Kuran ve Sünnet

2.2.14

بســـم الله الرحمن الرحيم

 

2.2.14

 

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet İblis'i ve kâfiri ma'siyetlerden, tenzih ettiler.”

Ey Râfizî!

Bu sözün tamamen bir iftiradır.

Çünkü ehl-i sünnet âsînin ma'siyetle muttasıf ve onunla mezmum olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Fiilleri kim yapmışsa Onun sıfatıdır. Hiçbir zaman o filler onları yaratanın sıfatı olamazlar.

Kâderî, bataklığına dalarak sözlerine şöyle devam ediyor:

“(Ehli sünnet kulların fiilleriyle beraber herşeyi yaratan Allah (c.c.)'dır demekle) böylece Allah (c.c.)'ın ceza ve mükâfaatına güven kalmaz. Çünkü onlar (ehli- sünnet âlemde Allah (c.c.)'a yalan isnad etmeyi caiz gördüler de, artık Allah (c.c.)'ın verdiği haberlerde yalan söylemesi de (Hâşâ!) caiz olmuş oldu. Binaenaleyh Peygamberleri göndermekteki fayda ortadan kalktı.”

Ey sapık Kaderci! “Halik” ile “Fail” (yaratıcı ile yapıcı) arasında fark bulunduğu bütün akıllılarca malumdur.

Allah (c.c.), bir kimsede hareket yaratırsa, hareket eden Allah (c.c.) olmadığı gibi, şimşek için sesi yarattığında da sesi çıkaran Allah (c.c.) değildir. Nasıl ki hayvan ve bitkilerde yarattığı renkler Allah (c.c.)'ın sıfatı değilse, başkasında yarattığı ilim ve kudrette Allah (c.c.)'ın sıfatı olamaz. O ses, o renk ve o ilim ve kudretimde yaratılmışsa. Onun sıfatı olup, fakat Allah (c.c.)'ın mahlûkudurlar. Buna göre misalleri çoğaltabiliriz.

“Ey Resulüm, düşmanların gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı...” (Enfâl: 8/17) âyet-i kerimesine gelince bunun mânâsı şudur:

Sen attığın zaman hedefi vurmadın. Allah sana hedefi isabet ettirdi. Rasulullah'ın elinden atılanı düşmana götüren Atıştır. İsabet ettirmek de Allah (c.c.)'tandır. Bazılarının anladığı gibi Allah (c.c.)'ın atanı ve atmayı yaratmasından dolayı, hakikatte de atıcının kendisi olması gerekir gibi bir mânâ anlaşılmaz. Böyle birşey söz konusu olsaydı. Herşeyde işi yapan bizzat Allah (c.c.) olurdu. O zaman da:

Yürürken ben yürümedim, Allah (c.c.) yürüdü. Ben binerken kendim binmedim, Allah (c.c.) bindi vs. demen gerekirdi. Bunun da bâtıl olduğu-zarûreten bilinir. Bunun için şu rivayet naklediliyor:

 Osman (r.a.) muhasara edilerek taşa tutulduğunda neden beni taşlıyorsunuz demesi üzerine âsîler “Biz seni taşlamadık, Allah (c.c.) seni taşladı” dediler. Osman (r.a.):

“Allah beni taşlasaydı muhakkak isabet ederdi. Fakat siz beni taşlıyorsunuz ki bana isabet ettiremiyorsunuz.” diye cevap verdi.

Meselenin diğer bir yönü şudur:

Kaderciler:

“Allah (c.c), yalancının yalan söyleyeceğini, zâlimin zulüm ve fuhuş işleyeceğini bilmesine rağmen onlar için kudreti yaratıyor.” diyorlar.

Halbuki bizce malum olan şu ki, kişi kötülük işler, bir başkası da ona yardımcı olursa, O da aynı kötülüğü yapmış gibidir. Allah (c.c):

“İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Mâide: 5/2) buyuruyor.

Eğer Kaderciler:

Allah (c.c.), isyan etsin diye değil de, itaat etsin diye kula kudret vermiştir, diyecek olurlarsa, onlara şöyle denir:

Eğer Allah (c.c.), âsinin isyan edeceğini bilmesine rağmen ona kudreti vermişse, bu durum, bir kimsenin peygamber öldüreceğini bilmesine rağmen bir başkasına kâfirleri öldürsün diye kılıç vermesine benzer. Bu ise (yani peygamber öldürmek) bizim için bile doğru değildir. Kaldı ki Allah (c.c.) hakkında hiçbir zaman için düşünülemez.

Ey kaderi inkâr eden Râfizî!

Ehl-i Sünnet hiçbir zaman Allah (c.c.)'ın kadir olduğu şeyin vuku bulabileceğinden şüphe etmezler. Ancak kendilerine kadir olduğu ve vuku bulmaları mümkün olmalarına rağmen bazı şeyleri yapmadığını biliyoruz. Allah (c.c), denizi yağa, dağları inciye çevirmeye kudreti yettiği halde çevirmez. Binaenaleyh Allah Teâlânın yalandan münezzeh bulunduğu ve yalanın Onun hakkında mümteni' olduğu kesin olarak anlaşılmış oldu.

Ey Râfizî!

Biz ehl-i sünnet Allah (c.c.)'ın kemâl sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biliyoruz. Yine biz, hayat, ilim ve kudret sıfatlarının kemâl sıfatlardan olup Allah (c.c.)'ın bunlara herkesten daha lâyık olduğunu biliyoruz. Sıddık sıfatı da böyledir. Allah (c.c):

“Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?” (Nisa: 4/87) buyuruyor.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da şöyle buyuruyor:

“Sözlerin en doğru olanı Allah'ın kelâmıdır.”

Allah (c.c.)'ın kelâmı da, zâtı ile kâimdir. Ehl-i sünnete göre mahlûk değildir.

Kelâm, kemâl sıfatlarından olduğu için Allah (c.c.)'ın onunla muttasıf olması gerekir. İster bu sıfat meşietine (dileme) ve kudretine taalluk etmeyip, zatında kâim ve ezeli olan harf veya seslerden ibarettir desinler; ister bu sıfat (kelâm) Allah (c.c.)'ın dilemesine müteallik olup, bilahare konuştuğunu veya şu anda da istese konuşabileceğini söylesinler, her iki halde de kelâm sıfatı Allah (c.c.)'ın kemâl sıfatlarındandır.

Yalan ise noksanlık sıfatıdır. Sağırlık, dilsizlik ve âmâlık gibi. Allah, bu sıfatları yaratmasına rağmen kendisinde böyle bir şeyin mevcud olması mümkün olmadığı gibi yalanı da yaratmasına rağmen onunla asla kâim değildir.

Ehl-i sünnetin “Allah (c.c.)'ın kelâmı mahlûk değildir” sözlerine karşı “Mahlûktur” diyorsunuz.

Buna göre sizce Allah kendi kelâmını başkasında yarattığı ve o kişide kâim olduğu için mahlûktur. Ama yine sizce insanların konuştuğu o kelâm Allah (c.c.)'ın olmadığı gibi O'nun mahlûku da değildir. Eğer her iki iddianız da doğru ise, sizin, bu Allah (c.c.)'ın kelâmıdır, bu da kelâmı değildir demeniz gerekirdi.