Kuran ve Sünnet

Hidayet Rahmetin Yakını, Dalalet de Kötülüğün Yakınıdır

     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Hidayet Rahmetin Yakını, Dalalet de Kötülüğün Yakınıdır

 

Allahu Teâlâ;

- "Hidayetle" "takvanın" ve

- "Dalaletle" de "azgınlığın" arasını yakın kılmıştır.

İlkine gelirsek;

Allahu Teâlâ buyurmuştur ki:

"Bunlar, işte Rablerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir." (Bakara, 5),

"İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır." (Bakara, 157)

Mü'minlerin ağzıyla da şöyle buyurdu:

"Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin." (Al-i İmran,

Ashab-ı Kehf şöyle demişlerdi:

"Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla." (Kehf, 10)

Konu ile ilgili birkaç âyet de şöyledir:

"Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır. Bu Kur'an uydurulmuş herhangi bir söz değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki, her şeyin ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir." (Yusuf, 111),

"(Ey Resulüm!) Biz, sana bu kitabı (Kur'an'ı) sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik." (Nahl, 64),

"Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi üzerlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Bu kitabı da her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik." (Nahl, 89),

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerin derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet geldi." (Yunus, 57)

Sonra Allahu Teâlâ, yine ikisini zikrederek şöyle buyurdu:

"De ki, Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, yalnızca bunlarla sevinç duysunlar. Bu, onların biriktirip durduklarından daha hayırlıdır." (Yunus, 58)

Selef-i salihin, "lütuf" ve "rahmet" kavramlarının tefsiri hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Doğrusu şu ki, bunlar hidayet ve nimet demektir. O'nun fazlı, hidayeti, rahmeti de nimeti demektir. Bundan dolayı da hidayetle nimetin arasını yakın kılmıştır. Fatiha sûresinde (mü'minlerin ağzından) buyurduğu gibi:

"Hidayet eyle bizi doğru yola. O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. O gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil." (Fatiha, 6-7)

Verdiği nimetleri Peygamber'ine hatırlatması ile ilgili şu âyet de bununla alakalıdır:

"O seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi? Seni yoksul bulup da zengin etmedi mi?" (Duha, 6-8)

Bu âyetiyle haber verdiği üzere; Peygamber'ine hatırlatması ile -ihtiyaçsız ve zengin olması yönüyle- kendisine verdiği nimetlerin arasını cem etmiştir.

Şuayb'ın (a.s.) kavli de bu yöndedir:

"Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden ispat edici bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şayet bana, O, kendi katından güzel bir rızık ihsan etmişse, söyleyin bakalım ben ne yapmalıyım? Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeye çalışıyorum. Başarım da ancak Allah'ın yardımı ile olacaktır. Ben yalnızca O'na dayandım ve ancak O'na döneceğim." (Hud, 88).

Hızır (a.s.) hakkında buyurduğu şu âyet de bu yöndedir:

"Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik." (Kehf, 65)

Resûlullah'a da (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder." (Feth, 1-3),

"Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı (Kur'an) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfü büyüktür." (Nisa, 113),

"Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki o, edepsizlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkmazdı. Fakat Allah, dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir." (Nur, 21)

İşte anlaşıldığı üzere; O'nun fazlı, hidayeti, rahmeti de nimetler vermesi, onlara ihsan etmesi ve iyilikler etmesi demektir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Allah (onlara) şöyle dedi: "Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan (cennetten) inin. Artık benden size bir hidayet (kitap) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve (âhirette) zahmet çekmez." (Taha, 123)

Anlaşıldığı üzere; hidayet dalaletten alıkoyar. Rahmet de şekavetten / kötülükten alıkoyar. Bu, kuşkusuz sûrenin başında zikrettiği şu âyetle bağlantılıdır:

"Tâ, Hâ, Ey Muhammed! Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik." (Taha, 1-2)

Bu âyetiyle kulu üzerine indirilen Kur'an'ın ve O'nun zor gelmediğinin/kötü olmadığının arasını cem etmiştir. Tıpkı sûrenin sonunda, buna uyanlar hakkında:

"Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu yakında bileceksiniz." diye buyurduğu gibi.

Dolayısıyla hidayet, lütuf, nimet ve rahmet, bunların hepsi birbirleriyle ilintilidir, hiçbirisi diğerlerinden bağımsız değildir. Tıpkı dalalet ve kötülüğün birbirleriyle ilintili oldukları ve birinin diğerinden bağımsız olmadığı gibi. Allahu Azze ve Celle buyurdu ki:

"Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler." (Kamer, 47)

Âyette geçen "es-Suûr", "saîr" in çoğuludur. Mânası da son derece çılgınlıklar bulunan azap demektir.

Allahu Teâlâ buyurdu ki:

"Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır; fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır; fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır; fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar gafillerin ta kendileridir." (Araf, 179).

Onların ağızlarıyla da şöyle buyurmuştur:

"Eğer biz dinleseydik, yahut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!" (Mülk, 10)

Yüce Allah, hidayet, göğsün inşirah bulup rahatlaması ve güzel yaşantı konularıyla, dalaletin, yaşantı ve geçim darlığının arasını cem etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"İçlerinde seni dinleyenler de vardır; fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler." (En'am, 125),

"Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise, işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer, 22)

Aynı şekilde O (c.c), hidayet ve yakınlık konularıyla dalalet ve katı kalplilik konularının arasını da cem etmiş ve bununla ilgili şöyle buyurmuştur:

"Allah dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (ey Muhammed,) sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir." (Şura, 13),

"Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise, işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer, 22)

     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Vermek ve Men Etmek

 

Hidayet, rahmet ve bunlara tâbi olan lütuf / ihsan ve nimetlerin hepsi "vermek" sıfatındandır.

Dalalet, azap ve bunlara tâbi olanlar da "men etme" sıfatlarındandır.

Kuşkusuz Allah (c.c.) mahlukatını vermesiyle ve men etmesiyle evirip çevirir. İşte bunların hepsi yüce bir hikmetten, eksiksiz bir nimetten ve tam olan bir övgüden sadır olmaktadır.

Kuşkusuz Allah'tan başka ibadete layık hiçbir bir ilâh yoktur.