Kuran ve Sünnet

Şuayb ve Diğer Peygamberlerin Asla Küfür Milletinden Olmadıkları Sözü

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Şuayb ve Diğer Peygamberlerin Asla Küfür Milletinden Olmadıkları Sözü

 

Şuayb ve diğer peygamberlerin asla küfür milletinden olmadıkları sözü konusunda ise, meşhur bir ihtilaf vardır.

Her halükarda bu hükmün nakli veya akli bir delile ihtiyacı vardır. Kitap, sünnet ve icma'da böyle bir delil yoktur. Akli delil konusunda ise ihtilaf vardır.

Ehli sünnet'in tercih ettiği görüşe göre; akli bakımdan bu konuda bir delil yoktur ve akıl bu hususta herhangi bir görüşü gerektirmemektedir.

Asıl ihtilaf, müteahhir ehli sünnet alimleri ile Mutezile arasındadır.

Kadı Ebu Bekir b. Hatib:

- Peygamberlerin günah işleyip, işlemedikleri caiz midir?

- Eğer caizse ne tür günahların vukusu caizdir?

- Bu peygamberliklerinden önce midir, sonra da aynı şey geçerli midir?

Sorulan sorduktan sonra, bu soruları doğru bir şekilde cevaplandırarak şöyle dedi:

"Bundan önce de zikrettiğimiz gibi peygamberler Allah'ın tebliği memurları olmaları, nübüvvetleri ve getirdikleri mucizelere gölge düşürecek her şeyden kaçınmaları ve Allah'ın onlara verdiği yüksek derece ve makamlar nedeniyle kesinlikle yalan, vahyi gizlemek, hata, sehiv, iğfal, örtmek, değiştirmek gibi olumsuzluklardan kesinlikle uzaktırlar"

"Peygamberlerin diğer günahları işleyip işlemeyecekleri konusunda insanlar ihtilaf ettiler.

Mutezile fırkası şöyle dedi: Peygamberliklerinden Önce veya sonra, peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir.

Çünkü bu insanların onlara uymaları ve sözlerini kabul etmelerine aykırıdır. Hatta bazı mutezilelere göre, peygamberlerden günah sadır olması demek, Allah'ın tebliği memurluğu hallerinin son bulmaları demektir.

Peygamberler Peygamberliklerinden önce de akli farizalara uymak, salih ameller işlemek ve kendisinden önceki peygamberlerin şeriatına uymakla mükelleftirler."

 (Mutezile: Tevhid, adalet, va'd ve Vaid, menzile beynel men-zileteyn ve emri bi'l maruf nehyi anil münker esaslarına bağlı büyük bir kelam ekolü.)

(Kadı Ebu Bekir, Muhammed b. Tayb el-Basri, sonra Bağdadi Büyük alim zeka ve dehasıyla meşhur. Rafiziler, Mutezile, Hariciler Cehmiyye ve Keramiye fırkalarına reddiyelerde bulunmuştur. "î'cazu'l Kur'an", "el-instisar li sıhhati naki'l kur'an" gibi eserleri vardır. 403 yılında vefat etti.)

(Mutezile imamlarından Ebu Ali el-Cubbai şöyle dedi:

Peygamberlerin taammüden küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir. Fakat hata ve tevil yolu üzere günah işlemeleri mümkündür.

Ebu İshak İbrahim b. Seyyar Nazzam da şöyle ded:

Hata ve tevil yoluyla da olsa peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir. Ancak sehv ve unutkanlık durumu mümkündür.)

 

Ben (İbn Teymiyye) derim ki:

İbn Enbari, Züccac, İbn Atiyye, İbn Cevzi ve Beğavi gibi ehl-i sünnet alimlerinin çoğu:

"Peygamberler, peygamberliklerinden önce de küfür'den korunmuşlardır, küfürden masumlardır demektedirler."

Beğavi şöyle dedi:

"Usul alimleri peygamberlerin kendilerine vahiy gelmeden önce mümin oldukları görüşündedirler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'de kendisine vahiy gelmeden önce İbrahim'in dini üzere ibadet etmekteydi"

(Bkz. el-Beyan fi Garibi'l Kur'an (1/368) (Bkz. Meani'l Kur'an 2/357) (Bkz. Muharrerul Veciz 7/112) (Bkz. Zadul Mesir 3/230) (Bkz. Mealimut Tenzil)

Fakat, Beğavi bu sözü ile;

"Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?" (Duha: 93/7)

Ayeti kerimesinin tefsirinde söyledikleri ile çelişmektedir. Bu ayetin tefsirinde şöyle demişti:

"Ayetin anlamı, Allah seni bugün üzerinde bulunduğun şeyden şaşırmış olarak buldu ve seni Tevhidine ve nübüvvetine hidayet etti." (Bkz. Mealimut Tenzil: 4/99)

Aynı şekilde şu kavli ilahi ile de çelişmektedir:

"Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin" (Şura: 42/52)

Ahmed'in268 şöyle dediği rivayet edildi:

"Kim peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminin dini üzere idi derse, bu kötü bir sözdür."

Ancak Süddi ve diğerleri şöyle dediler:

"Kırk yıl boyunca kavminin dini üzere idi"

İbn Ebi Hatim şöyle rivayet etti:

Bana Abdullah b. Ebi Bekr anlattı. Osman b. Ebu Süleyman b. Cübeyr. b Cübeyr. b. Mutim'den, o da Amcası Nafi b. Cübeyr b. Mutim, den, o da babası Cübeyr b. Mutim'den şöyle rivayet etti:

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kavminin dini üzere olduğunu gördüm" (Bu eser, İbn Hatim'in elimizde mevcut olan tefsirinde bulunmamaktadır. Bu tefsirin kaybolan bazı bölümleri içinde olabilir.)

(Ahmed Muhammed b. Hanbel, Ebu Abdullah eş-Şeybani Hanbeli mezhebinin imamı. 164'de Bağdat'da doğdu. Küçük yaşta ilim talep etti ve bu yolda birçok yolculuklar yaptı. Halkı'l Kur'an meselesinden dolayı Me'mun ve Mu'tesim tarafından işkence ve hapis ile cezalandırıldı. "Müsned" , "Tefsir" ve "Nasih Mensuh" gibi eserleri ardır. 241 yılında vefat etti. Ve cenazesi büyük bir cemaat ile kaldırıldı.)

(Ahmed'in bu sözünü Kitabu's sünne (1/145-196) de el-Hallal tahric etmiştir.)

(Suddi'nin sözü için, Bkz. Taberi tefsiri 30/232. Muharremi veciz (İbn Atiyye) 16/321-322)

(Abdullah b. Bekr. b. Muhammed b. Amr b. Hazm-imam ve Hafız. Meğazi yazarı ve İbn ishak'ın şeyhi sika'dır. 130 yılında vefat etti.)

(Osman b. Ebu Süleyman b. Cübeyr. b Cübeyr. b. Mutim Mekke kadısı. Osman b. Ebi Süleyman b. Cübeyr b. Mutim b. Adiyb. Nevfel. Sika'dır.)

(Nafi b. Cübeyr. b. Mutim b. Adiy. Fakih, imam. Sika 99 yılında vefat etti.)

(Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel. Kureyş'in ileri gelen liderlerinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amcası oğlu esir alınıp serbest bırakıldıktan sonra İslam'a girdi. Babası gibi, ileri görüş ve güzel ahlakı ile tanınırdı. 58 yılında vefat etti.)

Burada şunu vurgulamak istiyoruz:

Peygamberlerin bisetlerinden önce günah işleyip işlemediklerinin meselesi sadece mutezile mensupları arasında değil, ashabı hadis ve ehli sünnet arasında da tartışılmıştır.

(Ashab-ı hadis: Hadise önem gösteren ve kıyastan kaçınıp hükümleri nakil üzerine bina eden Hicazdılar ki bunlar: Malik b. Enes'in Şafii'nin, Süfyan es-Sevri'nin, Ahmed b. Hanbel'in ve Davud b. Ali el-İsfahani'nin arkadaşlarıdır.)

Ebu Bekr b. Tayb şöyle dedi:

"Mutezile'den, bizim arkadaşlarımızdan ve ehli Hak'dan birçokları şöyle dediler:

"Peygamberliğinden önce kafir olan veya büyük günahlar işlemiş bir kimsenin, peygamber olarak gönderilmesinde hiçbir mani yoktur. Açıklayacağımız gibi, biz de bu görüşteyiz.

