Kuran ve Sünnet

b. Ruh

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

b. Ruh

 

Bu (ikinci misal) bizdeki "ruhtur."

Bunun, kendisiyle vasıflandığı bir takım sübûtî (varlık ifade eden) ve selbî (yokluk ifade eden) sıfatları söz konusudur.

Nasslar onun bir semâdan diğerine çıktığını ve yükseldiğini; (Me'âric70/4.) Hamurdan (tereyağından) kıl çeker gibi bedenden alınıp sıyrıldığını bildirmiştir. (Buhârî, "Edeb", 91; "Megâzî", 34; Müslim, "Fedâ'ilü's-sahâbe", 156,157; İbn Mâce, "Mukaddime", 7.)

İnsanlar ruh hakkında ihtilâf halindedir. (biribirinden farklı şeyler söylerler.) Kelâmcılardan bazı gruplar onu bedenin bir cüz'ü veya sıfatlarından biri olarak görmüşlerdir. Bazılarının:

"o, bedende gidip gelen nefes veya yeldir", diğer bazılarının da:

"o, hayat veya mizaçtır ya da bedenin nefsidir" şeklindeki görüşleri bu kabildendir.

Bazı filozof grupları ise: ruhu, zorunlu varlığı (vâcibü'l-vücûd) tavsif ettikleri sıfatlarla vasıflandırmıştır ki bunlarla ancak varlığı imkânsız olan şey tavsîf edilebilir. Demişlerdir ki:

O bedenin ne içinde, ne dışındadır; ne bedenden ayrı, ne de içredir; hareketli (müteharrik) de sakin (hareketsiz) de değildir; ne iner, ne çıkar; cisim de araz da değildir.

Bazen de onun muayyen şeyleri ve olgular âleminde mevcut hakikatleri idrâk edemeyeceğini, yalnızca küllî ve mutlak şeyleri idrâk edebileceğini söylemişlerdir. Bazen onun âlemin ne içinde ne dışında, ne âlemden ayrı ne de içre olduğunu ifade etmiş, zaman zaman da cismi:

"hissî işareti kabul etmeyen şey" olarak tefsir edip ruhu ise:

"işaret edilmeye elverişli olmayan" şeklinde tavsif etmelerine rağmen onun:

"âlemin cisimlerinin ne içinde ne de dışında olduğunu" ileri sürmüşlerdir ki, bu gibi selbî sıfatlar, ruhu var olmayan ve varlığı imkânsız olan şeyler arasına dahil eder.

Onlara: "böyle bir şeyi isbat etmek, akıl açısından zorunlu olarak imkânsızdır" denildiğinde:

"Bilâkis, küllilerin var fakat işaret edilemez oluşlarının da gösterdiği gibi bu mümkündür" demişler, küllilerin külli olarak görünürler âleminde değil ancak zihinde var oldukları gerçeğini gözden kaçırmışlardır.

Mebde' (yaratılış, başlangıç) ve meâd (ahiret) ile ilgili söylediklerinde de, bâtıl olduğunu câhillerin büyük kısmının bile bildiği bunun gibi bir hayale dayanmışlardır.

Ruhun varlığını inkâr ve kabul edenlerin ihtilâf (ettiği noktalar da) çoktur. Bunun sebebi, filozofların nefs-i natıka adını verdiği ruhun, bu beden veya basit unsurlar ve onlardan doğan şeyler cinsinden değil, bunlardan farklı bir başka cinsten olmasıdır. Dolayısıyla onlar ruhu ancak görülen cisimlerden farklılığı söz konusu olan selbî (olumsuz) sıfatlarla tanırlar.

Diğer bir grup ise: ruhu görülen cisimler cinsinden addeder. Bu her iki görüş de yanlıştır. Ruha "cisimdir" veya "cisim değildir" diyebilmek, daha geniş bir incelemeyi gerektirir.

İnsanlar, cisim lâfzına lügat manâsından farklı pek çok ıstılahi anlamlar vermişlerdir.

Dilciler; cismin "ceset" ve "beden" olduğunu söylemişlerdir ki, buna göre ruh cisim değildir; dolayısıyla Allah Te'âlâ'nın da:

"Onları gördüğün zaman kalıpları (cism) hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin." (Münâfikûn 63/4) ve

"... ilimde ve bedende (cism) O'na üstünlük verdi." (Bakara 2/247) buyurduğu gibi:

"ruh ve cisim (beden)" denir.

Kelâmcılara gelince: onlar arasında:

"cisim var olandır",

"cisim kendi başına var olandır (kendisiyle kaim)",

"cevher-i ferdlerden mürekkeb olandır",

"madde ve suretlerden mürekkeb olandır" diyenler vardır; bunların tamamı:

"cisim hissî işaret ile kendisine işaret olunabilendir" görüşündedir.

Cisim için:

"bunlardan mürekkeb değildir, fakat kendisine işaret olunabilen şeylerdendir",

"o şurada ve buradadır" diyenler de söz konusudur. Buna göre eğer ruh işaret edilebilen ve Hz. Peygamber'in:

"Ruh çıkınca basar (görme) da onu takip eder" (Müslim, "Cenâiz", 7; İbn Mâce, "Cenâiz", 6; Ahmed b. Hanbel, IV, 125; VI)

"Ruh yakalanır ve göğe çıkarılır" (İbn Mâce, Zühd, 31; İbn Hanbel, VI. 364.) buyurduğu üzere ölünün görme duyusunun kendisini takip ettiği bir şey ise kabzedilir ve semâya çıkarılır. Bu kullanıma göre ruh cisimdir.

Esas maksada gelince:

Ruh mevcut, diri, bilen, güç sahibi, işiten, gören, çıkan ve inen, gidip gelen vb. bir şey olduğuna ve akıl da onu tavsif edemeyeceğine ve tanımlayamayacağına göre -ki akıl bunun bir benzerini görmüş değildir; bir şeyin hakikati ise ancak onu veya bir benzerini görmekle idrâk edilir-, yani ruh bu sıfatlarla muttasıf olup, görülen yaratılmışlara da benzer olmayınca, Yaratıcı'nın kendisine lâyık olan isim ve sıfatlarla muttasıf olup yaratılmışlara benzememesi daha önceliklidir. Akıl sahipleri de O'nu tanımlama ve tavsif etme noktasında, ruhu tanımlama ve tavsif etme hususunda olduklarından daha âcizdirler.

- Ruhun sıfatlarını reddeden onu inkâr ve iptal etmiş olduğuna,

- Onu müşahede ettiği yaratılmışlara benzeten de onu bilemediğine ve kendi şeklinden başkasına benzetmiş olduğuna göre: -ki ruh hakikî isbat ile sabit olduğu üzere kendine ait sıfatlara lâyıktır- :

- Allah Te'âlâ'nın sıfatlarını nefyeden kimse evleviyetle O'nu inkâr etmiş ve sıfatsız bırakmış,

- O'nu yarattıklarına kıyas eden kimse de O'nu bilmemiş ve teşbihe sapmış olur.

Halbuki Allah Te'âlâ'nın varlığı hakikî isbat ile sabittir ve O, kendisine ait isim ve sıfatlara lâyıktır.