Kuran ve Sünnet

Tevhidin Faziletleri

Tevhidin Faziletleri
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey inananlar! İnkarcılar istemese de dini yalnız Allah'a has kılın ve O'na dua (ibadet) edin." (Mü'min: 40/14)
"Sizin için yeri durak, göğü bina kılan, size şekil verip, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle nzıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Mü'min: 40/64)
"İman edip imanlarınıza zulüm karıştırmayanlar... İşte emniyette ve hidayette olanlar bunlardır." (En'am: 6/82)
Rebi' b. Enes dedi ki:
"İman; Allah (c.c.) için yapılan ibadette samimi ve ihlaslı olmaktır." (İbni Cerir)
İbni Kesir (r.h.) der ki:
"İbadetlerinde ihlasla hareket edenler ve Allah'a (c.c.) asla bir şeyi ortak koşmayanlar var ya, işte iman edenler ve hidayet üzere olanlar bunlardır."
Zeyd b. Eşlem ve İbni İshak da şöyle demişlerdir:
"Bu, Allah'tan (c.c.) gelen ve İbrahim (a.s.) ile kavmi arasındaki hükmü ortaya koyan sözdür."
İbni Mesut'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir:
"Bu ayet indiğinde sahabeler dediler ki: "Hangimiz nefsine zulmetmez ki?"
Rasulullah (s.a.v.):
"Bu ayet sizin anladığınız gibi değildir. Sizler, salih kul Lokman'ın: "... Doğrusu şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) sözünü işitmediniz mi?" buyurdu." (Buhari, İman: 23)
Abdullah (r.a.) dedi ki:
Bu ayet inince:
"Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?" dedik.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu,sizin anladığınız gibi değildir. İmana zulüm karıştırmak demek; imana şirk ve küfür karıştırmak demektir. Siz, Lokman (a.s.)'ın oğluna söylediği şu sözü işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13)
Abdullah (r.a.) der ki:
"İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar..." ayeti inince, bu Rasulullah'ın (s.a.v.) ashabına ağır geldi ve dediler ki:
"Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki?"
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu, sizin anladığınız gibi değildir. Siz, salih kul Lokman (a.s.)'ın söylediğini işitmediniz mi: "Ey oğulcağızım! Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 31/13) İşte bu ayette yer alan zulümden kasıt; şirktir. (Müslim, İmarı: 56)
Ömer (r.a.) ayetteki zulmü "günah" şeklinde yorumlamıştır. Bu yoruma göre mana: "Her türlü azaptan güvencede olmak" şeklindedir.
Hasan ve Kelbi derler ki:
"Bu onlar için ahirette güvence demektir. Dünyada da hidayet ürededirler."
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki:
"Sahabelere bu ayetin ağır gelmesinin sebebi; ayeti kulun kendi nefsine zulmetmesi şeklinde anlamalarıdır. Rasulullah da (s.a.v.) onlara şu açıklamayı yapmıştır:
"Bu ayette söz konusu olan zulüm; şirktir. Bu zulmü işleyen kimseler için emniyet ve hidayet yoktur. Emniyet ve hidayet, imanlarına şirk karıştırmayan müminler içindir. Kimler imanlarına şirk karıştırmazlarsa, o kimseler iman ve hidayet ehlindendirler. Bunlar kullar arasında seçkin olan ve şu ayette yer alan kimselerdir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu (n karşılığını) görür." (Zilzal: 99/7-8)
Ebu Bekir es-Sıddık (r.a.), Rasulullah'a (s.a.v.)
"Ey Allah'ın Rasulü! Hangimiz kötülük işlemez ki?" der.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
"Sen sıkıntı çekmez ve mahzun olmaz mısın? Sana herhangi bir zorluk gelmez mi? İşte bütün bunlarla ecir göreceksiniz." (Hakim- Müstedrek)
Burada Rasulullah (s.a.v.) şu gerçeği vurgulamıştır:
Müslüman bir kimse ölünce Cennete girecektir. Ancak müslüman dünyada işlediği günahların cezası olarak felaket ve musibetlerle cezalandırılır...
Kim kendini zulümden kurtarırsa, bu kimse tam bir güven ve Allah'tan (c.c.) tam bir hidayet üzeredir. Kim de kendi nefsine zulmetmekten kurtulamazsa, onun için de zulmü oranında bir güven ve hidayet vardır. Mümin mutlaka Cennete girecektir. Eğer Allah (c.c.) kendisini Sırat-ı Müstakime iletmişse bunun sonunda varacağı yer mutlaka Cennettir. Zalim kimselere de kendi nefislerine zulmetmeleri ve imanlarının eksikliği oranında eksik bir güven ve hidayet vardır.
Rasulullah'ın (s.a.v.):
"O ancak şirktir" sözünden maksat;
"Kim şirk işlemezse, onun için tam bir güven ve hidayet vardır" demek değildir. Çünkü Kur'an ve Sünnet nassları şu gerçeği açıkça bildirmektedir ki; büyük günah işleyen kimseler için korku vardır ve onlar her an için korkuyla karşı karşıyadırlar. Bunlar için tam bir güven ve hidayet yoktur. Oysa ki insanlar güven ve hidayet sebebiyle Sırat-ı Müstakime yöneltilirler. Bu yol Allah'ın (c.c.) kendilerine nimet verip ikramda bulunduğu kimselerin yoludur. Bunlar için herhangi bir azap da yoktur. Aksine bu kimseler için hidayette olmalarının karşılığı vardır. Allah (c.c.) onları doğru yola iletmiştir. Yine bu kimseler için Allah'ın (c.c.) kendilerine verdiği ve vereceği nimetler vardır. Bu mümin kimseler için kesinlikle Cennet vardır.
Rasulullah (s.a.v.):
"O ancak şirktir." buyurmuştur.
O bu sözüyle sahibini İslam'dan ve İslam milletinden çıkaran şirki kastetmiştir. Kim, en büyük günah olan şirki işleyenlerden değilse, işte o kimse müşriklerin hem dünyada hem de ahirette karşı karşıya kalacakları azaptan güvendedir. Şayet Rasulullah'ın (s.a.v.) kastı, kulun cimriliği ve mala düşkünlüğü gibi, şirk dışında kalan günahlar olsaydı, o zaman "Kul kendi nefsine zulmetti" derdi. Kişi, kimi İslami yükümlülükleri yerine getirmekle birlikte bunları da işliyorsa bu, küçük şirktir. Yine Allah'ın (c.c.) buğzettiği şeyleri ve buğzettiği kimseleri seven, heva ve hevesini öne geçirerek küçük şirke düşen ve buna benzer diğer çirkin şeylere yönelen kimseler de kendi kusurları ve eksiklikleri oranında güvence ve hidayette olabilirler. Bunun içindir ki, ilk dönem müslümanları (selef) günahları bu türden olan kimselerin durumunu yukarıda ayrıntılı olarak açıkladığımız şekilde değerlendirmişlerdir."
İbni Kayyım da (r.h.):
En'am Suresinin 82. ayeti ile ilgili olarak, sahabeler ile Rasulullah (s.a.v.) arasındaki konuşmayı anlattıktan sonra şöyle diyor:
"Sahabeler, işin içinden çıkamayınca ve buradaki zulmün ne anlama geldiğini tam olarak anlayamayınca, kişinin kendi nefsine zulmetmesinin de bu hükmün içine girdiğini sanmışlardı. Onlar bu konuyu şöyle anlamışlardı:
"Hangi zulüm çeşidi ile olursa olsun, kim nefsine bir zulümde bulunursa, kendisine Allah'tan (c.c.) güven ve hidayet yoktur."
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) onlara şöyle cevap verdi:
"Güven ve hidayeti mutlak anlamda ortadan kaldıran zulüm, şirktir."
 Allah'a (c.c.) yemin ederim ki, bu cevap hastaya şifa veren, gönülleri serinleten, susuz bir kimsenin susuzluğunu gideren bir cevaptır. Çünkü mutlak anlamdaki zulüm, şirktir. Kullar ise bunu başka bir anlamda kullanır oldular ve konuyu gereği gibi değerlendiremediler."
