Kuran ve Sünnet

2.1.2

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

2.1.2

 

Râfizîler,

“Münafıklar da görünüşte müslüman idiler” deyip itirazlarına devam ederlerse, onlara şu cevabı veririz:

O bahsettiğiniz münafıklar hayırla nitelendirilmiş olmadıkları gibi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü'minlerle beraber değildirler.

Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak ki, Rabbinden (Mü'minlere) bir zafer gelirse, onlar (o münafıklar, mü'minlere) şöyle diyecekler: “- Doğrusu biz de sizinle beraberdik.” “Allah, alemlerin kalblerinde olanı (İman ve nifakı) en iyi bilen değil midir?” (Ankebut: 29/10-11),

(Münafıklar) sizden olduklarına dair kesin olarak Allah'a yemin de ederler. Halbuki onlar, sizden değildirler. Fakat onlar, kâfirlere yapılan muamelenin kendilerine de yapılmasından korkarlar, sırf görünüşte müslüman olan bir kavimdirler” (Tevbe: 59/6),

“Muhakkak ki münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa: 4/145).

Allah (c.c.) münafıkların mü'minlerden olmadıklarını, ne bunlardan ne şunlardan olmayıp ortada kaldıklarını beyan ediyor. Gördüğün gibi râfiziler de aynı karakterdedirler.

Allah (c.c.) buyuruyor ki:

“Andolsunki, eğer münafıklarla kalblerinde şehvet hastalığı bulunanlar ve şehirde (mü'minlerin ayıblarını arayıp) kötü haber yayanlar, (fenalıklarından) vazgeçmezlerse, muhakkak seni onlara musallat ederiz. Sonra seninle o şehirde (Medine'de) az bir zamandan fazla kalamazlar (komşu olamazlar.) (Ahzab: 33/60)

Allah (c.c.) Rasûlünü onlara karşı hiddete getirmeyip, onlarla çarpıştırmayınca, münafıklar, müslümanların bu işten vazgeçtiklerini zannettiler. Zaten ağaç altındaki biatta Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber münafıklardan yalnız El-Ced b. Kays vardı. O da devesinin arkasında saklanmıştı. Hülâsa olarak münafıklar sahabe arasında gizli ve âciz idiler. Özellikle bu durum Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)ın son günlerinde ve Tebuk seferinden sonra kendini açıkça gösteriyordu. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

(Münafıklar) diyorlar ki, (eğer bu savaştan) Medine'ye bir dönersek kuvvet ve şerefi çok olan (bizler), zayıf ve düşük olanı (Mü'minler topluluğunu) oradan çıkaracaktır. Halbuki kuvvet ve üstünlük Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir; fakat münafıklar bilmezler.” (Münafıkın: 63/8)

Artık üstünlüğün yalnız Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına ait olduğu, münafıkların da onların arasında zilletle yaşadıkları anlaşılmıştır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

(Ey mü'minler, münafıklar) size (gelip) rızanızı kazanmak için; (“Biz münafık değiliz” diye) Allah'a yemin ederler” (Tevbe: 9/62)

“Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edecekler, fakat siz, onlardan razı olsanız da asla Allah o fâsıklar topluluğundan razı olmaz” (Tevbe: 9/96),

“Sizden olduklarına dair kesin olarak Allah'a yemin de ederler. Halbuki onlar, sizden değildirler. Fakat onlar, kâfirlere yapılan muamelenin kendilerine de yapılmasından korkmakla, sırf görünüşte müslüman olan bir kavimdirler.” (Tevbe: 9/56)

İşte münafıkların sıfatları bu zelil sıfatlardır. Ama Muhacir ve Ensâr peygamberlerinin vefatından önce üstün ve şerefli oldukları gibi vefatından sonra da aynı şerefe sahip olmuşlardır. Nesiller de onları böyle anacaklardır. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın aziz sahabilerinin münafık veya zelil olmaları kesinlikle mümkün değildir. Aksine münafıklık, râfizî'lerin sıfatıdır. Onların nişanesi zillettir. Kaftanları nifak ve takiyye -gerçek durumu gizlemek-, sermayeleri yalan ve yalan yemindir. Daha da aşırı giderek, zındıklığa sapıyor ve kalben inanmadıklarını dille söylüyorlar. Hatta Cafer Sadık'a iftira ederek,onun:

“Takıyye benim ve ecdadımın dinidir” dediğini iddia ediyorlar. Allah (c.c.) ehli beyti bu iddialarından tenzih etmiş, onları takiyyeye muhtaç etmemiştir. Ehli beyt, insanların en sâdıklarından, iman yönünden en büyüklerinden idiler. Onların dini, takiyye değil takvadır.

Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'la arasında bir bağlantısı kalmamıştır. Ancak onlara (karşı) takiyye uygulamanız müstesnadır. Allah kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş Allah'adır. (Âl-i İmran: 3/28)

Ayet-i Kerimesine gelince, bu kâfirlerden korunmayı gerektiren bir emirdir. İddia ettikleri gibi yalan ve takiyyeyi emretmemiştir. Evet Allah (c.c.) küfre zorlayan kimseye, onu hissettirecek bir kelimeyi telaffuz etmesine ruhsat vermiştir ama, Ehli beyti, hiç kimse hiçbir şeye icbar etmemiştir. Hatta Ebubekir (r.a.) onlardan hiçbirini kendisine biat etmeleri için zorlamamıştır. Aksine isteyerek ona biat etmişlerdir. Ne Ali (r.a.) ve ne de başka biri diğerinden korktuğu için sahabeyi övmüş değildir. Onları buna da zorlayan bir kimsenin olmadığı ittifakla sabittir. Emevî ve Abbasîler devrinde iman ve takva bakımından Ali'den (r.a.) çok daha aşağı insanlar vardı ki, bunlar halifelerde olan bazı şeyleri kerih gördükleri için onları medhetmiyor ve sevmiyorlardı. O halifeler de onları, kınamıyorlardı. Kaldı ki Râşid halifeler insanları zulüm ve itaata icbar hususunda Emevî ve Abbasî halifelerine hiç de benzemiyorlardı. Hıristiyanların elinde esir ve azınlık hükmünde olan müslümanlar dinlerini açıkça yaşadıkları halde, Ali (r.a.) ve torunlarının esirlerden ve zâlim idarecilerin maiyetinde olanlardan daha güçsüz olduklarını kim iddia edebilir?

Tevâtüren biliyoruz ki, Ali (r.a.) ve torunlarını diğer üç halifenin faziletlerinden bahsetmeye hiç kimse zorlamamıştır. Buna rağmen, onlar, o büyük halifelerin faziletini anlatıyor ve onlara karşı insaflı davranıyorlardı.