Kuran ve Sünnet

Bakara: 2/62 Ayetinin Açıklaması

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

Bakara: 2/62 Ayetinin Açıklaması 

 

Cenab'ı Hakkın şu kavli hakkında:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

"Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp (müslüman olup) salih amel işleyenler için rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara: 2/62)

Bir benzeri Maide suresinde bulunmaktadır.

(Maide suresinin 69. ayeti: "İman edenler ile yahudîler, sabiiler ve hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp, iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek değilerdir".)

Cenab-ı Hakk bu ayeti kerimede önce ve sonraki ümmetlerden saadet ve kurtuluşa erişenlerin vasıflarını açıklamıştır.

Cenab-ı Hakk Hacc suresinde altı dini zikrederek şöyle buyurdu:

"Mü'min olanlar, yahudi olanlar, sabiiler, hristiyanlar, mecusiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında kıyamet gününde hükmünü verir. Çünkü Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." (Hacc: 22/17)

Hakk Teala, bu dinlere mensup insanların arasını ayıracağını bildirerek mecusi ve müşriklerin asla ahiret mutluluğuna eremeyeceklerini bildirdi. Fakat müminlerden, yahudilerden, hristiyanlardan ve sabiilerden, Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih ameller işleyenlerin cennete gireceklerini ve onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onların üzülmeyeceklerini de beyan etti.

(Sabiiler: İbn Kesir, Sabiilerin kim oldukları hakkında ulemanın görüşlerini naklettikten sonra şöyle dedi:

- Allahu A'lem - en uygun görüş, sabiilerin Yahudi, Hristiyan veya mecusi olmayan, herhangi bir dine bağlı bulunmayan, fıtratları üzerine kalmış insanlardır. Bu nedenle müşrikler, müslüman olanlara sabiiler diye alay ederlerdi. Bazıları da: Sabiilerin, kendilerine peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in daveti ulaşmamış insanlar olduğunu söylemişlerdir. Bkz. İbn- Kesir tefsiri: (1/149)

Fakat bazı insanlar bu ayeti anlayamayarak, bu konuda birtakım zayıf sözler ettiler. Bu ayeti anlamanın temeli şu kavli ilahidir.

"Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden"

Bu ayet, peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderilmesinden önce de olsa bu isimle tanınanlardan mı, yoksa emir ve nehiy ayetleri gibi o'nun gönderilmesinden sonra mevcut olanlara da mı haber vermektedir?

(Şu ayeti Kerime'de olduğu gibi.

"De ki: Ey Kitap ehli, sizinle bizim aramızda eşit (aynı) olan bir kelimeye geliniz. Allah'tan başkasına tapmayalım (kulluk etmeyelim); ve ne de O'na hiçbir şeyi ortak/şirk koşmayalım ve birbirimizi de kimse Allah'tan gayrı Rabler edinmesin. Eğer onlar yüz çevirirlerse, (onlara) deyin ki; şahid olunuz biz Müslümanlarız." (Al-i İmran:3/64)

O'nun kendilerine gönderildiği insanla, o'nun lisanı ile emir ve yasaklara muhatap olurlar ki onlar, o'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderildiği andan, kıyamet gününe kadar kendilerine risalet ulaşmış kimselerdir. Cenab-ı Hakk'ın buyurduğu gibi:

"Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur'an bana vahyolundu" (Enam: 6/19)

Kur'anın ulaştığı herkes, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından uyarılmış demektir.

Bazı kimseler, söz konusu ayeti kerimede mutluluk ve kurtuluş ile müjdelenenlerin sadece Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine gönderilmiş olan insanlar olduğunu ve bu ayetin onun gönderilmesinden önceki insanlara şamil olmadığını zannederek ayeti yanlış anladılar ve bu konuda birbirleriyle çelişkili, ayetin lafzı ve manasına aykırı sözler sarfettiler.

Doğru olan bunların sözü değil, başka bir sözdür.

Ayeti kerime umumidir ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderilmesinden önce mevcut olan insanları da kapsamaktadır.

Ayetin lafzı, manası ve bir önceki ve bir sonraki ayetle olan münasebeti buna delildir. Selefin ve Cumhur'un görüşü de budur. (Mücahid, Süddi ve Atiyye de bu görüştedirler. Bkz. Tefsirut Taberi 2/150-155.)

Ayeti kerimenin nüzul sebebi ile ilgili olarak zikredilen rivayetler de bunu tekid etmektedir:

İbn Ebu Hatim ve başkaları sabit senetlerle Süfyan b. Uyeyne'den o'da İbn Ebu Necih'den o'da Mücahid'den o da Selman'dan şöyle rivayet etti:

"Peygambere (sallallahu aleyhi ve sellem) daha önce benim de beraber olduğum dinden insanların halini sordum ve yaptıkları ibadetleri anlattım. Bunun üzerine şu ayeti kerime nazil oldu.

"Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden.."

(Bkz. Tefsiru İbn Ebu Hatem. 1/ 198 İbn Ebu Hatem'in tefsirinde zikrettiği bu hadis, senet ve metin olarak munkatı (kopuk)'dur. Mücahid, Selman-ı Farisi'den hadis dinlemiş değildir.)

(Selman Ebu Abdillah el-Farisi Kendisine Selman b. İslam denilir, İran asıllıdır. Araştırmaları sonucu peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in çıktığını öğrenerek, Medine'ye gelip biat etti. Hendek ve diğer savaşları iştirak etti. Aklı, dehası, nezaketi ve ibadeti ile meşhurdur. H. 36 veya 37 yılında vefat etti.)

Zayıf rivayetlerde geldiği gibi, peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) önce "onlar cehennemliktirler" demiş değildir. Sahih olan da budur.

Yine Sahihi Müslim'de İyad b. Hımar'dan gelen hadiste peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Cenabı Hakk arz ehline baktı ve ehli kitap kalıntısı bir gurup hariç arap acem herkese gazab etti." (Müslim Sahihinde "Kitabul cennet ve ehluha" 3/2198'de ve Ahmed Müsnedin'de 4/162 rivayet etti.)

(Iyad b. Himar b. Ebu Hımar et-Temimi. Basra'da oturdu. Eskiden beri Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in arkadaşı idi. Sohbetine katılarak, ondan hadis rivayet etmiştir.)

Bu hadis peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderildiği sırada Allah'ın gazab etmediği ehli kitaptan mümin bir zümrenin bulunduğunu gösterir. Aynı şekilde peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bilmediği şey hakkında cevap vermesi mümkün değildir.

Dolayısıyla bilmediği bu konuda da cevap vermesi mümkün değildir.

Yine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Fetret döneminde yaşayıp ta şirke bulaşmamış Zeyd b. Amr b. Nefil gibi şahıslardan övgü ile bahsettiği bilinmektedir. Böyle iken belki de bozulmamış, değiştirilmemiş ve nesh olunmamış din üzerine bulunan kendisinden önceki müminlerin cehennem ehli olduklarını söylemesi nasıl mümkün olabilir?

Suddi tefsirinde, bu ayetin tefsirini, şeyhlerinden rivayet ettiği bu munkati hadis ile tefsir etti. Suddi her ne kadar tefsir alimlerinden ise de Ahmed, Esved b. Amir'den o'da Şerik'den, o'da Selim b. Abdirrahman el-Nehai'den zikrettiler.

