" derler ve daha neler derler, neler... Böylesine çürük bir tahtaya basarak, yüksek maneviyatın zirvelerine tırmandıklarını, zannederler."

SORU:

Ayetle sabit olan Kabe-Kavseyn makamı hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Hiç şüphesiz, îsra ve Miraç sevgili ve şanlı Peygamberimizin, en büyük mucizelerindendir. İlgili ayet ve hadislerin, yetkili alimlerimizin bildirdiği veçhile, bu gece sevgili Peygamberimiz Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gitmiş, buradan semalara çıkmış, Hz. ibrahim'le buluşup görüştüğü yedinci kat semadan daha ötelere giderek nihayet Sidre-i Münteha'ya müntehi olmuştur. Burada ve buraya müntehi olmazdan önce, anlatılması imkansız nice ayetler ve tecelliler müşahede etmiş, cennete girmiş, cehennemi görmüştür. Burada (yani Sidre-i Müntehada) Cibril'i biraz geride bırakarak, kendisi için işaret edilen yere kadar gitmiş, bu makamda durup Rabbi ile söyleşmiş; ondan vasıtasız emirler ve hediyeler almış, onun cemal ve kemal nurunun tecellisinde kalmış, ona münacatta bulunup ümmeti için dua ve niyaz eylemiş, ondan rahmet, hidayet ve lütuflar dilemiştir. Burada hiç bir peygambere ve meleğe nasib olmayan ilahi bir yakınlığa ermiş; yüceler yücesi Allah'ın nurunu, belki de kendisini görmüştür. O derece ona yakınlaşmıştır ki, izzet ve ceberrut sahibi Allah ile kendisi arasında iki kavs (yay) arası kadar, hatta bundan daha az bir mesafe kalmıştır (yani: bu derece yaklaşmış, fakat çok az da olsa, arada yine de, bir mesafe, bir ayrılık kalmıştır). Böylesine bir yakınlıktan, böylesine bir müstesna ve münezzeh huzurdan ayrılırken de, ümmeti için üç büyük hediye almış, dönüşünde bunları da ümmetine tebliğ ve müjde etmiştir.

îşte; sevgili ve şanlı Peygamberimizin Mirac'da ve Sidre-i Münteha'nm bir yerinde, Rabbi ile buluşup görüştüğü, ondan vasıtasız emirler ve hediyeler aldığı, onun müstesna ve münezzeh huzuruna kafaul edildiği ve iki yay arası kadar ona yakın olduğu bu makama "Kabe-Kavseyn" yani "iki yay arası yakınlık" makamı denilmiştir.[49]

SORU:

Bazıları bunu, "varlıktaki bütün şeyler var oldukları günden beri, özden öze aktarılarak, eriyip süzülerek geldiler. Bu, tâ Miraç gecesine kadar devam etti. Nihayet Miraç gecesinde iki varlık kaldı. Muhammed'in varlığı, bir de hep var olan Hakk'ın^varlığı. Miraç gecesinde alemlerin efendisinin Mirac'a çıkışı ile bu ikilik de kalktı. Zira Peygamberimiz- Hakk'm huzurunda kendi varlığını--fani kılıp Hakk'm varlığında yok eyledi. Ortada Muhammed diye bir şey kalmadı. O O'nda eridi, hatta O oldu. Hulasa: Miraç da tek varlık kaldı: Allah" diyerek izah ediyorlar. Hatta bu gibi sözleri kaleme alıp neşrettikleri de oluyor. Bu hususta siz ne dersiniz acaba?

CEVAP:

Bunlar ve benzeri sözler; islamm kaynaklarındaki bilgilerin oradan alınıp, ihtiyacı olanlara aktarılması değildir. Sadece bazı kişilerin, kişisel sözleridir. Tabidir ki, islami bilgiler adına itibar ve itimaddan da uzaktır.

"Dilin kemiği olmadığı gibi sözünde ölçüsü ve durağı olmaz ve olmamalıdır" diye düşünenler her konuda her şeyi söyleyebilirler. Bunların, kendilerinin "aşk ehli" olduklarını söylemesi için de, herhangi bir engel yoktur. Aşk ehli veya cezbe ehli oldukları için, hiç bir mantık ve durak tanımayan, aşk adına, istedikleri gibi konuşurlar. Fakat dinini ve dininin temeli olan Kur'an'ını her şeyden üstün tutan ve de tutması gereken bir müslüman elbette ki gelişigüzel konuşamaz. Gelişigüzel konuşmalara da itibar ve itimad edemez. Bu gibi sözlerin; islam adia değil de Aşk, İttisal» Vahdet, Vahdet-i Vücut gibi meslekler acuna söylenmiş sözler olduğunu derhal farkedecek kadar, kitabından nur ve feyiz almış bulunur. Kur'an'm bu husustaki açık, ısrarlı, hikmetli ve eşsiz beyanını, hiç bir beyana değişmez!