Fakat, peygamberliklerinden sonra günah işleyip, işlemeyecekleri konusunda ihtilaf edilmiştir.

Rafiziler şöyle dediler:

Peygamberlerin küçük veya büyük günah işlemeleri mümkün değildir. Hatta, hata ve sehiv yoluyla dahi olsa, onlardan günah sadır olmaz. (Razi'nin "İsmetu'l Enbiya" kitabında söylediği gibi, bu, tüm Şiilerin görüşüdür.)

Mutezile de şöyle dedi:

"Onların büyük küçük günah işlemeleri kesinlikle mümkün değildir. Ancak hata ve yanılma yoluyla bazı küçük günahları işlemeleri mümkündür.

Cubbai ve arkadaşları onların kasten asla günah işleyemeyeceklerini ancak hata ve yanlış tevil yapabileceklerini söylemişlerdir.

"Mutezile'den Nazzam ve Cafer b. Besran da şöyle dedi:

"Peygamberler ancak hata ve yanılgı yoluyla günah işleyebilirler ve bu günahlarından dolayı da, Cenab'ı Hakk tarafından hesaba çekilirler. Bu nevi günahlar her ne kadar ümmetleri için affedilmiş ise de, peygamberler Allah'a karşı olan konumları, ve yanılgı ve hatalara karşı daha dikkatli olmaları gereği nedeniyle, bu nevi hatalardan dolayı muahaze olunurlar."

(Cubbai; Ebu Ali, Muhammed b. Abdil vahhab el- Basri el-Cubbai mutezile'nin büyüklerinden ilmi, zekası ve eserleri ile bilinir. Kelam ilmini kolaylaştıran o'dur. Bazı eserleri: "Tefsirul Kebir" "Kitabul Müteşabihil Kuran" "ictihad" ve başka birçok kitabı vardır. 303 yılında vefat etti.)

(Nazzam; Ebu İshak İbrahim b. Seyyar en-Nazzam. Mutezile'nin şeyhlerinden. Kader konusunda konuştu ve bazı meselelerde aykırı görüşler beyan etti. "Nübüvvet", "Harakatu ehl-i cennet" ve "el-vaid" gibi kitapları vardır. 231 yılında vefat etti.)

(Ebu Bekr. b. Tayb el-Baklani) Şöyle devam etti:

"Ehli Hakk, Cumhur ve Ashab-ı hadis, şöyle dedi:

Allah'tan aldıkları tebliğ görevini ifsat etmeyecek ölçüde olması şartıyla peygamberlerin günah işlemeleri mümkündür.

Fakat, peygamberlerin Tebliğ'lerini gölgeleyecek, nübüvvetlerinin doğruluğunu giderecek, kendi doğrulukları konusunda şüphe uyandıracak neviden günah işlemeleri, tüm ümmetin icmasıyla mümkün değildir.

Peygamberlerin işlediği küçük günahlar, küçük değil büyüktür ve diğer insanların günahları gibi değildir. Fakat onların günahı, dünyada iken affedilir ve ahirette ceza görmezler."

Ehl-i Hakk şöyle dedi:

"Peygamberlerden küçük bir günah sadır olduğu zaman, onu çok büyük görürler ve korku ve dehşete kapılarak, hemen anında Allah'a tevbe ve istiğfar edip, bağışlamak dilerler."

Baklani şöyle devam etti:

"Bizim tercih ettiğimiz görüş te budur"

Yine şöyle dedi:

"Ehl-i Hakk'tan Cumhur şöyle dedi:

"Peygamberlerin, peygamberlik dönemlerinde günah işledikleri konusunda kesin hüküm verilemez. Bunun için mutlaka delil lazımdır. Bu hususa delalet eden ayetler ve rivayetler onların peygamberliklerinden önceki hayatlarına dair olması muhtemeldir"

Baklani: "Bu onların peygamberlik şereflerine daha uygun ve daha layıktır.".

Baklani şöyle devam etti:

"Risaletten önce küfür ve büyük günahlar işlemiş kimsenin peygamberler olarak gönderilmesinin caiz olduğu hakkında fasıl. Buna delalet eden birçok husustan birisi şudur:

Bir kimsenin peygamber olarak gönderilmiş olması, onun imanına, doğruluğuna, ruh temizliğine, ilminin kemaline Allah'ı bilmesine ve onun bu işe en layık kimse olduğuna delalet eder. Çünkü getirdiklerinin doğruluğu, onun doğruluğu ile ölçülür.

Peygamber olarak gönderildiği anda geçmişte kendisinden sadır olmuş olabilecek kötülüklerden dönen ve böylesine büyük bir temizlik ve yücelik kazanan, kimsenin peygamber olarak gönderilmesine ve insanların ona uyup, saygı göstermekle emrolunmasına bir engel yoktur; Peygamberliğinden önce günahkar birisi olsa da!

Bundan ümmet'in şeriatı uygulayacak ve hukuku sağlayacak bir iman tayininin cevazı çıkar. İmam, bu göreve gelmeden önce, büyük günahlar işliyor veya küfür üzere bulunuyor olsa da, imam olarak ümmetin başa geçtiği anda, Allah'ın emri gereği artık ona saygı gösterilir ve emirleri yerine getirilir.

Rütbe ve konumları farklı olmakla beraber peygamberler de böyledir.

Buna delalet eden bir diğer husus da şudur:

Önce kafir olup da sonra güzel bir şekilde tevbe edip, küfründen dönen bir insanın peygamber olarak gönderilmesine hiçbir engel yoktur."

İbn Tayb el- Baklani, böylece Mutezile'ye uzun bir cevap vermektedir.

 

Ben derim ki:

İnsanların ihtilaflarını zikrettikten sonra bu konudaki hak söz şudur:

"Kuran'ı kerim'de ifade edildiği gibi Allah peygamberlerini kavmin en seçkininden seçer.

"Allah, elçilik görevini kime vereceğini daha iyi bilir" (En'am: 6/124)

Hırakil'ın Ebu Süfyan'a dediği gibi peygamberler insanların neseb bakımından en temizlerinden gönderilirler. Hırakil Ebu Süfyan'a:

"Onun nesebi nasıldır?" diye sorunca Ebu Süfyan:

"O bizim en soylularımızdandır," dedi. Bunun üzerine Hırakil:

"Peygamberler de böyledir. Kavimlerinin en soylularından seçilirler", dedi.

(Hirakl: Rum kralı)

(Ebu Süfyan; Sahr b. Harb b. Ümeyye. Muaviye'nin babası. Kureyş'in lideri ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amansız düşmanı iken Mekke'nin fethi'nde Müslüman oldu. H. 31 veya 32 yılında öldü.)

(Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri uzun bir hadisten bir bölüm.)

Kavmi, Şahsen zayıf görmelerine rağmen, ailesinin büyüklüğüne işaret ederek Şuayb'e şöyle dedi:

"Eğer kabilen olmasa seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin." (Hud: 11/91)

Peygamberliğinden önce müşrik ve cahil bir toplumun içinde yaşayan peygamberin doğruluğu, güvenirliği, bilinen iyilikleri yapıp kötülüklerden kaçınması dışında, kavminin dini üzerine olması, onun için bir ayıp değildir.

Cenab'ı Hakk şöyle buyurdu:

"Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz." (İsra: 17/15)

Böyle bir ortamda, ne onlar, ne de kavimleri sorumlu değillerdir.

Bir şeyin kötü olduğunu bildiği halde onu yapanla, bilmeden yapan arasında fark vardır. Bu ikincisi ayıplanamaz ve kavimleri tarafından aleyhlerine bir delil olarak kullanılamaz.

Dolayısıyla israiloğulları'nın peygamberleri arasında daha önce müşrik olan hiç bir peygamber yoktur. Bilakis hepsi Tevrat' (Musa (a.s.)'ya indirilen kitabın adı.) şeriatına göre yetiştirilmişlerdir.

Peygamber oldukları söylenen Yusuf'un kardeşleri ise, peygamberliklerinden önce günah işlemiş ve tevbe etmişlerdir.

(İbn Hazım, Yusuf'un kardeşlerinin peygamber olduklarına dair Kur'an'dan sünnetten, icma'dan ve sahabelerinin sözlerinden hiçbir delil olmadığını söyleyerek, haklı bir şekilde onların peygamber olmadıklarını söylemiştir. Bilakis Kur'an onlar için şöyle diyor: "siz daha kötü durumdasınız" Oysa Allah'ın salih kullarının böylesi bir şer içinde olmaları düşünülemez.)