Selm şöyle der:

"İbrahim Nehai, Süddi'nin tefsir yaptığını duyunca: "O'nun tefsiri, halkın tefsiridir, dedi" (Bkz: Ahmed b. Hanbel'in rivayeti için. (İlel ve marifetür Rical 1/201.)

(Esved b. Amir eş-Şami. sonra Bağdadi İmam ve hafızdır. İbn Hacer "Sika'dır" dedi. 208 yılında vefat etti.)

 (Şerik b. Abdillah el-Nehai el-küfi. Kadı. Saduk, çok hata ederdi. Kadı'lığa başladıktan sonra ezberi kötüleşti. Adil, Faziletli ibadete düşkün idi ve bidatçilere karşı sert idi. 177 yılında vefat etti.)

(İbrahim b. Yezid en-Nehai. İmam, Hafız, Fakih büyük Alimlerden biri. Tabiindendir. İbn Mesud'un ilminden istifade etmiştir. Birçok fazilet ve üstünlükleri vardır. H. 95 yılında vefat etti.)

Selm b. Abdirrahman en-Nehai. İbrahim Nehai: O'nun yalanca olduğunu söylemiştir. Fakat Ahmed, Acluni ve Darakutni o'nu teşvik ettiler. Darakutni, "o, altıncı tabakadan ve saduk'tur" dedi.

Şerik şöyle dedi:

İbrahim (Nehai) mürcie'ye karşı, çok sert idi. Fakat Mücahid tefsir ve diğer bakımlardan O'ndan üstündür. Alim, isnadında dahi hata edebilirken, irsalinde hataya düşmemiş olması düşünülemez. Mutlaka hata etmiştir.

Süddi'nin bu tefsirinden, İbn-Ebu Hatim ve başkaları bu batıl rivayeti alarak kendi kitaplarında zikretmişlerdir.

İbn Ebu Hatim, Ebu Zer'a'dan o'da Amr b. Hammad'dan, o'da Süddi'den şöyle rivayet ettiler:

"Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hristiyanlar." ayeti kerimesi Seman el-Farisi'nin arkadaşları hakkında nazil olmuştur.

(Ubeydullah b. Abdulkerim b, Yezid b. Furruh Hadis hafızı, imam. Sika meşhur H. 264 yılında vefat etti.)

(Amr b. Hammad b. Talhatu'l-Kannad. Saduk, Rafizi, 222 yılında vefat etti.)

Selman Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) arkadaşlarından bahsederek:

"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e onlar oruç tutuyor, namaz kılıyor sana inanıyor ve senin gönderileceğine şehadet ediyorlardı" dedi.

Selman sözünü bitirdikten sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Ey Selman, onlar cehennemliklerdir"

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu sözü Selman'a çok ağır geldi ve sonra bu ayeti kerime nazil oldu.

İsa gelinceye kadar, Yahudilerden Tevrat'a sarılan ve Musa'nın sünnetine uyan mümin idi. Ancak İsa geldikten sonra, İsa'ya inanmayı eski dinleri üzerine kalanlar helak oldular. Bundan sonra İsa'ya ve getirdiği İncile inananlar Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelinceye kadar makbul müminler idiler. Ancak geldikten sonra Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e uymayanlar helak oldular." (Bkz. Tefsir İbn Ebu Hatim: 1/198-199)

İbn Ebi Hatim şöyle dedi: "Said b. Cübeyr'den de buna benzer bir hadis rivayet edildi."

(Bu rivayete, İbn Kesir tefsirinde (1/147) işaret ederek İbn Ebu Hatem'e isnat etti.)

(Said b. Cübeyir. b. Hişam. İmam, Karii, Müfessir, şehid Ebu Muhammed. İbn Abbas'ın en meşhur öğrencilerinden, Tefsir, Fıkıh, muhtelif ilimler ve salih ameller bakımından ümmetin imamı. Haccac (aleyhi ve ala men sallatehu alennas ellaneh), tarafından şehid edildi.)

İbn Ebu Hatim, sabiiler dışında, seleften bu ayet hakkında herhangi bir ihtilaf zikretmemiştir. İbn Abbas'dan bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak şu sözleri zikretmiştir:

"Kim Allah'ı birler ve ahiret gününe iman ederse." Sonra Cenab-ı Hakk şu ayeti nazil etmiştir:

"Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır." (Al-i İmran: 3/85) (Bkz. Tefsir İbn Ebu Hatim: 1/198)

Bu rivayeti, Valibi, İbn Abbas'dan nakletmiştir. Fakat Valibi İbn Abbas'dan bizzat hadis dinlemiş değildir. Valibi, İbn Abbas'dan işitsin veya işitmesin, bu ayetin (Al-i İmran: 3/85), diğerini (Bakara: 2/62) neshetmesi, yani cenabı hakkın önce bir şey haber verip, sonra onun hilafını haber vermesi söz konusu değildir.

(Valibi; Ali b. Ebu Talha b. el Maharik. Babası İbn Abbas'ın kölesi Salim b. Maharik'tir. İbn Abbas'dan işitmemesine rağmen ondan rivayet etmiştir. Ahmed "O'nun bazı hoş olmayan durumları vardır." dedi.)

İbn Hacer de İbn Abbas'ı görmemesine rağmen, o'ndan irsal yapmıştır. Saduk'tur. Bazen hata eder" demiştir. O'nun ile İbn Abbas arasındaki vasıta Mücahid veya Said b. Cübeyir'dir H. 143 yılında vefat etti.)

Cenab-ı Hakk, bu ayeti önceki ve sonraki herkesten, İslam'ın dışında başka bir din kabul etmeyeceğini ve insanların, kendilerine gönderilen elçiyi yalanlamaları halinde saadete ulaşacaklarını zannetmemeleri için göndermiştir.

Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in risaleti kendisine ulaştığı halde, ona iman etmeyenler, ehli saadetten olamayacaklardır.

Al-i İmran ayetini zikirden masat, bu manayı beyan içindir. Yoksa Bakara ayetinin beyan ettiği manayı nefyetmek için değildir. Bilakis bu ayet, Bakaranın ayetine muvafıktır.

"Şüphesiz iman edenler" ifadesi, kendilerine gönderilen peygamberleri inkar edenleri ve peygamberlerden bir tanesini yalanlayanları kapsamamaktadır. Cenab-ı Hakk, Kuranın birçok yerinde bu hususu beyan etmiştir.

(Nisa suresinin 80. ayeti örneklerden sadece bir tanesidir.

"Kim Rasule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik".

Aynı Surenin 150-151. ayetlerinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ı ve peygamberini inkar edenler ve Allah ile peygamberini birbirinden ayırıp "Bir kısmına îman ederiz, ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyen yok mu; İşte gerçekten kafirler bunlardır. Ve biz kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır".)

Bu ayetin, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'i veya bir başka peygamberi yalanlayanları kapsaması mümkün değildir.

Çünkü Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur:

"Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir".