Kur'an, bütün açıklığı ve ısrarı ile beyan eder ve der ki: "Böylece o ona, iki kavsın yarısı kadar, hatta daha da fazla yakın oldu." [50]

.JKur'an bütün açıklığı ile, 'ikisi arasındaki mesafeyi veriyor. Bu mesafe ne kadar âz olursa olsun, mutlaka bir mesafenin bulunduğunu, asla bir ittisal, yani birleşme, bir olma; "ikiliğin ortadan kalkması" diye bir şeyin bulunmadığını gösteriyor. Zaten en mükemmel ve en son ilahi din olan islam; başta temel kaynağı Kur'an olmak üzere, hiç bir kaynağında,  hiç bir yerinde  ittisal  diye bir tabir veya  düşünce getirmemiş; kendi müntesipleri bulunan müslümanlara böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Kur'an'ın bu açık ve eşsiz beyanından da anlaşılacağı gibi, islam'a göre insanlık aleminin herhangi bir ferdinin, yükselebileceği en son ve en büyük makam, Mirac'taki bu Kab-e Kavseyn makamıdır. Bu makama ise ancak islamın peygamberi Hz. Muhammed (a.s.) yükselmiştir. O'nun bu yükselişi ise hem yükseldiği bu makamın ne kadar büyük ve yüce olduğunu gösterir, hem de bu derece yükselindiği halde, Allah ile ittisalin söz konusu olmadığını ve asla olmayacağını gösterir. Kur'an'ı bilenler,  Kur'an'dan nur ve feyiz alanlar için bu, ne büyük bir hikmet, ne kadar yüce ve ulu bir hakikattir! [51]

 

 



[1] Açıkça Isra mucizesini bildiren bu ayeti kerime, isra'nın uykuda değil de uyanıklık halinde vukua geldiğine ve ruh ile cesedin birlikte bulunduğuna sarih olarak delalet etmektedir. Eğer uyku halinde olsaydı ve gördüklerini yalnız ruhu ile görseydi, bunun hiçbir fevkalâdeliği olmazdı ve böyle bir şeyi Peygamber'e tahsis etmenin "yalnız O'na nasib oldu" demenin de bir manâsı ve kıymeti olmazdı. Zira uyku halinde ve Sadece ruha aid olmak üzere böyle bir tecelli, sıradan herkese olabilecek bir şeydir. İşte bu isra mucizesine ayette geçtiği ve sahih hadislerde anlatıldığı şekilde inanmak vaciptir. Mirac'a gelince... Bu semavî bir yolculuktur. Sahih hadislerle sabittir, ilgili hadislerin tamamı tevatür ifade etmektedir. Necm suresinin ilk ayetleri de buna delalet etmektedir.

[2] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/273.

[3] Bilakis İbn  Abbas'tan nakledilen sahih hadiste: "Eğer o kötülüğü işlemezse, ona bir hasene yazılır, zira o, o kötülüğü Allah için terketmiştir" denilmektedir.

[4] İmam Ahmed de bunu, bu siyak ile sevk ve rivayet etmiştir.

[5] Bu gibi haberlere olduğu gibi inanmak vacibdir. Aklımız bu gibi sırf manevi olan haberlerin künh ve keyfiyetini bilemez. Bilemediği için de inkar veya itiraz etmemelidir. Yüce Allah, bu gibi bazı manevi işleri, maddi işler gibi tecelli ettirmek isterse ettirir. Nasıl tecelli ettirdiğini bilmemek, İnkar ve itiraz etmenin sebebi olamaz.

[6] Allah Teala'nın yerleri ve gökleri yarattığı günde elli vakit namazı farz kılmış olması, bil-fiil farz kılması manasında değildir. Çünkü o günde, henüz bu namaz ile mükellef olanlar yaratılmış değildi. Belki bu, bunu takdir edip Levh-i Mahfuz'a yazmış olması manasınadır. Bu manada o, yine elli namaz olarak yazılmaktadır. Yani kullar bu namazı "beş vakit namaz" olarak eda ederler, fakat elli vakit namaz eda etmişler gibi yazılır. Zira Kur'an'ın da açıkça bildirdiği gibi, her nevi hasene ve salih amel, en azın dan bire on olarak yazılmaktadır, işte, "beş vakit olundukça eda, elli vaktin ecrini eyler Hakk Atâ" sözünün manâsı da budur. Yani hem elli, hem de beştir.