Şuayb (a.s.) ve diğer peygamberlerin kıssalarında ise kesinlikle insanların onlara karşı nefretini çekecek herhangi bir husus bulunmamaktadır.

Aynı şekilde cehaletlerinden sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e iman eden sahabeler de böyle. İçlerinden çoğu İslam'dan önce de güzel ahlak ve şeref sahibi idiler.

Mesela Ebu Bekr sıddık (r.a) cahiliye dönemindede doğruluk, güvenilirlik ve güzel ahlakı ile tanınırdı. Cahiliye tüm sahabelerin ortak özellikleri olmalarına rağmen, içlerinden bazıları, cahiliye döneminde dahi güzel ahlak ile muttasıftılar.

Kuran kıssalarını haber verdiği hiçbir peygamber, peygamberliklerinden önce, insanların nefretlerini celbedecek ve hak davayı şüphe ile karşılamalarına neden olacak hiçbir davranış sergilememişlerdir. Bu nedenden dolayıdır ki müşrikler, peygamberliklerinden sonra, onları daha önceki hayatlarından dolayı hiçbir zaman kınayamamışlardır.

Eğer peygamberlerin bisetlerinden önce dikkatleri çekecek bir günah veya ayıpları olsaydı, müşrikler daha sonra, onu mutlaka gündeme getirerek, insanları Allah'ın elçilerinden uzaklaştırmak için bir koz olarak kullanırlardı.

Müşriklerin peygamberleri ayıpladıkları tek husus:

"Sizde bizim gibi idiniz" demeleri olmuştur. Buna karşılık peygamberlerin cevapları çok açıktır:

"Evet, daha önce vahiy gelmediği için, biz de başkaları gibi bu konulardan habersiz idik."

"Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz." (İbrahim: 14/10)

Peygamberler şöyle cevap verdiler:

"Evet, biz sizin gibi bir beşerden başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder." (İbrahim: 14/11)

Nübüvvet ve şeriatten hiçbir bilgisi ve haberi olmayan birisinin peygamber olarak gönderilmesinin caiz olduğu konusunda herkes müttefiktir. Böyle bir kimseyi peygamber olduktan sonra tasdik etmemek küfürdür.

Peygamberlerin daha Önce bu konulardan haberdar olmamaları, peygamberliklerine herhangi bir halel getirmez. Bilakis Allah onlara bilmediklerini öğreterek, peygamberlik ile görevlendirir.

Cenabı Hakk şöyle buyurdu:

"Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine vahyi indirir." (Mümin: 40/15)

"Allah melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile, "Benden başka ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun" diye gönderir." (Nahl: 16/2)

Onlar bu görevi ancak vahiy ile alırlar.

İbrahim (a.s.) içlerinde tek bir muvvahid'in bulunmadığı kafir bir kavim içinde yaşadı. Fakat Allah'ın hidayeti (ile) Allah'ın diğer peygamberleri gibi Tevhidi seçerek muvahhid oldu.

Cenabı Hak, Musa'yı, Firavun'a gönderdiği zaman, Firavun ona:

"Dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!

"Musa, "Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne olacağını göremeyerek yaptım." Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. O nimet diye başıma kaktığın ise (aslında) israiloğullarını kendine kul köle etmendir." (Şuara: 26/18-22)

Cenabı Hakk peygamberlerinin sonuncusuna şöyle diyor:

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَـذَا الْقُرْآنَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ

"Biz, sana bu kur'anı vahyetmekle (geçmiş milletlerin haberlerini) en güzel bir şekilde sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki: Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin." (Yusuf: 12/3)

Bu ayeti kerimede geçen " وَإِن كُنتَ  Ve in kunet" deki "in" "muhaffebe mines sakile" dir ve haberinde ki "lam" arapçadan anlamayan ve Kur'an'ın anlamlarını bilmeyenlerin zannettikleri gibi "lam'ı nafiye" değil "lam-ı farika" dır.

Cenab-ı Hakk şöyle buyurdu:

"İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordum ne de kavmin." (Hud: 11/49)

"Ve sana bilmediğini öğretmiştir." (Nisa: 4/113)

"İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (kitabı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin." (Şura: 42/52)

İnsanlar, peygamberlerimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın nübüvvetinden önceki hali ve zikrettiğimiz ayetler ile Araf (Araf: 88) ve İbrahim (İbrahim: 13) surelerinin ayetleri konusunda ihtilaf ettiler:

Bazıları şöyle dediler:

"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminin dini üzerine değildi ve onların kestiklerini yemezdi. Bu söz Ahmed b. Hanbel'den nakledilmiştir.

"Kim onun kavminin dini üzerine olduğunu iddia ederse, bu kötü bir sözdür. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) putlara kesilen şeylerden yemiyordu." (Ahmed, Müsned: 4/127-128.)

 

Ben (İbn Teymiyye) derim ki:

Ahmed şöyle demiş olabilir:

"Peygamber putlara tapmıyordu"

Fakat onun bu sözü yanlış şekilde nakledilmiştir. Çünkü Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın putlara tapmadığı yolunda birçok rivayet mevcuttur. Fakat, kavminin kestiği şeyleri yemediğine dair hiçbir rivayet yoktur.

(İbn Hacer Fethul Bari'de (7/103) Hattabi'nin şu sözünü zikreder "Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) asaletten önce Allah'ın adı anılmasa da putlar için kesilen şeyler dışında, kavminin kestiği şeyleri yerdi. Çünkü o zaman daha şeriatı inmiş değildi. Bu konudaki hüküm peygamberliğinden çok sonraları geldi.")

Ki Ahmed, insanlar içinde bu rivayetleri en iyi bilen kişidir. Dolayısıyla naklin olmadığı bir şeyde hüküm vermesi mümkün değildir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu haram olduğunu ancak peygamberliğinden sonra bilmiştir. Putlar için kesilen şeylerin haramlığı Maide suresinde bildirilmiştir.

("Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) Canavarların yediği hayvanlar-ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı." (Maide: 5/3)

Allah'tan başkası adına kesilmenin haramlığı ise Enam ve Nahl gibi Mekki surelerde bildirilmiştir.

("Deki: Bana vahyolunanda (Kur'an'da) Onu yiyecek kimse için, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti- ki pisliğin kedisidir- yada Allah'tan başkası adına kesilmiş bir haayvandan başka haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ama kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve sınırı aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir." (Enam: 6/145)

("Sonra şüphesiz rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra elbette, çok bağışlayan, pek esirgeyendir." (Nahl: 16/110)

Bunun haram olduğu Kur'an ile bilindi. Kur'an'ın inmesinden önce şirk'in aksine, bunun haram olduğu bilinmiyordu. O ve ashabı Mekke'deki hayatları boyunca, onların kestiği etlerden yemeye devam etmişlerdir.

Fakat et için kesilen ile putlar için kesilen farklıdır ki bu şirktir. Ve şeriatle asla mubah olmamıştır. Çünkü bu puta tapıcılıktır.

Ancak bunun dışında et için kesilen şeyler, aynı ilk dönemde müşrik kadınlarla evlenmeleri gibi caiz idi, sonra haram kılınmıştır.

 

İkinci görüş: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in onların şirklerine muvafakat etmemekle beraber, İbrahim'in dininden kalan kalıntıları muhafaza eden kavminin dini üzere idi. Bu konuda İbn Kuteybe şöyle dedi:

"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in 40 yıl boyunca kavminin dini üzerine bulunduğu konusunda hadis vardır." (Taberi Tefsirinde Süddi'den rivayet etti (30/232).

Bunun anlamı şudur:

Araplar, hâla (hâli hazırda) babaları İbrahim'in dininden kalan birçok adet ve kuralı devam ettirmekteydiler.

Kabe'yi hac ve ziyaret, sünnet, nikah, üçe ulaşınca talakın vaki olması kocasının birinci ve İkinci talaktan sonra geri dönebilmesi, Cana karşı 100 deve diyet alınması, cenabetten yıkanma ve akrabalık ve hısımlık nedeniyle bazı kadınlarla evlenmenin haram olması  gibi hususlar İbrahim (a.s.)'dan kalmıştı.

(Bu konuya ileriki sayfalarda tekrar değineceğiz.

Cenab-ı Hakk Nisa suresi'nin 23. ayetinde şöyle buyurdu:

"Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin halaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla henüz birleşmemişseniz kızlarını almamanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındığı anda geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyendir."

Taberi, bu ayetin tefsiriyle ilgili İbn Abbas'dan şöyle rivayet etti. Neseb'den dolayı yedi sınıf, hısımlıktan dolayı da yedi sınıf kadın haram kılınmıştır.