Allah'ın bildirdiği haberler birbirlerini yalanlamaz, bilakis doğrular. Adem'i cennetten indirdiği zaman şöyle buyurdu:

"Şayet benden size bir hidayet gelir de her kim ona tabi olursa, onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzülmezler. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar ateşlilerdir, zira onlar orada ebedi kalırlar." (Bakara: 2/38-39)

"Kim beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu, kıyamet günü kör olarak hasrederiz" (Taha: 20/124)

"Şüphesiz iman edenlerle, Yahudiler, hristiyanlar" ayetinin kapsamına girmezler. Bu tüm peygamberlerin mesajlarının temel ilkelerinden biridir.

İbn Abbas'dan naklonunan "nesh" lafzı ki başkaları da bu konuda konuşmuşlardır. Bizim anladığımız anlamda değildir. Çünkü selef, genellikle nesih lafzı ile, ayetin insanların delalet ettiğini sandıkları anlama delalet etmediğini belirtmek için kullanırlardı.

O halde selef, "nesh" derken ayetin lafzının veya hükmünün kalkmasını değil, nassın, delalet etmediği anlamından kalkmasını kastederdi.

(Nesh ile ilgili olarak seleften maksat, imam Şafii'den önceki alimlerdir. Çünkü nesh ile tahsis, istisna, takyid'ul am, tebyinu'l mücmel'i birbirinden ilk ayıran alim şafii'dir. İmamı Şafii neshi sadece, bir önceki nassın hükmünün kaldırılması şeklinde anlamış ve bu şekilde kullanılmıştır. Bkz. er, Risale Sh, 361)

Ebu'l Ferec şöyle dedi:

"Bu ayet muhkem midir, mensuh mudur? Bu konuda iki görüş vardır:

Bir: Ayet muhkemdir. Mücahid ve Dahhak bu görüştedirler.

Ayeti: "müminler ve Yahudilerden iman edenlerden" şeklinde takdir ettiler. (Kurtubi de bu ayetin muhkem olduğu görüşündedir.)

İki: Bu ayeti kerime (Bakara: 2/62) Şu ayeti kerime ile nesh edilmişti:

"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır" (Bakara: 2/85) (Bkz. Zadül Mesir: 1/92)

 

Ben derim ki: Bu ayetin nesh olmadığını daha önce açıkladım. İnsanlar nesh konusunda yanılgı ve ihtilaf içindedirler.

Ebul Huseyn el-Basri'ye göre, ayetlerin ne hükmüne nede delaletinin neshi söz konusu değildir. Nesh sadece bu tür zanların gidermek içindir. (Ebul Huseyn el-Basri; Muhammed b. Ali b. et-Tayb Mutezile'nin büyüklerinden. İlmi, zekası ve dehası ile meşhurdur.)

Bazıları da "mensuh ile hitap durumunda nesihin belirtilmesi gerekir" dediler. (Bkz. el-mutemed fi usuli'l-fıkh: 2/425)

Onlara göre Cenab-ı Hak bir nassı nesh edici olarak gönderdiği mensuh hatta bunun nesh edici olduğunu bildirmesi gerekir ki, bilinmemezlik ortadan kalksın.

"Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir" (Bakara: 2/109)

(Bakara; 2/109 Ayetin tamamı şöyledir.

"Ehli kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sona sırf içlerindeki kıskançlıktan Ötürü sizi imanınızdan vazgeçîrip küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.")

ve:

"Kadınlardan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin" (Nisa: 4/15)

Gibi nesh edilmiş hükümleri, meçhul gayenin beyanı olarak görmüşlerdir.

Bu dedikleri hiç şüphesiz vaki olmuştur ve Muhammed (a.s)'in nübüvveti de bu kabildendir.

Çünkü Cumhur her mensuhta bunun benzerini şart koşmuyorlar ki sahih olan da budur. Kıble'nin Beytül makdis'den çevrilmesi, oruç ve fidye arasında seçim yapmaları için serbest bırakılmaları ve daha başka neshi hissedilmeyen diğer meseleler de böyledir.

(Beytül makdis, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in isra ve miraç olayının gerçekleştiği Mescidul Aksa'dır.)

(Buhari, Berra (r.a)'dan, müslümanların 16 veya 17 ay Beytül Makdise yönelerek namaz kıldıklarım rivayet etmiştir, (5/102)

(Oruç ile fidye arasında seçim yapma meselesi Bakara suresinin 183-184 ayetlerinde gelmiştir.

"Ey iman edenler! Oruç, sizden önce gelip-geçmiş ümmetlere yazıldığı gibi sizin üzerinizede yazıldı. Umulur ki korunursunuz."

"Oruç size sayılı günler olarak yazıldı. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutmadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış gibi devamlı mazereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere Fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer gerçekten anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." )

Bazı alimler neshin, lafız ile varid olmayan şeyin, beyanından başka bir şey olmadığı görüşündedirler. Yani: hüküm kaldırılmıyor bilgi ki şari'nin muradı açıklanıyor.

Alimlerin çoğu ise şöyle dediler: Nesh üç kısımdır. Ve Bu kısımlardan hepsi vaki olmuştur. Sahih olan da bu görüştür. Fakat çoğu zaman nesh kelimesi ile birinci ve ikinci anlamlar kastedildiği halde, bazıları bunun üçüncü anlamı olduğunu zannetmişlerdir.

Oysa bu, Cenab-ı Hakk'ın haber verdiği şey konusunda mümtenidir. Yani Cenab-ı hakkın bir şeyi haber verip, sonra da o şey öyle değildir demesi mümkün değildir. Bu konuyu bir başka yerde tafsilatlı bir şekilde açıkladım.

Şöyle bir söz vardır:

"Akıllıların ihtilaflarının çoğu, ortak anlamlı isimlerden kaynaklanmaktadır."

Ebu'l-Ferec'in:

"Ayeti "Müminler ve Yahudilerden iman edenler" şeklinde "takdir" ettiler." sözü ise cidden çok zayıftır. İster amm, ister mahsuse olsun, ayeti kerime de kesinlikle "takdir" yoktur.

O (yani Ebu'l Ferec İbn Cevzi) ve başkaları (Beğavi (Mealimu't-tenzil de) gibi.) Bakara (suresi)nın 126. (ayetinin)38S tefsirlerinde bu ayetin iman ehline müjde niteliğinde olduklarını söylemelerine rağmen, nasıl olur da onlardan böyle bir takdir yaptıklarını söyleyebiliyor?!

(Bakara 126 ayeti şöyledir:

"İbrahim de demiş ki, "Ey Rabbim! Bu şehri emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: İnkar edeni de az bir süre geçindirir, sona onu cehennem azabına (girmeye) zorlarım. Ne kötü varılacak yerdir arası.")

Ebu'l Ferec şöyle dedi:

"İman" kelimesinin tekrarlanması konusunda üç görüş vardır.

1 - Müminlerle beraber bazı kafir taifeleri zikrettikten sonra "kim iman ederse" kavline döndü.

2 - O Mana, kim imanında daim olursa demektir.

3 - Birinci iman, münafıkların dilleriyle İslam'a girmeleri ikincisi ise; kalplerin samimi inancıdır." (Zadül Mesir: 1/92.)

