Kuran ve Sünnet

Tafsilat

     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Tafsilat

 

Sahabeden sonra gelenlere gelirsek; kuşkusuz onlardan kimisi İslâm toplumunda yaşadığından dolayı İslâm'ın zıddını genişçe bilmemektedir. Kendisi ancak bazı mü'minlerin yolunu tafsilatlıca bildiği konular sebebiyle mücrimlerin yolunu kestirebilmektedir.

Şu var ki, kestirebilmesi ancak kendisinin bu her iki yolu ya da ikisinden birisini bilmedeki zayıflığından kaynaklanmaktadır.

Tıpkı Ömer b. Hattab'ın (r.a.) dediği gibi:

"İslâm, lîme lîme çözülecek. İslâm'da yaşamış kimse cahiliyeyi bilemez."

Bu sözü, Ömer'in ilminin ne kadar kâmil olduğunu ortaya koymaktadır. Elbetteki kul, cahiliyeyi ve hükmünü bilmezse -ki cahiliye, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduklarına muhalif olan her şeydir- o zaman o kul cahiliyedendir. Cahiliye kavramı, cehalete nisbet edilir. Kuşkusuz Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) muhalif her şey cehaletten kaynaklanmaktadır.

Her kim mücrimlerin yolunu bilmezse ve bu kendisi için ortaya çıkmazsa, o takdirde bu kimse, mücrimlerin birtakım yollarının mü'minlerin yollarından olduğunu zannedebilir.

Tıpkı bu ümmet içerisine birçok konuda, mesela; itikat, ilim ve amel gibi konularda bunların çoğunun mücrimlerin, kâfirlerin ve Peygamber düşmanlarının yollarından olduğuna dair görüşler sokması gibi. Bu kimse mücrimlerin yollarından değildir zannıyla onların bazı görüşlerini mü'minlerin yoluna sokmuş, buna davet etmiş ve bunlara muhalefet edeni tekfir etmiş, Allah ve Resûl'ünün haram kıldıklarını o helâl görmüştür! Tıpkı bid'at ehlinden olan Cehmiye, Kaderiye, Haricilik ve Rafizilik fırkalarıyla bid'atlar çıkartan, onlara davet eden ve muhalif olanı tekfir eden benzerleri gibi.

Bu konu hakkında insanlar dört fırkadır:

Birinci Fırka: Mü'minlerin ve mücrimlerin yollarını gerek ilim ve gerekse amel bakımından tafsilatlıca bilenler. Şüphesiz ki bunlar mahlukatın en bilgili olanlarıdır.

İkinci Fırka: Bu, iki yolu da görmeyip kör olanlardır. Bunlar hayvanlar gibidirler. Mücrim / suçlu kimselerin yollarına en çok uyan ve yaraşan kimseler bunlardır.

Üçüncü Fırka: Her kim zıddı olmadan, mü'minlerin yolunu bilmeye gayret sarf edecek olursa, bu kimse mü'minlerin yolunun zıddını da sadece cümleten ve muhalefetleri yönüyle bilir. Mü'minlerin yoluna ters olan her şeyin bâtıl olduğunu bilir, şayet tafsilatlıca bunu tasavvur edemese de..!

Hatta mü'minlerin yoluna ters olan bir şeyi duyacak olursa, kulağını onu dinlemekten başka yöne çevirir. Nefsini, onu anlamak ve bâtıl olma yönünü bilmekle meşgul etmez. Böyle bir kimsenin konumu, tıpkı şehvetli şeyler istemekten nefsi salim olmuş, bunlar hatırına ve kalbine gelmemiş ve aklına girmemiş kimsenin konumu gibidir; ilk fırkanın tersinedir. Çünkü onlar bunu (şehveti) bilmekteler ve nefisleri buna meyletmektedir. Onu Allah (c.c.) için terk etmeye çabalarlar ve mücahade ederler.

Ömer b. Hattab'a bu konu hakkında sorup (şöyle bir) mektup yazmışlardı:

 "Bir adam var, şehvetler onu etkilemiyor ve ona ilişmiyor! Bu kimse mi daha üstündür yoksa şehvetler kendisini dürttüğü hâlde onları Allah için terk eden kimse mi?"