Sonra bu ayeti okudu. Ve yedincisi de "Babalarınızın nikahladığı kadınları nikahlamayın ayetidir" dedi. Taberi (8/141)

(Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye şöyle dedi:

"Kuteybe'nin Arapların üç talak ile boşanma konusundaki sözü gerçeği yansıtmamaktadır. Bilakis bu husus Medine'de teşrii kılınmıştır. Bu hüküm gelmeden Önce Müslümanlar, kadınları tek bir talak ile diledikleri gibi boşuyorlardı. Kadınların zararına olan bu husus Medine'de gelen üç talak hükmü ile düzeltilmiştir" Bu husus hadis, tefsir ve fıkıh konusunun en meşhur meselelerindendir.")

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetinden önce de kavmi gibi Allah'a iman ediyor ve İbrahim'in şeriatından kalan yukarıdaki hususlara riayet ediyordu. Ayrıca putlara tapmıyor ve puta tapanları ayıplıyordu. Fakat bunun dışındaki İslam şeriatını ancak kendisine vahiy geldikten sonra bilmiş ve uygulamıştır. Bu nedenle Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

"Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin." (Şura: 42/52)

Yani Kur'an'ı ve iman'ın şeriatlerini bilmezdin.

Burada kastedilen Allah'a imanı bilmen değildir. Çünkü cahiliye arapları, Şirk koşmakla beraber Allah'a iman ederlerdi." (Bkz. Tevilu muhtelifi'l hadis (İbn Kuteybe) sh. 126-128.)

 

Ben (İbn Teymiyye) derim ki :

İbn Kuteybe'nin de zikrettiği gibi cahiliyye araplarının haccetmeleri, sünnet olmaları ve akrabalarıyla evlenmemeleri, tevatür yoluyla sabittir ve onlara göre bu hususlardır. Dinin ve Hanif olmanın temelidir.

Ebu'l Mutan el-Ahfeş Şöyle dedi:

"Hanif, Müslüman demektir. Cahiliye döneminde, İbrahim'in dininden sadece bu iki hususa riayet ettiklerinden sünnet olan ve hacc yapanlara hanif denilirdi. İslam geldiği zaman, gerçek hanifliği geri getirdi."

(Ebu'l Mutan el-Ahfeş; Said b. Misade el-Belhi, sonra Basri Ahfeşül Evsat olarak tanınır. Sibeveyh'in öğrencilerindendir. Arap dili imamlarındandır. 215, 211 veya 225 yılında öldüğü rivayet edilir. "Meanil Kuran, el- Mekayis el-Urud gibi eserleri vardır.)

İbn Ebi Hatim Sa'd'dan o'da Katade'den şöyle rivayet etti:

"Haniflik", Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Anaların, kızların, halaların, teyzelerin nikahının haram olması ve sünnet olmak da buna dahildir. Şirk ehli, Allah'a ortak koşmalarına rağmen analarının, kızlarının, halalarının ve teyzelerinin nikahını haram görürlerdi. Ayrıca Allah'ın evini hacceder ve menasiki yerine getirirlerdi."

(Bkz. "Tefsiru İbn Ebi Hatim" "Bakara Suresinin başları")

(Sa'd; Said b. Ebu Urube. İmam, Hafız, Basralı alim. Sünneti ilk tasnif eden şahıstır. Ömrünün son dönemlerinde hadisleri' birbirine karıştırmıştır. 156 yılında vefat etti.)

 (Katade b. Deame es-Sedusi. Hafız, Allame, doğuştan ama idi. Müfessir. Tabiinden idi. Hadis ve tefsirde döneminin en büyük alimlerindendir. 117 yılında vefat etti.)

İbn Abbas da şöyle dedi:

"Hanif: Hacı" (Bkz. Ali b. Ebi Talha'nın İbn Abbas'dan rivayet ettiği tefsir'e Sh.(88)

İbn Ebi Hatim, Hasan, Dahhak, Atiyye, ve Süddi'den de buna benzer sözler rivayet edilmiştir," dedi. (Bkz. Tefsiru İbn Ebi Hatim 1/397 ve 2/323-324.)

Bununla Hacc'ın Haniflerin şiarından olduğunu söylemek istemişlerdir. Çünkü ne cahiliye döneminde, nede İslam döneminde yahudi ve hristiyanlar hiçbir zaman hacc yapmamışlardır. Bu nedenle hadisde şöyle buyurulmaktadır:

"Kim, kendisini Allah'ın evine ulaştıracak kadar azık ve binek bulduğu halde, haccetmezse, ister yahudi olarak, isterse de Hristiyan olarak ölsün." Tirmizi (3/176) tahric etti Hadisin garib ve zayıf olduğunu söyledi.)

Kişi, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e iman etmediği sürece Müslüman olamaz.

Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'den önce ise Yahudiler ve diğerleri İbrahim'in milleti üzere idiler.

Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'den önce hac, farz değil, müstehab idi. Bu nedenle Musa, Yunus ve başka peygamberler haccetmişlerdir. Fakat israiloğullarına hac farz değildi.

İslamdan önce hacc, Hanifliğin müstehablarından idi. Fakat Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in dili ile farz olduktan sonra artık, Hanifliğin temel esaslarından biri oldu.

İslam'ın beş şartından biri de Hacc'dır. (Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri "İslam beş temel üzerine kurulmuştur" meşhur hadis.)

Haniflik konusunu ayrıntılı olarak bir başka yerde açıkladık. (İleride bu konu tekrar gelecek.)

Kıssaca Haniflikten maksat hacc, sünnet ve belirtilen akrabalarla nikahın haram olması gibi İbrahim (a.s.)'ın şeriatından kalan kalıntılardır. Fakat belirtilen akrabalarla nikahın haram olması ve sünnet aynı zamanda yahudilerin de muhafaza ettikleri seri hükümlerdendir. Ancak onlarda hacc farizası yoktur.

Ama İbn Kuteybe'nin iddia ettiği gibi üç talak boşamanın vuku bulması meselesi gerçekte cahiliye dönemi Araplarında yoktu. Bilakis hu hüküm Medine'de teşrii (yasa ve şeriat) kılınmıştır.

Bu hüküm gelinceye kadar Müslümanlar eşlerini hiçbir sayı sınırlaması söz konusu olmadan boşuyorlardı ve bu durum kadınların zararına olmaktaydı. Allah erkekleri bundan nehyederek üç talak esasını koymuştur.

("Boşanma iki defadır. Bunlar, ya iyilikle tutmak, ya da güzel ve adaletli bir biçimde salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evllilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. Ey müminler! Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, (kadının serbest boşanması için) erkeğe fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın, Kim Allah'ın sınırlarım aşarsa işte onlar zalimlerdir." (Bakara: 2/229)

Bu husus hadis, tefsir ve fıkıh ilminin en meşhur meselelerinden biridir ve muayyen bir kitaba isnat edilmeyecek kadar meşhurdur.

(İbn Teymiyye'nin görüşünü teyid için Bkz: Tefsiru't Taberi (4/538) Esbabu'n Nüzul (Vahidi) 73, Mealimut Tenzil (Beğavi) 1/206, Ahkamu'l Kur'an (İbn Arabi) 1/257, Zadul Mesir Sh. 262-266, el-Camiu'l Ahkami'l Kur'an (kurtubi) 3/125-131.)

Cana kıymanın diyetinin yüz deve olması ise İsmail'in (a.s.) dininden kaynaklanmamaktadır. Bu Abdulmuttalib'in çıkardığı bir adettir.

(Abdulmuttalib b. Haşim b. Abdi Menaf; Ebul Harir. Cahiliye döneminde kureyşin lideri. Aklı, fesahati ve şerefi ile tanınır. Peygamber ((sallallahu aleyhi ve sellem)'in dedesidir. Asıl adının "Şeybe" olduğu söylenir.)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu adeti İslam'da da aynen geçerli saymıştır. İbn Abbas'ın söylediğine göre cahiliyye arapları diyet olarak yüz deve verirlerdi. Bu adet ise onlara doğacak olan en son oğlunu kurban etmek üzere nezr eden Abdulmuttalib'ten kalmıştır. (Abdulmuttalib'den önce kureyş ve diğer araplarda diyet miktarı 10 deve idi.)

