Kuran ve Sünnet

1.1. Yaratıcı ve Yaratılmışların İsimde Benzerliği Meselesi

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

1.1. Yaratıcı ve Yaratılmışların İsimde Benzerliği Meselesi

 

Varlık (mefhumu) içinde hem öncesi olmayan, bizatihi vâcib olanın, hem de muhdes ve varlığa da yokluğa da elverişli mümkin olanın yer aldığı zorunlu olarak bilinince, bunların her ikisinin var olduğu da bilinir.

Bunların ikisine de varlık isminin verilmesi, birinin varlığının diğerinin varlığının benzeri olmasını gerektirmez; bilâkis her birinin varoluş biçimi kendisine özgüdür.

Bu ikisinin genel bir isim altında birleşmesi, izafet, takyîd, tahsis ve benzeri bir şey yapıldığında, birinin yekdiğeri gibi olmasını gerekli kılmaz.

(İzafet: Bir isim veya sıfatın bir başka isme belirlilik veya sınırlama ifade edecek biçimde nisbet edilmesi.)

(Takyîd: Itlâkın aksine ifadenin anlamını belirleme ve kayda bağlama.)

(Tahsis: Genel ve şümullü bir ifadeyi ya da lâfzı, beraberindeki bir delil veya işaretle belirli bir veya birkaç şeye mahsus kılmak.)

Dolayısıyla akıl sahibi bir kimse çıkıp da "Arş var olan (mevcûd) bir şeydir, sivrisinek de var olan bir şeydir; her ikisine de "şey" ve "mevcûd" isimleri verildiğine göre, bu ikisi birbirinin aynıdır" demez.

Zira bu ikisinin, (şey ve mevcûd olmalarından başka) zihin dışında birleştikleri bir başka husus daha yoktur. Ancak zihin, mutlak ismin ifade ettiği anlam olan müşterek ve küllî bir manâ çıkarır. Bu mevcuttur, bu da mevcuttur denildiğinde, isim her biri için (mecaz değil) hakikat ifade ettiği halde, bunların her birinin varlığı kendine özgüdür ve bir diğeri için bu anlama ortak olma söz konusu değildir.

İşte bu nedenle Allah Te'âlâ kendisine ve sıfatlarına bir takım isimler vermiştir ve bu isimler O'na özgüdür / O'na hastır; O'na izafe edildiğinde (Allah hakkında kullanıldığında) bir başkası bu isme ortak olmaz. Yarattıklarından bazılarına da onlara izafe edilerek kullanılan, fakat herhangi bir kayıtlama ve izafe olmadığında kendine ait isimlerle aynılık arz eden isimler vermiştir.

Bu isimler ve onların isim olarak kullanıldığı şeylerin, -herhangi bir kayıtlama ve birisine izafe söz konusu olmaksızın mutlak biçimde söylendiğinde- birbirine benzer olması, her isim, sahibine (müsemmâsına) ait olarak kullanıldığında da -bu müsemmâların bir ve aynı olması bir yana- birbirlerine benzer ve mukabil olmalarını dahî gerektirmez.

Nitekim Allah Te'âlâ kendisini diri (hayy) olarak isimlendirmiş ve buyurmuştur ki:

"Allah ki O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur, daima diri (Hayy) ve yaratıklarını koruyup yönetici (Kayyûm)dir" (Bakara 2/255)

Yine bazı kullarına da diri ismini vermiş ve şöyle buyurmuştur:

"Ölüden diriyi kim çıkarıyor; diriden ölüyü kim çıkarıyor?" (Yûnus 10/31).

İmdi, bu iki "diri" birbirinin aynı değildir. Zira birinci "hayy (diri)" lâfzı Allah'ın kendisine mahsus ismi, "ölüden diriyi çıkarıyor" ibaresindeki "diri" ise yaratılmış bir dirinin kendisine mahsus ismidir.

Bu iki isim mutlak olarak kullanıldığı ve birisine izafe edilmediğinde (tahsis / özelleştirmeden tecrid edilip, ıtlak / genelleştirme üzere söylendiklerinde) birbirine benzer.