Beğavi, Sa'lebi ve daha diğer birçok müfessir, bu kendilerine elçi gönderilenlere şamildir, görüşüne beyan ederek şöyle dediler:

"Tahkiki iman ile iman edip, kesin tasdik üzerine olanlardır"

Bir diğer yola göre; ayetin başlangıcında iman edenlerden hüküm ve hakikatte değil, mecaz ve tesmiye yoluyla bahsedilmektedir. Bu görüşü savunanlar sonra kendi aralarında şu sözlere ayrıldılar:

- Bazıları, Cenab'ı Hakk, sana ve getirdiğin kitaba iman etmedikleri halde, geçmiş peygamber ve kitaplara iman edenleri kastetmiştir, dediler.

- Bazıları da: Bununla münafıklar kastedilmiştir, dediler. Yani dilleriyle iman edip, kalpleriyle iman etmeyenler demektir. Bunun benzeri bir ayet şudur:

"Ey iman edenler, Allah'a ve peygamberine iman edin" (Nisa: 4/136)                                                         

Yahudilerden maksat, Musa'dan sonra değiştirilen Yahudi dinini benimseyenler,

Hristiyanlar ise İsa'dan sonra değiştirilen hiristiyanlığı benimseyenlerdir.

Sabiiler ise, kafirlerden diğer bir taifedir.

İşte tüm bu sınıflardan Allah'a ve ahiret gününe iman edenler kastedilmektedir.

Burada minhum (onlardan) kelimesi "izmar" edilmiştir." (Bkz. Salebi'nin tefsiri (el-Keşfü'l-beyan an tefsiri'l-Kur'an: 1575-76)

Bu müfessirler ayeti kerimeyi, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gönderildiği kafirlere "ihtisar" etmelerine rağmen "minhum" kelimesini "izmar" etmişlerdir. Fakat dil alimlerine göre bu "izmar" caiz değildir. "İnne" nin isminde olduğu gibi. Bunun mübteda ile tealluku olduğu zaman, zamire gerek kalmaz. Cenabı Hakk'ın şu kavlinde olduğu gibi:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا

"İnnellezine amenu ve amilu's-salihati innalanudiu ecre men ehsane amelen"

"İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz" (Kehf: 18/30)

Cenab-ı Hakk güzel işler yapanların ecirlerini zayi etmeyecektir ki bu onları da kapsamaktadır.

Aynı şekilde şu ayeti kerimenin manası da umumidir ve onları da kapsamaktadır.

"Allah'a ve ahiret gününe inanıp (müslüman olup) salih amel işleyenler için rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara: 2/62)

Dolayısıyla bu müfessirlerin söz konusu ayeti kerimeyi, peygamberin gönderildiği kimselere veya o kimselerden kafir ve münafik olanlara tahsis etmeleri lafzen ve manen fasittir, yanlıştır.

Eğer burada kasdedilen kimseler, küfür ve nifak ehli olsaydı, onların Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları ve salih amel işlemedikleri, malumdur.

Bu adamlar bunu "inne" nin isminin şartı kılıp, bundan şu anlamı çıkardılar:

"Geçmiş peygamberler ve kitaplara inananlar, sana ve getirdiğin kitaba iman etmediler".

Madem ayetin anlamı bu, o halde bu kimselerden Allah'a, ahirete inanıp, salih ameller işleyenlerin bulunduğuna nasıl hüküm verdiler?

Fakat bunun için şöyle denilmesi gerekirdi:

"Onlardan tevbe edip, sana ve kitabına iman edenler."

Tıpkı şu ayetlerde olduğu gibi.

"İnkar edenlere: Eğer vazgeçerlerse, geçmiş (günahlarının) bağışlanacağını söyle." (Enfal: 8/38)

"Tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir."  (Tevbe: 9/11)

Aynı şekilde, eğer ikinci iman murad edilseydi, onlar ona imanı tesbit etmiş ve küfürden tevbe etmiş olurlardı ki bu durumda ayet münafıklar ve ehli kitaba hasredilemez.

Bilakis mecusiler ve müşriklerin küfürleri daha şiddetli olduğundan onlar bu işe daha evladırlar.

Eğer tevbe edip, Resul'e getirdiklerine inanırlarsa, Allah onların tevbelerini kabul edecektir.

Son iki ayette müşrikler ve ehli kitab değil, dört sınıf zikredildi ki burada, onların tamamının kafir oldukları değil, içlerinden mümin olanların kurtulacağı ve tevbe edenlerin tevbelerinin kabul edileceği haber verilmektedir. Bu mana haddi zatında doğrudur. Çünkü herhangi bir kafir tevbe ettiği taktirde, Allah (c.c.) o'nun tevbesini kabul etmektedir.

Fakat bu ayetin lafzı, onların bu mana üzerine tefsirlerinden çok uzaktır. Bu, anlayışı ve sabrı kıt olup da, ayetin anlamını anlayamamış (manasını kavrayamamış) ve bunun sayılan dini guruplardaki insanları medh ettiğini sananların sözleridir. Kur'an'da Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i yalanlayanlar asla medh edilmezler.

Aynı şekilde "iman" kelimesini, peygamber'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanlayan ehli kitap için kullanılması batıldır ve Kur'an'ın üslubuna aykırıdır. Ki Cenab-ı Hakk ehli kitabı zikrederek onlara "yahudiler ve Hristiyanlar" olarak hitap etti.

Onlara göre bunlar "Küfredenlerden" olduğuna göre, nasıl olur da önce bunlar zikredilmişlerdir. Ve nasıl olur da onların iman ettiği söylenir de, tıpkı şu ayeti kerimede olduğu gibi bir kayıt konulmaz?!

"Kendilerine kitap'dan nasip verilenleri görmedin mi, cibte ve tağuta iman ediyorlar" (Nisa: 4/51)            

 

Tüm bunlardan ayetin doğru tefsirinin birinci görüş yani: ayet umumidir ve yeryüzünde aslen sahih olduğu halde sonradan bozulmuş dinler üzerine bulunan insanların, Allah'a, ahirete inanıp salih amel işledikleri taktirde mutluluk ve kurtuluşa ereceklerini müjdelemektedir.

Bilindiği gibi dinler:

- Tevrat, İncil ve Kur'an dini gibi aslı Hak olan ve

- Müşriklerin dini gibi aslı batıl olan olmak üzere ikiye ayrılır.

Aslı hak olan dinler de:

- Bozulmuş ve tebdil edilmiş dinler (yahudilik, hristiyanlık) ile,

- Bozulmamış din olan (İslam) olmak üzere ikiye ayrılır.

İnsanlar üç sınıftır:

Mutlu olanlar ve kurtuluşa erenler bu ayette zikredilen ayrı bir sınıftır ki onlar da bu insanlardır.

Fakat müşrikler gibi şirk koşan ve peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i yalanlayan veya ehli kitap kafirlerinin yaptıkları gibi bazı peygamberlere inanıp, bazılarına inanmayanlar ise, bedbahtlar ve azaba uğrayanlar sınıfındandırlar. Bunlar ister, bu ümetin münafıkları gibi küfürlerini gizlesinler veya açığa vursunlar, akibetleri cehennem olacaktır.