Şeyhülislam İbni Teymiyye der ki:
"Mutlak anlamdaki güven ve hidayet dünya ve ahirette olan güven ve hidayettir, Sırat-ı Müstakime hidayettir. Mutlak anlamdaki zulüm ise, mutlak anlamdaki güven ve hidayeti ortadan kaldıran zulümdür. Fakat her zulüm, mutlak güven ve hidayete engel değildir. Bu noktayı oldukça iyi düşünmek gerekir. Mutlak olan mutlak içindir, hisseli olan da hisse sahibi içindir."
Allah (c.c.) buyuruyor ki:
"Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur." (Fatır: 35/32)
"Kendi nefsine karşı zalimce davranan kimse" hem salih hem de kötü amel işleyerek her ikisini birbirine karıştıran kimsedir. Böylelerinin durumu Allah'ın (c.c.) dilemesine kalmıştır. Allah (c.c), dilerse kendilerini bağışlar, dilerse işledikleri suçlar yüzünden onları cezalandırır. Ancak tevhid ehli oldukları için ebedi olarak Cehennem ateşinde kalmaktan kurtulurlar.
Orta yolda olanlar ise; Allah'ın (c.c.) kendilerine farz kıldığı amelleri işleyen ve haramları terk eden kimselerdir. Onlar sadece bununla yetinirler. İşte bunlar kendilerine "Ebrar (İyiler)" denilen kimselerdir.
Hayırlarda öne geçmek için yarış yapan üçüncü grup ise, tam anlamıyla iman ehli olan kimselerdir. Bunlar ilimleriyle mümkün olduğunca eksiksiz amel eden, tam bir teslimiyet ve doğruluk gösteren ve Allah'a (c.c.) gereği gibi itaat edenlerdir.
İşte bu sınıf için tam bir hidayet ve güven vardır. Bunlar dünya ve ahirette tam bir güven ve hidayet içinde olacaklardır. Çünkü tam bir iman kişiyi yasaklardan alıkoyar. Bu gibi kimseler, cezalandırılacakları şeylerle Rablerine kavuşmazlar.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azabetsin..." (Nisa: 4/147)
İşte bunlar Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve öğrencisi İbni Kayyım'ın (r.h.) ayetle ilgili yorumlarıdır. Bu, bid'at ehli olan Harici, Mutezile ve benzerlerinin değil, Kur'an ve Sünnete uyan müslümanların ortak görüşüdür. Kur'an da bunu göstermektedir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kim, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına, Allah'ın tek olduğuna ve hiçbir ortağı bulunmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa'nın (a.s.) da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğuna, Cennetin ve Cehennemin hak olduğuna şehadette bulunursa, Allah (c.c.) onu bulunduğu hal üzere Cennete koyar." (Buhari, Enbiya: 47, Tefsir: 5/17, Müslim, İman: 46, Tirmizi, Kıyame: 10, Ahmed: 2/436, 5/292)
"Kim Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederse" sözü:
"Kim bu kelimenin manasını tam anlamıyla bilir, kavrar, gerekleriyle amel eder ve bu kelimeye aykırı söz ve amelleri yapmazsa" demektir.
Her iki kelimeye de şehadette bulunulurken, kesinlikle bilgi, iman, amel ve bu kelimelere aykırı hareketlerin olmaması gerekir. Bu konu ile ilgili olarak Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bil ki, Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed: 47/19)
"... Bildikleri halde Hakk'a şahit olanlar." (Zuhruf: 43/86)
Bir kimse bu kelimeleri, anlamını bilmeden, içeriğini tam anlamıyla özümsemeden ve gereğiyle amel etmeden (örneğin; şirkle olan tüm ilgisini kesmeden, söz ve fiilleriyle ihlaslı amelde bulunmadan) söylese, bunun kendisine hiçbir yararı yoktur ve o kimse mümin değildir.
Yani hem gönül dili hem de söz dili ile gerekeni söylemeksizin ve hem gönül ameli hem de organlara dayalı amel işlemeksizin söylenen sözün, sahibi için hiçbir faydası yoktur."
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniyor:
"Bu yüce kelime olumlu ve olumsuz olmak üzere iki hüküm içermektedir. Bu kelimeyi söyleyen bir kimse:
1 - Allah'tan (c.c.) başka tüm sahte ilahları, putları ve tağutları "La ilahe" ibaresi ile reddetmektedir.
2 - Aynı zamanda bu kelime, "İllallah" ibaresi ile de sadece Allah'ın (c.c.) (sadece ona kulluğun) varlığına ispat etmektedir."
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah, melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik ettiler. Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz'dir, Hakim'dir." (Al-i İmran: 3/18)
Nice kimseler bu kelimenin anlamını gereğince bilmemeleri yüzünden sapıtmışlardır. Bunlar bu kelimenin gerçek anlamını değiştirdiler. Allah'tan (c.c.) başkasında olmaması gereken özellikleri, Allah'ın (c.c.) yaratıklarına, türbelere, tağutlara, ağaçlara, taşlara ve cinlere verdiler. Bütün bunları din haline getirdiler ve Allah (c.c.) yaratıklarına benzetenlerden oldular. Aynı zamanda bu batıl ve şirk dolu inançlarının propagandasını yapıp, süslü ve yaldızlı ifadelerle bu inançlarını insanlara tanıtmaya çalıştılar. Allah'ın (c.c.) kullarından istediği gerçek tevhid inancını bid'at olarak gördüler ve insanları tevhide çağıran kimseleri reddettiler. Bunlar bu kelimenin anlamını Mekke müşriklerinin anladığı kadar bile anlayamadılar.
Çünkü Kureyş kafirleri bu kelimenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bunun için de bu kelimenin içerdiği her şeyi reddetmişlerdi.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Zira onlar, kendilerine: 'Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur' denildiği zaman, büyüklük taslar ve: 'Deli bir şair için ilahlarımızı mı terketeceğiz?' derlerdi." (Saffat: 37/35-36)
Bu ümmetin son dönemlerindeki müşrikler de tıpkı ötekiler gibi, bir tek ilah yerine, putlara, tağutlara, kabir ve türbelere tapmaya devam ettiler. Bunların bırakılmasını söyleyen, tevhidi savunarak Allah'a (c.c.) davet edenleri de reddettiler.
Kureyş kafirleri, bu kelimeyi, ne anlama geldiğini bile bile inkar ediyorlardı. Günümüz müşrikleri ise bu kelimenin ne anlama geldiğini onlar kadar bilmemektedirler. Buna rağmen inkar ediyorlar ve inkarlarında da diretiyorlar.
Bu kimseler, "La ilahe illallah" demelerine rağmen, başları sıkıştığında Allah'tan (c.c.) başkasını yardıma çağırıyorlar, insanları Allah'ın (c.c.) yolundan başka yollara davet ediyorlar.
Cahiliye dönemi Arapları, Arap oldukları için arapçayı iyi bilen kimselerdi. Ayrıca Kur'an dilinin açık ve net olması sebebiyle bunun ne anlama geldiğini hemen kavrıyor, Kur'an'ın öngördüğü tevhidi çok iyi biliyorlardı. Günümüz müşriklerine gelince, bunlar arasında ibadette şirk koşmak iyice yaygınlaşmıştır. Bunların inandıkları şeyler de bir takım kimselerin kelamcılar yoluyla cahillerden ve birbirlerinden alıp din haline getirdikleri terimlerden ibarettir.
Örneğin Fahreddin Razi gibi kelamcı ve usul alimi biri, En'am Suresinin 138. ayetini yanlış yorumlayabiliyorsa, ötekiler için konuşmaya bile gerek yoktur. Artık sıradan alimleri ve ahmakları bir kenara bırakabilirsiniz. Ölülere ya da salih kimselere bel bağlayan, sadece Allah'tan (c.c.) istenmesi gereken şeyleri bunlardan isteyen, kabirlerin etrafını tavaf eden, adak adayan, çaput bağlayan kimseler, bunları ilah edinmiş olmuyorlar mı?
