Kuran ve Sünnet

Allah'ın Sıfatlarını İnkar Edenler

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Allah'ın Sıfatlarını İnkar Edenler  

 

Bu nedenle "kelam" ve "muhabbet" sıfatını ilk kez inkar eden hicri ikinci yüzyılda Ca'd b. Dirhem'dir.

(Ca'd b. Dirhem. Sapık bidatçi Allah'ın İbrahim'i halil edinmediğini ve Musa ile konuşmadığını iddia etti. Irak valisi Halid b. Abdillah el-Kasri tarafından öldürüldü.)

Hasan el-Basri gibi İslam alimleri bu adamın öldürülmesini emrettiler.

Irak emiri Halid b. Abdillah el-Kasri minbere çıkarak:

"Ey insanlar! Allah'ın İbrahim'i dost edinmediğini ve Musa'yla konuşmadığını iddia eden Ca'd b. Dirhem'i öldüreceğim. Allah onun dediklerinden münezzeh ve çok yücedir" dedi ve kalkıp Ca'd'ın boynunu vurdu.

(Bu eser için bakınız. Buhari Kitabu'l-Halki Efalil İbad sh: 8; Daramı er-Red ale'l-Cehmiyye sh: 18; Beyhaki Sünenü'l-Kubra Kitab'uş-Şehadat: 10/205.)

(Halid b. Abdillah b. Yezid b. Esed el-Kasri. Ebu'l-Heysem. Irak valisi ve meşhur arap hatiblerinden 126 yılında vefat etti.)

O'ndan sonra gelen Cehm b. Safvan da Allah'ın konuşma sıfatını inkar etti. Sonra Müslümanlara karşı münafıklık yaparak kelam lafzını kabul etti ve şöyle dedi:

"Kelamını hava ve ağaç yaprağı gibi mahallerde yaratır.

Bundan sonra İslama müntesib görülen Mutezile ve benzer fırkalar Ca'd ve Cehm'e tabi olarak Sabiiler ve Müşriklerin bu gibi sözlerini tartışmaya başladılar. Sabiilerin yaratılmışlar konusunda iki ayrı görüşler vardır.

Bazıları şöyle dediler:

Gökler yok iken, Peygamberler ve Allah'ın Kitablarının haber verdiği gibi sonradan yaratılmıştır.

Bazıları da şöyle dediler:

"Bilakis gökler kadim ve ezelidir. İlk mevcut ile beraber vardır. Kendi başına vacibul vucud'dur. Bazıları da tamamen yaratıcıyı inkar etmişlerdir. Bu kafirlerin yaratılış ve diriliş, başlangıç ve dönüş konularında birbirleriyle çelişkili birçok makaleleri vardır.

Çünkü bunlar kendilerini toplayacak olan Allah'ın ipine sarılmadılar. Ancak vahiy ile bilinen bu gibi şeylerde zan ve tahmin yürütmek insanları asla belli bir ortak noktada toplamaz.

Bunlar birbirleriyle ancak süfli tabiat olaylarından aldıkları kıyasla mücadele ve münazara ederler ve bu bu tür süfli mukaddimeler ile marifetullaha gökler, yaratılışın başlangıcı ve sonu hakkında ilme nail olmak isterler. Bu, onların büyüklerinin de itiraf ettikleri gibi mümkün değildir. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve bu şekilde asla yakini idrake ulaşamazlar.

Bu sapık bidatçiler, Allah'ın hidayeti ile hidayet bulmamış kelam ve cedel ehlini kendi yollarına çekerek onları İslam ümmetine musallat kılmışlardır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumu şöyle haber vermiştir:

"Karış karış, arşın arşın sizden önceki ümmetleri takip edeceksiniz."

"Faris ve Rum'mu ya Rasulallah!?" dediler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Fars ve Rum'dan başka insanlardan kim var ki!?" buyurdu. (Buhari Kitab'ul-İtisam bi's-Sünnet: 8/151; Ahmed Müsned: 2/325, 336.)882

Kelam ve cedel ehli alemin hudusuna Sabiiler gibi ecsam ve araz ile deli getirdiler. Önce arazı tesbit ediyor sonra da bunların ecsam için gereğini sonra da hudusunu vurguluyorlar. Sonra da şöyle diyorlar:

"Havadisi geçmeyen herşey hadistir. Cedel ehlinin çoğu alemin hudusu mevzusunu bu yolla izah etmişlerdir.

Araz'ın -ki o sıfatlardır- kendilerince araza hamil mevsufun hudusuna delalet ettiğini görünce bunu Allah'tan nefyettiler. Çünkü sübutu hudusu gerektirmektedir. Böylece sımsıkı sarıldıkları hudusul alem delilinin ne kadar çürük olduğu görülmüş oldu.

Bu kelamcılar alemin kadim ve nübüvvetin peygamberin nefsinde yaşanan kamil bir feyzden ibaret olduğunu söyleyen Sabiiler felsefecilere muhalefet ettiler. Çünkü kelamcılar, hakka daha yakın ve kalpleri Kur'an ve İslam nuruyla daha dolu olduğu için akli ve semi delillere daha çok sahiptirler. Her ne kadar birçok bakımdan Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden sapmış olsalar da Sabii felsefecilerden çok çok hayırlıdırlar.

