Kuran ve Sünnet

Hüsn ve Kubuh

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Hüsn ve Kubuh

 

İnsanlar bu meyanda, fiillerin güzel ve çirkin (hasen ve kabîh) olanlarının akılla bilinip bilinmeyeceği konusunda görüş beyan etmişlerdir (tartışma konusu yapmışlardır.) Başka yerlerde bu mes'ele geniş biçimde ele alındı ve bu konuda ortaya çıkan kafa karışıklığını (nereden kaynaklandığını orada) açıkladık.

Onlar, fiilin / işin , fiili işleyen kimseye uygun veya ters oluşunun akılla bilineceği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu, fiilin, fiili işleyen kimsenin sevdiği ve haz / lezzet aldığı ya da sevmediği (nefret ettiği) ve kendisine rahatsızlık / eziyet veren bir şeye sebep olması durumudur ki, bazen akıl, bazen şeriat vasıtasıyla, bazen de her ikisiyle bilinir.

Ancak bunun ayrıntılı / tafsilâtlı biçimde bilinmesi ve fiillerin sonucu olan akıbetin -ahirette mutlu ya da kötü durumda olmanın- bilinmesi ancak şeriat / din ile mümkündür.

İnsanlar, -bu konularda genel hatlarıyla bilgi sahibi olsalar da- peygamberlerin, Allah'ın isim ve sıfatlarının tafsilâtına ilişkin bildirdikleri gibi, ahiret gününün ayrıntıları hakkında haber verdikleri ve şeriatlerin / dinin ayrıntı noktaları olarak emrettikleri şeyleri de akıllarıyla bilemezler.

İmanın kendisiyle gerçekleştiği ve Kitab'ın (Kur'an'ın) getirdiği bu ayrıntılar, Allah Te'âlâ'nın şu sözlerinin işaret / delâlet ettiği hususlardır:

"İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can veren bir Kitab) vahyettik. Sen Kitab nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (vahyettiğimiz o Kitab'ı) bir nûr yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidâyete / doğru yola iletiyoruz." (Şûra 42/52);

"De ki: Eğer (haktan) saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbim'in bana vahyettiği (Kur'ân) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır." (Sebe' 34/50);

"De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum." (Enbiyâ 21/45).

Maamâfih, bir grup, güzellik ve çirkinliğin (hüsn ve kubh) bundan başka bir anlamı olduğunu vehmetmiştir.

Şeriatin bildirdiği hüsn ve kubhun bunun dışında olduğunu zanneden bir başka grup ise bunlara karşı durmuştur.

Aklî veya şer'î hüsn ve kubhu kabul eden ve bunun burada bahis konusu edilenden farklı gören her iki grup da hataya düşmüştür.

Allah Te'âlâ'nın, ilâhî nassların bildirdiği ve aklî delillerin de desteklediği, muhabbet / sevgi, rıza, kızgınlık ve sevinç gibi şeylerle tavsif edilmesini / vasıflanmasını reddeden bu her iki grup, Allah'ın çirkin (kabîh) olan fiilleri işlemeyeceği konusunda ittifak ettikten sonra, bunun, Allah'ın kabîhe güç yetirmesinin düşünülemeyeceği ve O (kabîhi işlemekten) münezzeh olduğu için Allah'ın zâtı gereği mi imkânsız olduğu, yoksa sadece kendilerinin ortaya koyduğu aklî kubh sebebiyle mi Allah'ın bunu işlemeyeceği şeklinde iki farklı görüşe ayrılmışlardır.

Her iki görüş de bâtıllığı açısından daha önce geçen iki görüş gibidir.

Bunlar, Allah'ın, hidayet ve dalâleti, itaat ve isyanı, iyileri ve günahkârları, cennetlik ve cehennemlikleri, rahmet ve azabı yaratması ile bunları emretmesi arasında ayırıma gitmemişler, Allah'ı verdiği azap veya terk ettiği zulüm, vermediği ihsan ve nimet ya da terk ettiği cezalandırmadan dolayı övgüye lâyık görmemişlerdir.

Diğerleri ise ortaya koydukları aklî kubha -ki bunun aslı yoktur- dayanarak, Allah'ı bunlardan tenzih etmişler ve güzel ve çirkin olan hususlar açısından O'nu yarattıklarıyla aynı seviyeye getirmişlerdir; emrettiği veya yasakladığı hususlar açısından Allah'ı kullarına benzetmişlerdir.