Bir başka rivayete göre ise, Abdulmuttalib 10 oğlu olursa içlerinden bir tanesini kurban etmek üzere nezretmiştir. Bu nezrini yerine getirmek üzere peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in babası Abdullah'ı kurbân kesmek üzere iken, halk buna engel olarak onun yerine deve kesmesini önermişlerdir.(Abdullah; Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'nin babası Abdullah b. Abdilmuttalib. Mekke'de doğdu. Abdulmuttalib'in en küçük oğludur.)

Bunun üzerine Abdulmuttalib kura çekmeye başlar ve kura yüz deveye kadar Abdullah'a çıkar. Yüz deveden sonra kura'nın develere çıkması üzerine, Abdullah boğazlanmaktan kurtulur. Bu, olay siyer kitaplarında geçen meşhur bir olaydır. (Bu olayın ayrıntılarını İbn Hişam'ın Siretün Nebeviye (1/151-155)'de bulabilirsiniz.)

Kan akrabaları konusunda zikrettiği tahrim hükmü doğrudur. Ancak hısımlık yoluyla tahrim konusunda söyledikleri tam olarak doğruyu yansıtmamaktadır. Bilakis cahiliye araplarında insanlar babalarının eşleriyle evlenebilmekteydiler. Bu olay çok meşhurdur ki Cenabı Hakk şöyle buyurmaktadır:

"Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin, çünkü bu bir hayasızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur." (Nisa: 4/22)

İbn Kuteybe ve başkaları O'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) müşriklerin kestiklerinden yemediğini zikretmediler. Bilakis Ahmed'den gelen rivayetin aksine, peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in onların kestiklerinden yediğini söylediler.

İbn Atiyye "Seni şaşırmış (dalalette) bulup da yol göstermedi mi?" (Duha: 93/7) ayeti kerimesi ile ilgili şöyle dedi:

"O'nu böyle bulup nübüvvet ve risalet ile ihsanda bulundu"

Hasan ve Dahhak da böyle demişlerdir.

Dalalet (şaşkınlık) uzak ve yakın olmak üzere ikiye ayrılır.

- Uzak olanı küfür dalaletidir.

- Cenabı Hakkın Peygamberi için söz ettiği ise, yakın dalalettir ki bu onun (sallallahu aleyhi ve sellem) batılı kabul etmesinden değil, hakkı tam olarak bilmemesinden kaynaklanmıştır.

Suddi şöyle dedi:

"40 yıl boyunca kavminin dini üzerinde idi"

İbn Atiyye şöyle devam etti:

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) asla puta tapmamıştır. Fakat Zeyd b. Amr b. Nefil311 hadisine göre onların kestiklerinden yemiş ve adetlerine uymuştur. Bununla beraber bu adetlerden çirkin olanlarını eleştirmiş ve bazı konularda kavmiyle muhalefet etmiştir" (Bkz. el- Muharrerul Veciz 16/321.)

Ben derim ki, Zeyd b. Amr b. Nefil'in söz konusu hadisini Buhari zikretmiştir.

(Zeyd b. Amr b. Nefil b. Abdil Uzza el-Kurşi el-Adevi Eski arap düşünürlerinden biri. Ömer b. Hatab'ın amcaoğludur. İslam'a yetişemedi. Putlara tapmaz, putlar için kesilen şeylerden yemez ve kız çocuklarının diri diri gömülmesine karşı mücadele ederdi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bisetinden 5 yıl önce vefat etmiştir.)

( Buhari; Muhammed b. İsmail b. İbrahim el- Buhari. Ebu Abdullah Hadis hafızı. 194 yılında doğdu. 210 yılında hadis talebi için uzun bir yolculuğa çıktı. Horosan, Irak, Mısır ve Şam'a giderek 1000 den fazla şeyhten hadis dinledi. "el-Camius sahih" isimli hadis kitabı ile meşhurdur ki bu kitap, en güvenilir hadis kitabıdır. 256 yılında vefat etti.)

Musa b. Akbe, Salim'in Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bahsederken İbn Ömer'in şöyle dediğini işitmiştir:

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine vahiy gelmeden önce Beldah vadisinde Zeyd b. Amr b. Nefil ile karşılaştı ve ona etli bir yemek takdim edildi. Zeyd:

"Putlarınız için kestiğiniz şeyleri yemem -Ben Allah'tan başkası adına kesilen şeylerden yemem,

O, Kureyş'i yarattı, sonra gökyüzünden su indirip, yeryüzünde bitki bitirdi. Sonra siz kalkıp, onu Allah'dan başkası adına kesiyorsunuz! Bu olacak şeymi?" dedi.

(Buhari iki yerde rivayet etmiştir. Ensar'ın Menakıbı kitabında: "Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e yiyecek takdim edildi" lafzı ile. Kurban ve av kitabında: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ona yiyecek takdim etti" lafzıyla rivayet etmiştir ki doğrusu Kadı Iyaz'ın dediği gibi birinci lafızdır.)

 (Musa b. Ukbe b. Ebi Ayyaş. İmam. Siyer konusunda ilk eser yazan şahıstır. Tabiinin küçüklerinden sayılır. 141 yılında vefat etti.)

(Salim b. Abdillah Emir il Müminin Ömer b. Hattab'ın kölesi idi. İmam zahid Hafız medine müftüsü 106 yılında vefat etti.)

Nakledildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetinden öncede puta tapıcılıktan nefret ediyordu. Fakat, samimi arkadaşları dışında, insanların genelini bundan nehyetmiyordu.

Ebu Ya'la el-Mavsıli şöyle rivayet etti:

"Bize Muhammed b. Beşşar bindar anlattı, bize Abdulvahhab b. Abdilmecid anlattı - Bize kitaplarından yazıp verdi- bize Muhammed b. Amr, Ebu Selme'den ve Yahya b. Abdirrahman b. Hatib b. Ebu Beltea, Usame b. Zeyd b. Harise'den o da Zeyd b. Harise'den  anlattı.

Zeyd şöyle dedi:

"Sıcak bir günde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber, dikili taşlardan biri için kestiğimiz bir koyunla beraber Mekke'nin dışına çıktık ve orada Zeyd b. Amr b. Nefil ile karşılaştık. O ve Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) cahiliyye selamı325 ile selamlaştıktan sonra, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ona:

"Ey Zeyd, neden kavmin ile aran iyi değil?" dedi: Zeyd:

"Ey Muhammed, bu konuda benim hiçbir suçum yok. Ben en iyi dini aramaya karar verdim ve bunu için Önce Fedek326 Hahamlarına gittim. Ve gördüm ki onlar bir yandan Allah'a taparken diğer yandan da şirk koşmaktalar. Ben kendi kendime, "Benim aradığım din bu değil" deyip Hayber Hahamlarına gittim, onların da bir yandan Allah'a ibadet ederken, diğer yandan şirk koştuklarını gördüm kendi kendime: "benim aradığım din bu değil" dedim. Sonra Şam hahamlarına gittim ve onların da Allah'a ibadet edip, şirk koştuklarını gördüm ve "Benim aradığım din bu değil" deyip oradan da ayrıldım. Oradan ayrılırken Hahamlardan biri bana şöyle dedi:

"Senin aradığın din üzerine Allah'a ibadet eden tek bir kişi vardır, O da Hira'da dır" dedi. Ben yola koyularak Hira'ya o adamın yanına gittim. Yanına vardığımda, bana:

"Nereli olduğumu" sordu. Ben de

"Allah'ın Evi'nin halkındanım" dedim. O bana:

"Senin aradığın din, orada çıktı, Yıldızı parlayan bir peygamber gönderildi. Gördüğün herkes sapıklık içindedir" dedi. Zeyd b. Amr sonra şöyle dedi:

"Henüz bir şey anlamış değilim". Sonra Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) o'na etli yiyecekten sundu.

Zeyd b. Amr:

"Bu nedir ey Muhammed!" diye sordu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)

"Şu dikili taşlardan birisi için kesilmiş koyun etidir." dedi.

Zeyd b. Amr:

"Allah'ın adına kesilmemiş etlerden yemem," dedi.

Zeyd b. Harise şöyle devam etti:

Sonra Zeyd b. Amr'dan ayrıldık Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ben Kabe'ye geldik. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Kabe'yi tavaf etmeye başladı. Safa ve Merve arasındada tavaf etti. O zaman Safa ve Merve arasına bakırdan yapılmış İsaf ve Naile isminde iki tane put vardı. Müşrikler tavaftan sonra bu putları mesh ederlerdi.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi:

"Onlara dokunma. O ikisi de pisliktir."

Ben kendi kendime: Şunlara dokunayım da bakalım bana ne diyecek" dedim ve dokundum. Benim böyle yaptığımı görünce:

"Ey Zeyd, söz dinlemiyormusun" diye çıkıştı.