Fakat, Allah'ın konuşmadığı, ilim, kudret ve diğer sıfatlardan hiçbir sıfata sahip olmadığı hususunda felsefecilere tabi oldular. Çünkü onlara göre Allah'ın konuşmasının isbatı, onun cisim olmasını gerektirir; cisim ise hadistir. Çünkü cisim mevsufun hudusuna delalet eden sıfatlardan bir sıfattır. Hatta onlara göre bu, mütekellimin hudusuna başkasından daha çok delalet eder. Yine bunda başkasında olmayan tertib, takdim ve tehir vardır.

Fakat Pey amberlerin Allah'ın konuştuğu ve kelam sahibi olduğu konusundaki ittifakları -ki Kur'an'da buna delalet eden birçok nas vardır- kelamcıların şöyle demek zorunda bıraktı:

"Allah hakiki değil, mecazen mütekellimdir."İnat ve açık inkara sapmadan önceki sözleri böyle idi.

Sonra bu kendilerinin söyledikleri bu sözü çirkin görüp şöyle dediler:

"Evet Allah mütekellimdir."

Hatta bazı kelamcılar kendileri de dahil olmak üzere tüm müslümanların bu konuda icma ettiklerini nakletti. Fakat kelamcıların gerçek inançları bu değildir. Bu sözü şöyle tevil ettiler: Ondan ayrı mekanda olsa, kelamın fiilinde mütekellimdir. Sonra mütekellim kelimesine arap dilinde olmayan uydurma anlamlar yükleyerek, bu kelimeyi asli anlamından saptırdılar. Bunlar Kur'an mahluktur diyen fırkanın sözleridir.

Bu söz, peygamberlerin getirdiklerini inkar etselerde, hudusul alem konusunda onlarla aynı sözü söyleyen Sabiilerin sözleridir. Fakat bu söz küfrü ilzam etmez. Onlar bu sözden şunu kastediyorlar. Allah muayyen bir yaratmış olduğu bu sözü gönderdi.

Fakat bu kimseler ilahi kitapların murad ettiği anlamda Allah'a mütekellim olmasını inkar ettiler. Onlara göre kelam sıfat olduğundan dolayı kabul edilemez. Çünkü iddalarına göre Allah sıfatlardan uzaktır. Onlara göre, kelam kadim olmadığından, hadis olmasıgerekir.

İşte sahillerden bir fırka olan bu kimselere peygamberlere tabi olan müminler arasındaki ihtilaf bundan kaynaklanmaktadır. Onlar Allah'ın kelam sıfatı gibi bazı sıfatlarını inkar ederek kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar ettiler.

Müminler ise Rablerinden kendilerine indirilen Allah'ın Kur'an ve diğer kitaplarla Musa ile konuştuğu ve Allah'ın konuşup, emrettiği, sözü söylediği gerçeklerine tabi oldular. Sözü yerinden saptırmadılar. Saptıranları iman basiretiyle Kur'an'dan, hadislerden, sahabe ve tabiinden selefin temasıyla reddettiler.

Onlar bunların sözlerinin, Yahudi ve Hristiyanların sözlerinden daha tehlikeli olduğunu biliyorlardı. Hatta müslümanların imamı Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir:

"Biz yahudi ve hiristiyanların sözlerini hikaye edebiliyoruz, fakat Cehmiyye'nin sözlerini hikaye etmeye dilimiz varmıyor."

(Bu sözü tahric edenler: Buhari Kitabu Malkül Efali'l-İbad sh: 10; Abdullah b. Ahmed b. Hanbel Kitab'üs-Sünnet sh: 7; Ebu Davud Kitabu Mesailu İmam Ahmed sh: 269; Darimi er-Redale'l-Cehmiyye sh: 21.)

Sabiiler ve müşriklerin kalıntıları olan bu Cehmiyye fırkası özellikle H. 2 yüzyılın sonlan ile H. 3 yüzyılın başlarında "Mamun" olarak lakaplandırılan Ebu'l-Abbas'ın döneminde eski müşrik ve Sabii'lerin kitaplarının arapçaya terceme edilmesiyle zuhur etti. Bu dönemde Eski Yunan, Hind ve Fars'ın sapık düşünceleri terceme yoluyla İslam alemine bulaşmış oldu.

(Halife Ebu'l-Abbas Abdullah b. Harun er-Reşid b. Muhammed el-Mehdi b. Ebi Cafer el-Mansur el-Abbasi. 170 yılında doğdu ve ilim, edebiyat, tarih, mantık ve felsefe okudu. Eski kültürlere ait kitapları arapçaya çevirtti. Kur'an'ın yaratıldığı sözünü benimsedi ve halkı bu görüşü kabule zorladı. 218 yılında vefat etti.)

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi İslam'dan çıkan bidatçi kelamcılar Sabiilerden bir cüzdürler.

Mutezile felsefecilerden bir bakiyedir sözü meşhurdur.

Mutezile fitnesi birçok ilim adamını, kelamcıyı, halifeleri vezirleri, komutanları kendisine çekmiş ve bundan Allah'ın indirdiğine değiştirmeksizin olduğu gibi tabi olan müslüman erkek ve kadınlar büyük sıkıntılar çekmiştir.

Müslümanların Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti konusundaki kusurları, bu bidatçilerin bir dönem hakimiyeti ellerine geçirmelerine vesile olmuştur.