Bunun üzerine Ömer (r.a.) şöyle cevap yazar:

"Nefsi, günahları ve şehvetleri arzulayan kimse, bunları Allah için terk ediyorsa, işte bu kimse, takva için Allah'ın (c.c.) kalplerini imtihan ettiği kimselerdir. Kuşkusuz onlara mağfiret ve büyük ecir vardır."

İşte böylece, her kim bid'atı, şirki, bâtılı ve yollarını bilirse, Allahu Teâlâ için bunlardan buğzederse, onlardan sakınır ve sakındırırsa, nefsine gelmesine engel olur, bunlara imanını tırmalattırmazsa, onda şüphe ve şek yerleşemez. Hatta bunları bildiğinden dolayı hakkı görme basireti açılır, muhabbeti çoğalır, günahları çirkin görür ve onun için de nefret eder. Bu kimse bunlar nefsine, şehvetine gelmeyen ve kalbi bunlardan etkilenmeyenden daha faziletlidir. Çünkü bu kimse, kalbine şehvet her geldiğinde, Allah için onu terk etmeyi tasavvur eder ve hakka olan muhabbeti, kadri ve sevinci ziyadeleşir. Ona olan imanı kuvvet bulur. Tıpkı şehvetleri ve günahları arzulayan birisi gibi.

Nitekim şehvetler kendisine her geldiğinde bunların zıddına yönelir ve şehvetlerden uzak durur. Şehvetin zıtlarına olan sevgisi ve rağbeti oldukça ziyadeleşir. Onu ister ve bunda hırslı olur. Allahu Teâlâ'nın mü'min kulunu şehvet ve günahlarla imtihan etmesi ve nefsini onlara karşı meyilli kılmasının hikmeti ancak daha faziletlisine, daha sevimlisine, daha yararlısına ve daha faydalısına nefsini sevk etmek içindir ki o da Allah için bu günah ve şehvetleri terk etmesi ve onlarla mücadele etmesidir.

Sonuç olarak; şehvetlere karşı yaptığı bu mücahede, kendisini en yüce sevgiliye ulaştırmaktadır. Dolayısıyla şehvetler bu kimsenin nefsini her dürttüklerinde, kişi de bu şehvetlere karşı son derece arzulu olduğunda, onu istediğinde, kendisi bu isteğini, iradesini ve sevgisini daimî ve en yüce türüne sarf edip yönlendirir. Kuşkusuz onu istemesi ve talep etmesi daha çoktur, ona karşı hırsı da daha eksiksizdir. Bunlardan arınmış olan düşük nefsinin tersine! Çünkü düşük nefis, her ne kadar en yüce olanı istese de her iki istek arasında çok büyük fark vardır. Muhakkak ki nefsi şehvetlerle dürtüldüğü hâlde Allah'a yönelen kimse, şehvetlerle mücadelesi söz konusu olmayan ve ondan başkasına yönelen kimse gibi değildir.

Şu var ki, Allahu Teâlâ kulunu şehvetlerle imtihan eder. Gerek kulunu bunlardan sakındırmak için ve gerekse bunlardan sakındırıp, Allah'ın rızasına, yakınlığına ve ikramlarına ulaştırmak için.

Dördüncü Fırka: Bu da, şer, bid'at ve küfür yollarını tafsilatlıca ve mü'minlerin yolunu da mücmel olarak bilen fırkadır. Bu, eski uygarlıkların ve bid'at ehli kimselerin makalelerini ve kitaplarını bilen ve bunların bilgisine genişçe sahip olan; fakat Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiklerini bu ölçüde bilmeyen birçok kimsenin hâlidir. Bazı konularda genişçe bilgiye sahip olsa da Resûlullah'ın getirdiklerini sadece topluca (ayrıntısız olarak) bilir. Bunların kitaplarına bakan şüphesiz bunun böyle olduğunu görecektir.

Aynı şekilde şer, zulüm ve fesat yollarını genişçe bilen ve onları izleyen kimse tevbe eder ve bunları bırakıp, kurtulmuşların yoluna dönerse, onun durumu, bunları topluca bilip, hepsini tafsilatlıca bilmeyen bir ilim hâlini alır. Bu kimse ömrü boyunca izlediği ve tasarruf ettiği bu (eski) bilgisinin yok ve bâtıl olduğunu anlar.