[7] İbn Kesir, bu hadisin bazı lafızlarında münkerlik olduğunu söyler (ki, dünyanın ömrünün yaşlı kadının ömrü kadar kaldığı ifadesi de, bunlardandır.

[8] Ebu Davud bunu, diğer vecihlerden de rivayet eder.

[9] Bunu, Ahmed, Abd b. Humeyd, İbn Merduye, Yezid b. Harun da rivayet eder.

[10] Namazın Îsra gecesi beş vakit olarak farz kılındığı kesindir. Ancak daha önceleri sabah-akşam olmak üzere iki vakit kılınır idi.

[11] Hafız Imadü'd-Dİn İbn Kesir, kesin bir ifadeyle der ki: Ashabı Kiram'dan hiç biri, Rasulüllah'ın Mirac'da baş gözüyle Rabbini gördüğünü söylememiştir. İbn Abbas'tan "Rabbini kalbiyle gördü" diye rivayet edilmiştir. Her kim İbn Abbas'tan; "Rabbini gözüyle gördü" diye rivayet ederse; doğrusu çok garib bir iddiada bulunmuş olur. Zira Ashab'dan hiç birinin böyle bir şey söylediği sahih olarak sabit olmamıştır. Allah ashabın cümlesinden razı olsun. Bağavi'nin tefsirinde: "Bir topluluk, Peygamberin gözüyle Rabbini gördüğü kanaatine sahib olmuştur. Enes, Hasan ve Ikrime'nin sözü budur" demesi, münakaşa götürür bir husustur.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/273-280.

[12] İbn Kesir: "Bunu Tirmizi Sünen'inin tefsir bölümünde Yakub b. ibrahim'den "bu rivayet garibdir" demiştir" şeklinde bilgi vermektedir.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/280.

[13] Buhari ve Müslim bunu, diğer çeşitli tariklerden de rivayet etmişlerdir

[14] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/280-281.

[15] Diğer bir rivayette: "Karınları ev kadar büyük bir kavme rastladım. Kalkmak isteyip yuvarlanıyorlar ve: "AHah'ım, kıyameti koparma" diye feryad ediyorlardı. Âl-i Fir'avn'in yolu üzerinde, ayaklar altında çiğnenip azab görüyor, durmadan Allah'a yalvarıyorlardı. Bunların kimler olduğunu sordum, Cebrail: "Bunlar senin ümmetinden faiz yiyenlerdir" dedi

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/281.

[16] Bu hadise, sahih olmayan kısımlar da karışmıştır. Beyt-i Lahım'de namaz kıldığının, Beytü'l-Makdıs hakkında soru soranın Ebu Bekir olduğunun söylenmesi gibi ki bunlar, ibn Kesir'in bildirdiği gibi, sahih olmayan şeylerdir

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/281-282.

[17] İbn Kesir, bu hadisin senedinin sahih olduğunu bildirmiştir

[18] ibn Kesir bunu Nesai'nin de rivayet ettiğini, senedinin sahih olduğunu bildirmektedir

[19] Isra suresi, 60

[20] Secde suresi, 23

[21] ibn Kesir: "Bu rivayetin senedinde beis yoktur" der.

[22] Ibn Kesir bunu Nesai ve Beyhakînin Ibn Ebu Cemile el-Arabrden de rivayet ettiklerini ve bu ravinin, muteber hadis imamlarından biri olduğunu bildirmektedir.

[23] Bu hadisin doğruluğu üzerinde ittifak edilmiştir. Fakat ittifakla sabit bulunan metinde, bunun "Isra gecesinde gösterildiği" kaydı yoktur. İmam Nevevî'nin (Buharı ve Müslim'den alarak) Rİyazü's-Salihin adlı kitabında rivayet ettiği gibi, esasen hadisin metni şöyledir: Ibn Abbas dedi: "Rasulüllah (s.a.v.) buyurdu ki: "Ümmetler bana arz olundu. Bir peygamber gördüm, yanındaki ümmetinin sayısı onu bulmuyordu. Yine bir peygamber gördüm, yanında kendisine inanmış bir-iki kişi vardı. Yine bir peygamber bana arzedildi, yanında hiç bir kimse yoktu. Sonra büyük bir topluluk gösterildi. Ben bu topluluğu kendi ümmetim zannettim. Bana denildi ki: "Bu senin gördüğün; Musa ve onun ümmetidir. Sen ufka bak." Ben de ufka baktım, bütün ufku dolduran çok büyük bir cemaat gördüm. Denildi ki: İşte bunlar da senin ümmetindir. Bunlarla beraber hiç hesaba çekilmeden cennete gidecek olan, daha yetmiş bin kişi vardır."