Sonra Zeyd b. Amr vefat etti ve Allah, Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy indirdi, Peygambar (sallallahu aleyhi ve sellem) Zeyd b. Amr için şöyle buyurdu:

"O, kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır." (Bu hadisi Ebu Ya'la el-Mavsili, Müsned'inde rivayet etti. (13/170-173) Hadis no. 7212)

(Ebu Ya'la el-Mavsıli; Ahmed b. Ali el-Mavsıli, Hafız Ebu Yala Muhaddis sünen ve mucem'in sahibi. 307 yılında vefat etti.)

(Muhammed b. Beşşar b. Osman. İmam ve hafız döneminin en meşhur muhaddislerinden. 252 yılında vefat etti.)

(Abdulvahhab b. Abdilmecid es-Sakafı. Büyük imam ve Hafız. Ömrünün son döneminde karıştırmaya başlamıştır. 194 yılında vefat etti.)

(Muhammed b. Amr; Muhammed b. Ömer b. Alkame b. Vakkas imam, muhaddis. saduk. 144 yılında vefat etti.)

(Ebu Seleme b. Abdirrahman b. Avf ez-Zühri. Sika Fakih Çok hadis rivayet edenlerden 94 yılında vefat etti.)

(Yahya b. Abdirrahman b. Hatib b. Ebi Belta Tabiinden sika'dır. 104 yılında vefat etti.)

(Üsame b. Zeyd b. Harise Sahabi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in çok sevdiği, aile efradından biri. Büyük emir onu şam ordusuna komutan yaptı ki Ömer ve diğer büyük sahabiler onun komutası altında idiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edince, aynı orduyu Ebu Bekir gönderdi. Hicri 54 yılında vefat etti.)

(Zeyd b. Harise (Üsame'nin babası) Şehid emir. Ahzab Suresinde ismi geçti. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in azadlı kölesi. İslam'ı ilk kabul edenlerden. Allah Rasulünün en yakın ve sevgili dostlarından biri. Hicri 8 yılında Mute savaşında şehid edildi.)

(Cahiliye selamlaşması, "Günaydın anlamında "Enim sabahan" dir.)

(Fedek: Medine'ye üç mil mesafede Hicaz'da bir yerleşim birimi.)

(Hira: Necef bölgesinde bir yerleşim birimi.)

Ebu Abdillah el-Makdisi bu hadisle ilgili olarak şöyle dedi:

"Bu hadis, İbn Ömer'in sahih'te bulunan hadisi ile tekid edilen, hasen bir hadistir."

(Ebu Abdillah el-Makdisi; Büyük hafız Ziyauddin Ebu Abdullah Muhammed b. Abdilvahid el-Hanbeli. Zehebi Şöyle dedi: Şeyhül imam, önder muhakkik, hüccet, seleften bakiyye. Fedailul Kur'an, delalilun nübüvve, Ehadisul muhtara" gibi eserleri vardır. 643 yılında vefat etti.)

Bu hadisi Ebu Bekr el-Beyhaki kısaca şöyle rivayet etmiştir:

"Zeyd b. Harise şöyle dedi:

"Bakırdan bir put vardı ve ona İsaf veya Naile denilirdi. Müşrikler Tavaf ettikleri zaman ellerini bu puta sürerlerdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tavaf etti, ben de onunla beraber tavaf ettim. Puta uğradığımda ona elimi sürdüm. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)

"ona elini sürme" dedi. Sonra tekrar tavaf ettiğimizde ben kendi kendime:

"Ona bir kere dokunayım bakalım ne olacak" dedim ve dokundum. Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) kızdı ve:

"söz dinlemiyor musun" diye çıkıştı.

Beyhaki şöyle dedi:

"Bazıları Muhammed b. Amr'dan şu ziyade ile rivayet etmişlerdir:

"Zeyd şöyle dedi: Ona ikramda bulunan ve kitabı indirene yemin olsun ki o peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) asla bir puta saygı göstermedi. Hatta Allah ona ikram ettiği şey ile ikram etti.

(Beyhaki) Şöyle dedi:

Bahira kıssasında da geçtiği gibi Rahib onu Lat ve Uzza'nın adına yemin ettirmek istediği zaman Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir:

"Beni Lat ve Uzza'nın adıyla konuşturma. Vallahi ben o ikisinden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem." (Bu kıssanın ayrıntıları için İbn Hişam'in siretün-Nebeviyye'sinebkz. (1/180-182) (Bkz. Delailu'n-Nübüvet (Beyhaki) 1/316-317)

(Beyhaki; Ebu Bekr Ahmet Huseyn b. Ali el-Beyhaki, el-Horasani! Küçük yaşta hadis talebine başladı ve bu ilimde imam oldu. İmamul Harameyn Ebul meali el-Cuveyni şöyle demiştir. Beyhaki dışında tüm şafii fakihleri imam Şafiiye borçludurlar. İmam Şafii ise Beyhaki'ye borçludur. Çünkü yazdığı eserler ile bu mezhebi o ayakta tutmuştur. "Sünenil kebir" "Esma ves sıfat" "şuabul iman" gibi eserleri vardır. 458 yılında vefat etti.)

(Bahira: Hristiyan rahibi. Adının Cercis olduğu söylenir. Busra'da kendisine ait bir manastırı vardı.)

(Şeyhul İslam İbn Teymiyye "Sıratı müstakim" isimli eserinde (2/643) Cahiliye araplarının kendileri için yolculuk yapılan büyük putları Lat, Uzza ve Menat'la ilgili yazısında şöyle dedi:

Lat, Taif'lilerin putu idi. zikredildiğine göre Lat aslında hacılara hizmet eden. Salih bir kişi idi. Öldükten sonra, mezarını ziyaret etmeye başladılar. Sonra resim ve heykellerini yaptılar, sonra da türbesini yaparak ona tapınmaya başladılar."

Buhari sahihinde ve "Tefsirul Kur'an'da" "Lat ve Uzzayı gördünüz mü?" ayetinin tefsirinde İbn Abbas (r.anhuma)'dan "Lat'ın aslen hacılara hizmet eden bir adam olduğunu" rivayet etmiştir.

Uzza'ya gelince, İbn Teymiyye aynı eserinde şöyle diyor: "Arafat yakınlarında bulunan Mekkelilere ait bir puttu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethinden sonra Halid b. Velid'i göndererek bu putu yaktırdı.")

Allah onu (sallallahu aleyhi ve sellem) cahileyye amellerinden korudu. Eğlence meclislerine iştirak etmezdi. Böyle bir meclise katılmak istediği zaman Allah ona uyku verir ve uyurdu.

Beyhaki ve başkaları bu konuda çeşitli rivayetler nakletmişlerdir.

Aynı şekilde Kureyş taş taşımak için avret yerlerini açmasına rağmen, Allah onu bu çirkin davranıştan korumuştur. Bu husus sahiheyn'de Cabir'den, Ahmed'in müsned'inde ise Ebu Tufeyl'den şu ziyadelik ile rivayet edildi:

"Avret yerini açma" diye nida olundu. O hemen taşı atıp, üstünü giydi." (Bkz. Müsned-i Ahmet 5/454.)

(Hadisin metni şöyledir. Ömer b. Dinar'dan, şöyle dedi: Cabir b. Abdillah şöyle dedi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kavmiyle beraber kabe için taş taşıyorlardı ve üstünde de izan vardı. Amcası Abbas ona: "Kardeşim oğlu, izarını çıkarıp boynuna bağlasan da, öyle taş taşısan" dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Abbas'ın dediği gibi yapıp, izarını çıkarınca, bir anda bayılıp yere düştü. O günden sonra da bir daha çıplak olarak görülmedi." Bu rivayeti Buhari ve Müslim tahric etmişlerdir.)

(Cabir b. Abdullah b. Amr. Büyük imam ve Müctehid Meşhur sahabi. Rıdvan Beyatı ehlindendir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Ömer ve Ali'den birçok ilmi hususları rivayet etmiştir. Zamanında Medine'nin müftüsü idi. 1540 civarında hadis rivayet etmiştir. H. 77 yılında vefat etti.)

(Ebu Tufeyl; Amir b. Vasile b. Abdillah b. Amr. Ebut Tufeyl Hicri 3. yılda Uhud savaşının olduğu yılda doğdu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ondan sonra Ebu Bekir'i gördü. Hicri 110 yılında, en son vefat eden sahabidir.)