Söz konusu (Bakara, 62) ayeti kerimenin bu anlama geldiğini tekid eden diğer hususlar şunlardır:

1- "Şüphesiz iman edenlerle yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden" Kavl-i İlahisi umumidir. Çünkü marifet isimlerinin tamamı umum sığasındandır. Ayetin umumiliğine bir diğer delil de mevsuller ve şart edatlarıdır. Bu sözü edilenlerden bir haberdir ve yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden olan herkes bu ayetin şümulüne dahildir.

"Allaha ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler" kavli de bu dört gruba şamildir. Yoksa Allah'a iman edip de ahiret gününe iman etmeyen mümin olamaz. Ayrıca Allah'a ve ahiret gününe inanıp da, ameli salih işlemeyen için de Allah katında mükafaat yoktur ve o da diğerleri gibi dünya ve ahirette korku ve hüzün tadanlardan olacaktır.

Bu dört taifeden Allaha ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenlere korku ve hüzün yoktur. Bunlardan böyle genel bir haber ile bahsedilmiş olması, onların müşrikler ve mecusiler gibi tamamının kafir olmadığını, bilakis içlerinde mutluluğu hakkedenlerin bulunduğu sonucu çıkar.

2 - Ayeti kerime, ile şayet Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e iman edenleri müjdelenmek istenseydi, o zaman sadece bu taifelere şamil olmazdı. Çünkü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e iman eden müşrikler, mecusiler, muattıla389 gibi tüm küfür taifeleri saadet ve kurtuluş ehlindendir. (Muattıla: Allah'ın sıfatlarını inkar eden sapık bir akım.)

Bu anlamı teyid eden birçok Kur'an ayeti vardır. Allah, peygamberlerini müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştir. İman edip itaat edenleri dünya ve ahiret sevabıyla müjdeledikleri gibi, yalanlayıp, yüz çevirenleri de Allah'ın dünya ve ahiretteki azabı ile korkuturlar. Bu konuda Kur'an'da birçok ayet vardır. Hatta Kur'an'ın özü ve gayesi budur. Cenabı hakk şöyle buyurdu:

"De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizi apaçık uyaran bir kimseyim. İman edip salih ameller yapan kimseler için bir mağfiret ve bol rızık vardır. Ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz bırakmak için) birbirlerini aciz bırakırcasına yarışanlara gelince, işte bunlar, cehennem dostlarıdırlar." (Hacc: 22/49-51)

"Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.

Kim Allah'a ve peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır ." (Nisa: 4/13-14)

Eğer söz konusu ayetinde (Bakara: 2/62) maksadı, yukarıda zikrettiğimiz bu ayetlerin maksadıyla aynı olsaydı, lafzı ile buna delalet etmesi gerekirdi ve ayet sadece bu dört taifeyi zikretmiş olmazdı.

Bu arada peygamberin kendisine gönderildiği kimseler kasdedilmiş olsaydı, o zaman sadece bu dört sınıfın zikredilmesi anlamsız kalırdı.

3 - Ayeti kerime ile, şayet sadece peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in dönemindeki insanların kastedilmiş olduğu varsayılacak olsa, bunlardan: ya kafirler veya Müslümanlar veya iki taife birden kastedilmiştir.

Bunlardan ilki mümteni, yani kesinlikle mümkün değildir. Çünkü ayeti kerimede bu dört taifeden Allah'a ve ahiret gününe iman edip, salih amel işleyenler övülmektedir. Dolayısıyla kafirler, kesinlikle bu övgünün dışındadırlar.

Burada kafirlerden tevbe edip, iman edenler murad edilmiştir denilince buna karşılık şöyle denilir:

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderildiği zaman mümin olup o'na da iman edenler, övgüye daha layıktırlar.

Sahiheyn'de geçen bir hadiste peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Üç sınıf insan vardır ki bunlara mükafatları iki defa verilir. Birinci ve ikinci kitaptan olan ehli kitap bir adam, Allah'ın ve efendilerinin hakkını yerine getiren köle ve cariyesini iyi bir şekilde eğittikten sonra azad edip onunla evlenen adam"

(Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir. Buhari bu hadisi dört yerde zikretmiştir. 1/32, 4/20, 4/132 ve 6/120 Müslim ise 1/34 -125 'de zikretmişlerdir.)

Cenabı Hak Kur'an'ında şöyle buyurmuştur:

"Ondan (Kurandan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, onada iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman "O'na iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce Müslüman idik" derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükafatları iki defa verilecektir" (Kasas: 28/52-54)

"Dedi ki Siz ona ister inanın, ister inanmayın; Şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin va'di mutlaka yerine getirilir. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur'an okumak) onların saygısını artırır." (İsra: 17/107-109)

"Kendisine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene (Kur'an'a) sevinirler." (Ra'd: 13/36)

Bu ayetler Kur'an'ın değişik yerlerinde zikredilmiştir. İsa Mesih'in dininden oldukları halde peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilir gönderilmez ona tabi olan Selman, Necaşi391 ve daha başka diğer müminleri bunun dışında tutmak mümkün müdür?

(Necaşi; Ünlü Habeş kralı. Ashame b. Ebhur. Necaşi lakabıdır. Sahabeden sayılır. Müslüman olmuş fakat hicret etmemiştir. H. 9 yılda vefat etti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) O'nun için gıyabında namaz kıldırdı. Ülkesine sığınan Müslümanlara tanıdığı özgürlük ve hoşgörü ile meşhurdur.)

Bunlar, batıl bir din üzerine bulunup da iman edenlerden daha hayırlıdırlar.

O halde ayeti kerime'nin kafir iken tevbe edip iman edenleri kastettiği iddiası, açık bir yanlışlıktan ibarettir.

Eğer Bununla sadece, iman edenler murad edildi denilirse buna şöyle cevap verilir:

"Şüphesiz iman edenlerden, yahudilerden, hristiyanlardan ve sabiilerden" kavli-i ilahisi tüm iman edenlere şamil ise:

"Allah'a ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler" kavline ne gerek vardı?

Eğer bununla sadece peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendisine gönderildiği insanlar murad edilmiştir denilirse, buna şöyle cevap verilir:

"Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendilerine gönderildiği sadece bu dört taife değil, müşrik ve mecusiler de dahil olmak üzere ona iman eden herkes kurtuluşa ermiştir."

4 - Daha öncede geçtiği gibi bu ayetin sebebi nüzulü, geçmiş ümmetlerden Allah'a ve ahiret gününe inananların durumu ile ilgili sorulan sorudur. Dolayısıyla durumlarını beyan etmek için indiği halde, onları bundan çıkarmak doğru değildir.

5 - Ayet, Rasul'e iman edenler için saadet vad etmemekte bilakis: "Allah'a, ahiret gününe inanıp, salih amel işleyenler" buyurulmaktadır.

Allah'a iman içine Rasul'e imanı da alır. Ayet herkes için saadete ulaşmanın yolunun Allah'a ve ahiret gününe inanıp, ameli salih işlemekten geçtiğini ifade etmektedir ki, başka türlü kurtuluş asla mümkün değildir.