"La ilahe illallah" kelimesine şehadette bulunmak, her şeyden önce şahitlikte bulunan kimsenin "La ilahe illallah" kelimesinin ne demek olduğunu bilmesi ile mümkün olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Bil ki Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur..." (Muhammed: 47/19)
"İlla" istisna edatından sonra gelen "Allah" ismi, şu gerçeği dile getirmektedir:
İlahlık asla Allah'tan (c.c.) başkasına ait değildir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'tan (c.c.) başkası bu konuda hak sahibi olamaz."
Devamla diyor ki:
"Burada yararlanılması ve insanların bilmesi gereken şey şudur:
Bu kelime tağutu inkar etmeyi ve Allah'a (c.c.) imanı kapsar. Eğer bir kimse Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder de, ilahlığı yalnız noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a (c.c.) verirse, o kişi tağutları inkar edip, Allah'a (c.c.) iman edenlerden olmuş olur."
İbni Kayyım (r.h.), "el-Bedayi" isimli eserinde bu konu ile ilgili güzel açıklamalar getirmiştir.
Ebu Abdullah el-Kurtubi (r.h.), tefsirinde diyor ki:
"La ilahe illallah, "O'ndan başka ibadet edilmeye layık kimse yoktur" demektir."
Zemahşeri de şöyle diyor:
"İlah; adam ve at (kısrak) kelimeleri gibi cins isimdir. Bu nedenle bu sözcük ister hak ister batıl olsun, kendisine ibadet edilen herkese ve her şeye ad olabilir. Ancak daha sonraları bu isim, sadece gerçek anlamda hak mabud olan Allah (c.c.) için kullanılır olmuştur."
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) der ki:
"İlah; itaat olunan ve kendisine ibadet edilen demektir. Çünkü "ilah", "me'luh" demektir.
Me'luh ise; "kendisine ibadet olunmaya layık" demektir.
Bir takım özelliklere de sahiptir ki, sahip bulunduğu bu özellikler sebebiyle kendisine ibadet olunmaya hak kazanmıştır. Bu da onu sonsuz bir şekilde sevmeyi ve onun karşısında içtenlikle eğilmeyi gerektirir.
Çünkü "ilah", sevilen ve ibadet edilen varlıktır. Gönüller sevgiyle kendisine kullukta bulunur, ona boyun eğer, onun için alçalır, ondan korkar, ondan ümitvar olur. Şiddet ve sıkıntı anlarında ona yönelir. Tüm önemli işlerinde ona dua eder, zorluk ve darlık durumlarında sadece ona tevekkülde bulunur, onu anmakla huzura erer ve mutlu olur. Onun sevgisiyle teskin olur. İşte bütün bunlar sadece Allah (c.c.) için yapılır.
"La ilahe illallah" kelimesi, sözlerin en doğru olanıdır. Bunun ehli olanlar "Ehlullah" ve "Hizbullah" tır. Bunu inkara kalkışanlar ise, Allah'ın (c.c.) düşmanı, O'nun gazap ettiği ve intikam alacağı kimselerdir. Eğer bir kimsede bu konuda sağlıklı bir bilgi olursa, artık her konu sıhhate kavuşur. Ancak kul bunu gereği gibi yerine getirmezse, bilgilerinde ve amellerinde bozukluk var demektir."
İbni Kayyım (r.h.) der ki:
"İlah" kendisine itaat edilip, asla isyan edilmeyendir. Onun heybeti ve azameti büyüktür. O kendisine saygı, sevgi, korku ve umutla bağlanılandır. Kendisine tevvekkül edilen, kendisinden istenilen ve dua ile yardıma çağrılandır.
İşte bütün bunlar ancak Allah (c.c.) için geçerlidir. Allah'tan (c.c.) başkasının bu konularda hiçbir hak ve yetkisi yoktur.
Kim, bir yaratığı Aziz ve Celil olan Allah'a (c.c.) şirk koşar, ilahlığa gölge düşürürse, işte bu kimse Allah'tan (c.c.) başka bir varlığa bağlanmış ve ona kulluk etmiş olur."
El-Buâkâî (r.h.) der ki:
"La ilahe illallah" kelimesi büyük bir reddi içermektedir. Bu kelime en yüce Melik (el-Melik’ul-A’zam) olan Allah'tan (c.c.) başkalarının ilahlığını reddeder.
("La ilahe illallah" demek:  "el-Melik’ul-A’zam" (En büyük yönetici, hüküm koyucu) olan Allah’ın dışında hakkıyla kulluk ve itaat edilmeye yaraşır gerçek ma’bud kesinlikle yoktur" demektir.)
Doğrusu bu, kişiyi kıyametteki büyük korkulardan kurtaracak olan en büyük hatırlatmadır. Bu, eğer faydalı olursa bilgi halini alır. Ancak faydalı olabilmesi için de, bununla amel etmek gerekir. Aksi halde bu durum cehaletten başka bir şey değildir."
Tayyibi der ki:
"İlah" kelimesi, "fial (fiâlun)" vezninde olup, "mef'ul" yani "me'luh" demektir. Örneğin; kitabın, mektub (yazılmış) anlamına gelmesi gibi. Kelime "elihe" den, "ilaheten" şeklindedir. Yani: "ubide" den "ibadeten" gibi.
Bu tanımlar alimlerin sözlerinde çokça geçmektedir ve bunlarda tam bir görüş birliği vardır.
"La ilahe illallah" kelimesi, Allah'tan (c.c.) başka tüm ilahları reddediyor.Sadece ve sadece Allah'ın (c.c.) varlığını kabul ediyor.
İşte bu, rasullerin kendisine davet ettiği Kur'an'ın da baştan sona ele aldığı tevhid gerçeğidir. Nitekim Allah (c.c.) cinlerden haber verirken şöyle buyurmaktadır:
"De ki Cinlerden bir grubun Kur'an'ı dinlediği bana vahyolundu. Onlar şöyle demişlerdir: "Biz, doğru yola ileten hayret verici bir Kur'an dinledik ve ona iman ettik. Artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız." (Cin: 72/1-2)
"La lahe illallah" kelimesinin söyleyen kimseye fayda verebilmesi için, bu kelimenin içerdiği mananın olumlu ve olumsuz yönlerinin açık bir şekilde bilinmesi gerekir. Bilmenin yanında kişi buna iman etmeli, kabullenmeli ve gereğiyle de amel etmelidir. İşte ancak bu durumda bu kelime kendisine fayda sağlayabilir.
Kim de bu kelimeyi gerçekten ne anlama geldiğini bilmeden, inanmadan ve gereğiyle de amel etmeden söylerse, kendisi için hiçbir yararı yoktur.
Daha önceki sayfalarda geçtiği gibi, alimler bu kelimenin hangi anlamları içerdiğini bilmeden söyleyen kimselerin durumu ile ilgili olarak "açık bir cahillik", böyle bir kimsenin kendisi içinde "kara cahil" demişlerdir. Bu kelimeyi, içerdiği manayı bilmeden söylemek ancak ve ancak sahibinin aleyhinde bir delil olur. başka bir şeye yaramaz!
Hadiste geçen "Vahdehu la şerike leh" sözü ise, anlatıma kesinlik ve mutlaklık kazandırmakta, ayrıca bu kelimenin içeriğini açıklamaktadır. Kaldı ki Allah (c.c), Kur'an-ı Kerim'de nebi ve rasullere itaat ile ilgili anlatımlarda bu gerçeği ayrıntılı olarak açıklamıştır
İçler acısı durumlarını ve ne koyu bir cehalete kurban gittiklerini bilmeyen kabirperestlere yazıklar olsun! Bu davranışları ile "İhlas Kelimesi" de denilen, "La ilahe illallah'a ters düşmeleri ne büyük bir zulümdür!
Mekkeli müşrikler ve benzerleri, hem sözle hem de mana olarak "La ilahe illallah" kelimesini inkar ettiler ve söylemediler. Günümüz müşrikleri ise, bu kelimeyi sözlü olarak kabullenip söylüyorlar, fakat anlam bakımından reddediyorlar.
