Kuran ve Sünnet

Allah'ın İnzal Buyurduğu Şeriatla, Tevil ve Tebdil Edilmiş Şeriatların Birbirinden Ayırmak

بســـم الله الرحمن الرحيم

 
Allah'ın İnzal Buyurduğu Şeriatla, Tevil ve Tebdil Edilmiş Şeriatların Birbirinden Ayırmak
 

İnsanların birçoğu, hakikat diliyle konuşup, ilmi hikmetlerden söz ettiği halde, yüce Allah'ın yaratması ve iradesiyle ilgili olan kaderi, varlıklar aleminin gerçekleriyle, rızası ve sevgisiyle ilgili emirleri ve dini hakikati birbirinden ayırmazlar.

Yüce Allah'ın, Resulleri aracılığı ile tebliğ buyurduğu emirlerine uygun bir biçimde, dini hakikatlara sarılmış olanlarla, kitap ve sünnete uygun olmayan bir takım vecd ve sarhoş edici zevklere yönelmiş olanları da birbirinden ayırmazlar.

Şeriat lafızlarını anlayış biçimleri de böyledir. Allah tarafından indirilmiş, Allah'ın kitabı ve Resulünün sünnetinden ibaret olan şeriatı birbirinden ayırmıyorlar. Halbuki ise, hiçbir kimse kendisini Allah'ın şeriatından müstağni sayamaz. Tabii, kafir olanlar bu gruba dahil değildir ve onlar her şeyi serbest olarak yapabilirler.

Hükmedici kadı, hükmünde bazen isabet kaydeder, bazense hataya düşer. O da, kadı, bilgili ve çok inançlı ise böyledir. Şayet böyle bir kadı değilse, Allah Resulünün Sünen'de rivayet edilen hadisinde belirttiği üç kadı tipinden birine girer:

“Kadılar üç kısımdır. İkisi cehennemde ancak biri cennettedir.

Cennete olan kadı, hakkı bilen ve onunla hükmeden kadıdır.

Cehennemde olan kadılardan biri, cehalet ölçülen ile hükmeden; diğeri, hakkı bildiği halde, hakkın dışındaki ölçülerle hükmeden kadıdır.”

Bilgili ve hakkı gözetir kadıların en üst derecede olanı, insanlığın seyyidi, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed'dir. Bu insanların efendisi ve en adili olan Hz. Muhammed bir hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar:

“Siz ya davacıya da davalı olarak bana müracaat ediyor ve benden hüküm vermemi istiyorsunuz! Umulur ki, sizlerden bazılarınız haklı olmadığı halde, delil getirmede ve konuşmada ustalaştığı için, haklı çıkabilir. Ben, işittiklerime ve gördüklerime dayanarak hüküm veririm. Bu durumda, birinin lehine kardeşinin hakkında yanlış bir şeye hükmedecek olursam, sakın onu alıp kabul etmesin. Çünkü, böyle bir yanlış hüküm, ancak ateşten bir parça gibidir.”

Görülüyor ki, işittiklerine dayanarak verdiği bir hükmün yanlış olabileceğini kabul ediyor koca Resul ve böyle bir yanlış kararı, lehine karar çıkan birisinin kullanmamasını istiyor. Yani, hüküm var diye, yanlış olduğunu bile bile hükme dayalı hareket edilmemesini istiyor.

Bütün İslam bilginleri, bu ölçüyü kabul etmişlerdir. Yani kadı'nın, elindeki delillere dayanarak, kimsenin varmış olduğu hüküm, şayet yanlış olmuşsa, bu yanlış hükme dayanarak, kimsenin icraat yapmamasını istemişlerdir.

Akit ve fesih davalarında da durum budur. İmam Malik ve İmam Şafi bu mezhebdedir. Ebu Hanife ise, emlak ile akidler hakkındaki hükümlerin farkı olduğunu söylemiştir.

Unutulmaması gerekir ki, şeriat gözüyle, kitap ve sünnet kast olunduğu zaman, ister Allah'ın dostlarından olsun, isterse başka gruplardan, hiç kimse bu iki delilin dışına çıkamaz.

Allah dostlarından herhangi biri için, açıkta ve gizli olarak, Allah Resulüne bağlanmadan, ona uymadan, Allah'a varmanın mümkün olacağı ve onun için de, ona uymak zorunda olmadıklarını zanneden kimseler, sapık ve kafirdir.

Bu hususta, Hz. Musa ile Hızır'ın arasında geçen hikayeyi, kıssayı bir senet olarak ileri sürerlerse, iki büyük hataya düşmüş olurlar.

Birinci hata:

Hz. Musa, hiç kuşkusuz Hızır'a Resul olarak gönderilmemiştir. Aynı şekilde, Hızır'ın da Musa'ya uyması şart değildir. Musa, İsrailoğullarına gönderilmiş bir Resuldü. Yani özeldi.