6 - Eğer denilirse ki; ayet başkalarının değil sadece onların mutluluğa ulaşacağını ifade etmiştir. O zaman denilir ki:

Mümin, Yahudi, Hristiyan ve sabiillerden müteşekkil bu dört sınıf insan topluluğu zikredildikten sonra, bunlardan ancak Allah'a ve ahirete inanıp, salih amel işleyenlerin kurtulacakları beyan edildi. Dolayısıyla bu dört sınıfın dışında kalanlar, iman edip, salih amel işledikleri takdirde kurtuluştan uzak kalmaları daha evladır.

Saadete erişenler bu isimlere sahip olanlar değil de, bu ismi taşıyanlardan mezkur sıfatlarla muttasıf olanlar ise, o taktirde müşrik ve mecusilerin bu sıfatlarla muttasıf olmadan kurtuluş ve saadete ermekten uzak olmaları daha evladır.

Cenab-ı Hakk "Sadece onlardan iman edenler" demedi. Dolayısıyla Müşrik ve Yahudilerden de tevbe edip, iman eden ve salih amel işleyen herkes ehli necattandır.

Bu lafız umumidir. Fakat bu sınıflar içinde Hak din üzerine olan Müminlerden, Yahudilerden, Hristiyan ve Mecusilerden saadete erişmiş olanlar vardır. Oysa müşrikler öyle değildir.

Hiç bir müşrik şirkten tevbe etmedikçe Allah'a ve ahiret gününe iman ve salih amel işlemiş olmaz. Aynı zamanda müşrik, peygamberleri yalanlamadan müşrik olmaz.

Çünkü tüm peygamberlerin temel vazifeleri:

nsanları Allah'ın tevhidine ve sadece Allah'a tapmaya (kulluk yapmaya) çağırmak olmuştur."

(Kur'an'da bu hususta delalet eden birçok ayetten sadece bir tanesi Nahl suresinin 36. ayetidir.

"Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının" diye (emretmeleri için) her millete bir peygamber gönderdik. Allah onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak oldu. Yeryüzünde gezin de görün. İnkar edenlerin sonu nasıl olmuştur!")

Dolayısıyla bir müşrik Allah'a şirk koşmakla beraber aynı zamanda peygamberleride yalanlamış olmaktadır. Bu onun her bakımdan küfür içinde olduğunu gösterir.

Aynı şekilde müşriklerin tüm hayır amelleri şirkle beraber boşa gitmiştir. Dolayısıyla müşriğin ameli salihinden bahsedilemez.

Cenabı Hakk bu konuda şöyle buyurdu:

"Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı kendileri için yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi" (En'am: 6/88)

"Andolsun ki, Allah'a ortak koşarsan, işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun" (Zümer: 39/65)

Cenabı Hakkın buyurduğu gibi müşriklerin hepsi cehennemdedirler.

"Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar" (Maide: 5/72)

Ayet, başkaları dışında sadece sayılan sınıfların saadete ulaşacaklarına işaret etmektedir. Bundan şu kesin sonuç çıkmaktadır:

Değiştirilip bozulmadan önce Tevrat ve İncil'e uyanlar kesinlikle saadet ehlindedirler. Ayetin onları kapsaması vacip, aksi mümtenidir.

7 - "Yahudiler ve Hristiyanlar" ifadesi Tevrat ve İncilin değiştirilip, tahrif edilmesinden önce ve sonraki tüm ehli kitabı kapsamaktadır. Bu isim (yani ehli kitap ismi) onlardan sadece kafir olanlar için değil mümin ve Müslim olanlar için de kullanılır.

Ehli kitaptan hiç mümin yoktur iddiası bir başka yerde debeyan ettiğim gibi açık bir yanlıştır. (Bakınız "Safdiyye" 2/308.)

Bu konuda bir çok ayet vardır:

"Musa dedi ki: Ey Kavmim eğer Allah'a inandıysanız ve O'na teslim olduysanız, sadece O'na güvenip dayanın. Onlar da dediler ki: Allah'a dayandık. Ey Rabbimîz! Bizi, o zalimler topluluğuna bir fitne yapma" (Yusuf: 12/84-85)

Sihirbazlar şöyle dediler:

"Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik" dediler." (Şuara: 26/47-48)

Ve yine şöyle dediler:

"Ey Rabbimiz üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür" (A'raf: 7/126)

Yusuf Rabbine:

"Beni Müslüman olarak öldür" (Yusuf: 12/101) dedi.

Belkıs'da (Yemen melikesi. Hakkında çok net bilgiler yoktur. Bilgi için Neml suresine bakınız.) şöyle dedi:

"Süleyman'la beraber alemlerin rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml: 27/44)

Ve:

"Hani Havarilere: "Bana ve peygamberine iman edin" diye ilham etmiştim. Onlar (da): İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahid ol." demişlerdi." (Maide: 5/111)

Başka bir yerde bu konuyu detaylarıyla açıkladık. (Bkz. "el-Furkan beyne Evliyair Rahman ve Evliyaiş-Şeytan" Sh, 86-89.)

Musa şöyle dedi:

"İnna Hudna ileyke" "Biz sana döndük (hüdna)" (A'raf: 7/156)

Ve Hakk Teala şöyle buyurdu:

"Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere: "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım (ensarım) kimdir?" (Saf: 61/14)

Eğer denilse ki Cenab-ı Hakk Yahudi ve Hristiyanları kötüleyerek şöyle dedi:

"İbrahim, ne yahudi, ne hristiyan idi, fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi. Müşriklerden de değildi." (Al-i İmran: 3/67)

"Yahudiler ve hristiyanlar Müslümanlara "yahudi ya da hristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız." dediler. De ki "Bilakis biz, hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi". (Bakara: 2/135)

Bu soruya şöyle cevap verilir:

Yukarıdaki ayetler, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gelmesi ile nesh olunan bozulmuş Yahudilik ve Hristiyanlığı kötülemektedir.

Yahudi ve Hristiyanlar müslümanlara şöyle diyorlardı:

"Biz İbrahim'in dini üzereyiz."

Allah (c.c) bu ayetler ile onların yalanlarını ortaya koydu. İbrahim, Tevrat ve İncil'in gönderilmesinden önce idi. Şimdi o, Tevrat ve İncil'i görüp, tanımadı diye Müslüman değil midir?

Ayeti kerimelerde ehli kitabın bu yanlış düşüncesi reddedilmektedir.

İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hiristiyan idi. O, Allah'a şirk koşmamış bir Muvahhid idi.

Tevrat ve İncil ehli de, kitaplarını tahrif edip değiştirmeden önce, Müslüman, Muvahhid ve İbrahim'in dini üzere idiler:

"Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (peygamber) kendilerine geldikten sonra tefrikaya düştüler. Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekat vermeleri için ancak onlara Müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din odur." (Beyyine: 98/4-5)

Bu nedenle şöyle buyurdu:

"İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah, müminlerin dostudur." (Al-i İmran: 3/68)

O'na uyanlar, bozulmadan önce geçmiş ümmetlerden İsmail'in Tevrat*in ve İncilin dini üzerine olanlardır.