Bu insanlar, bu kelimeyi söylemekle birlikte sevgi, ta'zim, korku, umut, tevekkül, dua ve daha nice nice ibadet türlerini başkaları için yapmak suretiyle Allah'tan (c.c.) başkalarını ilah ediniyorlar. Böylece bunların şirkleri Mekke müşriklerinin şirklerini bile geçiyor. Arap müşrikleri başları sıkışınca, hemen samimi olarak Allah'a (c.c.) dua ederlerdi. Çünkü onlar, kendilerindeki sıkıntıyı ve yakın zamanda ve en hızlı bir şekilde Allah'ın (c.c.) gidereceğine inanıyorlardı. Onlar bollukta ve huzur içinde iken Allah'a (c.c.) şirk koşuyorlar, başları sıkışınca sadece O'na yönetiyorlardı. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; fakat Allah, onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen O'na şirk koşarlar." (Ankebut: 29/65)
Günümüz müşrikleri ise Allah (c.c.)' yu tanıma ve tevhidi bilme konusunda Arap müşriklerinden ve daha önceki müşriklerden çok daha cahildirler.
"Sonradan gelenler "İlah" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Bu kelimeyi "yaratmaya ve icrada gücü yetme" demek olan Rububiyet anlamında kabul ederek, sadece Allah (c.c.) için samimi anlamda ibadeti bir kenara bırakıp tevhidi inkar ediyorlar. Bu da onların cehaletidir. Halbuki Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"... Bu itibarla dini Allah'a has kılarak O'na ibadet et." (Zümer: 39/2)
"Şunu iyice bilmelisin ki, iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak konusu, zamanla insanlar için önemini yitirmiştir. Günümüzde bu görevi yapan çok az insan kalmıştır. Halbuki emir, iş ve hüküm bu görev ile ayakta durur. Kötülüklerin artmasıyla iyi ve kötü işler birbirine karışmış oldu."
"Ve enne Muhammeden abduhu ve rasuluh" kısmına gelince; burada yer alan, "abd (kul)" kelimesi, ibadet eden "memluk" anlamındadır. Yani o kimse, Allah'ın (c.c.) memlukudur, mülküdür. Ubudiyet, yani kulluk onun özelliğidir. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Allah kuluna kafi değil midir?" (Zümer: 39/26)
Kul, Allah'a ibadet edip tebliğ görevini üstlenmesiyle üstünlük kazanır. Rasulullah (s.a.v.), bu iki şerefli özelliği de en mükemmel şekliyle üzerinde bulundurması sebebiyle yaratılanların en üstünüdür.
Rasulullah'ın (s.a.v.) ümmeti olduğunu iddia edenlerden pek çoğu, gerek söz ve gerekse fiilleriyle aşırılığa sapmakta, ona tabi olmayı terkederek, onun getirdiği hükümler konusunda farklı görüşler itimat ederek haberlerin ve hükümlerin tevilinde de aşırılığa gidererek hataya düşmektedirler. Zira hepsinin asıl amacı, delili aslından başka bir anlama yorumlamaktır.
Oysa ki "Muhammed Allah'ın rasulüdür" şeklindeki şehadet, ona iman etmeyi, onun getirdiklerini doğru olarak kabullenmeyi, emrettiklerinde kendisine itaat etmeyi, yasakladıklarından da uzak durmayı gerektirir. Ayrıca onun tarafından gelen emir ve yasakları tazimle karşılayıp içtenlikle yerine getirmeyi, kim olursa olsun asla bir başkasının sözünü Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirmemeyi gerektirir.
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Rasulullah'ın (s.a.v.) sözü asla başkasının sözüyle karşılaştırılmamalıdır. Çünkü başkasının yanılması her zaman için söz konusudur ve bu olağandır. Oysa ki Allah (c.c), Nebisi'ni bundan korumuştur. Ona itaat etmemizi, onu örnek edinmemizi emretmiş, itaat etmememiz halinde de bizi tehdit etmiştir.
"Allah ve Rasulü bir şeye hükmettikleri zaman, mümin erkek ve mümin kadınların kendi işlerinde başka bir şeyi seçme hakları yoktur..." (Ahzab: 33/36)
"... O'nun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belanın gelmesinden, yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (Nur: 24/63)
İmam Ahmed (r.h.) der ki:
"Fitne nedir, bilir misin? Fitne; şirktir. Kimi zaman kişinin kalbine bir şey gelir de bunu (hakkı) reddeder, sonunda helak olur."
Aşırıya kaçma; uyma ve terk etme konusunda olabileceği gibi, insanların sözlerinin Rasulullah'ın (s.a.v.) sözünün önüne geçirilmesi durumunda da olur. Alimlerin sözleri bile olsa, eğer ayet ve hadislerin önüne geçiriliyorsa aşırılık ve sapma söz konusudur.
Günümüzde ve daha önceden yaşanılan gerçekler, buraya kadar anlattıklarımıza tamamen zıttır. Özellikle de kendilerini ilmiyle kadı ve müftü sınıfından tanıtanlar bu gerçeklere muhalefet etmişlerdir. Allah (c.c.) yardımcımız olsun.
Darimi (r.h.) "Sünen" adlı eserinde Abdullah b. Selam'dan (r.a.) rivayet ediyor. İbni Selam şöyle diyordu:
"Doğrusu biz, Rasulullah'ın (s.a.v.) sıfatını kitabımızda şu şekilde görüyorduk:
"Biz seni ümmiler için bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı ve sığınak olarak gönderdik. Sen benim kulum ve rasulümsün. Seni "Mütevekkil" diye adlandırdım. Sen anlayışsız ve katı değilsin. Sokaklara düşüp haykıran da değilsin. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezsin. Bağışlar ve yanlışları görmezden gelirsin. Senin ruhunu, yoldan sapmış olan kavimlerin "Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur" deyip doğru yolu kabul edecekleri zamana kadar almayacağım. Senin sayende kör gözler, sağır kulaklar ve kilitli kalpler açılacaktır."
Ata b.Yesar der ki:
"Ebu Vakid el-Leysi İbni Selam'ın söylediklerinin aynısını Ka'b'dan dinlediğini bana söylemiştir." (Darimi'nin rivayetinin sonu Ka'b'dan gelen rivayette: "Onun niteliklerinin Tevrat'ta yazılı olduğunu bulduk." şeklindedir)
"Cennet de Cehennem de haktır."
Bunu yüce Allah (c.c.) bize kitabında haber vermiştir. Allah (c.c.) Cenneti takva sahibi mümin ve muttaki kulları için hazırlamıştır. Nitekim Allah (c.c.) Cennet hakkında şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar! Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği gök ve yerin genişliği gibi olup, Allah'a ve Rasulüne iman eden kimseler için hazırlanmış olan Cennete kavuşmak için yarış edin. Bu Allah'ın dilediği kimseye verdiği bir lütuftur. Allah büyük lütuf sahibidir." (Hadid: 57/21)
Allah (c.c.) Cehennem hakkında da şöyle buyuruyor:
".. Kafirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının." (Bakara: 2/24)
Bu iki ayet ve konu ile ilgili diğer ayetlerde, Cennetin de Cehennemin de Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olduğu açıklanıyor. Oysa ki bid'atçılar bunun aksini savunuyorlar.
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniliyor:
"Cennete ve Cehenneme inanmayanlar hem Kur'an'ı hem de rasulleri inkar etmiş olurlar. Çünkü Allah (c.c.) Cenneti ve oradaki ebedi nimetleri açıklamış ve buranın takva sahiplerinin yurdu olduğunu bildirmiştir.
Aynı şekilde Cehennem ateşini ve onda bulunan azabı da açıklamış, bunu kafir ve müşrikler için hazırladığını bildirmiştir."
Yukarıda geçen her iki ayette de ahirete iman konusu yer almaktadır.
"Allah onu işlemekte olduğu amel sebebiyle Cennete koyar."
Bu cümle, şart cümlesinin cevabıdır. Bir başka rivayette de şöyle buyrulmuştur:
"Allah bu kimseyi Cennetin sekiz kapısından dilediğinden Cennete koyar."