[24] Allahı  rü’yet hakkında bundan önce bir açıklama gelmişti.onu aynen tekrar etmek istemiyoruz. Fakat ibni abbastan sahih olarak rivayet edilenin az sonra müslim in rivayetinde de görüleceği gibi, "Muhammed Rabbini kalbiyle iki defa görmüştür" rivayetidir. Nitekim İbn Kesir de bu noktada: Her kim İbn Abbas'ın: "...Gözüyle gördü" dediği şeklinde bir rivayette bulunursa; gerçekten çok garib olur, hakikatten uzak düşer" demiştir

[25] Necm suresi, 11-13

[26] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/282-286.

[27] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/286.

[28] Necm suresi, 16

[29] İbn Kesir, Tefsirinde bu haberi, Ebu Eyyub el-Ensarî'nin de rivayet ettiğini bildirmektedir

[30] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/286-288.

[31] Hadisin ravisi tabiindendir, hadis de mürseldir.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/288.

[32] Ömer (r.a.), bu hareketiyle çok büyük ve güzel bir örnek ortaya koymuştur. Kaya'ya yahudilerin ta'zim ettiği gibi ta'zim etmemiş, hristiyantarın hakaret ettiği gibi hakaret de etmemiştir. Rivayete göre o, ön tarafta namazını kıldıktan sonra, bizzat kendisi ve arkadaşları, kaya üzerine atılan çöpleri alıp temizlemişlerdir. Bir kitap ehlinin kıblesine ihanette bulunmanın doğru olup olmayacağını da göstermiştir

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/288.

[33] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/288-289.

[34] Sahih hadisde, Peygamber efendimizin Ebu Musa'ya hitaben: "Sana cennet hazinelerinden birini söyleyeyim mı? La havte vela kuvvete İlla billah diyerek Allah'a sığın, O'ndan güç ve iktidar talebinde bulun" buyurduğu haber verilmiştir.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/289.

[35] Bu hadisi İmam Ahmed de rivayet etmiştir. Bunun manâsı (Allah daha iyi bilir), şu olsa gerektir: "Allahü Teala ki O'nun perdesi nurdur, ben O'nun perdesi olan nuru gördüm. Kendisini nasıl görebilirim' Nur, O'nunla benim aramda engel olmaktadır." (Şerhü'l-Akîde el-Tahavıye, 214. EI-Mektebetü'l-lslamî, 1392).

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/290.

[36] Müddessir suresi, 31

[37] İbn Kesir bu rivayeti kaydettikten sonra der ki: Bunu, imam Ebu Cafer bin Cerir el-Taberî, Hasan b. Yahya tarikiyle de rivayet etmiştir. Ayrıca Ibn Ebu Hatim, Ahmed b. Abde tarikiyle de rivayette bulunmuştur. Bunun, uzunca v« güzel bir siyakı olup başkalarının senedinden daha güzeldir. Ne var ki, içinde bazı garib ve münker noktalar da bulunmaktadır. (Bu noktalar, bu husustaki sahih haberlere uymadığı için, garib ve münker düşmüştür.)

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/290-294.

[38] Bunu, Ebu Süfyan'dan, daha güzel bir senedle Buhari dahi rivayet etmiştir. Sadece Buhari'nin rivayetinde, "Kudüs patriğinin, açık kalan ve kapatılamayan kapı hikayesi" yoktur ve olayda geçen Kayser'in (ki, Rumlar umumiyetle krallarını bu kelime ile anarlar), kral

Herakiiyüs olduğu, ismen zikredilmektedir

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/294-297.

[39] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/298-303.

[40] Sahih rivayetlerde böyle geçmektedir

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/303.

[41] Isra suresi, 60

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/303-305.

[42] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/305-306.

[43] Önemine binaen mütercim tarafından ilave edilmiştir.

[44] Celaleyn Tefsin Haşiyesi el-Fütühatü'l-İlahiye, 2/600. Mısır, 1318. Mevakib Tefsiri, 1/470. Amire, 1286.

[45] Bakınız, Mevahib-i Ledünniye Şerhi Zerkanî, 6/4. Beyrut, 1393

[46] Bakınız, Hayatü'l-Hayevanü'l-Kübra, 2/309

[47] Birgivi Şerhi Kadızade, s. 38. Amire, 1267.

[48] Mevahib-ı Ledünniye Şerhi Zerkanî, 6/106.

[49] Mevahıb-ı Ledunnıye Şerhi Zerkanî, 6/108.

[50] Necm suresi, 9

[51] Bakınız, islama giriş s78.ist1965.

Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/306-312.