Şirk koşmadan Allah'a tapan (kulluk yapan) her muvahhid hanif'dir ve İbrahim'in milleti üzeredir:

"(Ehl-i kitap), "Yahudi ve hristiyanlar hariç hiç kimse cenete giremeyecek" dediler. O, iddia, onların kuruntularıdır. Sen onlara deki: "Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delillerinizi getirin. Bilakis, muhsinlerden olarak kim yüzünü Allah'a döndürürse onun ecri Rabbinin katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler." (Bakara: 2/111-112)

İbrahim'den sonra gönderilmiş tüm peygamberler ve ümmetleri İbrahim'in milletindendir.

Fakat bunlardan O'na en yakın olanı Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'dir.

O'nun şeriatı da İbrahim'in şeriatına en yakın olan şeriattır. Hac ibadeti gibi. Cenabı Hakk İbrahim'in soyundan kitab, hikmet ve nübüvvet ehli kimseler kıldı.

(Kur'an'da bu hususu işaret eden birçok ayet vardır. Bunlardan Nisa suresi 54. ayette şöyle buyurmaktadır.

"Yoksa onlar, Allah'ın lutfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük hükümranlık bahşettik."

Ankebut zuresinin 27. ayetinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık. Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik. Onu dünyada mükafatlandırdık, şüphesiz o, ahirettede salihlerdendir.")

"İbrahim ne yahudi, ne hristiyandı." kavli, İbrahim'in Tevrat'ın ve İncil'in özel şeriatı ile mükellef olmadığını bildirir.

Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek, ehli kitabın mükellef olduğu birçok ağır hükümleri kaldırmıştır ki İbrahim (a.s)'da bu hükümlerle emredilmiş değildir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şeriatı ile İbrahim (a.s.)'ın şeriatı arasında büyük bir yakınlık olduğundan, o, İbrahim'e, ehli kitaptan daha evladır.

(Cenab-ı Hakk, Araf suresi 157. ayette şöyle buyurdu.

"Yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o elçiye o ümmi peygamber'e uyanlar, işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyler helal, pis şeyleri haram kılar. Ve üzerinizdeki ağırlıkları, sırtınızdaki zincirleri atar (yani, hata ile adam öldürmekte kısas icrasını ve günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri kaldırır). O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nur'a (Kur'an'a) uyalar var ya işte kurtuluşa erenler onlardır.")

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'i yalanlayanlar, değiştirilmiş ve tahrif edilmiş Yahudilik ve Hristiyanlık üzerine bulunan Yahudi ve Hristiyanlardır ki bu haliyle bu dinler, ne Musa, ne İsa (a.s) hiçbir peygamberin dini değildirler. Ehl-i kitap Müslümanlara:

"Yahudi veya Hristiyan olsun" deyince, cenabı Hakk Müslümanlara, onlara şöyle cevap vermelerini emretti.

"Bilakis, biz, hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız"

Bizim nesh olunmuş Tevrat ve İncil şeriatına uymamız caiz değilken, değiştirilip tahrif edilmiş bir şeriata uymamız hiç caiz değildir.

Bilakis biz tevhid esasına dayanan İbrahim'in dinine uyarız.

Musa ve İsa' da İbrahim'in dini üzere idiler fakat her birinin kendilerine özel şeriatleri vardı. İbrahim ve ondan önceki peygamberler bu şeriatlerle muhatab değillerdi.

Aynı şekilde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ona uyanlar da, bu ağır hükümler ihtiva eden bu şeriatlere uymakla mükellef değildirler. İbrahim (a.s), gibi onlar da, bu şeriatlerden muaf tutulmuşlardı. Bu nedenledir ki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Hoş görülü tevhid dini ile gönderildim"

(İbn Sa'd Tabakatu'l-kübra: 1/192, Ahmed Müsned: 5/266, 6/116, Hatibü'l-Bağdadi Tarihu'l-Bağdad: 7/209, Elbani Ğayetü'I-Meram'da bu hadisin zayıf olduğunu söyledi.)

"İslam'da ruhbanlık yoktur"

(Hadis bu şekliyle Beğavi'nin Şerhü's-sünen 2/371,ve İbn Teymiyye'nin İktidau's-sırat-ı Müstakim 1/157'de yer almaktadır. Ayrıca benzer ifadelerle diğer birçok imam tarafından tahric edilmiştir. Silsiletü'l-ehadisu's-sahih'a bakınız.)

"Dinde aşırı gitmekten sakının. Sizden önceki ümmetler dinde aşırı gitmekten helak oldular."

(Hadisi Ahmed Müsned'inde 1/215, 347, İbn Mace sünen 2/1008, Nesai Sünen: 5/268, Hakim Müstedrek 4/274'de tahric etti ve şeyheynin şartlarına göre sahih olduğunu bildirdi.)

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Ömer'in elinde Tevrat'tan bir parça görünce şöyle buyurdu:

"Nefsim elinde olana yemin olsun ki, Musa sağ olsaydı da beni bırakıp, o'na tabi olsaydınız sapıtırdınız."

(Hadisi Ahmed Müsned, 3/387, Darımi Sünen 1/5-116, İbn Ebu Asım sünnet 1/27 de tahric etmişlerdir. Elbani (İrvail Galil 6/34-38'de hadise hasen hükmünü verdi.)

"Kendi peygamberlerine indirilen kitabı bırakıp, başka bir peygambere indirilen kitaba uymaları bir kavme sapıklık olarak yeter."

(Ebu Davud Kitabul Merasil sh 223, Taberi Tefsir 21/7, el-Maverdi Nüket ve'I Uyun 4/288-289.)

"Musa ve İsa sağ olsalardı, bana uymaktan başka bir şey yapmazlardı." (Bu hadisin tahrici saptanamadı.)

Tüm bunlardan Yahudi ve Hristiyanlar'dan, tahrif edilip değiştirilmeden önce Tevrat ve İncil'in şeriatına uyan müminlerin ve mümin olmayanların bulunduğu anlaşılmış oldu. Bununla beraber biz mutlak olarak Yahudilik ve Hristiyanlığa uymaktan men edildik. Onlardan mümin ve said olanların uydukları şeriat, nesh edilmiştir.

Nesh edilmeden önce bu şeriatler de İslam ve Tevhid dini idiler. Fakat nesh ten sora İslam ve İbrahim milleti ile ilgisi kesilmiş oldu. Nesh böyle olunca araya bir de tahrif ve tebdil girince, katiyyetle sabit oldu ki bu dinler şu halleri ile batıldırlar.

Bu nedenle cenabı Hakk şöyle buyurdu:

"Yahudiler ve hristiyanlar Müslümanlara "yahudi ya da hristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız." dediler. Deki "Bilakis biz, hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.

Biz, Allah'a ve O'nun katından bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve esbat'a indirilene, Musa ile İsa'ya verilenlere, Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin.

Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir." (Bakara: 2/135-137)                          

"Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların (in) yahudi, yahut hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" (Bakara: 2/140)                                           

Cenabı Hakk bu ayeti kerimelerde:

Musa ve Harun'un Yahudi, İsa ve Havarilerin de hristiyan olmasını nehy etmemekte Fakat Yahudilere ve Hristiyanlara özel şeriatın mutlak ittiba gerektirdiği iddiasını yalanlamak ta ve İbrahim milletine ittibayı emretmektedir. Çünkü Yahudi ve Hristiyan şeriatı tebdil ve nesh edilmiştir.