Hafız İbni Hacer el-Askalani (r.h.) der ki:
"Üzerinde bulunduğu amele göre" sözünün anlamı şudur:
Salih amel üzere ise buna göre, eğer fesat üzere ise ona göre işlem görür. Çünkü tevhid ehli mutlaka Cennete girecektir. Ayrıca, "Üzerinde bulunduğu amele göre" ifadesinin bir başka anlamı da; herkesi amellerine göre derecelendirip Cennet ehlini Cennete koymasıdır."
Utban b. Malik'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Allah (c.c.) kendisinin rızasını isteyerek 'La ilahe illallah' diyen kimseye Cehennemi haram kıldı." (Buhari, Rikak: 6, İstitabe: 9, Müslim, İman: 47, Tirmizi, İman: 17, Ahmed: 4/44)
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"Sadece konu başlığına uygun olan "Kim La İlahe İllallah derse" sözünü alarak hadisi kısa geçmiştir. Bu kelimenin delalet ettiği gerçek mana ihlası içermekte ve şirki reddetmektedir. Bilindiği gibi sıdk ve ihlas birbirinden ayrılamazlar. Biri olmazsa diğeri de olmaz. Eğer kişi ihlaslı değilse, müşriktir. Sadık (dürüst) değilse, münafıktır. İhlaslı olan biri, kimsenin Allah'tan (c.c.) başka ilahlığa layık olmadığını içtenlikle söyler. İşte bu tevhid, İslam'ın temelidir. Bunu İbrahim Halil (a.s.) ve oğlu İsmail (a.s.) en güzel şekilde şöyle dile getirmişlerdir:
"Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olan müslümanlardan eyle ve zürriyetimizden de sana teslim olan müslüman bir ümmet yetiştirir!.." (Bakara: 2/128)
"'Ben bir muvahhit olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allah'a yönelttim. Ben asla müşriklerden değilim' demişti." (En'am: 6/79)
Ayette geçen:
 "hanif" kelimesi; şirki terkeden, müşrik kimselerle bağlarını koparan, onlara düşmanlık gösteren, gizli ve açık her durumda amellerini Allah (c.c.) adına ihlasla yapan" demektir.
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kim muhsin olarak kendisini Allah'a teslim ederse, en sağlam kulpa yapışmış olur..." (Lokman: 31/22)
Ayette geçen "Yüzünü muhsin olarak Allah'a teslim ederse." sözünden kasıt, içinde şirk barındırmayan, nifaka yer vermeyen tam bir ihlastır. İşte bu ve benzeri ayetlerin anlamlarının bu şekilde olduğunda ümmet arasında görüş birliği vardır. Bu, "La ilahe illallah" sözüyle söylenmek istenen manadır. Bunun içindir ki, Allah (c.c):
"En sağlam kulpa yapışmıştır." buyurmuştur.
Bu müjde, bu kelimeyi söyledikleri halde Allah (c.c.)'tan başkasını çağırıp dua eden ve Allah'tan (c.c.) başkalarından medet bekleyen, hiçbir yarar ve zarar vermeyen kimseler için ağlayanları içermez. Ne acıdır ki bugün toplumun çoğu böyledir. Çünkü bu kimseler her ne kadar bu kelimeyi söylemekte iseler de, bununla çelişen işleri buna karıştırmışlardır. Bu kelime, bunun ne anlama geldiğini, neleri ad ve neleri kabul ettiğini bilerek söyleyen kimseden başkasına asla fayda vermez. Bunun manasını gereğince bilmeyen kimse, bu kelimeyi ne kadar söylese de kendisine hiçbir yarar sağlamaz.
Rasululllah'ın (s.a.v.) hadislerinde bunu "Şüpheye yer bırakmaksızın" sözüyle kaydetmesi, bu kelimenin bilerek ve yakin anlamında söylenmesi gerektiğini gösterir. Hadisteki "Kalbinden samimiyetle ve doğrulukla" ifadesi de bunu destekler. Nitekim söyleyen kimse, söylediğinde dürüst değilse, yine hiçbir fayda görmez. Zira münafıklar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. Müşrikler de böyledir. Çünkü bunlar da ihlasla çelişen şirki işlemektedirler. Halbuki, "La ilahe illallah" sözünün fayda verebilmesi için, Allah (c.c.) için ihlaslı olmak, Allah'ın (c.c.) eşi ve ortağı olmadığına gönülden şahitlik etmek gerekir. Böyle olmayınca: "La ilahe illallah" sözü nasıl yarar sağlasın ki?
İbrahim (a.s.) babasına ve kavmine demişti ki:
"Beni yaratan hariç, sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinizden uzağım. Çünkü beni doğru yola iletecek olan O'dur. Bu sözü ardından gelecek olanlara bir miras olarak bıraktı..." (Zuhruf: 43/26-28)
İbrahim (a.s.) bu sözleri asıl manasında kullanarak; şirkten uzaklaşıp, ortağı bulunmayan ve tek olan Allah'a (c.c.) katıksız olarak kulluk etmeyi kastetmiştir. Kim bunu, ihlaslı olarak söylemezse yalan söylemiş, ihlası reddederek şirki kabul etmiş olur.
İşte bu anlattıklarımız üçüncü asırdan sonra ümmetin çoğunluğunun içinde bulunduğu durumu yansıtır. Bu durumun sebebi de, söyledikleri kelimelerin anlamlarını bilememek, hevaya uyarak rasullerin gönderiliş amacı olan tevhide ve şeriata uymayı bir kenara itmek ve hakkı kabul etmektir.
Yakin (Seksiz Şüphesiz İman)
"Bize Enes b. Malik (r.a.) anlattı. Rasulullah (s.a.v.) bineği üzerinde idi ve arkasında da Muaz (r.a.) bulunuyordu. Bu sırada şöyle buyurdu:
"Ey Muaz!"
Muaz da (r.a.): "Buyur, emret ey Allah'ın Rasulü! dedi.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ey Muaz!"
Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim ey Allah'ın Rasulü!" dedi.
Rasulullah (s.a.v.) yine: "Ey Muaz!" dedi.
Muaz da (r.a.): "Buyur, saadetler dilerim Ey Allah'ın Rasulü!" dedi.
Sonra Rasululllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kim gönülden gelerek Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına Muhammed'in (s.a.v.) de Allah'ın rasulü olduğuna şehadette bulunursa, Allah o kimseye Cehennem ateşini haram kılar."
Muaz (r.a.):
"Ey Allah'ın Rasulü! Bunu halka müjdeleyeyim mi?" dedi.
Rasulullah (s.a.v.):
"O takdirde buna güvenerek tembellik gösterirler." buyurdu. Muaz (r.a.), ölümü esnasında gizli kalacağı ve günahkar olacağı korkusu ile bunu insanlara açıkladı."
Mutemir, babasının kendisine Enes'in şöyle dediğini haber verdiğini anlattı:
"Bana, Nebi'nin (s.a.v.) Muaz b. Cebel'e (r.a.):
"Kim hiçbir şeyi şirk koşmaksızın Allah'a kavuşursa, Cennete girer." buyurduğu, onun da: "Halka müdeleyeyim mi?" diye sorduğu, Rasulullah'ın da (s.a.v.) cevap olarak:
"Hayır! Ben onların buna güvenerek tembellik edeceklerinden korkarım." buyurduğu anlatıldı.(Buhari Cihad: 46, Müslim İman: 49)
Ben de derim ki: Tüm bu anlatılanlardan anlaşılan şu ki, "Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadette bulunma" ifadesinin anlamı, kesinlikle şirkin terkini kapsamaktadır. Dolayısıyla bu kelimeyi söyleyen kimsenin doğruluğa, samimiyet ve ihlasa dikkat etmesi gerekir.