Müşrikler Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) Sadıkul Emin (Doğru ve Güvenilir Muhammed) olarak isimlendirirlerdi. Allah onu kavminin irtikap ettiği tüm çirkinliklerden korudu.

Nübüvvetinden önce de ondan asla yalan, hıyanet, ahlaksızlık ve zulüm görülmemiştir. Bilakis peygamberliğinden önce amcalarıyla beraber mazlumlara yardım için kurulan Hılful mutayyyine katılmıştır ki bu konuda daha sonra şöyle buyurmuştur:

"Cahiliyye döneminde amcalarımla bir sözleşmeye katıldım ki, İslam'da da böyle bir sözleşmeye çağrılırsam, mutlaka icabet ederim"

(Benzer bir hadisi İbn İshak senedi ile Talha b. Abdillah b. Avf ez-Zühri'den rivayet etti. İbn İshak, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu sözüyle Hilfu'l Fudul'ü kastettiğini söylemiştir. Hadisin metninde bu anlaşmanın Abdullah b. Cüdan'ın evinde yapıldığı anlaşılmaktadır.

Bu anlaşma Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bisetinden 20 yıl önce zilkade ayında yapılmıştır. Anlaşmaya şu olay neden olmuştu. Mekke'ye mal getiren Zebid'li bir tacirden, mallarını satın alan As b. Vail, adama malın ücretini vermeyi reddeti. Adam, ona karşı daha önce Hilf kurmuş olan ve ahlaf diye anılan Abduddar, Manzum, Cemh, Sehm ve Adiy b. Kab kabilelerini yardıma çağırdıysa da onlar, As b. Vail'e karşı hareket etmeyi reddettiler.

Bunun üzerine mazlum tacir sabah vakti Kureyş'in Kabe'nin etrafındaki meclislerinde oturduğu bir sırada Ebu Kubeys dağına çıkarak, acıklı bir dille uğradığı zulmü haykırdı ve yardım talep etti. Adını duyan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amcası Zübeyr b. Abdu'lmuttalip kabileleri Abdullah b. Cüdan'ın evinde toplanarak, zalime and içtiler. Kureyş onların bu andını işitince, ahidleşmeyi "Hilful Fudul" Faziletliler andlaşması olarak isimlendirdi.

Hilful Fudul mensupları As b. Vail'e giderek ondan gaspettiği Zebid'li tüccarın hakkını alıp sahibine geri verdiler. (Bkz. el-Bidaye ve'n-Nihaye: 2/270-271)

(İbn Esir şöyle dedi: Hilf: Yardımlaşmada, dayanışma ve ittifak için yapılan sözleşme, antlaşma ve akitleşme demektir. Zulüm üzerine yapılan hilf İslam'la yasaklanmıştır: (İslam'da hilf yoktur- müslim) Fakat öte yandan mazluma yardım gibi iyi niyetlerle yapılan hilf İslamda da caiz ve müstahaptır.)

Yaratıcı olarak bir Allah'ı tanıma, O'na ibadet etme ve saygı gösterme, göklerin ve yerin, yok iken o'nun tarafından yaratıldığını ve ondan başka bir ilahın olmadığını kabul ise, tüm Arapların bilip kabul ettikleri bir husustu. Cahiliyye araplarının durumu böyle olunca, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) evleviyatla cenab-ı Hakkı biliyor ve kabul ediyordu.

Araplar gibi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de tavaf ve hac yaparak ibadet ediyordu. Ebu Talib, onlar için Hira mağarasına çekilip ibadet etme adetini başlatmıştı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de nübüvvetinden önce bu mağaraya çıkarak orada kendisini ibadete verirdi. Aişe'nin Sahiheyn'de geçen hadisinde ifade edildiği gibi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e vahiy burada gelmiştir.

(Ebu Talib; Abdumenaf b. Abdilmuttalib b. Haşim, Ebu Talib. Ali (r.a)'nın babası ve peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in amcası Yeğenini korudu, himaye etti ve davasına destek oldu. Kureyş'in ileri gelenlerindendir. Peygamber o'nun evinde büyüdü ve küçüklüğünde Şam'a o'nunla beraber yolculuk etti. İslam'a çağırıldığı halde, girmedi. Hicretten Üç yıl önce vefat etti.)

(Ebu Bekir Sıddık'ın kızı Aişe. Annesi Ümmü Ruman binti Amir'dir. Bi'setten 4 veya 5 yıl sonra doğdu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hatice'nin ölümünden sonra onunla evlendi. Allah Rasulünden birçok ilim nakletti. 2210 kadar hadis rivayet etmiştir. Hicri 57 yılında vefat etti.)

(Hadis'in nassı şöyledir; Hz Aişe (radiyallahu anha) anlatıyor:

"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüya idi. Rüyada her ne görse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu.

Bu esnada ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin bir kaç gece tek başına kalıp, ibadette bulunuyordu. Bu maksatla yanına azık, alıyor, azığı tükenince Hz Hatice radiyallahu anha'ya dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip:

"Oku' dedi. Aleyhissalatu vessellem:

"Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi. (Aleyhisselati vessellem hadisenin gerisini şöyle anlatıyor.

"Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı.

Tekrar: "Oku" dedi. Ben tekrar:

"Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve: "Oku" dedi. Ben yine "Okuma bilmiyorum" dedim!" Benî tekrar üçüncü sefer takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "yaratan Rabinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti:" (Alak: 96/1-5) dedi."

Resulullah aleyhisselatu vessellem bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice'nin yanına geldi ve:

"Benî Örtün, beni örtün!" buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle, kaldı. (Sükunete erince) Hz Hatice radiyallahu anha'ya başından geçenleri anlattı ve:

"Nefsim hususunda korktum!" dedi. Hz Hatice de:

"Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsvay etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahim'de bulunursun, doğru konuşursun işini göremeyenlerin işini taşırsın. Fakire kazandırırsın. Misafire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!" dedi. Sonra Hz Hatice Aleyhisselatu vesellemi alıp Varaka İbnu Nevfel İbni Esed İbni Abdi'l-uzza İbni Kusay'a götürdü.

Bu zat, Hz. Hatice'nin amcasının oğlu idi. Cahiliye devrinde hıristiyan olmuş bir kimseydi. İbrani (okuma) yazma bilirdi. İncil'den, Allah'ın dilediği kadarını İbranice olarak yazmıştı. Gözleri ama olmuş yaşlı bir ihtiyardı. Hz Hatice kendisine:

"Ey amcaoğlu Kardeşinin oğlunu bir dinle, ne söylüyor!" dedi.

Varaka Aleyhissilatu vesselam'a:

"Ey kardeşimin oğlu! Neler de görüyorsun?" diye sordu.

Aleyhisselatu vessellem gördüklerini anlattı. Varaka da ona:

"Bu gördüğün melektir. O Hz Musa'ya da inmiştir. Keşke ben genç olsaydım (da sana yardım etseydim); keşke, kavmin seni sürüp çıkardıklar vakit hayatta olsaydım!" dedi.

Rasululah aleyhisselatu vessellem:

"Onlar beni buradan sürüp çıkaracaklar mı?" diye sordu. Varaka:

"Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yok ki, O'na husumet edilmemiş olsun! O gününü görürsem, sana müessir yardımda bulunurum!" dedi. Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de kesildi.  Buhari, Bed'ül -Vahy, Enbiya 21, Tefsir, Alak, Ta'bir 1; Müslim, İman 252 (160); Tirmizi, Menakıb 13, (3636)

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in doğumu ile bazı hayır alametleri zuhur etti ve o'nun doğumuyla yeryüzünde bazı değişiklikler meydana geldi. Nübüvvetine delalet edecek bir çok olay oldu.  (

Kisra'nın sarayının sarsılması, Mecusilerin taptıkları ateşin sönmesi, doğumunda o'nunla beraber bir nurun çıkması gibi olaylar. Bkz. el-Vefa bi Ahvali'l Mustafa (İbn Cevzi) 1/165-168.)

Fakat o'nun için gerçekleşen bu olayların, her peygamber için gerçekleşmiş olması zaruri değildir. O (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin en üstünü ve Ademoğullarının efendisidir.

(O'nun peygamberlerin en üstünü ve Ademoğullarının efendisi olduğunun delillerinden biri de şu hadistir. Ebu Hureyre'den; Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ben, kıyamet günü Ademoğullarının efendisiyim. Kabirden ilk çıkan, ilk şefaat eden ve şefaati kabul olunan benim" Müslim: Kitabul Fedail 2/1782.)