Yalnızca kaderi düşünen ve rubûbiyyet tevhidinde fena bulmayı fazla önemseyen, aşırı giden ve kevnî hakikatin sınırında (kevnî hakikatler hususunda geri) duran kimse: ilim ile cehaleti, doğru ile yalanı, iyilikle günahkârlığı, adaletle zulmü, itaatle isyanı, hidayet ile dalâleti, doğru yolda olmak ile sapmışlığı, Allah'a dost ve düşman olanları, cennetlik ve cehennemlikleri birbirinden ayıramaz.

Bu kimseler, -Allah'ın Kitab'ına, dinine ve koyduğu hükümlere apaçık biçimde muhalif oldukları gibi- duyu ve idrâkin, akıl ve kıyasın zorunlu olarak ortaya koyduğu hususlara da muhalefet etmektedirler. Şöyle ki:

Bunlardan bir kimsenin, herhangi bir şeyden haz alması/ lezzet duyması ve herhangi bir şeyden de acı duyması/eziyet görmesi, yeyip içtiği ve yemeyip içmediği şeyler arasında, sıcak ve soğuktan hangisinin kendisini rahatsız edip hangisinin etmediği arasında bir ayırım yapması (temyiz etmesi) gerekir. İşte faydalı ve zararlı olan şeyler arasındaki bu ayırım, şer'î ve dinî hakikatin ta kendisidir.

İnsanın, bu iki farklı durumun (haz alması/ lezzet duyması ve acı duyması/eziyet görmesinin) daimî biçimde birbirine eşit olduğu bir noktaya ulaşacağını zanneden kimse, asılsız bir şey uydurmuş ve duyuların/hislerin zarurî olarak bildirdiği hususlara aykırı düşmüştür.

Maamâfih insana, bazen bazı şeyleri hissetmesine mâni olacak sarhoşluk ve baygınlık gibi bir hal arız olabilir. Hayatta olmasına rağmen duyularının tamamen ortadan kalkması ise imkânsızdır. Zira uyuyan kimse bile kendini hissetme kabiliyetini kaybetmez, bilâkis uykusunda zaman zaman kendisini üzen (sıkıntı veren) zaman zaman da sevindiren şeyleri görür.

Fena, sekr, istilâm vb. terimlerle ifade edilen haller ise bazı şeyleri hissedip bazılarını hissetmemekten kaynaklanır. Bunlar, -ayırt etme gücünün zayıflığı sebebiyle- bunları yaşayanın eksikli olmasına rağmen, temyîz / ayırdetme gücünün tamamen ortadan kalkacağı bir noktaya ulaşmaz.

Bu makamda temyizi (ayırdetme gücünü) tamamen reddeden ve bu makamı yücelten kimse, kader ve din açısından kevnî ve dinî hakikatler hususunda ve ayrıca Allah'ın yaratması ve emri hususunda hataya düşmüştür. Zira bu halin var ve kendisinin yok olduğunu, bu halin övülen bir durum olduğunu zannetmiştir. Temyîz (ayırdetme) gücünün olmaması, akıl ve bilginin bulunmamasında övülecek bir durum yoktur.

Bazen sûfîlerin:

"istememeyi istiyorum",

"arif için haz söz konusu değildir" veya

"ben ölü yıkayıcının önündeki meyyit gibiyim" dediklerini duyarsın.

Bu kimseler bu suretle, emre muhatap oldukları iradelerinin kendilerinden sakıt olmasıyla ve istemeleri emrolunmayan "haz almamak"la, dolayısıyla kendilerinden istemeleri emrolunmayan şeyi istemek ve uzaklaşmaları emrolunmayan şeyden uzaklaşmayı terk etmek sebebiyle ölü gibi olmakla övünmektedirler.

Bunu irade eden kimse iradesini tamamen ortadan kaldırır, hiçbir haz ve acıyı (lezzet ve elemi), faydalı veya zararlı hiçbir şeyi hissetmez.

Bu kişi, duyu ve aklın zarurî verilerine (zorunlu kıldığına) karşı kibirli bir muhaliftir. Bunu (böyle bir durumu) öven kimse de dinin ve aklın gereklerine (zorunlu kıldığına) muhalif düşmüştür