Hz. Muhammed Aleyhisselam ise böyle değildir. O bütün insanlara Resul olarak gönderilmiştir. Onun risaleti bütün insanlarla birlikte cinleri de içine alan bir risalettir.

Eğer, İbrahim, Musa ve İsa gibi, Hızır'dan daha üstün olanlar, bizim Resulümüz zamanında yaşamış olsalardı, ister nebi olsun, isterse de Resul, hepsi O'na uymak mecburiyetinde olurlardı.

Böyle olunca da, elbette ki, Hızır için de aynı şey bahis konusudur. Fakat, Hızır, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed Aleyhisselama tabi olmak zorunda olduğu gibi, Hz. Musa'ya da uymak zorunda değildir. Onun için Hz. Musa'ya şöyle söylemiştir Hızır:

“Ey Musa! Ben Allah'ın sadece bana öğrettiği bir bilgiyle hareket etmekteyim ve sen onu bilmezsin! Sen de Allah'ın sadece sana öğrettiği bir bilgi ile birliktesin ki, ben de onu bilmem!”

Kendisine Allah Resulünün risaleti ulaşmış olan insanlardan ve cinlerden hiçbir kimse, Muhammed Aleyhisselama uymaksızın, Allah'a yol bulabileceğini ileri süremez. Sürerse, çok büyük bir hataya düşmüş olur.

İkinci hata:

Hızır'ın yaptıkları Musa Aleyhisselamın getirdiği şeriata muhalif değildir. Fakat, Musa, o hareketleri mubah kılan sebepleri bilmiyordu ve onun için itiraz etmişti. Ne zaman Hızır kendisine bu sebepleri gösterdi, o zaman, Hz. Musa hemen kabul etti.

Hızır'ın, önce gemiyi delmesi, sonradan da onarması; gemidekileri, zalimin gemiye el koyma korkusundan kurtarmak ve böylece onlara bir iyilik yapma isteğine dayanıyordu. Böyle bir hareket elbette ki caizdir.

Hatta, saldırganın katli de caizdir. İsterse küçük yaşta olsun. Çünkü, anne ve babayı küfre sürükleyecek olan kimsenin, böyle bir işi yapmasına ancak öldürmek mani olacaksa, böyle bir öldürme kuşkusuz caiz olur. Hızır da, durumu bildiği için böyle yapmış ve çocuğu öldürmüştür.

İmam Buhari, Necded Haruri'nin (Gılman'ın öldürülmesi) hakkındaki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“Onlar hakkında Hızır'ın sahip olduğu bilgilere sahip olmazsan, yaptığını da yapamazsın tabii olarak!.

Hiçbir karşılık beklemeden yetime iyilikte bulunmak ve açlığa katlanmamak ise, elbette ki çok iyi hareketlerdendir. Bunda, Allah'ın şeriatına karşıt hiçbir yan yoktur.

Şeriat lafzından, Allah'ın kitabı ve Allah Resulünün sünneti kastedilmiyorsa, bunun dışında bir şeriat kastederek hüküm veriyorsa bir kadı; o zaman, yukarda da söylediğimiz gibi, böyle bir kadı ya zülüm yapmış ve zalimlerden olmuş olur, ya da isabet kaydederek adil olur. Yani, hükmünde ya isabet kaydeder, yahut da hataya düşer.

Bazı kere ve bazı yerlerde, şeriat denirken, Ebu Hanife, Sevri, Malik bin Enes, Evzai, Sa'd oğlu El-Leys, Şafi, Ahmed bin Hanbel, Davut ve daha başkalarının sözü kast edilmiş olur.

Bu fıkıh imamları hükümlerini kitab ve sünnete dayalı olarak vermişlerdir. Onun için, başkaları, onların hükümlerine dayanarak hareket ederse, yani onları taklid ederse, dine aykırı bir duruma düşmez.

Gerçi, İslam ümmeti, Allah Resulüne uymak mecburiyetinde oldukları gibi, imamlara da ta'bi olmak zorunda değildir ama, olsalar, dine aykırı bir iş yapmış olmazlar asla. Sadece vacib değildir.

Fıkıh imamlarından birini benimseyip taklid etmek, bilmediklerini onlardan sormak asla haram değildir.

Fakat bir kimse, Kur'an ve sünnette bulunmayan bir takım lafları onlara izafe ederek, bu kitab ve sünnet dışı lafızların manaları arkasında koşarsa, o zaman hataya düşer. Çünkü, böyle bir şey dini tahrif etmek, bozmak anlamını taşır.

Demek ki, İlahi emre dayanan hakikatlarla, kitap ve sünnetten, istidlal, çıkarsama yoluyla elde edilmiş olunan, sahibinin o husustaki zevk ve vecdiyle yetinilmiş olan şeylerin birbirinden ayırd edilmesi gerektiği gibi, Allah'ın lütfedip inzal buyurduğu şeriatla, tevil ve tebdil edilmiş şeriatların birbirinden ayırd edilmesi gerekmektedir.