Cenab-ı Hakk kulunu tüm bu yüksek makam ve mevkiye hazırlamıştır.

Her peygamberin o'nun gibi nübüvvetinden önce günahlardan masum olması gerekmez. Allah o'na -Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e- şirki çirkin gösterdi diye, diğer peygambere de, peygamberliklerinden önce şirki çirkin göstermesi gerekmez. Peygamberimizin fazilet ve üstünlükleri, diğer peygamberlerin faziletlerine halef getirmez. Allah diğer insanlar gibi, peygamberlerin'den de şeriat, kitap ve ümmet noktasında olduğu gibi, bazılarını bazılarından üstün kılmıştır.

Cenabı Hakk, Lut'un İbrahim'in ümmetinden olduğunu ve O'na iman ettiğini bildirmiş, Sonra o'nu peygamber olarak göndermiştir.

(Cenabı Hakk, Ankebut: 29/26. ayetinde şöyle buyurdu: "Bunun üzerine Lut o'na iman etti ve (İbrahim) "Doğrusu ben rabbime hizmet ediyorum. Şüphesiz o, mutlak güç ve hikmet sahibidir." dedi.")

(Cenabı Hakk, Saffat: 37/133. de şöyle buyurdu: "Lut da gönderilmiş peygamberlerdendi")

Aynı şekilde Musa'nın yanındaki delikanlı Yuşa ve kardeşi Harun o'na tabii olan fertler iken daha sonra peygamber olmuşlardır. Fakat bu ikisinin (Yuşa ve Harun) konumu Lut'tan farklıdır. Bunlar peygamber olmadan Önce de İsrailoğullarından Yani İbrahim milletinden idiler. Ancak Lut, kendisinden önce peygamberin olmadığı bir kavimdendir. Allah ne zaman ki İbrahim'i gönderdi, o zaman Lut o'na tabi oldu.

(Yuşa b. Nun b, Efrasim b. Yusuf. b. Yakup b. İshak. b. İbrahim (a.s). Kehf suresinde geçtiği gibi Musa (a.s)'ın yanında bulunan genç'tir. Musa ve Harun'dan sonra, İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildi.)

Hiç nübüvvet görmemiş kafir bir toplumun içinde yetişip de, sonra Allah (c.c.) tarafından peygamber olarak gönderilen peygamberler, nübüvvet görmüş kavimler içinden gönderilen peygamberlere göre Allah'ın onlara yardımı, ilim ve hidayetle teyidi, zafer verip, düşmanlarını kahretmesi bakımından daha üstündürler. Tıpkı Nuh ve İbrahim gibi. Bu nedenle Cenabı Hakk emri onlara izafe etmektedir:

"Andolsunki, biz, Nuh'u ve ibrahim'i gönderdik, Peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik" (Hadid: 57/26)

"Allah, Ademi, Nuh'u İbrahim ailesi ile İmran ailesini seçip alemlere üstün kıldı. Allah, işiten ve bilendir." (Al-i imran: 3/33)

Şöy leki:

Nuh, müşriklere gönderilmiş ilk Rasul'dür. Kavminin Allah'a şirk koşması, geçmiş velilere aşırı saygı gösterip, onları ilahlaştırmalarından kaynaklanmıştır.

İbrahim'in kavminin şirki ise, yıldızlara dayanıyordu. Bunlardan birisi arzi, diğeri semavi şirktir.

Dolayısıyla Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) her ikisinin de önüne geçerek:

"Kabirlerin mescid haline dönüştürülmesini" (yasakladı.)

"Kabirlere yönelip namaz kılınmasını" (yasakladı.)

"Ali'yi görevlendirerek, yüksek tüm kabirleri ve heykelleri yerle bir etmesini emretti."

Tüm bu hadisler sahiheyn'de mevcuttur.

(Buhari, Kitab'ul Enbiya, Bab ma zükire an Beni İsrail, 4/144. Müslim, Kitabul Mesacid ve Mevadiu's-Salah. Babu'n Nehy an Binail Mesacid alel-Kubur: 1/376-377)

(Müslim Kitabu'l-cenaiz sh: 668.)

(Müslim Kitabu'l cenaiz sh: 666, Ebu Davud Kitabul cenaiz: 5/548, Tirmizi kitabu'l cenaiz: 3/366, Nesai kitabu'l cenaiz: 4/88.)

(Ali b. Ebi Talib b. Abdulmuttalib, Ebu'l-Hasan. Emirü'l-mü'minin, hulefa-i raşidin'in dördüncüsü, cennetle müjdelenen on kişiden biri. Peygamberin amcası oğlu ve damadı. H. 40 yılında şehid edildi.)

Ve yine aynı zamanda, semavi şirkin Önüne geçmek için:

"Güneşin doğumu ve batımında namaz kılınmasını yasakladı" (Buhari kitabul hacc: 2/166, Nesai Mevakit: 1/288.)

Cenabı Hakk peygamberlerini, gönderdiği kimselerin cinsinden göndermiştir. Çünkü risalet maksadının hasıl olması ancak böyle mümkündür.

Cenab-ı hakk şöyle buyurdu:

"Onlara iyice açıklasınlar diye her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik" (İbrahim: 14/4)

"O gün her ümmetin içinden kendilerinin üzerine birer şahit göndereceğiz" (Nahl: 16/89)

"içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size bir zikir gelmesine şaştınız mı?" (A'raf: 7/63)

Daha önceki peygamberler sadece kendi milletlerine gönderilirken, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyamete kadar geçecek tüm cin ve insanlara gönderilmiştir. Bu nedenle cinler Kuran'ı işittiklerinde şöyle dediler:

"Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendisinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik" (Ahkaf: 46/29-32)

Ahkaf suresinden ayetler..

Ve cinler yine şöyle dediler:

"Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize ortak koşmayacağız." (Cinn: 72/1-2)

"Doğrusu biz, o hidayet rehberini işitince ona iman ettik." (Cinn: 72/13-15)

Bu nedenle Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara Rahman suresini okumuştur ve Cenab-ı hakk bu surede insan ve cinlere beraber hitap etmiştir.

Hakk Teala onlara şöyle seslendi:

"Ey cin ve insan topluluğu! içinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzde karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" (En'am: 6/130)

Bu hitap onlara kıyamet gününde yapılacaktır.

Ve Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Size kendinizden peygamber gelmiştir" (Tevbe: 9/128)

"İçlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütufta bulunmuştur" (Al-i imran: 3/164)

Bu ayetin tefsiri konusunda iki görüş vardır.

(Bu hususa değinen alimlerden bazıları: el-Beğavi (Mealimu't-Tenzil: 1/368), İbn Atiyye (Muherreru'l-Veciz 8/306.) İbn. Atiyye birinci görüşün cumhura, ikinci görüşün ise Züccac'a ait olduğunu söyleyip, cumhur'un görüşünü doğru bulduğunu bildirdi, eş- Şevkani (Fethul Kadir, 1/394)

Bu hitap araplar içindir denildiği gibi, tüm insanlar içindir de denilmiştir.

Bu işin doğrusu şudur:

Bu hitap ile önce Kureyş, sonra Araplar, sonra da tüm insanlar muhataptırlar.

(Lekad caekum)daki "Kaf" hitap kaf'ide ki bu hitap, Peygamberin gelip, kur'an'ı tebliğ ettiği kimselere yöneliktir.

Bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur'an bana vahyolundu." (En'am: 6/19)

Kur'an'ın ulaştığı tüm milletlerden herkes bu ayetin muhatabıdır. O, bir melek değil, kendileri gibi, kendi cinslerinden bir insandır. Eğer melek olsaydı, ondan gereği gibi faydalanamazlardı.

Yine şöyle buyuruluyor:

"Nitekim kendi içinizden size bir rasul gönderdik" (Bakara: 2/151)

Bu hitap, Kur'an ile hitap edilen tüm yaratıklar içindir ve cinler de buna dahildir, insan cinsinden olan bu Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem), tüm insan ve cinne gönderilmiştir.

Cinler de insanlar gibi yer, içer, evlenirler ve insan olan bir peygamberden faydalanabilirler. Melek bir peygamberin aksine, cinler insanların konuştuklarını da anlamaktadırlar. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Arab ve arab olmayan tüm insanlara gönderildiğinin delillerinden biri de şu kavil-i ilahi'dır.

"Çünkü ümmiler arasında kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen o'dur" (Cuma: 62/2)

"(Bu peygamber) mü'minlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da onu öğretir." (Cuma: 62/3)

Bu faslın sonu.

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.