Şeyhülislam İbni Teymiyye (r.h.) ve başkaları der ki:
"Bu ve benzeri hadislerde şehadet eden kimse için " Anlatılan ve bilgi verilen esaslar çerçevesinde inanır, söyler ve böylece vefat ederse" denilmektedir. Nitekim hadiste:
"Kalbinden samimiyetle hiçbir şüpheye yer vermeksizin, doğruluk ve yakin ile söylerse" diye kayda bağlanması bu gerçeği dile getirir. Çünkü gerçek ve hakiki anlamdaki tevhid; kişinin tüm benliğiyle kendini Allah'a (c.c.) vermesidir. Kim Allah'tan (c.c.) başka ilah olmadığına içtenlikle ve samimi bir şekilde şehadette bulunursa, bu kimse Cennete girecektir. Çünkü ihlas, insanın içtenlikle, kalpten gelerek ve günahlarına nasuh tevbesiyle tevbe ederek Allah'a (c.c.) yönelmesidir. Eğer kul, bu hal üzere vefat ederse, bu dereceye erişmiş olur. Çünkü tevatür derecesindeki hadisler bize şu gerçeği bildiriyor: "La ilahe illallah" diyen ve kalbinde bir arpa tanesi ağırlığında, bir hardal tanesi ağırlığında ve nihayet zerre ağırlığında iyilik bulunan kimse Cehennem ateşinden çıkacaktır."
Yine tevatüre varan bilgilere göre, "La ilahe illallah" diyen günahkarlar (Allah c.c. mağfiret etmezse) önce Cehenneme girecek, sonra oradan çıkacaklardır. Tevatür derecesine varan bir başka bilgi de, Allah'ın (c.c), ademoğlunda var olan secde izine Cehennem ateşini haram kılmış olmasıdır. Bunlar da Allah (c.c.) için namaz kılıp secde ediyorlar. Yine tevatüre varan bilgilere göre, Allah (c.c): La ilahe illallah" diyen (ve bunun gerekleriyle amel eden) bir kimseye Cehennem ateşini haram kılmıştır.
Kim Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed'in de (s.a.v.) O'nun kulu ve rasulü olduğuna şehadette bulunursa, bu kelime ile çok ağır şartları kabul etmiş olduğunu mutlaka bilmek zorundadır. Çünkü çoğu kimse bunu söylediği halde ihlası bilmemekte, bu kelimeyi sadece bir taklit ve gelenek olarak söylemektedirler. Zira imanın tadı bunların gönüllerine yerleşmemiştir. Çoğu da ölüm anında fitneye maruz kalmaktadırlar. Bu gibi kimselerin yaptıkları şeylerin çoğu sadece taklitten ve delilsiz olarak körükörüne birtakım insanlara uymaktan ibarettir. Bu kimseler yüce Allah'ın (c.c.) şu ayetinde ifade edilen kimseler gibidirler:
"... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve doğrusu biz onların izine uymaktayız." (Zuhruf: 43/23)
Bu durumda hadisler arasında asla bir çelişki yoktur. Çünkü bu kimse bunu ihlas ve yakin ile söyler ve herhangi bir günahta ısrarlı olmazsa, bu durumda ihlasının ve yakininin kemali, Allah'ın (c.c.) o kimseye, her şeyden daha sevgili olmasını sağlar. Çünkü böyle bir durumda, kalbinden Allah'ın (c.c.) haram kıldığı şeylere karşı bir istek ve aynı şekilde Allah'ın (c.c.) emirlerine karşı da bir hoşnutsuzluk söz konusu olmaz. İşte kendisine, önceden işlediği günahları olsa da, Cehennem ateşinin haram kılındığı kimse budur. Çünkü artık ihlas, bu anlamda bir tevbe, bir muhabbet ve bir yakin söz konusudur. Durum böyle olunca, gecenin gündüzü ortadan kaldırdığı gibi bu kimseden günahlar silinir. Eğer bu kelimeyi gereği gibi söyler, anlamını bilir, büyük şirk ve gizli şirke bulaşmaz, herhangi bir günahta da ısrarlı olmazsa, bu kimseye mağfiret olunur ve Cehennem ateşi kendisine haram kılınır.
Bir kimse bu kelimeyi ihlaslı bir şekilde söyler, şirki terkedip bu kelimeyle çelişecek şeyleri yapmazsa, bu hayır karşısında bütün kötülükleri silinir ve o kimsenin vücudu Cehennem ateşine haram kılınır. Ancak bu kimsenin Cennetteki derecesi işlediği günahlar oranında eksilir. Günahları iyiliklerine baskın gelen ve günahta ısrarlı olan kimseye gelince, bunun durumu farklıdır. Eğer bir kimse bu hal üzere ölmüşse artık onun için Cehennem gerekli olur.
İhlaslı kimse için korkulacak durum iyiliklerini geçip imanını azaltacak kadar günah işlemesidir. Bu kimse tevhid kelimesini günahlarının tümüne engel olacak şekilde ihlaslı ve yakin anlamda söylemezse, bu kimsenin sonunda hem büyük hem de küçük şirke düşmesinden korkulur. Büyük şirkten kurtulsa bile, küçük şirkten eser kalır. Buna bir de işlediği günahlar eklenirse, bu günahlar sebebiyle terazide günah tarafı ağır gelerek kişinin imanını ve yakinini zaafa uğratırlar. Sonunda "La ilahe illallah" sözü zayıflar ve kalpteki samimiyet ve ihlas da yok olur. Bu fiillerine rağmen bu kelimeyi söyleyen kimse, adeta bununla eğlenen veya uyuklama halinde söyleyen ya da Kur'an ayetlerini okurken sesinin güzelliğini duyan fakat bundan hiçbir zevk ve haz almayan kimse gibidir. Çünkü bu kimse, bu kelimeyi doğru ve yakin anlamda söylememekte aksine söylemesinin hemen ardından günah işlemektedir. Bu kimsenin o kadar çok günahı vardır ki, bu günahlar onun Cennete girmesine engel oluşturur. Çünkü günahlar artınca, dile tevhid kelimesini söylemek ağır gelir. Bundan sonra kalp de kararır ve salih ameli hoş görmez olur. Kur'an dinlemek işine gelmez. Allah'tan (c.c.) başkasının anılmasıyla adeta mutlu olur. Batıl ile huzur bulur, kötü ve fısk sözleri tatlı bulur. Hak ehli olan kimselerle birarada bulunmak istemez. Bu gibiler, tevhid keiimesini söylerken dilleriyle söylerler fakat kalplerine indirmezler. Söyledikleri hep ağızda kalır. Kesinlikle doğruluk ve samimiyetle bunu amele dönüştürmezler.
Hasan-ı Basri (r.h.) der ki:
"İman süsten ve temenniden ibaret değildir. Ancak iman; kalplerde yerleşen ve amellerle doğrulanıp desteklenendir. Kim hayır söyleyip, hayır amel işlemezse, iman iddiası ondan kabul olunmaz."
Bera b. Abdullah el-Üzeni der ki:
"Ebu Bekir (r.a.) diğer sahabeleri, namazının ve orucunun çokluğu ile geçmedi. Ancak kalbinde yerleşen bir şeyle geçti."
Bir kimse "La ilahe illallah" der ve gereğiyle amel etmezse, bu sözü söylemesine rağmen günah işlerse, bu söz ondan kabul olunmaz. İşlenen günahlar, sahibinin doğruluğunu ve yakinini zayıflatır. Bu da o kimsenin iyiliklerinin hafif, kötülüklerinin de ağır basmasına neden olur. Ancak samimi ve yakin anlamda, doğrulukla bu kelimeyi söyleyenler bundan müstesnadır.
Bu gerçeği İbni Kayyım, İbni Recep el-Hanbeli ve daha bir çok alim zikretmişlerdir.
Şeyhülislam İbni Teymiyye der ki:
"Hadiste şu konuda bir delil vardır:
Kişinin inanmadan sadece sözle tevhid kelimesini söylemesi yeterli değildir. Burada aynı zamanda tevhid ehli müminler için Cehennem ateşinin haramlığı da yer alır. Amel sadece Allah rızası için, ihlaslı, şeriatta öngörülen ve Rasulullah'ın (s.a.v.) diliyle ifade olunan şekilde olmadıkça sahibine hiçbir yarar sağlamaz."