Maksada gelirsek; kuşkusuz Allahu Teâlâ, düşmanlarının yollarının bilinmesini ister ki ondan kaçınılsın ve ona buğzedilsin. Tıpkı dostlarının yollarının bilinip bu yolun sevilmesini ve takip edilmesini istediği gibi.

İşte bu marifette kuşkusuz Allah'ın bilip başkasının bilmediği nice fayda ve sırlar vardır. Allahu Teâlâ'nın rubûbiyetinin, hikmetinin, isim ve sıfatlarının eksiksizliğinin genelliği ve bunların yerli yerince bağlantıları, gereksinimleri ve tecellileri...

Nitekim bu O'nun rubûbiyetine, malik oluşuna, ilâh oluşuna, sevgisine ve buğzuna, sevap ve günah veren oluşuna delalet den en yüce şeydir.

Allah en iyisini bilir.

İhtiyaç sahipleri efendinin kapısının önünde dururlar ve ihtiyaçlarını efendilerinden isterler. Dostları da kendisini sevenlerdir. Efendileri de, onların kendisinden istedikleri, murad ettikleri, özel yakınları ve dostudur. Efendi, ihtiyaç sahiplerinden kimisinin ihtiyacını karşılamayı istediğinde bazı yakınlarına ve özel dostlarına, onun hakkında şefaatçi olmasına izin verir. Sadece bu özel dostuna ve yakınma rahmet olsun ve bu şefaat edene bir ikram olsun diye. Diğer insanlar kapıdan kovulurlar ve köle kamçısı ile dövülürler.


     
 
 

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Faydasız On Husus

 

On tane husus vardır ki, zayi olmuştur ve fayda vermez:

1 - Amel edilmeyen ilim.

2 - İhlâssız ve kontrolsüz amel.

3 - İnfak edilmeyen mal. Nitekim topladığı malıyla dünyada yararlanmaz ve âhirette de bu malı kendine fayda vermez.

4 - Allah'a muhabbetten, O'na karşı şevk duymaktan ve O'nu dost edinmekten arınmış olan kalp.

5 - O'na itaat ve hizmet etmekten soyutlanmış olan beden.

6 - Sevgilinin rızasına ve emirlerine uymayan sevgi.

7 - Boşa geçirilen ya da iyilik ve yakınlık sağlamayan vakit.

8 - Faydasız ve boş şeylerde dönüp dolaşan fikir.

9 - Seni Allah'a yakınlaştırmayan ve dünyanı ıslah etmene sebep olmayan hizmet

10 - Kendi nefsine zarar, yarar, hayat, ölüm ve dirilme sağlayamadığın ve Allah'ın kabzasında esir ve canın O'nun elinde olduğu hâlde Allah'a korku ve ümit beslemen.

(Kuşkusuz kişinin Rabb'ine karşı korku ve ümit beslemesi esastır ve istenilen bir şeydir. Lakin burada kast edilen başka bir şeydir. Yani Allah'a karşı korku ve ümit de beslese, Allah'ın dediği olur ve isterse, yine o kulunu helak eder. Bu durum karşısında korku ve ümit bir yarar sağlamaz. (Mütercim)

Bu zikredilen ziyanlardan daha büyük iki tane ziyan var ki onlar da:

1 - Kalbin zayi olması,

2 - Vaktin zayi olmasıdır.

Kalbin zayi olması; âhiretin önüne dünyayı geçirmektir.

Vaktin zayi olması ise; kişinin tul-i emellerle yaşamasıdır. Böylece fesadın hepsi hevaya uyma ve tul-i emelde toplanmış oluyor. Islahın hepsi de hidayete uyma ve Allah ile karşılaşacağı o güne hazırlık yapmakla gerçekleşiyor.

Allah kendisinden yardım istenilendir.

Hayret edilen bir konu var:

Bir kimseye bir ihtiyaç hâsıl olur ve bu konudaki rağbet ve isteğini yerine getirmesi için Allah'a teveccüh eder. Cehalet ve itiraz ölümünden kalbin hayat bulması ve şehvetlerle şüpheler hastalığından iyileşmesi için dua eder. Ancak ne var ki, kalp öldüğünde isyanını şuur etmez.