(Havariler, İsa (a.s)'in ashabıdır. Elbiselerinin beyazlığından dolayı bu ismi aldıkları söylenir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Zübeyr halamın oğlu ve ümmetimin havarilerindendir."

Bu hadisten, havarilerin peygamberlerin en samimi ve özel dostları, olduğu anlaşılmaktadır. Bkz. Meanil Kur'an, 5/164-165 (Züccac)

Fakat İbrahim'in tevhid ve emredilen ibadetleri yapma esaslarına bağlı milleti (dini) nesh edilmeksizin kıyamete kadar bakidir.

Allah hangi zaman, nasıl bir ibadet emrettiyse o ibadet yapılır. İşte İslam dini budur  ki: Allah önceki ve sonraki ümmetlerden bu dinin dışında hiçbir din kabul etmez, tüm peygamberler ve onlara uyanlar bu din üzerine idiler. Şu ayeti kerimelerde bahsedilen salih amel de budur:

Cenabı Hakk Kur'an'ın bir başka yerinde de şöyle buyurdu:

"Erkek olsun kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar" (Nisa: 4/124)

Meşru olduğu dönemde Beytü'l Makdis'e yönelerek namaz kılmak İslam ve Hanif olan İbrahim miletinin gereklerinden idi.

Fakat ne zamanki Beytül makdis'in değil de Kabe'nin kılble yapılması emredildi, o zaman da Kabe'ye dönmek İslam'ın ve İbrahim milletinin gereklerinden biri oldu. Çünkü:

İbrahim milletinin (dininin) esası, Allah'a o'nun istediği gibi ibadet etmektir.

Allah'ın tüm peygamberlere üzerinde birleşmelerini emrettikleri ümmet işte budur:

"Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel ve hareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim. Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim öyle ise benden sakının." denildi." (Mü'minun: 23/51-52)

Başka bir ayeti kerimede şöyle buyuruldu:

"Hakikaten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir." (Enbiya: 21/92)

Ve yine Kur'an'ın bir başka yerinde şöyle buyuruldu:

"Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye din olarak Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için hukuk düzeni yaptık. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir." (Şura: 42/13)

"Sen yüzün "hanif olarak dine, yani, Allah insanları hangi "fıtrat" üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. AIlah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın, müşriklerden olmayın; Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. Her fırka kendi yanındakiyle böbürlenmektedir" (Rum: 30/30-32)

8- Ayetin siyakından bunun geçmiş ümmetlerden Hakk dine tabi olanları övmek ve yeryüzünün hiçbir zaman hak üzere Allah'a tapanlardan (kulluk yapanlardan) hali kalmadığını vurgulamak içindir. Maide suresinin şu ayeti de aynı hususu vurgulamaktadır:

"Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur'anı) doğru dürüst uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından yerlerdi. Onlardan aşırılığa kaçmayan bir zümre vardır; fakat onlardan çoğunun yaptıkları ne kötüdür." (Maide: 5/66)

Ve yine şöyle buyurulmaktadır:

"Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey üzerine değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kafirler topluluğuna üzülme." (Maide: 5/68)

Sonra şöyle buyurdu:

"İman edenler ile Yahudiler, sabiiler ve hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de değillerdir." (Maide: 5/69)

Ehli kitaptan bazıları yerilirken, mümin olan diğer bazıları da övülmektedir.

Aynı şekilde Bakara süresinde de, ehli kitaptan günahkarların günahları zikredildi ve şöyle Duyurularak kötülendiler.

"İşte (bu hadiselerden sonra) üzerlerine zillet ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına) Allah'ın ayetlerini inkara devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece, isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir" (Bakara: 2/61)

Cenabı Hakk onları bu şekilde şiddetle kötüledikten sonra, onlardan övgüye layık olanları zikretti.

"Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafaatlar vardır" (Bakara: 2/61)

Aynı şekilde Al-i imran suresinde onları zikrederek şöyle buyurdu:

"Allah'tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan. Bir ipe sığınmaları müstesna onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah'ın hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkum edilmişlerdir.

Bunun sebebi, onların, Allah'ın ayetlerini inkar etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş haddi aşmış bulunmalarıdır." (Al-i İmran: 3/112)

Bu şiddetli zemden sonra, bir diğer kısmını büyük övgülerle medhedildiler.

"Hepsi bir değildir; Ehl-i Kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardırki, gece saatlerinde secde ederek Alah'ın ayetlerini okurlar.

Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar, işte bunlar salih insanlardandırlar." (Al-i imran: 3/113-114)

Aynı şekilde Araf suresinde önce şöyle buyuruldu:

"Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onunla adil davranan bir topluluk vardır." (A'raf: 7/159)

Sonra içlerinden haddi aşanlar zikredildikten sonra şöyle buyuruldu:

"Onları (yahudileh) parça parça topluluklar olarak yeryüzüne dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, içlerinde bundan daha düşükleri de vardır. (Yaptıkları kötülüklerden) belki dönerler diye onları İyilik ve kötülüklerle imtihan ettik." (Araf: 7/168)

Sonra Ademoğullarından mümin olanlar zikredildi.

"Andolsun, biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, lakin onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir." (Araf: 7/179)

Şirk koşulmaksızın sadece kendisine ibadet edilmesini emrettikten sonra da şöyle buyurdu.

"Yarattıklarımızdan, daima hak ile doğru yolu bulan ve onunla adil davranan bir ümmet (millet) vardır" (Araf: 7/181)

Sonra da şöyle buyurdu:

"Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helaka yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm. Çünkü benim tuzağım çetindir" (Araf: 7/182-183)

Kur'an da tüm insanlar için bir öğüttür fakat kulak verip öğüt dinleyenler nerede:

"İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler, bu yüzden de yüz çevirirler" (Enbiya: 21/24)

İnsanların çoğunun Hakktan yüz çevirmelerinin nedeni hakkı bilmemeleridir:

"Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler"

Hz. Ali'nin merfu hadisinde de şöyle buyurulmaktadır:

"Kur'an'da sizden önce ve sonrakilerin haberi ve aranızdaki şeylerin hükmü vardır. O, anlamsız bir söz değil, hak ile batılı ayıran bir fasıldır. Onu terkeden zorbalardan cenabı Hakk intikam alır. Onun dışında bir hidayet arayan da saptırır."

(Bu hadisi, Darimi süneninde 1/731'de, Tirmizi Sünenin'de 5/172-177'de rivayet ettiler. Hadis Haris b. Abdullah el Avar'dan rivayet edilmiştir. Albani Şerhu'l Akidetü't Tahaviye'ye yazdığı talik sht 68'de bu hadisin, Harisu'l-Avar nedeniyle isnadında zaaf bulunduğunu ve Haris'in bazı hadis tenkidçileri tarafından yalan ile ittiham edildiğini söyledikten sonra bu güzel sözün aslen hadis değil de Ali'ye ait olma ihtimalini zikretti.)

Evet, o Kur'an'da bizden önce yaşamış iyi ve kötü ümmetlerin haberleri mevcuttur.

Ta ki iyileri tanıyıp onların yolundan gidelim, kötüleri tanıyıp, kötü yollarından kaçınalım.

Allah en iyisini bilir.