"' İmandandır' kısmına gelince; hadisteki bu ifade 'imanla ilgili amellerdendir' demektir. Bu da, organlarla işlenen ameller anlamındadır. Burada salih amellerin imandan olduğuna işaret vardır. Çünkü buradaki "iman" ifadesinden kastedilen, bizim söylediğimizdir. Yoksa salt bir iman demek değildir.
Ebu Said el-Hudri'den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Musa Allah'a şöyle yalvardı:
"Ey Rabbim! Bana öyle bir şey öğret ki, onunla seni anayım ve sana duada bulunayım.
Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
"Ey Musa! 'La ilahe illallah' de!"
Oda:
"Bütün kulların bunu söylüyorlar" dedi.
Allah (c.c.) şöyle buyurdu:
"Ey Musa! Eğer yedi gök ve yedi yer içindekilerle beraber terazinin bir kefesine konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi de diğer kefeye konsa, 'La ilahe illallah' kelimesi ağır gelir." (Hakim, Müstedrek: 1/528, Heysemi, el-Mecma: 10/82, Beğavi, Şerhu's-Sünne 5/54-55, İbn Hibban, Mevarid, Zikir: 2324, Nesai, Amelü'l-yevm ve'l-leyl: 834, 1141)
Musa (a.s.) "Seni zikredeyim" sözü ile "Bu söz ile senden dilekte bulunayım" demek istemiştir.
"Ey Musa! 'La ilahe illallah' de" Bu söz ile zikreden kimse, bu kelimenin tamamını söyler. Sadece "Allah" lafzıyla yetinmez ya da sadece "Hu (O)" zamiriyle de yetinmez. Çünkü bu bid'at ve sapıklıktır ve ancak sapık ve ve cahil sofilerin yoludur.
Kurratü'l-Uyun'da denilir ki:
"La ilahe illallah" kelimesinde yer alan "La" genel anlamda cinsi red için olan "La"dır. Ancak bundan istisna kılınan hariç. Haberi de öznedir. Takdiri ise şöyledir: "La ilahe illallah".
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Keza Hak olan Allah'tır. O'nun yerine ilah olarak yalvardıkları ise batıldır. Allah, çok yüce ve çok büyüktür." (Hac: 22/62)
Allah'ın (c.c.) ilahlığı haktır, asıldır. Bunun dışındaki tüm ilahlıklar ve ilahlar bu ayette ve benzerlerinde görüldüğü gibi batıldırlar.
İşte bu tevhid kelimesi büyük bir kelimedir.
Bu "Urvetu'l-Vuska" denilen kopmaz bir iptir.
Kelime-i takva ve Kelime-i İhlas'tır.
Gökler ve yer bu sayede ayakta kalabilmektedirler.
Sünnet ve farzların tamam ve kabul olabilmesi için önce bu kelimeyi söylemek öngörülmüştür.
Bunun hakim olması için kılıçlar kınından çekilmiş ve cihat farz kılınmıştır.
Böylece kullardan kimin itaatkar ve kimin asi olduğu ortaya çıkar.
Kim bu kelimeyi doğru, samimi ve ihlas ile kabullenerek, bu kelimeye ve gerektirdiklerine sevgi besleyerek, Allah'ın (c.c.) emirlerine boyun eğerek söylerse ve gerekleriyle amel ederse, Allah (c.c.) o kimseyi üzerinde bulunduğu amel sayesinde Cennete sokar."
"Tüm kulların bunu söylüyorlar" sözüne gelince:
Bu sözün anlamı:
"Ben kulların arasında bir ayrıcalık istiyorum, sırf benim söyleyeceğim ve bana ait olacak bir şey istiyorum" demektir.
Bir başka rivayette ise: "... 'La ilahe illallah' de!" O da şöyle dedi:
"Ey Rabbim! Senden başka ibadete layık ilah yoktur, ancak Sen varsın. Ancak ben, ona ait olacak bir şey istiyordum." şeklinde geçmektedir.
Oysa ki insanların -hatta alemin tümünün- kaçınılmaz bir zorunluluk olarak, sınırsız bir şekilde "La ilahe illallah" kelimesine ihtiyaçları vardır. Çünkü bu, mevcut zikirlerin en çok söyleneni, en kolay elde olunanı ve anlam bakımından da en büyük ve en kapsamlı olanıdır. Halbuki toplumun cahil kesimi bunu bırakıyorlar da, bunun yerine kendilerince başka başka bid'ata ve şirke varan dualar uydurup söylüyorlar. Üstelik onların söylediklerinin hiç birisi Kitap ve Sünnette yer almamaktadır.
"Yedi gök ve Allah'tan (c.c.) başka o yedi göğü mamur hale getirenler, yedi arz ve ondakilerin tümü mizanın bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de diğer kefesine konsa, "La ilahe illallah" kelimesinin bulunduğu kefe ağır gelir."
Kurratü'l-Uyun'da şöyle deniyor:
"Yani göklerde ve yerdekilerin tamamı. "Benden başka" sözüyle ise, Allah (c.c.) göklerde bulunanlardan yüce zatını istisna etti. Çünkü O, yüceler yücesi ve mukaddestir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur.-
"... O çok yüce ve çok büyüktür." (Bakara: 2/255)
Kahretme, kadir olma ve zatı yönüyle büyüktür. Çünkü bu üç vasıf da Allah'a (c.c.) aittir. Bu vasıflar, Allah'ın (c.c.) kemaline delalet eder.
Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"... Sonra Arş'a istiva eden Rahman..." (Furkan: 25/59)
"Rahman Arş'a istiva etmiştir." (Ta-Ha: 20/5)
Bu ayet Kur'an'ın yedi yerinde geçmektedir.
"La ilahe illallah" kelimesi Allah'tan (c.c.) başka tüm varlıkların ilahlığını reddeder. Bunu yalnızca Allah (c.c.) hakkında sabit ve geçerli kılar.
Ancak bu kelimenin terazi kefesinde ağır basması için, Kitap ve Sünnette öngörülen ve açıklanan şartların yerine getirilmesi gerekir. Bu vaad, böyle yapan kimseler için geçerlidir.
Allah (c.c), Tevbe Suresi ve daha başka surelerde, bu kelimeyi söyleyip de, bu kelimeden fayda sağlamayan ve bu kelimenin kendilerine hiçbir fayda getirmediği kimselerin vasıflarını açıklamıştır.
Örneğin Kitap Ehli ile münafıkların durumu böyledir. Bunların sayıları ve çeşitleri öylesine çoktur ki, bu kelime için şart olarak ileri sürülen ölçülere uymadıklarından, kalpleriyle sözleri ve davranışları ayrı ayrı olduğundan tevhid kelimesinin bunlara dünyada ve ahirette hiçbir yararı yoktur.
Kimileri de, bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmeden,
- Nelere delalet ettiğini öğrenmeden,
- Şirkin bu kelime ile reddedildiğini,
- Müşriklerle ilgi ve alakanın kesilmesinin zorunluluğunu düşünmeden,
- Allah (c.c.) için ihlasa, doğruluğa sarılmadan bu kelimeyi söylemekte,
- İlim ve amel noktasında bu kelimeye uymaya davet edenleri kabul etmeyerek davet olundukları bu gerçeğe sırt çevirmekte,
- Bu kelimenin gerektirdiği gibi amel etmeyip, Allah'a (c.c.) boyun eğmemektedirler.
Eskiden olduğu gibi bugün de bu tip insanlar sayı itibarıyla oldukça fazladır.
Kimileri de, bu kelimeyi sevmeyi, bununla amel etmeyi yasaklarlar. Bu yasaklayış da sırf kalbindeki büyüklük, kibir, heva ve heves sebebiyledir. Bu ve benzeri nedenler bu kelimenin gereğinin yerine getirilmesine engel olur.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"De ki: "Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler size Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez." (Tevbe: 9/24)
Samimi ve ihlaslı iman ehline gelince;
Onlar bu kelimenin gereklerini yerine getirirler.Onlarda bu kelimenin istediği tüm özellikler vardır.