Ancak mutlakın (mutlak biçimde kullanılan ismin), hariçte (olgular âleminde) bir müsemmâsı mevcut değildir. Maamâfih akıl, mutlaktan iki müsemmâ için ortak bir anlam çıkarabilir; (isim) birisine izafe edildiğinde ise, yaratıcıyı yaratılmıştan ayırt edecek biçimde kayıtlanmış olur.

Allah'ın tüm isim ve sıfatları için olması gereken budur;

Zira bunlardan hem ismin müşterek olarak delâlet ettiği manâ hem de Yaratıcı'nın kendisine özgü niteliklerinden herhangi birisinde yaratılmışın O'na ortak olmasına engel teşkil eden izafe (ismin kendisine izafe edilmesi) ile delâlet ettiği manâ anlaşılır.

Aynı şekilde Allah kendisine "alîm (her şeyi bilen)" ve "halîm (merhametli, affedici)" isimlerini vermiş, bazı kullarına da "alîm (bilgin)" demiş ve şöyle buyurmuştur:

"O'na bilgin (alîm) bir oğlan çocuğu müjdelediler." (Zâriyât 51/28); burada kastedilen İshâk (a.s.)'dır.

Bazısı için de "halîm" ismini kullanarak:

"İşte o zaman biz O'nu halîm bir oğul ile müjdeledik." (Sâffât 37/101) buyurmuştur; burada da İsmail'i (a.s.) kastetmektedir. Bu iki  "alîm (her şeyi bilen)" ve "halîm (merhametli, affedici)" birbirinin aynı değildir.

Yine Allah Te'âlâ kendisi için " semi' " ve "basîr" isimlerini kullanmış ve:

"Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici (semi'), her şeyi görücüdür (basîr)" (Nisa 4/58) buyurmuştur.

Bazı kullarına da " semî' " ve "basîr" ismini vererek:

"Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir (semi) ve görür (basîr) kıldık." (İnsân 76/2)  buyurmuştur.

Buradaki iki "Semî" ve "Basîr" de birbirinin aynı değildir.

O, kendisine "Ra'ûf ve Rahîm" diyerek:

"Allah insanlara karşı Ra'ûf (çok şefkatli) ve Rahim (çok merhametlidir)" (Bakara 2/143) buyurduğu gibi kullarından bir kısmına da "Ra'ûf ve Rahîm" ismini vererek:

"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'na çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ra'ûf) ve çok merhametlidir (rahim)" (Tevbe 9/128) buyurmuştur.

Bu iki "Ra'ûf ve Rahîm" de birbirinin aynı değildir.

O, kendisine "Melik" ismini verip:

"(O) Melik (Hükümrân, mülkün sahibi ) , Kuddûs (noksanlığı gerektiren herşeyden pâk ve münezzeh)'tir." (Cuma 62/1)

"el-melikü'l-kuddûs , eksiklikten münezzeh)" buyurmuş, kullarından bazısı için de "melik" diyerek:

"Onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral (melik) vardı" (Kehf 18/79) ve:

"Kral (melik) dedi ki: O'nu bana getirin!" (Yûsuf 12/50) buyurmuştur.

Bu iki "Melik" de birbirinin aynı değildir.

Kendisine "Mü'min (selâmet veren)" ve "Müheymin (gözetip koruyan)" demiş, bazı kullarına da "Mü'min" diyerek:

"Öyle ya, mü'min olan, fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar." (Secde 32/18) buyurmuştur. Buradaki iki "Mü'min" aynı şeyi ifade etmez.

Kendisi için "Aziz" ismini kullanarak:

"O öyle Allah'tır ki...... Aziz, Cebbar, Mütekebbir'dir" (Haşr 59/23) 

"el-azîzü'l-cebbâru'l-mütekebbir" buyurmuş, bazı kullarına da "Aziz" diyerek:

"Azizin karısı da dedi ki..." (Yûsuf 12/51) buyurmuştur. Bu iki "Aziz" aynı anlama gelmez.

Kendisine "el-Cebbâru'l-Mütekebbir" dediği gibi yarattıklarından bazısı için de "cebbar" ve "mütekebbir" ismini kullanmış:

"Allah büyüklük taslayan, kibirli (mütekebbir) her zorbanın (cebbar) kalbini işte böyle mühürler." (Ğâfir 40/35) buyurmuştur.

Söz konusu "Cebbar" ve "Mütekebbir" ler de aynı değildir.

Buna benzer örnekler pek çoktur.