Onlar bilgi, yakin, doğruluk, ihlas, sevgi, kabul etme, teslim olma, boyun eğme gibi tüm özellikleri taşırlar. Aynı zamanda sadece onun için düşmanlık gösterir, onun için velayet gösterirler. Onun için severler ve onun için buğzederler.
Allah (c.c.) bunlar için Cennetini hazırlamış ve onları Cehennem ateşinden kurtarmıştır. Bağış ve mağfiret bunlar içindir. Allah (c.c.) bu gerçeği Tevbe Suresinin bir çok yerinde ve başka surelerde zikretmiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İyilik yarışında önceliği kazanan muhacirler ve ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur, onlar da Allah'tan razıdırlar. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur." (Tevbe: 9/100)
İşte bunlar ve bunlara uyanlar, gerçekten "La ilahe illallah" ehli olanlardır. Ayrıca bu ayetten başka daha bir çok ayetlerde Allah (c.c.) bu gibi kişileri övmüş, ebedi hayat olan ahirette kendileri için neler hazırladığını bildirmiştir.
Kullar Rablerini sevmede, tevhid noktasında, O'na itaatle amel etmede, yasaklardan kaçmada, Allah'ın (c.c.) sevdiklerini tercih etmede aynı derecede değildirler. Yine Allah'ın (c.c.) hoşlanmadığı, razı olmadığı şeyleri terketme noktasında umut ile korku arasında yaşarlarken farklı durumlar sergilemektedirler. Halk da bu kimselere durumlarına, söz ve amellerine, niyetlerine, aynı zamanda yaptıkları şeylerdeki zıtlık ve haktan uzaklık-yakınlık durumlarına göre itibarda bulunur. Böylece kimlerin aldanan kibirli kimseler olduğu gerçeği de ortaya çıkar. Nitekim Nebi'den (s.a.v.) gelen hadiste bu gerçek dile getirilmiştir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Akıllı kimse, nefsini küçük görerek ölüm ötesi için çalışandır. Aciz kimse de, nefsinin hevasına uyarak, hep kuruntularla işi Allah'a bırakandır." (Tirmizi, Kıyamet: 26)
Abdullah b. Amr'dan, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Ölümü esnasında Nuh (a.s.) oğluna: "Sana "La ilahe illallah" demeyi emrediyorum. Çünkü yedi gök ve yedi yer terazinin bir kefesine, "La ilahe illallah" kelimesi de öteki kefesine konsa, "La ilahe illallah" hepsinden ağır basar. Eğer yedi gök ve yedi yer kapalı bir halka olsalar, "La ilahe illallah" kelimesi onları parçalar" dedi. (Tirmizi, Deavat:
"Kefe" terazinin bir tarafıdır. Ağır basması ise, sözü söyleyen kimsenin şirkin.her türünü reddetmesi sebebiyledir. Bir tek Allah'a (c.c.) tevhid anlamında bağlandığı içindir ki, bu, amellerin en faziletlisidir. Bu aynı zamanda dinin ve imanın da esasıdır. Kim bu kelimeyi ihlas ile söyler, yakin anlamında bağlanır, bunun gerektirdiği gibi amel eder, herhangi bir kusurlu davranış içine girmez, Allah'ın (c.c.) haklarını yerine getirir, yaşantısında istikamet üzere olursa, işte böyle bir iyiliğe hiçbir şey denk olamaz, onun karşısında hiçbir şey ağır basmaz. Nitekim Allah (c.c.) buyuruyor:
"Doğrusu 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da istikamette olanlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Ahkaf: 46/13)
Hadisin de ifade ettiği gibi, "La ilahe illallah" kelimesi zikirlerin en faziletlisidir. Abdullah b. Amr'dan merfu olarak gelen:
"Duaların en hayırlısı, Arefe Gününün duası, benim ve benden önceki elçilerin söyledikleri sözlerin en hayırlısı: 'La ilahe il-lallahu vahdehu la şerike leh, Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir' duasıdır." (Tirmizi, Deavat:
"Kıyamet Gününde ümmetimden bir adam halkın önüne çağrılır. Kendisine ait doksandokuz sicil defteri açılır. Herbir defterin uzunluğu gözün görebildiği noktaya karar varır. Sonra kendisine sorulur:
"Bunlardan kabul etmediğin bir şey var mı? Yoksa bizim hafaza meleklerimiz sana zulümde mi bulundular?"
Adam:
Hayır, ey Rabbim!" der.
Kendisine:
"Senin bir mazeretin veya yaptığın bir iyilik var mı?" diye sorulur. Adamı bir korku alır ve "Hayır!" der.
Bunun üzerine kendisine denir ki:
"Tam aksine senin bizim katımızda bir iyiliğin vardır. Bugün senin aleyhinde bir zulüm söz konusu değildir."
Bir kağıt parçası çıkarılır. Bunda:
"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Rasulüh" yazılıdır.
Adam:
"Ey Rabbim! Bu defterlerin yanında bu küçücük kağıt parçasının ne önemi olabilir ki?" der. Kendisine:
"Sen zulme uğratılmayacaksın" denir. Bunun üzerine tüm günah defterleri terazinin bir kefesine, şehadet kelimesi bulunan kağıt parçası da öteki kefesine konur. Böylece içinde şehadet kelimesi bulunan ve "Bitake" denilen o kağıt tüm defterlere ağır basar, defterlerin bulunduğu kefe havada kalır."  hadisi bunu göstermektedir.
(Hadisi Tirmizi hasen olarak rivayet etmiştir. Ayrıca Nesai, İbni Hibban ve Hakim de rivayet etmişlerdir. Müslim'in şartına göre de hadis sahihtir. Zehebi de "Telhis" adlı kitabında bunun sahih olduğunu belirtmiştir.
İbni Hibban; Muhammed b. Hibban b. Ahmed b. Hibban b. Muaz, Ebu Hatim et-Temimi el-Büsti'dir. Hadis hafızı olup; es-Sahih, et-Tarih, ed-Duafa, es-Sukat ve benzeri bir çok eserleri bulunmaktadır. Hakim, kendisiyle ilgili olarak der ki: İbni Hibban, Fıkıh, Dil, Hadis ve vaaz kaynağı bir kimseydi. Önde gelen, üstün zeka sahibi ilim adamlarındandır. Büst şehrinde (H. 354 / M. 965) yılında vefat etmiştir.
Hakim; Muhammed b. Abdullah b. Muhammed en-Nişaburi, Ebu Abdullah olup, hadis hafızıdır. İbni Beyyi' diye tanınmıştı. (H. 321 / M. 933) yılında dünyaya gelmiştir. "Müstedrek", "Nişabur Tarihi" ve benzeri bir çok eser yazmıştır. (H. 405 / M. 1014 yılında vefat etmiştir)
İbni Kayyım (r.h.) der ki:
"Ameller şekillerine, suretlerine ve sayılarına göre değil, ancak kalpte var olan niyete göre değer kazanırlar. Nitekim farklı niyetlerle işlenen aynı ameller arasında gökle yer arasındaki mesafe kadar farklılık gösterir. Oysa işlenen amel aynıdır."
Devamla der ki:
"Bir kez "Bitake"hadisini düşünün. Bu, terazinin bir kefesine konuyor da, karşı kefedeki doksandokuz deftere baskın geliyor. Oysa her günah defterinin boyu gözün görebildiği noktaya kadar uzanmaktadır. Buna rağmen "Bitake" yani kağıt parçası çok daha ağır basıyor ve defterlerin bulunduğu kefe adeta havada kalıyor. Böylece adam azaptan kurtuluyor. Şurası bilinen bir gerçektir ki, her muvahhit için böyle bir "Bitake" vardır. Çoğu da günahları yüzünden Cehenneme girer."
Enes'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Allah (c.c.) buyurdu ki: "Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim." (Müslim, Zikir: 22, Tirmizi, Deavat: 98, İbn Mace, Edeb: 58, Ahmed: 5/147-148. Tirmizi; Muhammed b. İsa b. Serve b. Musa b. Dahhak es-Sülemi Ebu İsa olup, Camius-Sünen sahibidir. Hadis hafızlarındandır. A